MADAME BOVARY ve PENGUENLERİ

Film izliyorduk. Madame Bovary. İlk kez 1857 yılında basılan kitabın Amerikan uyarlaması. Çiftlik evleri, koruluklar, kadınlar ve adamlar vardı. Konuşuyorlardı. Madame Bovary ilk çağdaş realist roman sayılıyormuş. Öyle diyorlar. Kanepeye yayılmış üzerimden kayıp giden sahneleri takip ediyordum. Madame Bovary şu an içinde bulunduğum durumda izleyebileceğim türden bir şeymiş. Öyle diyorlar. Öyle dediler. Madame Bovary izlemek ister miydim akşam? Neden olmasındı.

Şu an mutfaktayım. Mutfakta olduğumun farkındayım ve bu iyi bir şey. Nerede olduğumu fark edebilmem yani. Geri kalan her şey belli belirsiz bir sis perdesinin ardında biçim değiştirip duruyor fakat ben, mutfakta olduğum gerçeğine sıkı sıkı tutunuyorum. Yoksa kaybolurum öyle değil mi? Kişinin mekanla olan münasebeti gerçeklikle olan münasebetinin sürekliliğinin sağlanabilmesi açısından elzemdir. Naçizane tavsiyem, nerede olduğunuzu sık sık kendinize anımsatmanızdır. Bu sayede düşüncelerinizi bir arada tutan zincirin gacır gacır gacırdamasını engelleyebilirsiniz. Bana güveninin.

Şu an mutfaktayım. İçinden koca koca eğreltiotları ve gül fideleri fışkıran şu şey lavabo mesela. Biliyorum. Rengarenk bacaklarını tıkırdata tıkırdata bir oraya bir buraya gezinen kırkayaklar kaplamış mermer tezgahın üzerini. Ayaklarını sayabilirim. Otuz sekiz, otuz dokuz ve kırk. Yüzlerce, binlercesi var. Bir arada hareket ediyorlar. Omuz omuza vermiş ve kusursuz bir düzen içindeler. Görebiliyorum. Dalgalanıyorlar. Turuncu turuncu bir şeyler fısıldıyorlar sanki kulaklarıma. Zararsız şeyler. Bir arada hareket edebilmenin erdemlerine dair şeyler.

Bardaklarla fincanları yerleştirdiğimiz raflara sıralanmış kafalar var. Minyatür kafalar. Sahiplerini tanıdığım kafalar. Babam orada. İlkokul öğretmenim. Rahmetli dedem, torbacım ve çocukluk aşkım. Canlılar. Vücutlarının geri kalanının nerede olduğunu ya da rafa sığabilecek kadar ufalabilmeyi nasıl becerdiklerini bilmiyorum. Hoş onlar da bu tarz anatomik değişimlerin izahını verebilecek bilgeliğe sahipmiş gibi görünmüyorlar pek. Hepsinin suratında aynı vıcık vıcık gülümseme, çilli oğlan çocuklarının taptaze kokularından bahseden bir şiir okuyorlar ahenksiz sesleriyle.

Çıplak ayaklarımın çamur içinde olduğunu kafama takmamı engelliyor bu şiir. Siyahlı beyazlı karoların döşendiği zemin fokur fokur fokurdaya fokurdaya baloncuklar oluşturan ılık balçıkla kaplı. Ayak parmaklarımın üzerinden soğuk soğuk kayıp geçen şu şeyleri gizliyor bu balçık. Adım atmaya çekiniyorum. Çekinmemeliyim. Farkındayım. İlerlemeliyim. İlerlemem gerektiğinin de farkındayım fakat yine de çekiniyorum işte adım atmaya.

Sahiden ayıp yahu. Ayıp. İnsan kendi mutfağında da gönül rahatlığıyla hareket edemeyecek mi yani?

Diye soruyor.

Cüce. Cüce soruyor. Sahiden ayıp yahu, insan kendi mutfağında da gönül rahatlığıyla hareket edemeyecek mi yani diye soruyor cüce. Mutfağımda tavandan aşağıya baş aşağı sarkmış bir cüce var. Gözlerimin önünde bir ileri bir geri sallanırken bir yandan konuşuyor bir yandan da kıkır kıkır kıkırdıyor. Mini mini kollarını göğsünün üzerinde kavuşturmuş. Alnında kabaran damarları, kıpkırmızı olmuş suratı ve yer çekiminin etkisiyle çenesine doğru dökülen gömleğinin çıplak bıraktığı göbeğine kazınmış dövmeleriyle manyak bir saatçinin iyi kafayla tasarlayıp tavanıma sabitlediği cenabet bir sarkacı andırıyor.

İç içe geçmiş çemberler var. Cücenin göbek deliğinin etrafını çevreleyen çemberler. Küçükten büyüğe ve her çember farklı bir renge boyanmış. Gözlerimi alamıyorum. Çocukken gittiğimiz pikniklerde karşıma çıkan hayvan leşlerinin üzerine kümelenmiş sinek sürülerinin etrafa yaydığına benzer bir enerji yayıyor bu çemberler de. Hastalıklı. Karanlık. Büyülü ve kırılgan. Dünyevi yansımaları ne denli kırılgansa, arkalarına aldıkları gizemli kaynağın zahiri hakikati o denli sapkınmış gibi sanki.

Cüce sallanmaya devam ediyor bu sırada.

Sence diyor, neden göç etmiyor penguenler?

