Menü Kapat

Cemal Süreya ile Ahmet Kaya Röportajı – I/III

Cemal Süreya’nın Ahmet Kaya ile yaptığı röportaj 1989 yılına ait. Uzunluğu dolayısıyla 3 parça halinde yayınlacağız. Bildiğiniz gibi Cemal Süreya röportajdan 1 yıl sonra yani 1990’da hayata veda etti. Ahmet Kaya ise bu söyleşiden yaklaşık on yıl sonra, 10 Şubat 1999 gecesi Magazin Gazetecileri Derneğinin ödül töreninde “Yılın Sanatçısı” ödülünü alırken yaptığı konuşma sonrası linç girişimine uğradı. Daha sonra ülkede yaratılan atmosfer ve hakkındaki ceza davaları nedeniyle yurt dışına çıkmak zorunda kaldı ve 16 Kasım 2000 tarihinde Paris’te yaşama veda etti.


Ahmet Kaya’nın yükselişini neye bağlayabiliriz? Gerçi bir günlük, bir yıllık olay değil bu. Çocukluğundan beri ezgiyle uğraşıyor. Ama yükselme grafiğinde son zamanlarda bir sıçrama olduğu da bir gerçek. Kasetleri 1 milyonun üzerinde satıyor. Depolitizasyon politikasının bir yerde kırılmasının onun kişiliğinde, ona hayran oluş biçiminde de yansıdığını söyleyebiliriz. Kendisine gönderilen son mektupların birkaç yüzünü elden geçirdik. Hepsinde de aynı nitelikte bir coşku bulduk; demokrasi isteği, dünyanın değişmesi özlemi… Depolitizasyona ilk tepki müzik alanında doğdu, diyebiliriz. Mahkumdan da mektup alıyor Ahmet Kaya, infaz memurundan da; esnaftan da, işçiden de, terzi kızdan da. Mektuplarda, bir müzisyene gönderilenin çok çok ötesinde mesajlar var.

Kendisiyle görüşmek için önce Kadıköy’deki Olimpiyat Lokantası’nı seçmiştik. Ancak oradaki müzik yayını ve uğultu elimizdeki ses alma aygıtını sağır duruma getirince, sil baştan yapıp röportajı başka bir yerde gerçekleştirdik.

Ahmet Kaya kendine sonsuz güven duyan biri. Kendisiyle gönenen biri. Sözünü de sakınmıyor. Ayrıca kendi dalındaki başka sanatçılardan daha derin, daha mürekkep yalamış olduğunu her haliyle, her sözüyle ortaya koyuyor.

Sosyal mücadeleyi her şeyin önünde görüyor, aşkın da, ünün de, dostluğun da. Çelişkilerden korkmuyor. İçinden geldiği gibi konuşursa zaten çelişkiye düşmeyeceği kanısında sanki. “Devrimci müzik”i hayatının ve kişiselliğinin kendisi haline getirmiş.

Hüznünde alarm yok. Denebilirse, bir sevinç çığlığı saklı hüznünde.


– Sevgili Ahmet Kaya, sana gönderilmiş son mektupların bir bölüğünü okudum. Bu senin gerçekten büyük ün yaptığının kanıtıdır. Ne mektuplar ama! Ne kadar güzel! Düşüncelerinizden ötürü kasetlerinizi dinlediklerini söylerlerken sorular yöneltiyorlar. Sözgelimi şöyle diyorlar: “Kendinizi bugünkü müzik içinde nereye oturtuyorsunuz?”

Bugüne kadar yaptığım müziğin bir altyapıdan hareketle oluştuğunu düşünüyorum. Benim, sınıfsal ilişkilerimin, sınıfsal yapımın, ideolojik anlamda geçmiş dönemde yaşadıklarımla beslenmesiyle öğrendiklerim ve yaşadıklarım müziğim için anahtar oldu. Her şeyden önce bir devrimciyim ben; Türkiye’de özgürlük ve demokrasi mücadelesi anlamında sanat alanında mücadele veren insanlardan biriyim.

