Menü Kapat

Kategori: yazın (sayfa 1 / 23)

Mr. Mercury

Nedendir bilmem ne zaman bir köpek görsem aklıma Pavlov gelir, ardından da eski kız arkadaşım.
Tıpkı deneyde ki gibi şartlanmış, başkasının oyununda kendi dünyasını kurmayı hayal eden zavallı bir playboy kızı timsali.

                                                                      Smith Mercury

Bakış açısı insandan insana, kültürden kültüre farklılık gösteren bir olgudur.

Ama düşündüğümüz kadar da farklılık göstermez,
Örneğin kötü karakterleri çok iyi canlandırması ve müthiş bir oyuncu olmasına rağmen

Erol Taş’a aşık bir kadın görmedim ben.
halbuki kağıt üzerinde bir kadının beklediği bir çok şeye sahip biri olmasına rağmen.

Söz konusu bir çok olayda bakış açımız çok dardır, hayatı olduğu gibi kabul etmek yerine, bulutların üzerinde bir dünya düşleriz.
Farklı olduğumuzu yalnızca sanmaz inanırız da, bilgelerin isabetli fikirleri şöyle dursun, ihtişamın içi boş parlaklığı gözümüzü öylesine kör eder ki,
bu yüzdendir içimizdeki Nuh tufanı.

Gizden gelen gücün peşine düşer sahipleniriz kimsesiz gördüklerimizi, yanılgılar denizinde boğulur, ufka bakar derin bir nefes çekeriz sonsuzlukta

çaputlar bağlarız ışık olsun önümüze diye ancak karanlığa giden yolda attığımız son kulaçtır yoldaşımız.

Kimisi mavi balinalar kadar yalnız olduğunu iddia eder karaya vurur tüm düşleri,

Kimisi ise Everest’e çıkamamaktan dert yanar gözün gönlün çaresini göklerde arar.

 

Bir adam tanırdım erken yaşta göçen, bu adam dünyaları dinledi,
İnsanları dinledi,
Dünyaları okudu,
insanları gördü,

Bir amacı ya da geride hayal ettiği bir şey var mıydı? Açıkçası bilmiyorum, dışarıdan bakıldığında basit bir sahafa benzemiyordu.
Odysseus’u düşler, efsanevi Babil bahçelerinde serap görmeyi hayal ederdi. Buna rağmen bayağı görüşleri de yok değildi.
Her şeyden önce cinsiyet ayrımına inanan kaba biriydi, ancak bu fikirleri doğuştan gelmediğini her fırsatta belirtir ve
sabit düşünceleri için toplumu suçlardı.

Ancak şüphesiz ki Mr Mercury’de bir çokları gibi kültürün körüklediği ateşte insanların yarattığı aynaya bakarak toplumu ters durmakla
suçlayan olağanüstü olduğuna inanan sıradan bir adamdı.

Ulus, Her Neredeysen…

Ulus Baker hakkında, ardından konuşuyor olmanın kederli idrakiyle konuşmak, onun kaybını kabullenmek, ne zor. Oysa beklemiyor olamazdık bunu, pekâlâ bekliyor olmamız gerektiğini itiraf etmeliyiz kendimize. Az değil, şöyle böyle bir on yıldır durumu adım adım vahimleşiyordu. “Vahim” kelimesini sever, anlamını genişleterek, bazen de evcilleştirerek kullanırdı Ulus. “Sıradan” bir kötülüğe “vahim” diyebilirdi, kikirdeyerek. Onun vahameti evcilleştiren diline kandık, koşullarının aşama aşama ağırlaşan “normallerine” alıştık, alışmaya rıza gösterdik.

Onun iradesiz, neredeyse tümüyle “kendi”siz görünen şeytan tüylü yumuşaklığının ardında, herkesi, hepimizi boyun eğdiren böyle acayip bir irade saklıydı. Sanki “mahremi” gibi olan varoluşsal bir alana müdahaleye izin vermeyen, acayip bir irade.

