Menü Kapat

Kategori: yazın (sayfa 1 / 24)

kendi kafanızı kazıma kılavuzu – 4

S. Sultan için S.

Aracı dönüşmeli kullanırdık. Nöbetleşe. Öyle söylemişti. Aracı dönüşmeli kullanacağız canım kardeşim demişti. Nöbetleşe. Land Cruiser. Maviymiş bir zamanlar. Bu konuda çok netti Sultan. Buluşma noktalarında bizi bekleyen alıcıların da kendisi gibi davranmasını beklerdi. Mavi Toyota. Ne yaparsam yapayım vaz geçiremedim onu bu takıntısından. Zaten niye umursamıştım o kadar bilmiyorum. Paslı kaportamızın üzerinde tek bir mavi leke dahi olmamasına rağmen. Hep öyle tanımladık kendimizi. Mavi Toyota işte. Görmüyor musun?

Altı saat ben kullanırdım altı saat de o. Sınırı geçtikten sonra ilk molamızı Tikritde verir, Bağdat’a varana dek bir daha durmazdık. Güzel yerdi Tikrit. Halen öyle midir bilmiyorum. Neyi ne kadar bildiğimden de emin değilim zaten artık. Çoktan terk edilmiş bir odanın duvar diplerinde birikmiş toz zerreciklerinin stabilitesine ne kadar güvenebilirsem o kadar güvenebiliyorum onlara da. Anılarıma. Ufacık bir hava akımıyla havalanıp dört bir yana dağılan toz zerrecikleri. Uçuşurken eşsizler kabul. Hafif, zarif, büyülüler. Fakat yenilecekler de yer çekimine eninde sonunda. Bir duvar dibine çökecek, bir daha asla başladıkları noktaya dönemeyecek, kendi dizilimleriyle beraber benim gerçekliğimi de perişan edecekler. Odanın aynı oda olmasının bir önemi yoktur anlıyor musunuz? İzdüşümü yitirdikten sonra aynı düzlem üzerinde yürümeye devam etmeniz sizi kaybolmaktan kurtaramaz zira.

Keşke bu kadar kaygan olmasaydı elimde kalan sahneler. Çöl kumuna böyle bulanmış olmasaydı. Yüksek tavanlı odalarda rakı içip afyon tüttürdüğümüz mayıs gecelerinin gölgesi. Minderlere otururduk. Ardına kadar açık pencerelerden içeri dolan rüzgarın taşıdığı kızgın kum taneleri yapışırdı darbuka eşliğinde dans eden kadınların terli vücutlarına. Cız! Turunculu yeşilli dumanlar yükselirdi. Ter kokusu. Elden ele dolaşan çubuk. Parmak uçlarımdaki buzdan yangın.

Sabah ezanından sonra yola çıkar, gece boyunca üzerimize serilen tüm o büyünün etkisiyle iyiden iyiye bulanıklaşan manzaranın ortasında hedefini ıskalamış olmanın verdiği hafiflemeyle sarhoşa dönmüş piç mermiler gibi ilerlerdik. Nereye? O kısmını düşünmemem gerektiğini öğütlerdi sürekli Sultan. Motorun homurtusunu duyabiliyor, yolun sonunu göremiyorduk neticede. Gaza basıp direksiyonu tutmamız gerekiyordu sadece. Öyle de yapıyorduk. Gaza basıp direksiyonu tutuyorduk yani.

Ne kadar yorgun olursam olayım, yolcu koltuğuna geçtiğim gibi dağılıverirdi uykum. Kalın kalın cigaralıklar. Yolluk. Termos termos çay. Torpidoda captagon. Üzerine bumerang sembolü kazınmış olan hapları severdik ikimiz de. Vaadedilmiş yan etki. Mideden beyne. Sonra tekrar mideye ve tekrar beyne. Zaman zaman yanımızdan geçip giden askeri araçlar dışında tek bir canlılık belirtisine rastlamadan. Göz alabildiğine düzlük. Bir yerlerde paldır küldür devam eden savaşı ancak bir yerlerde bizi izleyen tanrıyı ciddiye aldığımız kadar ciddiye alabiliyorduk. Sarı, keskin, hastalıklı düzlük. Önce bakışlarımızı sonra da düşüncelerimizi yutardı.

