Menü Kapat

Kategori: yazın (sayfa 1 / 27)

Kendi Kafasını Kazıyana Ateşten Buz Kolonyası

1) Giriş

Anlam arızadır. Aksadığım, duraksadığım anlarda takılırım onun ağına. Ve ben onunla oyalandıkça geçen zaman boyunca, beni sarmaladığı örgünün kalınlaştığını pek duyumsamam. Bu arıza halinin sürekliliği bir kozadır kapanır üzerime. Bu şekilde yaşadığım her saniye bir çıkışın, bir gerçek devinimin olanaksızlığıyla aşılar beni. Öyle bir netice ki, içinde de, dışında da aynı tükenişe sürükleyecektir beden kendini. Kelimedir geriye kalan; Yıkım olsun biri, Sönümse bir diğeri.
Bir izdihamdır bu dünya. Almaya bir parça nefesim varsa hala bu, ayağım bir diğerinin boğazına bastığı içindir. Her şey yerli yerindedir şu haliyle. Anlam ise, boğazına basılanın, nefesi kısılanın bir deneyimi, ama bir denemesidir her şeyden önce. Anlam yoluyla dener o, boğazında duran ayağı bir şüpheye, bir tereddüte düşürüp duraksatabilecek midir acaba? O denli kuvvetli olmalıdır bu anlam, ama öyle ince bir denge ki, yani öyle bir ölçüde zehirlemeli ki sahibini -anlam, bir arıza olduğu kadar bir zehirdir de-, boğazındaki ayağın tereddütünü fark edebilecek kadar idrak bıraksın kendisinde.
Yeteri kadar sabır olan bitene gözünü kırpmadan dikip bakmada, altından çekip almaya yetecektir mesnedini bütün alemlerin. İyi nişan alan, sıkıca gerilmiş bir çift gözün deviremeyeceği tek şey belki de Kabul’dür. Kabul: Ne Hallaç’ın Kabesinin, ne Hayyam’ın testisinin, ne Diyojen’in fıçısının, ne de Zerdüşt’ün mağarasının dilin dışında bir yeri vardı. Anlam denen arıza, insanı yücelikler fikrine çivileyen o dengesiz elektrik akımı, bir eşiğin bulunduğu, ve ona yaklaşılmakta olduğu duygusunu nasıl da karıştırıyor kanımıza. Böylece bir daha nefes alıyor insan.

Kabul: Bu yarık kapanmayacak.

2) Gelişme

Güneşi cıvıldaşıyordu serçeler. Gün ortası; gölgeler kendi gölgelerinde dinlenmede. Mevsim kış. Çöl, gecenin soğuğunu hazırlıyordu. Köpekler vardı, ben gelince uyuzlarını yüklenip ağırdan, kaşına kaşına uzaklaştılar.
Bir ekmek bulmuş bölüşüyordu serçeler. Gün, dönümünün eşiğine atmış iskemlesini. Yalnızdı. Düşüp devrilmeye uçurum aşağı, bir küçük baş dönmesi arıyordu kendine. Zamanın hangi ucuna gitse de…
Tankın topun gümbürdediği, zincirlerin şakırdadığı, makinelerin uğuldadığı yerlerdeydi günün kalan yarısı. Yaşanmayan uzak da bir parçasıydı böylece zamanın. Ki, bir parça oluşunun da ötesinde, uzatıp pençesini binbir yerinden güne, içeriden kafesliyordu serçeleri, köpekleri.
Serçeler ağaç değiştirdi. Köpekler geri döndüler, bir fazla. Gölgeler yarım karış çıktılar kendi gölgelerinden. Batıda bir yer bombalanmıştı akşam, kokusu henüz varıyordu şehre. Şüphedeydi soluyan her şey. Benden duy ama bir kahve doldurayım önce.

3) Sonuç

İnsan kendi kafasını kazıyabilir mi gerçekten, kazıyabilir miydin şu halinle sen, ya da ben? ‘Toplum henüz hazır değil’ derler. Değil. Bireydir hazır olmayan. Kendi kafanı (şimdi bir köpek yerini yaptı) (ama bunu yazıp da kafamı kaldırdığımda artık yerinde yoktu), kafana üşüşeni, yapışanı, birikip kat kat, kartlananı, kurtlananı kazımak. Açıldığında delikleri tüm saç köklerinin, onca temiz hava bastırdığında bir anda içeri serin, mavi, tazyikli, o bir tırnak kıvılcım kafatasının ortasındaki, yorgun, yılgın; boşlukta sarmalandığı gölgelere roller, öyküler, ifritler atfedip oyalayan kendini, halbuki öyle de aç ki, ve zaten öyle aç ki, doyurmaya takatsizdir kendini; işte o garip, o fakir kıvılcım kafandaki, hepten söner diye korkuyor da, korkundan eline jilet almak yerine oturup kılavuzunu yazıyor olmayasın diye soruyorum kendime. Ki yaptığım bir fazlası değildir benim de. Değildir de zaten oradan bilirim, (bir serçe pirince daldırıyor gagasını, yutmadan lokmasını on kez bakıyor etrafına: ‘acaba bu benim son lokmam mı?’) ‘kendini hissettiren organ hastadır’ demiş hekim. Dil, hasta mıdır acaba?