Hele sahiden vahimleşmeye başladığı yaklaşık on yıl evveline kadar, gerçekten tamamen “kendisiz” gibiydi Ulus; selbstlos gibiydi. O da Almancasıyla söylerdi muhtemelen. Bir kendilik hangi dildeyse, o dilde söylerdi… Kendi fizikî varlığını hesaba katmayan, bahse konu etmeyen, sâfî Intellect gibiydi. Kendisinin, fizikî varlığının sorumluluğunu almamasının görünüşü idi bu. Bekasının temel ve ama süflî, süflî ve ama temel gereksinimlerini zımnen etrafına havale ediyordu. (Gereksinimlerin tanımlanmasına ise asla izin vermeden.) Sonraları, bir Intellect‘ten ibaret olmadığını dillendirmeye başlamıştı aslında, bir bakıma yardım sinyali veriyordu; ama “yardım”lara yine tam geçit vermeden. Uzattığı eli tutmaya kalktığınızda, kayıp gidercesine avcunuzdan…

“Kamusal bir figür” olarak Ulus Baker… Kâmilen bir efsaneydi, değil mi? Medya-aşırı, alternatif bir şöhreti vardı onun. Nâmını işitenler, uzaktan bilenler için, “live” bir deli-dâhî imgesiydi… Onun hikâyeleri, anektodları bire bin katılarak orada burada anlatılırdı. Zamanımızın (zamandışı) bir kahramanı…

En yakınındakiler için de, efsane değil miydi biraz? Ulus’un “aslında” kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini kim bilirdi, kim biliyor tam olarak? Sırlı biriydi Ulus. O esnadaki “durumunun” tam ne olduğuna dair rutin müphemliklerin berisinde, geçmişine dair, en yakınındakilere bile tastamam malûm olmayan muammaların brandası geriliydi. Bu-dünyada-olmamaklığının berisinde, o muammalar vardı muhakkak. Ama işte; oralar, herkese yasaktı.

Çok insanı etkiledi, kendine hayran ve âşık bıraktı Ulus. Çok insan bağlandı ona. Çok insan kendini ondan sorumlu hissetti, onun sorumluluğunu hissetti. Etrafında her zaman halka hala genişleyen bir gönüllüler çemberi oldu. En yakınında durup, ona ciddi ciddi mesai adayanlardan, kulağı onun haberlerinde olup da bir ihtiyacını karşılamaya amâde bulunanlara, gıyâbında onun nâmına karalar bağlayanlara kadar. Kim inkâr eder; mihneti az değildi! Ama herkes cân-ı gönülden talip oldu bu mihnete. Kimi süreli, kimi fasılalı, kimi sokurdanarak, onun adına kahrolmanın ilenmesiyle, kimi dervişçe, ses etmeden… Ona muhterem bir kabile büyüğüne, bir ulu ihtiyara ve bir çelimsiz çocuğa siyanet eder gibi, rikkatle bakan bir cemaat bulutu vardı etrafında. Ulus’tan endişe etmeye angaje bir âcizler cemaati.

Ne çok insana öğretmenlik etti. Derli toplu bilgi edevatından ziyade, büyüleyici köşe bucakları, göz kamaştırıcı ters açıları (son zamanlarda görsel bilgiye yoğunlaşmıştı) öğretti, yan bakmayı öğretti. Ulus Baker mitosunun vazgeçilmez bir unsuru, bildiği onca dildi; Ulus Baker muammasının unsurlarından biri de, bunların hangilerine tam teşekküllü hakim olduğu… Kadim Yahudi ilâhileri de dinledik onun sesinden, Afrika ninnileri de, Rus halk şarkıları da… Bilginin, düşünmenin, tefekkürün ummanına açılmanın şehvetini öğretti Ulus. Bir üniversite, akılla-fikirle-bilgiyle böyle sevişen bir adamı, sırf bu vasfı uğruna, kendi faunası içinde tutabilmeliydi aslında; ama yoktu ki öyle bir fauna…

Yalnızca “teknik” anlamda öğrencilerden değil, onunla yârenlik eden herkesten, onun sohbet halkalarında bulunan herkesten bahsediyoruz. Ki, sohbetin kendisi kadar sohbet kelimesini de ne kadar sever, ne kadar sık kullanırdı; konu, mesele, söz, söylem… hepsi “sohbet”ti onun dilinde.

Belirli bir bağlama pek itibar etmeyen Ulus Baker müfredatından okurlar da istifade etti. Onun tarzına uygun bir başlık altında, Aşındırma Denemeleri adıyla kitaplaşan yazıları, yazabileceklerinin küçük bir küsuruydu. Aslında, yazdıklarının da. Muhtelif evlerde, muhtelif arkadaş bilgisayarlarında, muhtelif dillerde “bırakılmış” nice yazı başlangıçları, fragmanları, çeviri parçaları, yorum hamleleri duruyor Ulus’un! (Sanal âlemde gezinen ahkâmını saymıyorum.) Belki de zaten “yazı” kastı taşımayan sesli düşünceler, fikir sohbetleri… Ulus Baker’in şimdi mahrum kaldığımız sözü sohbeti…

Kimselere benzemeyen birisiydi, melek gibi bir arkadaşımızdı. Hâlesi vardı onun. Altındaki adamı da görünmezleştiren bir hâle.