– Size mektup yazanlardan biri de şöyle demiş: “Müzikle demokrasinin ne olduğunu anladım”. Bu ne demek sizce?

Biraz önce dediğim gibi, özgürlük ve demokrasi mücadelesinin bir neferiyim ben. Kendimle yansıttığım şeyler insan haklarını, yitirdiğimiz demokratik haklarımızı ezgilerle sunmak, insanlara sorular sormak… Cevaplarımı zaten halktan alıyorum. Ben sadece soru soruyorum. Yaptığım müzik şu anda bir çözüm müziği değil. Somut durum müziği değil. “Ne yapmalı?” sorusunun yanıtını vermiyorum. Soruyorum; yaşadıklarımız gördüklerimiz bu; neler yapmak lazım… Sanıyorum arkadaşlar da bana yazdıkları mektuplarda veriyorlar cevaplarını. “Demokratın, demokrat olmanın ne olduğunu senin müziğinde gördük.” Elbet, bu benim için bir ölçü değil. Herhangi bir insanın gerçekten demokrat olması için Ahmet Kaya’nın şarkıları yetmez. Ama böyle bir sinyal gönderebildiysem ne mutlu bana!

– Türkiye’nin bugünkü ortamında gerçek demokrat olmak size göre daha neleri içermelidir?

Yaşadığının bilincinde olmak. Türkiye’yi ve dünyayı iyi tanımak. Ayaklarını Türkiye toprağına basarak Türkiye’yi tahlil etmek.

– Müzik sence bir yöneltme midir, yoksa bir yansıma mı? Araç mı, yoksa sonuçta elde edilen bir ürün mü? Daha açayım; bugün Türkiye’nin yansısı, Türkiye’nin izdüşümü müzikle de ifade edilir, resimle de, başka sanatlarla da? Müzik bunların en güçlüsü ve en yaygını. Türkiye’nin sesi, yansısı bugün hangi müzik türünde sizce?

Çağdaşlık ve ilericilik adına gerçekten evrensellik boyutlarına ulaşacak bir tür, bence uluslararası alanda bir anlam kazanacaktır. Türkiye’yi tanıtmak anlamında. 15 kişilik bir yurttan sesler korusu düşünün, diğer yandan 70 kişilik 7 sesli müzik yapan bir arabesk orkestrasını düşünün (Orhan Gencebay’ın yaptığı gibi). 15 tane otantik halk çalgısının bir araya gelip çıkarttığı tek sesli müzik mi, yoksa 70 kişilik orkestranın yaptığı arabesk müzik mi daha ileri. Geçmişte bize öğretilen burjuvazinin sunduğu tüm ileri olanaklardan yararlanmaktı. Şimdi, bunların hangisi Türkiye’yi daha iyi anlatır. Yalnız arabesk olarak bakmıyorum. Bir de politik yanı var olayın. Türkiye’nin gerçeğini, yaşanan olayları, Türkiye’nin doğrularını kaderci anlayışla anlatmak mümkün değil. Ve halk müziği dediğiniz zaman, uluslararası anlamda, “İşte bizim müziğimiz budur, Türkiye budur.” diyebiliyor muyuz? “Türkiye Köroğlu’dur, Pir Sultan’dır, Aşık Veysel’dir. Bizim gerçeğimiz budur” diyerek geçiştiriyorlar. Sinemadaki gibi, eski kilim göstermek gerekiyor ödül almak için. Türkiye’deki işçi sınıfının mücadelesini, emekçi yığınlarının gerçek anlamda verdikleri mücadeleyi sinemaya aktarmanızı Avrupalı istemiyor. Türkiye’yi gerçek anlamda anlatan müzik türlerine gelince, bu da işte bizim yaptığımız: İşkenceyi, insan haklarının hiçlenmesini, baskıları, demokratik haklarımızın alınmasını Türkiye dışındakilere doğru olarak anlatacak olan bizleriz. Halk müziği değil yani.