Devam

aile kavgaları

köy hekimi roberto bouton, uruguay kırlarından bir sürü ses topladı.

bu canuto adında oduncu, çoban ve tarım işçisi birinin hayata vedası oldu:

“bakın doktor. mevzu şu ki ben yetişkin bir kızı olan dul bir kadınla evlendim. babam gelip o kızı görünce ona aşık oldu ve onunla evlendi. böylece babam benim damadım oldu ve üvey kızım da bir anda üvey anneme dönüştü.

karımla benim bir oğlumuz dünyaya geldi ve bu çocuk babamın kayınçosu ve benim amcam oldu. daha sonra kızım da bir oğlan doğurdu ve bu oğlan benim hem kardeşim hem de torunum oldu.

söylediklerimi takip edebiliyor musunuz, doktor? bütün bunların biraz karmaşık olduğunu kabul ediyorum, ama özetlemek gerekirse ben  en sonunda karımın hem kocası hem de torunu oldum. bu böyle devam etti, ta ki talihsiz bir günde, doktor, şunu fark edene kadar: ben kendimin dedesi olmuştum!

düşünebiliyor musunuz? dayanılmaz bir durum. bunları size anlatıyorum çünkü siz doktorsunuz ve çok bilge birisiniz.”

eduardo galeano

kendi kafanızı kazıma kılavuzu – 3

A Ahmet İçin A

Bugün içimizdeki öfkeyi besleyen kaynaklardan bir tanesinin dibine uzanıyoruz. Uzanıyor muyuz?

Amca Ahmet kendini asmış. Konuşmanın evveli de vardı muhakkak. Fakat zihnimin anlamlı bir bütün halinde algılamayı becerebildiği yegane kelimeler bunlardı o geceye dair.

Salonda oturuyordum. Pencerenin kenarına yerleştirdiğimiz yeşil koltukta. Kocaman. Kumaşı yırtılmış. Kollarından fırlayan süngerleri ve kıpırdadıkça kıçınıza batan asırlık tahtalarıyla rahatsız, suratsız, kaba bir şey. Eskişehir’e dair tüm gerçekliğimi özetleyen yeşil koltuğum. Rahatsız, suratsız, kaba. Suratsız, rahatsız, kaba. Hemen sokağın karşısındaki Ticaret Lisesi Mezunları Derneği lokalinin kocaman tabelasından dökülen ışıklar buz tutmuş kaldırımları aydınlatıyor, pencere camına vuran yansımamı daha berrak bir hale sokuyordu.

Amca Ahmet kendini asmış. Ben de cigara yuvarlıyordum o sırada. Çıplak ayaklarımı altıma toplamış, hırkamın düğmelerini sonuna kadar iliklemiştim. Amca Ahmet kendini asmış ve yanında tüm dünyevi sıcaklığı götürmüş. Kimsesiz sokak, sararmış parmaklarım, masadaki kül tablası. Duvarlardaki çatlaklar. C elini kolunu sallaya sallaya bir şeyler anlatmaya çalışıyordu telefonun öbür ucundaki adama. Amca? Ahmet’in babası işte. Buraya kadar tamamdı. Denklemin başat eklemine kadar sürüklenmeyi başarmıştı zihnim sonra da bırakmıştı kovalamayı.

Birinci cigaralığı tamamladıktan sonra ikincisini hazırlamaya başladım. Dalgayı ayıkla, zıvanayı ayarla, tütünle karıştır. Kafamı yaptığım işten kaldırmadan, birkaç metre ötemdeki koridorun sonunda, en dipte bulunan odanın tavanından sallanan şeyi düşünmemeye çalışarak. Kendi kendime mırıldana homurdana yaladım kağıtları. Birer birer.

Amca Ahmet üzerimize serilmiş kadife örtüyü çekip alıverdi. Sis dağıldı senin oğlun yüzünden. Yandı ışıklar. Tükendi eşyanın tüm şiiri. Etrafımıza ördüğümüz duvar ağır ağır fakat büyük bir kararlılıkla çöküyor işte. Çuha kaplı kare masamızdaki tüm sigara deliklerini, tüm yemek lekelerini, tüm tütün kırıntılarını görebiliyordum. Karşımdaki otuz yedi ekran televizyonun üzerini kaplayan toz zerreciklerinin tamamını, plastik sandalyemizin üzerindeki çatlakları, eve yerleştiğimiz günden bu yana temizlemeyi akıl edemediğimiz halımızın sertleşmiş tüyleri arasında dolanan mikroskobik ifritleri, tavandan sarkan örümcek ağlarını, karşı duvara dayanmış kahverengi kanepenin muhtelif bölgelerini kaplayan kan ve sprem lekelerini de.