Gittiği yer her neresiyse, hangi dinin cenneti, hangi hiçlik, hangi ebediyetse, orada kendine mahsus bir statüsü olacağı kesin. Anlayamadıklarımız, yapamadıklarımız, beceremediklerimiz için hakkımızı helâl etsin. Ama asıl, her neresi ise orası, ne olur artık kendine iyi baksın.

Tanıl Bora

kedi gibi ol!

* Bağımsız ol. Kediler kimseye hesap vermez. Kimse kedileri bir yere sürükleyemez. Sen de özgürlüğünü önemse ve sadece istediğin için izin ver.

* Solo hareket et. Kediler arkadaş severler ama kalabalıklara ihtiyaç duymazlar. Yalnız zaman geçir. Başkalarını takip etmeye, popüler olanın peşinden gitmeye gerek yok.

* Ellerine iyi bak. Kediler dünyayı patileriyle tanırlar. Kabul ve reddedişleri patileriyle olur. Ellerin senin fırçan, aletin, antenin. Ellerin güçlü olmalı.

* Kendine iyi bak. Kediler, olabilecekleri en mükemmel hale ulaşmak için, gün boyu saatler harcarlar. Kendilerini temizleyerek güzelleşirler. Sen de kendine özen göster.

* Uykunu önemse. Kediler uykuyu sever çünkü uykuda yenilenirler. Sen de uyuma saatlerini düzenle; metabolizmanın, hormonlarının ve düşüncelerinin güçlü olması için uykunu al.

* Sabah rutinini unutma. Uyan, gerin, esne, güneşlen ve kahvaltını yap. Tıpkı kedilerin yaptığı gibi. Tüm bu rutinlerden sonra güne hazırsın demektir.

* Duygularını dışa vur. Kediler duygularını vücut diliyle ve miyavlama çeşidiyle dışa vururlar. Yemek için miyavlar, oyun için dışarı çıkarlar. Sevildiklerinde mırlar, kızdıklarında tırmalarlar. Sen de hissettiğin duyguları çevrendekilerle paylaş. Kendini gizleme.

* Azimli ol. Bir kedi istediği her şeyi elde eder. Pat pat vurarak, ciyak ciyak miyavlayarak, sevimlilik yaparak ya da üstüne oturarak. Sen de istediğin her şeyi elde edebilirsin.

* Yargılama. Kediler yargılamaz, sadece memnun olmadıkları insanları ya da ortamları terk ederler. Yoksa büyük kediler olmadığımızı anladıklarında bizden çoktan kaçmaları gerekirdi.

* Keyif yap. Güneşin tadını en çok kediler çıkarır. Yemekleri ilk onlar tadarlar. Yumuşak bir yatak ya da ışıklar kadar sevdikleri şeyler yoktur. Oyun oynarlar, dinlenirler ve uyurlar. Sen de hayatın sürprizlerine açık ol, heyecanını kaybetme ve yeni tatları dene.

* Esnek, kıvrak ve zarif ol. Kediler doğuştan yogidir. Yükseklere zıplayabilir, dar yerlerden geçebilir, bir kutuya sığabilirler. Bu yüzden kendinle barışık ve enerjik ol. Yığılıp kalma, canlan biraz

* Hayır demeyi bil. Hayır demek zordur ama kediler bunu başarır. Reddetmek senin en doğal hakkın. Sınırlarını tanı ve onlara saygı duy. Sınırlarına saygı duymayanları da o sınırların gerisinde tut.

* Her şeyi bir deneyim olarak gör. Kediler yaptıkları şeylerden pişman olmazlar ama ders çıkarırlar. Çıkardığın derslerle olgunlaşacaksın.

* Sakin ve huzurlu ol. Kediler bir sonraki anı planlamakla uğraşmaz, an’ın tadını çıkarır. Elinde “şimdi”den başka bir zaman dilimi yok. Sen de hayatı bir kedi bilge gibi yaşa. Yani çabalamayarak, stressiz, hırs ve güç odaklı olmadan.

* İlham ver. Hareketlerinle, sözlerinle, varoluşunla insanları etkile. Belki farkında değilsindir ama birileri bir yerlerde seni örnek alıyordur. Güzelliğe bir katkın olsun. Tıpkı kediler gibi.