– Bu müziğe ad düşünülürken “sol arabesk” dendi, “devrimci arabesk” dendi. Siz bir ad verebiliyor musunuz? Verilmiş adlardan birini kabul ediyor musunuz?

Verilmiş adlardan hiçbirini kabul etmiyorum. Protest müzik değil. Başkaldırı da denilen protest müzik türü yalnız sosyalist camiada değil, radikallerde de var, yeşillerde de var. Feministlerde bile var. Onlar kendi kavrayışları dışındaki anlayışlara tabii ki müzikle karşı çıkacaklardır. Öte yandan, benim yaptığım müziğe “özgün müzik” de diyemiyorum. Her sanatçının yaptığı özgün müzik. Orhan Gencebay’ın da… Varolan müziklerin karışımıyla özgün müzik olur. Ancak doğu-batı sentezi denilen yanlış ve sakat anlayışın bir ürünü değil.

Böyle bir sentez yok Türkiye’de. Doğu ritmlerini alıp üstteki melodik yapıyı Batı temasıyla işleyin, işte size, saçma sapan bir arabesk… Altı kaval üstü şişhane bir şey. Bizim yaptığımız müziğin özünde gerçekten Doğu kültürü yok. Yalnız diksiyonumuzda var bu. Ben Malatyalı’yım. Konuşmamda var. Kullandığımız bütün enstrümanlar Batı’nın. Hatta Türk halk çalgılarından bağlamayı bile şarkılarımda renk sazı olarak kullanıyorum. Aslında buna da karşıyım. Kısır ve çaresiz bir alet bağlama. Dar oktavlı bağlamayı temele koymak yetersizliğin bir göstergesi. Bir anlamda, “Türk olduğumuz için bizim sazımızdır” gibi fanatik anlayışa katılmıyorum ben.

– Renk saz ne demek?

Diyelim, bir kasette 80 enstrüman var. Senfonik çalışmalarda. Bunları sınıflara ayırdığımızda (yaylılar, vurmalılar, nefesliler diye), aralarında dört, bilemediniz sekiz bağlama çalınır biter gider.

– Daha çok aydın kesimde size yönelik eleştiriler var…

Aydınlar Ahmet Kaya olayına karşı yanlış taktik izlediler. Beni içlerinde eritmeyi düşünselerdi, Ahmet Kaya’yı yok edebilirlerdi. Zaten Türk halkı proleter aydınları bağrına basıyor. Burjuva aydınını sevmiyor. Burjuva aydınları çözümleme yeteneğinden yoksun. Bu yetenekleri olsaydı beni yaralamaya çalışmazlardı. Onların bende açtığı yaraları halk sarıyor. Bana çok saldıran o burjuva aydınları, geceleri karıları “ı-ıhh” dediğinde Mozart değil Ahmet Kaya dinlerler.

Feminist Mübeccel, kedileri çok seviyor. Sokaklarda gezen aç insanlardan değil de köşe başlarında yalnız kalmış kedilerden etkileniyor. Entel Hulki, son zamanlarda tüketimi hızla artan, Vakko ve Mudo patentli entel elbiselerden giyer. Ortaköy kahvelerinde küçük burjuva entel polemiklerine bayılırdı. Sonra nasıl ve neden olmuş bilmiyorum bir proleter entel Hulki’yi Ortaköy sahilinden denize atmış. O gün bu gündür Ortaköy sahilinde artık dalgalar vurup şarkı söylemiyor. Denizi bile küstürmüş bu Allahsız. Çıkarma hazırlığında olduğum kasette yer alan bir parçanın teması bu. Yani entel Hulki ve feminist Mübeccel.

– “Türkiye’nin sesi, yansısı bizim müziğimizdir” dediniz. Alaturka ne zaman kaybetmiş işlevini?

Alaturka hiçbir zaman Türkiye’nin sesi olmamış ki! Alaturka, salt duyguya hitap eder. Saray kültürü ürünü. Oysa Türkiye’nin ve dünyanın sorunu bu değil; aşkı, meşki, sevdayı anlatmak değil. Alaturka müzik Dede Efendi’lerin ve diğerlerinin sevdaları, aşk ilişkilerinin kısır döngüsü içinde kalmış, bunların ötesine taşamamıştır.

– Onlar da kendi özgün koşulları içindeydiler ama. Ben bugün için soruyorum. Hafif müzik için ne dersiniz?

Türkiye’de Hafif Müzik yok. Alt yapısında Batı müziği var.

– Olması için ne gerekirdi?

Sınıf bilinci gerekiyor sanatçılar arasında. İlle de Türk Hafif Müziği denecekse, bizim yaptığımıza denebilir. Genel boyutlarıyla düşünürsek, böyle denebilir.

– Peki, arabeskle ilişkiniz?

Arabesk müzikte vurmalı sazlar var. Yani tef, darbuka esas alınır. Özünde çok seslilik yoktur. Çok seslilik şu: Bir sürü enstrümanın bir araya gelip tek bir melodiyi tek bir seste değil de, farklı seslerde gerçekleştirmesidir.

– Bir konuşmanızda “çeyrek sesten” söz etmişsiniz. Bunu açar mısınız?

Batı enstrümanlarında genellikle natürel sesler olduğu için komalı (yarım) sesler yok. Örneğin mi bemol 2′ye rastlayamazsınız. Çeyrek sesler bunlar. Çeyrek ses derken Türk müziğinde var olan bazı makamların (Hüseyni, uşşak, rast, hicaz vb.) oluşumunda icra edilen melodinin başlangıç ve bitiş noktaları arasındaki (örneğin, la sesiyle başlayıp bir oktav yukarı la sesi arasında var olan) si bemol, mi bemol, fa diye iki, do diye iki gibi perdelere çeyrek ses diyoruz.

– Caz müziği hakkında ne düşünüyorsunuz? Bir ilişkiniz oldu mu?

Caz ciddi anlamda sözsüz bir başkaldırı müziğidir. Caz daha önceden bestelenmiş ve bestenin icrası anında zaman zaman değişik enstrümanların tek başına, doğaçlama dediğimiz tavırla kendi kalıpları içerisinde gezinmesini de içeren Amerikan kültürünün ürünü bir müzik türüdür.

– Tangolar? Arjantin’de genelev müziği imiş tango. Borges’ten öğrendim. Tango sendeki duyarlığı etkiledi mi?

Tango bana göre çok militan bir tavırdır. Lakaytlığa yer yoktur. Cinselliği ve romantizmi özünde taşır.

– Fransa’nın cumhurbaşkanlarından biri tango için “Niçin ayakta?” demiş. Yani dans olarak…

Adam doğru söylemiş… Bence de…

Türkiye’nin çeşitli coğrafi bölgelerinde türkülere yansıyan insani özleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Yani Karadeniz’de başka, Doğu Anadolu’da başka, İç Anadolu’da başka şeyler ön plana çıkıyor türkülerde.

Bu konuda uzman değilim. Anlattıklarımın hepsi benim subjektif yargılarım. Genel ve doğru kalıplardan uzak. Ben böyle düşünüyorum. Aykırı bir tip olmam da buradan geliyor.

– Siz aykırı tip değilsiniz ki.

Bir tangoya bakış açım özünde çok farklı olabilir. Bunu felsefi anlamda temellendirebiliriz. Bir vals ile bir tangoyu karşı karşıya getirelim. Bir yanda tango çalsın, öte yanda romantizmi içinde barındıran ve insanların dans ederken saçma sapan şeyleri düşündüğü valsi alalım. Düşünebiliyor musunuz, insanların tango yaparken birbirlerine saçma mesajlar iletebildiklerini? Bu bir içgüdüdür. Herkes tango yapamaz.