Kapatacağım şimdi, sıkı dur. Bir inkar kol geziyor alemde (yeme, yersen unutursun, kim diyordu: ‘açken ben hükmederim!’). Buradan bir çıkış olmadığının, olduğunda ise bunu bir çıkış yapan ölçülerimizin çoktan değişmiş olacağının inkarı. İşte, yalnız bu esas üzerinde döndürüyoruz biz dünyayı. Ne mutlu kendini uçurumdan bırakana!

kendi kafanızı kazıma kılavuzu – 12

H Hicret için H

Göçebe işaretleri okumakta ustadır. Bulutları tanır, toprağın nemini. Dalgaların melodisini. Akarsuyun kenarında zikre oturmuş ifritlerin etrafa yaydığı titreşimi tanır. Daha fazlası yok burada benim için der. Gırtlağını temizleyip eşikten öteye tükürür. Ateşine işer. Yürür.

Muhacirin durumu daha yapışkandır ama. Unutma. Daha fazlası yok burada senin için derler muhacire. Öyle alıştıra alıştıra da değil ayrıca. Bir anda. Deniz kenarındaki banklardan birine yerleşmiş cigara bağlarken mesela. Sokak lambalarının önünde sürüklenen poşetlerden alır tebliği. Karanlığın ötesine yuvalanmış sahipsiz ayak seslerinden. Ekşi ekşi saçlarına dolanan kokulardan. Dezenfektan. Çakmak gazı. Odun kömürü.

İşaretleri okumayı becerebilmek hayati önem taşır. Bahşedilmiş gerçekliğin sınırı. Hamur sertleşmeye başlamıştır artık. Parmaklarının arasında evirip çevirdiğin kelimeler eskisi kadar sıcak, sabah ezanına dek üzerinden geçen rüyalar eskisi kadar uçucu değildir. Kıyamet alametleri belirecektir birer ikişer. Fiziksel çöküş. Ruhi deformasyon. Kısa devre. Göz bebeklerinin arkasında cızır cızır etmeye başlar algoritma diyagramların. Mavi mavi tükürür, dokunduğun her yerde belli belirsiz bir yanık izi bırakırsın.

Hep böyle oldu. Rahmetli dedemle camın dibindeki masaya oturup durmaksızın yağan yağan ve yağan karı izlemekten başka bir bok yapamadığımız o uzun kışın sonunda. Ahmet’in cesedini tavandan indirip babasını aramak zorunda kaldığımız öğrencilik zamanlarımda. Eşyanın isimlerini ezberleyebilmek maksadıyla kapandığım dergahta. Arka arkaya eklenmiş küçük kıyametler. Düzenli aralıklarla parmak uçlarımızı rendeleyen ilahi eksperlerin gözetiminde. Kimin için biriktiriyoruz ki onca hikayeyi neticede?

Devam

Kambur II

Yok yok yok. Hiçbir yerde yok. Sepetin içindeydi. Elinde kılıç olan Viking savaşçısı biblosu. Kılıcı kırılmış olabilirdi. Hatırlamıyorum. Fakat nereye gidebilir? Bir gece ayaklanıp kaçmak mı istedi? Gerçekten tuhaf zamanlar. Bir bibloya bile sahip çıkamıyorsa neden yaşar ki insan.

Soğuk. Elektrikler kesik. B. hasta olmuş. Uyuklamayı sevdiğim kanepede uyuyor. Çorba yaptım. Götürdüm. “Sen bunun içine bulyon mu koydun?” ” Hı hı.” “Hiç sevmem.” Koca bir kaseyi bitirdi. Tekrar gözlerini yumdu. Başına sirkeli bez koydum. Ateşi de var. Üstünü örtmemek lazım ama ev soğuk.

Uyuyor. Seyrediyorum. Gözleri kapalıyken uzaklaşıyor sanki. Başka bir alemde. Koşuyor, zıplıyor, seviyor, ailesi var, çocukları… Düşünmek istemiyorum. İstemediğim hangi düşünce varsa saldırmaya başlıyor. Ilık ılık yüzerken denizin üstünde birden ayağıma denizanası değiyor. Kaşınıyor, yanıyor, tuz değdikçe yarama yaram pişiyor.  Sakince sahile doğru yüzmeliyim evet. Bu kadar çok açılmamam gerekirdi evet. Kendime dönmeliyim evet.

Usulca gözlerini açıyor. Yorgun görünüyor. Biraz daha uyu diyorum. Kafa sallıyor çocuklar gibi. Biraz daha çorba diyorum. İstiyor. İstiyor ve ölüme biraz daha yaklaşıyor.

Keşke başka türlü olabilseydi. Sabah kapıyı çaldığında “Sence sonraki hayatımızda eşek olmak için nasıl bir günah işlemek lazım?” diye söze girecek kadar sevimli olmasaydı keşke. Çok hastayım burda durayım mı biraz derkenki samimiyeti, giderken taktığı buz maskesini hemencecik eritmeseydi. Fakat insan hem siyah hem beyaz nasıl olabilirdi? Ben mesela neden sürekli aramızdaki kovalensiyel denklemi çözmek için bu kadar çaba sarf ederken, o ne yapıyor, hayatına devam ediyor. Gidiyor ve gelmiyor. Gidiyor ve sevmiyor. Gidiyor ve artık ölüyor. Şimdi minik zehir kırıntıları B.’nin midesinde kurduğu krallığı büyütüyor.

Devam

Kambur

Üç beş tane gazete, bir Viking savaşçısı biblosu, ilaç kutuları, sepetin içindekiler. Altında komodin. Yatağın sol yanında. Halı temiz. Aynalı dresuar önünde parfüm şişeleri, krem kutuları, danteller. Hava ılık, kaloriferler yanıyor. Uykuya dalamadığım için etrafı seyrediyorum. Renkler azalıyor. Birisi cisimlerin boyutunu kısıyor sanki. Yavaş yavaş eğilip bükülmeye başlıyor alem. Ortalığı duman sarıyor. Korkuyorum. Ayağa kalkıyorum birden. Kirpiklerim yer tarafından çekiliyor. Direniyorum. Ellerimle gökçekimi uyguluyorum. Aynada kambur siluetime bakıyorum. Bu ben miyim gerçekten. Birazcık daha aydınlık olsa görebilirdim diyorum. Bu gördüğüm olsa olsa yaşlı benim. Şimdiki ben değilim yani. Bir araba farı odanın duvarlarından aynadaki bene geçiyor. Şükür şimdiki benim. Dokunuyorum.  Kambur duvara yaslanmış halının şekli. Aynadaki bene bakılırsa hala güzelim.

Holdeki sensörlü lamba yanıyor. Salona gidiyorum. Tv. Kanallar. Telefonum nerde. Bulamıyorum. Belki mesaj gelmiştir B’den. B benim hayaletim. Bazen varmış gibi görünür bazen kaybolur. Nasılsın demez. Birden felsefik cümleler düşer dilinden. B mesaj atmamış. Hayaletim de beni terk etmiş demek ki. Sabah uyanınca ağlarım. Şimdi uykum var. Tvdeki tip, kovalensiyel denklemlerin ışığında belleğimizi kızıştıran uç birimlerin şeklen imgelemlerine bağıntılı gibi devam eden bir cümle kuruyor. Kovalensiyel? Kovalent bağ? Olabilir. Belleğimizi kızıştıran? Bir şeyleri hatırlamaya veya düşünmeye çalışmak mı acaba? Tv’nin solunda yeni aldığım orkide. Üçüncü tomurcuk yeni patlamış. Beyaz bir el gibi duaya açılmış. Üstü cam sehpaya yansıyan ekran ışıkları. Eğilip bükülmeye başlıyor alem. Direnmiyorum. Kovalent, orkide, mesaj.

Sabah olmuş. B mesaj atmamış. Ağlamıyorum. Aramızdaki kovalensiyel denklem bunu gerektiriyor belki de diyorum içimden. Yüzümü yıkarken su damlaları fayansa damlamasın diye eğiliyorum. Şimdi kamburum çıkmıştır işte diyorum içimden. Kamburum çıksa ne olur çıkmasa ne olur? B mesaj atmamış. Kamburumu görse beni sevmezdi çünkü. B hassastır o tür konularda. Fiziki kusurları içteki hasarların resmi gibi görür. İçi hasarlı bir insanla uğraşmaz o.

Hazırlandım. Dışarı çıkıyorum. B hala mesaj atmamış. Gözlerim doluyor. Tam zamanı diyorum içimden.  İçim katılıyor. Yürümek iyi gelir belki diye sokağa atıyorum kendimi. Adım atmayı yeni öğrenir gibiyim. Nasıl atılıyor bu adım denilen şey. Yürüyorum ama nasıl olduğu konusunda kafam karışıyor. Öne çıkan ayak bir anda geriye düşüyor. Makas gibi bir açılıp bir kapanıyor bacaklar. Kendime yabancılaşıyorum orda işte. Başlıyor. Damlalar. Oh neyseki yağmur. Ağlamıyorum. Şemsiye almadım. Sırılsıklam olacağım. Başkasının ayakları önüme çıkıyor birden. Duruyorum. B. Karşımda. Nasıl ya?

“Sence tünelin ucunda ışık var mı?” diyor. Yine karanlığa alışmış demek ki. “Ucunda ışık olmasaydı ona tünel demezdik” diyorum. Gülümsüyor. Birlikte eve dönüyoruz.  Islandık, üşüyoruz. “Üstünü değiştir sen” diyorum, “ben de çay koyayım”. “Yok” diyor, “ben sadece seni görmeye geldim. Gidiyorum”. Nasıl ya? Kaç km geldin bunun için mi? “Yetti yani sana” diyorum. “Yetmez hiçbir zaman yetmez. Fakat gitmenin kademeleri var. Bu gidiş yumuşak gidiş. Tramplene değen parmakların birden ayrılması gibi”. Bizi uçurmayı planlamış o acayip kafası. Cevaba bak. Ben ona daha kovalensiyel denklemden, kızışmış bellekten bahsedecektim diyorum içimden. Peki diyorum. Nasıl istersen. Gidiyor. Lime lime oluyorum. Ayaklarım dökülüyor. Yer titreşiyor. Damlalar.

B yine gidiyor ve ben bir parça daha ölüyorum. B veda etmez. Şöyle bir bakar sadece. Gideceğini anlarım. Gülümserim. Beni hep öyle hatırlasın isterim. Gider. Kapıyı o gitmeden kapatırım. Hep orda kalmış gibi, beni bekliyor gibi kalsın isterim. Belleğim kızışır. Denklem çöker.  Kamburum çıkar. Çirkinleşirim. B beni yeniden sevmemeye başlar. Küsemem. Kızamam. Üzülürüm. Uykum gelir. B den mesaj gelir. Özledim. Orada çözülür denklem. Gözyaşları makaslara karışır. Ayaklarım durmayı öğrenir yeniden. Dururum öylece. Biri bana susmayı öğretene dek ağlarım. Öyle çok ağlarım ki uykum gelir. Uyku bana susmayı öğretir. Yorgan kamburumu gizler. Hayaletim rüyama gelir. Senin kamburun varmış nasıl da fark etmemişim der. Uyanırım. Aynadaki siluetime bakarım. Yaşlı ben. Biri o halıyı duvardan çekse iyi olacak derim içimden. B gelince derim. Kamburumu duvardan sil derim. Siler.

kendi kafanızı kazıma kılavuzu – 10

D Düşüş için D

M ve B burada. Beraber düşüyoruz. Beraber düşmenin de kendine has bir şekli vardır ama. Unutmayalım.

Soğuk. Dışarıda yağan yağmurun gürültüsünü duyabiliyor, sırtımdan aşağıya süzülen ter damlalarının iç çekişlerini hissedebiliyorum. Salonun ortasında dikiliyorum, ellerim ceplerimde. M kapüşonunu çekmiş. Altı gözü ve bir burnu var. B ise köpekle beraber.  Anlamını kendilerinden başka kimsenin kestiremeyeceği düşsel işaretleri takip eder gibiler. İzledikçe zonkluyor göz bebeklerim.

Salonun ortasında dikilmek. M’nin altı gözünde altı farklı güneş ışıldıyor. Madem beraber düşüyoruz. Madem her nefesimizle bir parça daha genişletiyoruz eşyanın etrafındaki koruyucu çeperi. Birbirimizin yıldız ışığı altında yol almayı da öğrenmeliyiz. Huysuzlanıyorum belli belirsiz. Huysuzlanmamalıyım. Dizlerimizin üzerinde yaylanıyoruz. Müziğin sesi rüzgarın uğultusunu bastırıyor. Ne kadar uzatabiliriz?

İstasyona ulaşmak için arabaya bindiğimde yağmur yeni başlamıştı. Gri. Avludaki ağaçların sağa sola savrulurken etrafa yaydığı hışırtı. Kapının dibindeki kırık vazoya dökülen damlalar. