KATATONİ

Kanepede oturuyorum. Hemen karşımda, var oluş amacını asırlar evvel yitirmiş, taş devrinden kalma unutulmuş bir savaş makinesini andıran şömine. Kışa kadar mühürlenmiş demir döküm kapıları sıkı sıkıya bastırılmış kansız dudaklarıyla sizi tepeden tırnağa süzen meymenetsiz ilkokul öğretmenlerini düşürüyor aklıma. Sigara. Yani bir sigara yakabilsem iyi gelecek. Biliyorum. Genelde iyi gelir zira. Şöminenin üzerinde kitaplar var. Bir makas, çiçekli böcekli bir vazelin kutusu, köpeklerin parçalanmış oyuncaklarından birkaçı, güneş gözlüğüm ve evin anahtarları. Kitapların kararları titreşiyor altlı üstlü. Görebiliyorum. Ara ara dışarı taşıp aşağıya, halının oraya yuvarlana kelimeleri gördüğüm gibi görebiliyorum. Pıtır pıtır. Zeminle temas eder etmez formlarını yitiriyorlar. Dönüşüyor, sertleşiyor, cisme bürünüyorlar. “Paul parmağındaki düklük mühür yüzüğünü dalgın dalgın ovuşturdu” cümlesini meydana getiren kelimelerden oluşmuş bir palmiye yükseliyor halımın üzerinde. Minyatür. “Serçeler havalandılar, bir kavis çizerek etraftaki çalılara kondular” cümlesi palmiye ağacının gölgesine parça parça yayılan bir gölet şimdi. Suları dalgalanıyor. “Anlamlı bir soru, yeter ki zaman uçup gitsin bilincimizden” L harfleri göletin kıyısında boy veren sazların var oluşuna olanak sağlıyor. A harfleri ise sazların arasında dolanan turuncu çöl kertenkelelerinkine. Böyle böyle genişliyor manzaram. Vaha. Su kanalları açılıyor. Kanalların arasındaki işlenmiş toprak cılız mısır fideleriyle kaplı. Göletle kanalların etrafını bir çember misali saran tek kapılı toprak kulübeler var. Pencereleri yok. Damları dümdüz. Kulübelerin arasında birkaç hastalıklı tavuk geziniyor. Bir kara keçi. Bir de kör yılan.

İzliyorum. Kanepemde oturuyorum. O kulübelerden birinde. O kulübelerden birinin sessizliğinde, kapıdan içeriye dolan ışığın ortasına yerleştirilmiş kanepemde oturuşumu izliyorum. Elimde bir çubuk. Burnumda kokular var. Tavuk pisliği, keçi tüyü, deve gübresi, geçen yazdan kalma yılan pulları. Rüzgarın etkisiyle dalgalanan palmiye yapraklarının uğultusu, göletten bana doğru sürüklenen serinlik. Eşiğimde incecik kum damlalarından oluşmuş bir tepecik. Çubuğumla yumuşak zemin bir şeyler çizmekteyim. Hatalı çemberler mesela. Yamuk yumuk. Bir şekilde iç içe geçmeyi başarmışlar fakat hiçbir geometrik kaideyi ciddiye almaz vaziyetteler. Tek başına duran harfler. Ailemden birilerini temsil ettiğine inandığım acemi şekiller çiziyorum. Babam için bir saat mekanizması annem için ise ahşap dolaplar. Çıplak kolda kendi kendine temizlenip tımarlanmış jilet kesikleri gibi. Kuru, çirkin, patavatsız duruyor kulübenin zeminine kazıdığım çizgiler. Hoşuma gitmiyor. Kendi kendime hoşuma gitmiyor diye mırıldanıp tükürüyorum ayaklarımın arasına. Beyaz. Köpüklü. Kıyıya vuran dalgaların ardında bıraktıkları gibi. Ve çıplak ayaklarım. Topuklarım pislikten kararmış. Bileklerimde kırmızı kırmızı lekeler var. Sol ayak baş parmağımda ise bir kara sinek. Kocaman. Tırnağıma konmuş, kanatlarını çırpıp kollarını ovuşturuyor. Rahatı bozulmasın diye tükürüğümle yumuşattığım çizimlerimi sağ ayağımla parçalıyorum. Çemberlerim dağılıyor. Baba saat mekanizmasıyla anne ahşap dolapları un ufak oluyor. Rahatlıyorum. Topuğumu gezdirdikçe. Dokunduğum ne varsa hiçliğe karışıyor. Önce eşyayı siliyor sonra eşyanın yükünden azad ettiğim alemi parçalamaya başlıyorum. Minik minik sabotaj bombaları patlatıyormuşum gibi gerçeklik duvarının üzerinde. Açılan boşluklardan içeriye dolan karanlık tarafından sarmalanmak istediğim için patlattığım bombalar. O karanlık ki, hemen evinizin duvarlarının bittiği noktada başlar. Aydınlığınızın hemen ötesinde. O karanlık ki yalnızca en arka sırada tek başına oturan dışlanmış bir ilk okul kızının dolu dolu olmuş gözlerinde rastlayabilirsiniz ona.