– Ben de yalnız tango yaparım.

O zaman sizde de biraz militanlık var.

– Hızlı danslarda cinsellik var mıdır sence? Artık birbirimize sen diyelim istersen… Yeterince içtenlik kurduk.

Biçimde değil de özde vardır. Tangoda erkekle kadın arasındaki farklılık açık biçimde ortadadır. Aktif olan erkektir, pasif olan kadındır. Valste ise mümkün değil bu. Kadın da, erkek de iki adım ileri bir adım geri yapar.

– Daha hızlı dansları düşünelim. Örneğin rock’n roll?

Onlarda da erkek aktiftir. Hiçbir zaman kadın erkeği fırlatmaz. Erkek kadını fırlatır.

– Feodaliteyi seven bir adam izlenimi edindim seninle yapılan röportajları okuduğumda. Ama şu ana kadarki sözlerinle feodaliteye o kadar sarılmıyorsun. Öbür yayın organları abartmışlar. Yine de var bir feodal yan sende. Feodal olabilirsin. Sence bir erdem mi feodal olmak? Özlemin mi? Şaka mı?

Feodaliteye sarılıp sarılmadığımı karıma sorarak öğrenebilirsiniz. Şu anda her şeye rağmen kendimi en frenlediğim noktadayım. Bildiğin gibi insanların muhabbet anlarında, nabza göre şerbet vermek durumu vardır. Ben, şu an, başka insanlarla birlikte olsaydım tavrım ve davranışlarım tabii ki farklı olacaktı. Feodal yanlarımı gerçekten onur anlamında savunuyorum. İnsanlar istiyorlar diye, salt biçim ve gösteriş adına insanın feodal yanları bir anda yok olmaz. Bu bir süreç meselesi. Ben yarı feodal, yarı sömürge bir ülkede yaşayan insanım; tabii ki bu yanlarımı bir anda çöpe atmama imkan yok.

– Michelet, ortaçağ ya da feodalite için şöyle diyordu: “Ortaçağ bir kerede bitmedi, bin kerede bitti.” Onun için söylediğin doğru bir bakıma. Ama feministler hakkında biraz alaylı konuşuyorsun gibi geldi bana.

Tabii, doğru. Sen yine beni kapıştıracaksın onlarla. Paçamı zor kurtardım zaten. Böyle yenik süreçlerden sonra bizim gibi ülkelerde yan anlayışlar, yan akımlar devrimci mücadeleyi; ilerlemeye kendini aşmaya yüz tutmuş mücadeleyi, geriletmek adına sivriliyorlar. 12 Eylül öncesinde radikaller, yeşiller, feministler yoktu. Hatta entelektüeller bile yoktu. 12 Eylül sonrası gerçekten yenik bir süreç yaşadık. Bu sürecin fırsatçıları ve faydacıları daha doğrusu devrimci mücadele kaçkınları kendi aralarında hiçbir şey yapmamak adına yan akımların başını çekmeye başladılar. Bunların geçmişte yaptıklarıyla şimdi yaptıkları arasında hiçbir fark yok. Geçmişte de bunlar teslimiyete düşmüştü, bugün de feminizm adına teslimiyeti sürdürüyorlarsa hesabını ben değil, tarih soracaktır. Doğru ya da yanlış olduğunu da zaman belirleyecektir.

Ben kadın haklarına, feminizme bakışımı bazı dergilerde ve gazetelerde gündelik konuşmalarımla anlatmaya çalışmıştım. Fakat bazı ifadelerim gene bazı hatunlar tarafından yanlış anlaşılmış olacak ki, beni yanlış bir çerçevede ele alıp bazı basın organlarında veryansın ettiler…


Etilen Not: Devam edecek…

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.

paylaşım