Semra Uygun
Karga Mecmua #116

*karga mecmua okuyun

omurgasız eklemleri

Baharda kelimeler vardır kelimeler farklı ve eş anlamlar ile üst üste alt alta yan yana çapraz ve diyagonal açılar ile örtüşebilirler ki bu kendi içre tevazusunu kurtaran kalın parmakları ince ten zehir zıkkım yağmur gibi sülfürik barbados kız kara eksik yalanları cani parçalı ve umutlu tırabzanları kör kamış kalkanları bu takım elbise cenazesi umur ve hayâ ile marine edilmiş öğle üstlerinde kredi kesintileri bir simülasyon için fazla basit fazla basit fazla basit fazla basit basit if azla bas it fazla bas asit itfa il azla tebessüm susarcasına dışarı çıktım kız erkek ile güneş kış bir saptama kiç uslarda kıç fazla eksik huzur eksik adalet sarpa saran bu sağlık doktrin tebessüm ve ekmek düzeni tehdit asla azla ağlak adımları teker teker teker teker teker ter kek er tek er fazla ağla ağla ağla ve buluştuğumuz bu düzlemlerde bir simülasyon için bu çok fazla bir ihtiras gibi dikey yatay adımlar tüm kuşvarlar paralel düzlemler boyut ağları kir yasla buz basta bağrına ağla asla koz kıyam ve tereddüt intihar gibi eklenmekte bu yağmur bu yağmur bu yağmur bu yağmur bu yağmur bu yağmur burada bu çok fazla esle ve kaza asla asla

Asla

Karabayraklar kutsal sular akıtmakta datası belirsiz ruhlara. Bir zaman benlik bulmadıkça kim şüpheli likler. Eriyecek göz bebeklerinden intihar damla damla kurumuş ağlarda. O halde tereddüt terk etmeyecek. Elli beş kelime kıl kesmeyecek şüphesiz ince. Nasıl ki biberon icat edildi ise. Sentetik huzurlar çözülecek giyilecek kılıf üstüne kılıf kılıf üstüne.

OTOMATİZME AĞIT- 4

Karanlık jazz sokaklarında ruhunun ağırlığına dayanamayan ve kırmızı kurdele ile intihar eden Julia’ya…

Tavan arasında eroin kokusuyla esrimiş bedeni üzerinde dolaşaduran salyaların ve ahşabı çürüten orgazm sıvılarının dehşeti.

Akıl hastanelerinin granit duvarlarında homoseksüel arzuların, meta-fetişist arzuların, pedofilinin, nekrofilinin, körlerin,kişiliği bölünenlerin, majör depresiflerin, orgazm çığlıklarının, anal kimliklerin, oral kimliklerin, tanrıçayı sikmek isteyenlerin, ben tanrıyım diyenlerin, büyük mastürbatörlerin, ensest arzuların, esrarkeşlerin, metanfetamin kimliklerin, asitli ruhların ve gardiyanların ve militarizmin ve tavandaki çatlakların, alkoliklerin, oğlancıların ve dindarların ve manik-depresiflerin, kralların, soytarıların, hayat kadını annesini özleyen çocukların ve aşıkların ve filozofların dehşeti.

Daha fazla bok temizleyenlerin dehşeti.

Kırmızı koridorların ve tren istasyonlarının dehşeti.

Kibrit kutusunda ruhlarını taşıyanların dehşeti.

Duvarlardaki çatlaklarda gezen uyuyan-adamın dehşeti.

Barış konferanslarında çığlık çığlığa para kokan beyaz yakalıların dehşeti.

Jazz sokaklarda zenci kadınları sikenlerin existansiyalist dehşeti.

Rock’n Roll hazımsızlığında metanfetamin esrikliğinin,

Zenci sokaklarda kan kokularının

Yatakodalarında ekşimiş vajina suyunun.

Terapi odalarında çığlık çığlığa depresiflerin

Ve sirk kafeslerinde korku nefeslerinin dehşeti.

Kiliselerde isaya yakaranların,

Camilerde tanrıyla aşk isteyenlerin,

Sokaklarda kırmızı ojelerin,

Zihnin içinde gümbürdeyen tren sesinin dehşeti.

Alt-kültürün grimsi duvarlarında yanan ateş böceklerinin.

Kırmızı balonları doğuran fotokopi makinalarının.

Fotokopi makinalarını doğuran metafizik robotların dehşeti.

Kırmızının..!

Ve

Kırmızının..!