Soruyu anlamıyorum. Yani temelli göç etmekten bahsediyorum diyor, yine anlamıyorum. Anlamadığımı fark etmiş olacak ki suratında aşağılama dolu bir ifadeyle mutfak masasının oraya, duvara tükürüyor kafasını çevirip. Şap! Yeşil yeşil duman tütüyor cücenin tükürüğünü yapıştırdığı yerden. Masanın üst tarafı fiziksel formunu yitirmiş olmanın verdiği coşkudan sarhoş, dalgalanıp duran bir su kütlesi halini almış durumda. Zıp zıp zıplaya zıplaya ilerleyen yunuslar, ciğerlerini doldurmak için yüzeye çıkmış bir balina, suratlarındaki kırışıklıkların arasında kaplumbağa taşıyan deniz kızları görüyorum.

Duvarda ise, cücenin benim için kurguladığı sahne dönüyor.

Devasa bir buzul parçasının üzerinde göğüs göğüse vermiş titreşen titreşen penguenler. Sayılamayacak kadar çoklar. Siyah ve beyazlar. Üşüyorlar. Feci biçimde üşüyorlar hem de. Buradan bakınca, neden göç edip gitmediklerini anlamak sahiden güçleşiyor. Yani neden siktir olup gitmiyorlar diye tekrarlıyor cüce. Temelli. Madem o kadar üşüyorlar. Hı? Öyle değil mi? Şu hallerine baksana! Götleri donuyor pezevenklerin. Madem öyle, neden siktir olup gitmiyorlar. Suya atlayıp kışın kıyametin hiç uğramadığı bir yerlere yüzmüyorlar? Omuzlarımı silkiyorum. Bilmiyorum. Hiç düşünmemiştim. Sikimde değil hatta. Ama yine de, yumurtalar bozulmasın diye olabilir mi diye sormadan edemiyorum. Yavruları müjdeleyen yumurtalar yani. Soğuk falan ya hani. Taze kalırlar?

Hmm diyor cüce. Bunu düşüneceğim. Bunu düşüneceğim derken sol elinin işaret parmağıyla alnının ortasına pıt pıt pıt vuruyor ve vurduğu yerde açılan delikten dışarıya tam güç çalışan bir motorun görüntüsü taşıyor. Pistonlar, kayışlar, dişliler, çarklar, kıvılcımlar. Bunu düşüneceğim. Anlıyor musun? Kafamı sallıyorum, gülümsüyor. Gülümsüyor ve kendini asıldığı yeden bırakıp balıklama dalıyor zemini kaplayan balçığın içine. Cup!

Cup!

Cupcupcup. Cupcupcupcup. Aynı anlamsız sesin kafanızda yeniden ve yeniden ve yeniden yankılanmasının nasıl hissettirdiğini bilir misiniz? Gözlerimi yumup uğultunun dinmesi için derin derin nefesler alıyorum. Fakat bir boka yaramıyor. Cup! Sesin tüm olası izdüşümlerini vızır vızır akıp geçiyor kapalı göz kapaklarımın üzerinden. Gece yarısı banyo küvetine düşen damlalar. Hiçlikten kopup terk edilmiş yüzme havuzlarının tam ortasına dalan yosun tutmuş kaya parçaları. Sahipsiz cesetlerin şişmiş karınlarına defalarca saplanan ekmek bıçakları. Ve o şişmiş karınların üzerine ekmek bıçaklarınca açılan kesiklerden taşan tombul kurtlar. Boyalı postallar altında cup cup cup eziliyorlar.

Terliyorum. Terlediğimin farkındayım ve bu durumdan hoşnut değilim. Zikrin kerameti tekrardadır. Tekrarlıyorum. Burası benim mutfağım. Film izlerken bir tabak zeytinyağlı fasulye yemek istedim. Hepsi bu. Gözlerimi açıp etrafı tarıyorum. Fasulye tenceresi orada. Balkon kapısının yakınlarında. Boşlukta süzülüyor. Tencerenin etrafında uçuşan cinler var. Rengarenkler. Kanatlarını mavi mavi çırpıp tencereye doğru alev üflüyorlar. Sıcak kalsın diye. Yemek yani.

Tıp tıp tıp. Üç. Bilemedin dört adım. Öyle değil mi? Tencereye ulaşmak için. Peki. Bırak iç içe geçsin alemler. Sen oturup zeytinyağlı fasulyeni ye. Diyor her daim pijamamın cebinde gezdirdiğim kafa doktorum. Başlıyorum. Yeniden. Yürümeye. Salondaki televizyonda Madame Bovary oynuyor. Herifin teki daha geçen yıl İsviçre kırsalını ziyaret ettim diyor. Yürüyorum. Yürüdükçe batıyorum. Yürüdükçe battığımı benden başkası göremez. Ama ben yürüdükçe batıyorum yine de. Zeytinyağlı fasulye tavana doğru yükseliyor. Balçığın altına gizlenen cücenin kıkırdamasını duyuyorum. Amına koduğumun penguenleri diye haykırıyor. Oraya gelip hepinize teker teker tecavüz edeceğim! Cüce gerçek değil. Fakat cücenin kıkırdaması gerçek. Madame Bovary aradığı şeyin güçlü duygular olduğunu beyan ediyor. Batıyorum. Duyuyorum. Kafa doktorum pijamamın üzerinden bacağımı dürtüyor. Hepsi geçecek diyor. Hepsi geçecek diye yineliyorum. Zikrin kerameti tekrardadır. Öyle değil mi?