Ayrıntıların arasında kaybolup büyük resmin sorumluluğundan kurtulabilmekti tüm niyetim. Kısa devre durumunda ortaya çıkması muhtemel olumsuzlukları bertaraf etmek maksadıyla düzenlenmiş sigorta tertibatları. Hepimizin kafasında aynı görünmez şarteller vardır. Mekanizma ne kadar alengirli ise sigorta panosu da o kadar büyük olacaktır. Kurgulanmış refleks. Koşullu karartma. İptal protokolü.

Devam

Tabut

15 Aralık 1977 Perşembe günü öğle sularında Kumkapı pazarında çıtçıtlı cüzdanlarını düşüne taşına açıp kapayan annelerimizi atlatmışızdır. Trene takılıp Cankurtaran’da inmiş, Erol Taş’ın kahvesinin önündeki küçük meydanda biraz dinlenip Sultanahmet’e çıkmışızdır.

Kahve duvarındaki on ikilik çiviye takılı siyah tahtadaki “Maç-Saha-Tarih” çizelgesini sarkık bıyıklı bir İspanyol paça, eciş bücüş doldurmuştur. Sahildeki toprak futbol sahasında kale direklerine gerili çamaşır iplerine akşamdan yıkanıp asılan, orası burası sökük, sırtlarından numaralar sarkan Cankurtaranspor’un Arjantin formaları bizi haftasonlarına götürmüştür… Her forma kendi omzundan mandallanmıştır ipe, sapa yerde. Peki çamurlu kramponların upuzun bağlarıyla kale ağları akşamın sert rüzgârında hangi yöne uçuşmuştur?

Soluk tozlu paslı mavi hurda tren bozuk kapılarıyla yanaştı mı istasyona, hele öğle saatlerinde ıssız vagonlarıyla –avukatlık bürolarında getirgötür işleri yapan bastonşemsiyeli çocukazarlayan amcalarla hacıanne kılıklı hamaratpazarçantalı çocukazarlayan teyzeler vardır tek tük– treni kolumuza takıp Marmara kıyılarında saçlarımızı rüzgâra bırakmışızdır, küçük bir haydut çetesi olaraktan. İstasyonda, “Bu devirde kimseye acımayacaksın bacım… Ayağına mı bastılar, allah yarattı demeyip basacaksın tokadı!” diyen bir erkek sesi, caddeden gelen acı fren kokusuna karışmıştır. Batık gemilerle dolu Marmarmaramarmaramaramaramaramaramaramaramaramaramaramaramara diplerini hayal etmişizdir. Halkalıdangelentrenlerin raydan çıkıp denizin üstünden aşk olsun diye Haydarpaşa garına dalışı ne güzel olurdu, diye konuşmuşuzdur.

Kalabalıklardan uzak durun tembihleri, her sabah kulağımıza çakılmıştır. Kırmızı yağlıboyalarla karanlığa işlenmiş sloganlarla doludur duvarlar. Tek Yol Devrim, Kurtuluşa Kadar Savaş, 1 Mayısın Hesabı Sorulacak yazılarının arasında koşturmuşuzdur. Yerel seçim artığı CHP, AP, MSP, MHP, CGP, yeni belediye başkanı Aytekin Kotil, haber bülteni artığı Jimmy Carter, Zülfikâr Ali Butto, Menahem Begin, Moshe Dayan, Enver Sedat, Ziyaülhak, Arafat, Kral Hüseyin, Zeki Yamani… hiçbirini umursamamış, daracık tişörtlü, İspanyol paçalı Orhan Gencebay’ın börülce gözlü Fatma Girik’le çevirdiği Hatasız Kul Olmaz filmini görenler görmeyenlere anlatmıştır yolda. Oysa daha dün Çemberlitaş’ta Selvi Boylum Al Yazmalım filmini seyreden teyze, tüpgaz kuyruğundakilere Türkân Şoray’ın Kadir İnanır’la Ahmet Mekin arasındaki içler acısı halinden bahsetmiştir salya sümük. Kuyruğun ön sıralarındaki emekli amca burnunun ucuna düşen kalın çerçeveli gözlüğünü yukarı itmekten yorgun, “Kim yok diyorsa bana gelsin, göndereyim” diyen Milliyetçi Cephe hükümeti başbakanı Demirel’e sövüp saymıştır, boğuk öksürüklerle ağzına dolan balgamı dilinde evirip çevirerek.

Rengârenk, tozlu, külüstür Hippi otobüslerine parmaklarımızın ucuyla dokunup geçmiş, meydanı dolduran Barış Manço’lara alaylı selamlar göndermişizdir uzaktan. Bizim Barış Manço’muz başkadır. Onlar ecnebi! “Ecnebi” sözcüğü siyah bir rugan çizmedir hayalimizi ezen –Mütareke yıllarının düşman çizmesi! Ege’yi işgal eden, kötü, kara, iğrenç çizmeler… Sinema biletlerindeki “ecnebi filmi” ibaresine de gıcık olmuşuzdur. Çiçek aşısı yerine tüfek aşısı mı vurulmuştur omuzlarımıza, nedir?

Marmara’dan esen yeldir, karıncalatan siyah-beyaz ekranları. Tepeden bakıldıkta, İstanbul’un bütün balık lokantalarının çöpü boca edilmiştir çatılara, balık iskeletleri anten olmuştur. Denizlerimizden esen rüzgârdır en heyecanlı yerinde Bonanza’yı önümüzden silip süpüren, haber bültenlerinde “ilk belirlemelere göre” kaç kişinin öldüğünü duyurmayan. Okuma yazma öğrenmişiz ya, okumak zorundayızdır tasfiye edilmiş dükkân camlarına yapışmış güneş kavruğu gazete sayfalarını.

Sultanahmet’in avlusunu çocuk parkına çevirmiş, şadırvanda birbirimizi ıslatmış, soğuk mermerlerin üstünde bacaklarımızı dalgın dalgın sallayarak ayıp şeylerden laf açmışızdır, musalla taşındaki tabutu umursamadan.

Paltolu, gözlüklü, eşarplı, ağlamaklı koyu bir topluluk avlunun bir köşesinde soğuktan büzüşmüştür. Yakınlarında dolaşan ölümü siyahlar giyinip yüzlerinin akıyla uğurlamaya çalışan güruh. Sıkılmışızdır bu kalabalıktan. Kat kat giyinmiş, atkılı, lastik ayakkabılı esansçı dede de sıkılmıştır kuşkusuz. Küçük, kirli şişelerden kararmış şırıngasına çektiği ağır hacı kokularını boca edeceği içi pamuklu plastik esans kutucukları taşımaz bu insanlar, şırınganın dibini de üstlerine fısfıslatmazlar. Esansçının önünden, lağımcının yanından geçercesine, yüzlerini ekşitip burunlarını tutarak geçerler.
Ötede, kıvrım kıvrım rendelenen denizin okşadığı kıyıda, kalın yosunlu taşlar, kadifeden, saçaklı saray yastığı uykusundayken sarıayetçerçeveliyeşilçuhalı tabut öylece duruyordur, başında el pençe iki kişi. Marmara’nın kayıkları, patpatları kibarlığında gezinip cami avlularına demir atar tabutlar. Tabut tabuttur. Sessiz, fısıltılı, ölü süsü verilmiş kalabalık yüzsüzdür, cansızdır. Tabut canlıdır oysa, avlunun nabzıdır. Bu kalabalık bir parça da alabalık sürüsüdür, siyah gözlüklü: Gözleri ceplerinde bir çift misket adamlar, midye kabuğu kulaklarına iç pilavı dolduran kadınlar…

Yan yana, üst üste dizilmiş çelenklere çaktırmadan yanaşıp uzaktan gözümüze kestirdiğimiz çiçekleri çalarken, Kırmızı Ömer’in çıraklık yaptığı derme çatma demirci atölyesinde köşk bahçeleri, oteller için demir çiçekler yapan o çelimsiz demirci ustasını anımsamışızdır. Bir kilo demir mi ağırdır, bir kilo pamuk mu, sorusu denli şaşırtıcı bulmuşuzdur demir çiçekleri, Kırmızı Ömer’in kızıl saçlarını.
Avlunun girişinde siyah eldivenli bir adam üstüne toplu iğne iliştirilmiş siyah-beyaz cenaze resimleri dağıtıyordur önüne gelene. Kim ölmüş, kim kalmış ancak anlaşılıyordur, yakalara takılınca resimler. Terslenmişizdir muhakkak; ama meraklıyızdır, ölenlerle kalanların hesabını tutuyoruzdur. Mantar tabancalıyızdır, çeteyizdir. Sokakta çürümeye terk edilmiş külüstür Amerikan otomobilini mekân tutmuşuzdur Kadırga’da. Siyah, damalı, su sayacı saatli taksinin koltuklarında eylemler planlıyoruzdur. Gangsterizdir! Şimdi bu adam kim oluyordur da bizden esirgiyordur topluiğneli cenaze resimlerini. Üç arkadaş göz göze gelmişizdir. Çelenklerden çiçek aşırırcasına elindeki resimleri avuçlayıp kaçmışızdır. Topluiğneler saçılmıştır mermere.

Çaldığımız başka şeylerle merkeze, Palamut’umuza dönmüş, orada paylaşacağımızı paylaşıp işe yaramaz şeyleri yayları fırlamış koltuklara bırakmışızdır. Birbirimizin göğsüne iğnelemişizdir resimleri. Pazardan, tüp-gaz kuyruğundan, komşudan kazak örneği almaktan dönen annelerimiz bizi azarladığında, “Cenazemiz vardı da…” diye dalga geçmişizdir. “Ne cenazesi? Kimin cenazesiymiş?” İnanmazlarsa göğsümüzü gere gere göstermişizdir resmini:

Murat Yalçın

OTOMATİZME AĞIT- 6

Brainard’ın hafızası-2

Anti-militarist yaklaşımlarıyla, boktan odalarının sanrılı köşelerinde, cılız ışığın altıda yarım gözlerle bunalımlarını arşınlayanları hatırlıyorum.

Türk ot tezgâhını yaşamının her saniyesinde kusarcasına protesto edenleri…

Amfetaminin burun sızlatan cehenneminde kafalarında ışık yakanları ve zihninde kuş besleyip umutsuzca ölümünü bekleyenleri…

İntiharın gayri-meşru çocuğu olup babasını ruh kerhanelerinde arayanları…

İkinci el bir fahişeden satın aldığı ikinci el bir kitaplığın üzerindeki alt-kültür romanlarını…

Çirkin ve izinsiz sokaklarda cinsel kimliklerin, kahkaha ve edebiyat tükürüklerinde boğduğu sanatsal zevkin boşaldığı kanalizasyon borularını…

Alt-kültürün siyah koridorlarında psikospiritüel sik emicilerini…

Dalavereyle eroin sızdırmaya çalışan mor benliklerin depresyon sızıntılarını…

Metafizik ayinlerin sanrılı zihinlere enjekte ettiği şeytan kaosu imgelemini…

Post-mortem fotoğraflarda bilinçdışı zevkin içinde menilere boğulmuş olan oğlan çocuklarını…

Fotoğraf stüdyolarının karanlık odalarında figüran simülasyonlara tecavüz eden uyuşmuş benlikleri…

‘’Mike leigh’’ karamsar sinemasının siyah köşelerinde başlarını delirircesine duvara vurup parçalayan sinema öğrencilerini…

Psikanalisttik semptomlarını kafaları yeme derecesinde öğürtüyle tuvalete boşaltanları…

Yalnızlık simülasyonuyla sıcak odaların sıcak perdesini örümcek hızıyla arşınlayanları…

Birinci kalite saf bunalımlarını seyreltmeden burundan çekenleri…

İkinci kalite mavi bunalımlarını nefesleri tıkanırcasına soluyanları…

Bir miktar uyarıcıyla telefon kablosuna kendilerini asanları ve ölemeyip hayatları boyunca aptal aşklarıyla vajina okşayanları…

Ölüm döşeğinde bile ölemeyenleri…

Tarihin av tüfeği dramalarında,

27 yaş sendromlarında,

Rock’n roll kapsülü büyük leş salonlarında,

Saf aklın Cılız ışığıyla melankoli cafelerinde,

Televizyon karşısında,

‘’Blake’’ şiirlerinde,

Yage kafasıyla tanrının zihnine girip onu delirtenlerde,

Şırınga içerisinde tükenen ruhların gölge-robotlarla tekrar topluma kazandırılması sonucu kurtuluşun imkânsızlığında Umutsuzluğu yakaranları hatırlıyorum.

Dini ritüellerde şeytanın mağarada yakalanıp en sonunda Türk hakimleri tarafında serbest bırakılmasını…

Rapunzel’in şatodan kaçması sonucu aranırken küçük bir limon ağacı altında ölü bulunmasını…

Zamanın akrep sokması sonucu büyük bir limon ağacı altında ölü bulunmasını…

Yüzünde bir alay hamile kadına düşük yaptırabilecek çocukların ihtiyar gülümsemelerini…

Alt-kültür romanların, nesnelerle kurduğu cinsel ilişkiden galip gelmesini…

Psikotik hastalıkların TV kumandası üzerindeki numaralara tecavüzü sonrasında:

  • Manik depresyon
  • Şizofreni
  • Depersonalizasyon bozukluğu
  • Obsesif-kompülsif bozukluk
  • Pesimizim
  • Majör depresyon
  • Bipolar bozukluk
  • Anksiyete
  • Panik atak

ve

Post-travmatik bozuklukların insan benliklerin-de yerini almasını…

Cılız saksafon sololarında zenci kadınların ruhunun melodilere hapsedilmesini…

Hastanelerin gri koridorlarını…

Eğitim yuvalarının travmatik koridorlarını…

Rüyaların kırmızı ve mor koridorlarında delirttikleri hücresel devinimleri…

Ve gün içinde her canlının ölümü için aldığım

.

.

86400 nefesi

Ve

Delilik öykülerimi

hatırlıyorum.

kendi kafanızı kazıma kılavuzu – II

Y. Yarasalar için Y.

Sanırım hepsinin temelinde aynı olay yatıyor. İmamın oğlunun elinde patlayan terk edilmiş mayının kulaklarımda bıraktığı çınlama ve etrafa yayılan koku. Yanmış etle barut karışımı bir şeydi.

Bunun konumuzla alakası yok ama. Temelinde neyin yattığını önemsemiyorum artık zaten. Hiç önemsememeliydim.

Zaman zaman teyit etmeniz gerekir. Varlığınızı. Buradalığınızı. Sağ elinizin işaret parmağını duvara dayayın. Bir şeyler hissedeceksiniz. İmamın oğlu bağıra bağıra gözlerini yuvalarından fırlatıp gırtlağını yırtmaya çalışırken yaptığım gibi. Çömelip sağ elimin işaret parmağını toprağa dayamıştım. Çocuk bağırmakta haklıydı ama. Can çok acımıştır, eminim.

Yapıştırıcı toplayıp kasabanın dışındaki hurdalığa girerdik gizli gizli. Ben, imamın oğlu, Cem bir de. Cem annesiyle beraber düğün salonu işletiyor şu sıralar ayrıca. Sırf yapacak daha iyi bir şey bulamadığımız için giderdik oraya. Öyle gezinirdik ortalıkta. Bir bekçisi vardı. Çocukluktan yeni çıkmış Gürcü kızları kulübesine çağırır üç kuruş para verip saatlerce sikerdi. İçeri girdiğimizi hep bilirdi bilmesine ya yalnızca ara sıra bizi yakalamaya çalışır, eline geçirdiği seferlerde de evire çevire döverdi. Yapıştırıcılarımızı almaya çalışmazdı ama.

O gün yardımımıza ilk koşup gelen de o bekçi olmuştu. Hatırlıyorum. Ayaklarında terlikler, pantolonunun paçaları dizlerine kadar sıyrık, üzerinde terden sırılsıklam olmuş bir atlet ve fermuarını patlatıp dışarı fırlamaya çalışan ereksiyonuyla. Cem’in yerden topladığı şeylerin imamın oğlunun kopmuş parmakları olduğunu anladığı gibi bir bağırtı koyuverip o da bir şeyler toplamaya başlamıştı şokun etkisiyle. Ben hep aynı çömelmiş pozisyonda zeminden destek almaya çalışırken bekçiyle Cem zavallının etrafa saçılan organlarını bir araya getiriyorlardı.

Hakikatle olan münasebetinizi etrafınızı çevreleyen sahneler belirler. Ortam ne kadar hastalıklıysa zihin o denli kaypak olacaktır. Sonunda imamın oğlunu bir poşete doldurup götürdüklerinde anne babama neden toprağa dokunmaya devam etmek zorunda kaldığımı anlatabilmek için epey çabalamıştım. Toprak orada değil miydi her zaman? Her zaman orada olan şeylere sıkı sıkı sarılarak kurtulamaz mıydık kimsesiz boşluğa savrulmaktan?

Hava kapalıydı o gün. Bundan eminim.

Devam

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.