Daha fazla kırmızının..!

Ve

Daha fazla kırmızının dehşeti.

*

Ah Julia!

Beyaz tavşan ruhunu kazımaya geldiğinde dünyadan:

Tükürmelisin yüzüne ruhunda, rapunzel’in esaretiyle.

Rasulallahın,

Omuzlarında orgazmı taşıyanların,

Sanatın delirmişlere zuhur eden kötü kaderinin,

Götünde bakir sopasını hissedenlerin,

Sabah namazına küfürle uyananların,

Kilise Çanı zihinlerinde çalanların,

Akmaktan bıkmayan çilekeş sıvıların,

Kitap sayfalarından yaşlı olanların,

Gündüze öykünen kesik ve gri bileklerin dehşeti.

Ve Julia

*

Bugün

şeytanı öldürdüm

*

Gördün mü ?

Show Must Go On

Acta est fabula..

“Oyun Bitti”

Şüphesiz, ünlü Augustus için oyun bu sözlerle son buldu. Peki ya beşer için oyun ne zaman başlamış ve ne zaman bitecektir?

Ne zaman bitecek sorusu elbet bir şekilde cevaplanabilir. Kaçınılmaz olan, koca bir inhitat içine düşeceğimiz ve o vakte kadar tüm kaynakları tüketeceğimizdir. Belki de dünya tenha, metruk bir yapıya dönene kadar proses devam edecektir. Belki de bu fezada ki mavi boncuk, beşer yerine başka canlıları kâim edecek. Yahut insanlar gezegenden gezegene başka şartlara intibak olana dek muhacir olarak dolanıp duracak. Şimdiden Merih’te zirai ve toplumsal alanlar için çalışmalar başladı, lâkin “başarı” olasılıklardan sıyrılıp insanlığın ellerine düşecek mi?

Biz yani Descartes’ın deyimi ile “düşündüğünün üstüne düşünebilen insan” (Homo Sapiens Sapiens)  yaklaşık 200 bin yıl kadar eskiye gidiyor (Omo 1), lâkin benim ve yazının devamı için mühim kısım bundan 10 bin sene öncesidir. İnsanlık tahıl tarımı ile tanışıklığı kaynakçalar dahilinde İ.Ö. 8500’lere kadar inmektedir. Tam olarak burada kendilerini iaşe edecek, mamut avlarının zararlarından kaçınacak, daha sonra uygarlıklar ihdas edip, 1789’da “ihtilal-i kebir” ile farklı bir boyuta uzanacaklardır. Bu uzun yolculuk boyunca,  dünyadaki kaynaklar yavaşça keşfedildikten sonra zirai, sanayi ve içtimai alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Peki yüzyıllardır süre gelen kaynak savaşları ve tüketim çılgınlığı  karşısında dünyanın durumu nedir?

Bu destüriktif ve bilinçsiz kaynak kullanımı son yıllarda insanlığın gözüne çarpmış olsa da, sonucu etkileyen önemli önlemler pek yok. Hayfa ki bunun mucibince alınmış önlemler yetersiz kalmaktan ileriye gitmiyor. Biyokapasite denilen; amiyane tabir ile dünyanın üretken alanları anlamına gelen, ölçümlerinin sonuçları son yıllarda hiçte iç açıcı değildir. Buna takiben biyokapasite açığı 1970’de tüm yılın kaynakları 23 Aralık’ta tükenirken bu durum bugün 13 Ağustosa kadar gerilemiştir. Bu durumu şöyle bir örnekle açıklayan Dr. Mathis Wackernagel “Bir yıl boyunca kazanacağınız parayı düşünün. Dünya Kaynak Aşımı Günü o parayı bitirdiğiniz gün. Tabii bu durumda siz bütün insanlığı, yıllık maaşınız da Dünya’nın biyokapasitesini temsil ediyor “ Her yıl daha savurganlaşan insanlık, 30 yıl içerisinde takvimde 5 ay geriye giderken önümüzde ki 30 yıl sonra kaynak tüketimin nerede olacağı bir muamma.

Bu gidişatın nakıs yönde ilerlemesinin elbette sonuçları olacaktır, belki sonraki yüzyılda gerçekten insanlar muhacir bir vaziyette gezegenlerden gezegenlere dolaşacak, belki de doğa rövanşist davranıp insanlığı lağv edecektir. Sonuçlarını kestirmek mümkün olmasa da, aynı Augustus gibi bir gün bizim için şu sözler geçerli olacaktır;

Acta est  fabula

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.