Karanlık genişliyor. Önce kulübenin duvarları kayboluyor sonra tavuklar sonra kara keçi sonra kör yılan. Sonra da diğer kulübeler. Gölet ve palmiye ağacı. Yalnızca üzerinde oturduğum kanepe kalana dek. Zeminimi yitirene, kanepemle beraber boşlukta süzülmeye başlayana dek. Az evvel anlamlarını yitirip başka bir forma bürünen harflerin yarattığı boşluk. İçine çekiliyoruz. Kafamızda yer etmiş tüm kavramlarla birlikte. Anılar. Düşünceler. Aşinalıklarla birlikte. Sönmüş yıldızların yarattığına benzer bir akıntı. Fakat akıntının ta kendisine dönüşmüş durumdayım. Elhamdülillah kendi kendimi yutuyorum.

Kendi kendimi yutuyorum çünkü kendi kendimi tükürmekten başka eğlencem kalmadı. Her seferinde daha uzağa. Daha derine. Daha karanlığa her seferinde. Burada olmak ne demektir? Şu anda, şöminenin karşısındaki kanepede oturmak. Kıpırdayamamak. Korkularımızı, kusurlarımızı ya da hastalıklarımızı belli kavramların içine sıkıştırıp yolumuza devam etmemiz bekleniyor bizden. Katatoni. Herhangi bir sözlükte ne manaya geldiğini bulabiliyorsunuz. Vicdan azabı. Öfke nöbeti. Buhran. Etiketin üzerindeki kelimeyi heceleyebilmekle anlama vakıf olmak aynı şey midir? İç içe geçmiş tüm varoluş modellerini sırasıyla çiğneyip tükürdükten sonra geriye ne kalır?

Uzay boşluğunda süzülen bir kanepe elbette. Üzerindeyim. Hiçbir yerden koptum ve hiçbir yere sürükleniyorum. Bu noktadan sonra sana kalan tek şey acıdır. Tüm alternatiflerini tüketmiş, tüm acil çıkışlarını mühürlemiş insanın acısı. Herhangi bir kavramsal değeri yoktur. Mutlak. Diş ağrısı mesela. Baldıra saplanan sustalı. Sigara yanıkları. Ufalanan kemikler. Ezilen parmaklar. Basur? Kanepemle beraber baş aşağı dönmüş durumdayız. Şöminenin karşısında kıpırdamadan oturuşumu izliyorum. Eşyayı yitirmiş olmanın verdiği can sıkıntısıyla sarmalanmış durumda. Artık canımı yakacak hiçbir şey bulamam. Bir ufak çekiç. Bir paslı jilet. Kafamı güm güm çarpabileceğim bir yarım duvar. Bile yok mu sahiden? Diye sesleniyorum şöminenin karşısında oturan versiyonuma. İç içeyiz zira. Üst üste. Yan yana. Omuz omuzayız. Ama yok. Biliyorum. Bulamaz artık. Bulamam. Bulamayız.

O zaman, yeniden. Burada olmak ne demektir? Işıl ışıl karoların üzerine kanını damlatamadıktan, dibine geldiğin sigaranı avuç içinde söndüremedikten, on beş günlük aralıklarla ayak parmaklarını kıramadıktan sonra? Hareket kabiliyeti ve acı. Bunları elinden aldığınız insanın var oluşunun sağlamasını yapmasını nasıl beklersiniz? Hiç kaybolmadıysanız mesele yok elbette. Kocaman kocaman açılmış ağızlardan ibaretim artık ben. Düşüyorum. Hep oradayım. Şöminenin karşısındayım, çölün kıyısındayım, koğuştaki ranzamdayım. Geri sayıyorum. Süzülüyorum. Kendimi çiğniyorum. Kendi boğazıma takılıyorum. Kendi kendime hazımsızlık yaratıyorum. Duvara yapışmış aşağıya süzülen versiyonlarımın yanından geçiyorum. Süzüle süzüle.

Kafamda hep aynı soru. Burada olmak ne demektir? Serçe parmağını bile kıpırdatamadıktan sonra? Burada olmak ne demektir?