save the planet kill yourself

Derrick Jensen

Sizi bilmem; ama ben ne zaman bir “yeşil” konferansa katılsam, oradan ilham almış ve harekete geçirilmiş bir şekilde ayrılmam gerektiğini biliyorum; ama tam tersine kalbim kırık, cesaretimi yitirmiş, yenik ve yalan söylenmiş hissediyorum. Moralimi bozan şey, organik tarımı (yeniden) keşfeden çiftçiler; mısır nişastasından yapılan plastik çatallar; güneş pilleri; yeniden yerelleşme; basit yaşamanın hazları; gezegenin öldürülmesinin yasını tutma; “hikayelerimizi değiştirme” ve özellikle de pozitif bir tavır takınma hakkında kaçınılmaz konuşmalar değil. Beni üzen şey, kimsenin, ama hiç kimsenin psiko-patolojiden söz etmemesi.

Bu neden önemli? Çünkü iktidarı ellerinde bulunduranlar sürdürülebilir toplulukları yok ediyor – ve söz konusu olan sadece sürdürülebilir yerli topluluklar değil. Eğer insanlar kendi topraklarında daha sürdürülebilir bir hayat sürmenin yeni yollarını geliştirebilirse ve iktidar sahipleri toprağın yol, alışveriş merkezi ve park alanları için gerekli olduğuna karar verirse, iktidardakiler o toprağa el koyacak. Egemen kültür bu şekilde işliyor. Herkes ve her şey ekonomik üretim, ekonomik büyüme ve bu kültürün devam etmesi için kurban edilmek zorunda.

Birkaç ay önce altmış kadar kadını öldürmekten sanık olan New Mexico’lu bir seri katil olan David Parker Ray ile ilgili bir belgesel izliyordum. Ray kadınları kaçırmış ve onları tecavüz kölesi olarak alıkoymuştu. Ray, bir traktör romörkünü işkence odasına çevirmişti ve orada kadınlara yaptıklarını kameraya kaydediyordu. Belgeselde FBI’ın suçlu profili çıkarma uzmanı Ray’in kurbanlarına yönelik tavırlarını çoğu insanın kağıt mendillere yönelik tavrına benzetiyordu: Onları bir kez kullandıktan sonra başlarına ne geldiğini umursar mısınız? Uzman, elbette hayır, diyordu. İşte Ray kurbanlarını böyle algılıyordu: basitçe kullanıp atılacak bir şey.

Profil çıkarma uzmanı bunu söylediği zaman aklıma gelen ilk düşünce göçücü güvercinler oldu. Sonra pasifik kral somonları. Ardından okyanuslar. Bu kültürün kaç üyesi gerçekten göçücü güvercinler için yas tutuyor? Somonlar için? Okyanuslar için? Bir bütün olarak bu kültür ve onun çoğu üyesi bu yaşam tarzının kurbanlarına David Parker Ray’in kurbanlarına gösterdiği önemden fazlasını göstermiyor. Çekilen ızdıraba karşı takınılan kör tavır, bu kültürü tanımlayan en temel özelliklerden biri. Bu aynı zamanda sosyopatolojinin en temel tanımlayıcı özelliği.

The New Columbia Encyclopedia, bir sosyopatın pişmanlık hissi duymadan kasten kötülük yapan birisi olarak tanımlanabileceğini yazıyor: “Bu bireyler, diğer insanların ihtiyaçlarına karşı duyarsızdır; kendi dürtülerine göre davranır; davranışlarının sonuçlarını idrak edemez; uzun vadeli hedefler peşinde koşamaz ya da hayal kırıklığı duygusunu tolere edemez. Psikopat birey, normalde antisosyal bir davranışın eşlik ettiği kaygı ve suçluluk hislerinin yokluğu ile tanımlanır.”
Bu kültürün üyeleri yerli ormanların (%98’i yok oldu), yerli çayırların (%99’ı yok oldu), okyanus hayatının (büyük balıkların %90’ı yok oldu) ihtiyaçlarına karşı ne kadar duyarlı? Bu kültür yerli insanların toprak taleplerine karşı ne kadar duyarlı? Bu kültürün üyeleri ormanları, çayırları, okyanusları yok etmenin ya da yerli insanların toprak taleplerini reddetmenin sonuçlarını ne kadar açık bir şekilde öngörebilir? Deniz seviyesi yükselip buzullar tamamen yok olurken, bu kültürün karar alıcıları küresel ısınmanın sonuçlarını ne kadar öngörebiliyor?

Sosyopatlar üzerine bir uzman olan Dr. Robert Hare şöyle diyor: “Psikopatlığın en yıkıcı özellikleri arasında diğer insanların haklarını umursamayan bir aldırmazlığa ve saldırgan, şiddet dolu davranışlara meyilli olmak var. Psikopatlar, diğer insanları pişmanlık duymadan kendi çıkarları için etkileyebilir ve sömürebilir. Empati ve sorumluluk hissinden yoksundurlar. Karşılarındaki insanın hislerine aldırmadan onları manipüle edebilir, yalan söyleyebilir ve aldatabilirler.” Aklıma Kızıl Bulut’un söyledikleri geliyor: “Bizlere hatırlayabildiğimden daha fazla vaatte bulundular. Sadece bir tanesini yerine getirdiler. Toprağımızı alacaklarını söylemişlerdi, ve aldılar.”

Dr. Robert Hare ayrıca şöyle diyor: “Çoğu insan, psikopatların aslında katil veya hükümlü olduğunu sanıyor. Aslında halk sosyal klişelerin ötesini görebilecek bir tarzda eğitilmedi. Psikopatların girişimci, politikacı, CEO ve diğer başarılı bireyler olabileceğini ve asla hapse girmeyebileceklerini bilmiyor.” Başkan olabilirler, bir patron olabilirler, komşunuz olabilirler.

Şimdi egemen kültürün sosyopatların özellikleriyle ne kadar uyuştuğunu Dünya Sağlık Örgütü tarafından 1992 yılında Cenevre’de yayımlanan “ICD-10 Ruhsal ve Davranışsal Bozukluklar Sınıflandırması” bölümünde listelendiği şekliyle inceleyelim:

a) Başkalarının duygularını umursamayan bir tavır. Nereden başlamalı? Bu kültürün üyeleri topraklarını çaldıkları yerli insanların duygularını umursadılar mı? Peki yuvalarından sürülen ya da varlıklarına son verilen insan olmayan canlıların duygularını? Dahası, popüler bilim dünyası duyguların bütün bilimsel çalışmalardan çıkarılması gerektiğini talep etmiyor mu? Duyguların işle ilgili alınan kararlara ve ekonomi politikasına müdahale etmemesi gerektiği söylenmiyor mu? Kafeslerde bekleyen tavukların duyguları var mı? Peki deney laboratuarlarındaki köpeklerin? Ya ağaçların? Yağmurun? Taşların? Bu kültür, tüm bu canlıların duygularının var olduğunu reddetmek için bile diğer canlıların duygularını “umursamayan bir tavrın” ötesine geçiyor.

b) Apaçık ve kalıcı sorumsuzluk tavrı ve toplumsal normlara, kurallara ve zorunluluklara uymamak. Gezegeni öldürmekten daha sorumsuz bir eylem var mı? Şimdi bu kültürün normlarını, kurallarını ve zorunluluklarını düşünün. Normlar: tecavüz, istismar, yıkım. Kurallar: iktidar sahiplerinin iktidarı ellerinde tutmaya devam etmeleri için yaratılmış yasal bir sistem. Zorunluluklar: mümkün olduğu kadar çok para ve güç elde etmek.

c) İlişki kurmakta zorluk çekmese bile onları devam ettirebilme konusunda yetersizlik. Ben Tolowa topraklarında yaşıyorum. Tolowalılar en azından 12 bin 500 senedir insan ve insan olmayan canlılarla sürekli ilişkilere sahipti. Egemen kültür 180 sene kadar önce buraya geldiğinde burası bir cennetti; şimdi ise çöplüğe dönmüş durumda. Sömürmek sürekli bir ilişki değildir – ister başka bir hayvanla, isterse bir toprak parçasıyla olsun.

d) Çok düşük engellenme toleransı ve şiddet dahil saldırganlığın dışa vurulması konusunda düşük eşik. Uygar insanlar yerli insanları on binlerce yıldır yok ediyor. ABD diğer ülkelere karşı sürekli olarak “saldırganlığını dışa vuruyor” (onları işgal ediyor). Bireyler, şirketler ve hükümetler saldırganlıklarını kır kurtlarına, çayır köpeklerine, deniz aslanlarına, sulak alanlara, kömür yatakları olan dağlara, petrol bulunan kıyı düzlüklerine karşı her gün dışa vuruyor.

e) Suçluluk duygusu hissetme ve deneyimden, özellikle cezalandırılmaktan, menfaat sağlama yetersizliği. Sizce kereste şirketlerinin CEO’ları kâdim ormanların yok edilmesi karşısında ne kadar suçluluk duyuyor? Ve burada menfaat sözcüğü; ormanları, okyanusları ve diğerlerini öldürmekten elde ettikleri finansal kazanç anlamında değil, insanın geriye bakarak olayları farklı değerlendirmesi anlamında kullanılıyor. Orta Doğu’yu, Avrupa’nın tamamını, Amerika, Afrika ve Asya’nın büyük kısmını ormansızlaştırdıktan sonra sizce sorumluların geçmiş hatalarından ders aldığını söylemek akıl kârı mı? Sınır tanımaz bir şekilde kömür, petrol ve doğal gaz yakarak iklimi değiştiren kararları ve politikalarından herhangi bir şey öğreniyorlar mı?

f) Başkalarını suçlama veya davranışı için mantıklı bahaneler ortaya koyma eğilimi. CEO’lar uyguladıkları şiddetin sorumluluğunu alıyorlar mı? Ya tecavüzcüler? George Bush ormansızlaşma suçunu orman yangınlarına attı. Clinton her şeyin böceklerin suçu olduğunu söyledi. Çoğu insan ne zaman Doğu Yakasını bir kış fırtınası vursa gezegenimizin hızla ısındığını reddetmelerini haklı çıkaracak bir sebep bulmuş oluyor.

Elbette hepimiz böle davranmıyoruz. Ama sosyopat olmayanlarımız, farklı yaşamaya çalışanlarımız bir adım öne çıkıp bu kültürün davranış tarzına dikkatleri çekmeli.

Sonsuz olmayan gezegenimizi bu kültürle paylaşmak demek, bir odada bir psikopatla sıkışıp kalmak demek. Çıkış yok. Psikopat önce diğer hedeflere yönelse de, eninde sonunda sıra bize de gelecek. Eninde sonunda hayatlarımız için savaşmak zorunda kalacağız. Bu yüzden, yaşayabileceğimiz bir toprak parçasına sahip olmak ve torunlarımızın orada gelecekte de yaşayabilmesini istiyorsak, bu ölümcül kültürü durdurmak için politik anlamda organize olmamız gerekiyor.

Orion Dergisi
Eylül/Ekim 2010 sayısı
Çeviri: CemC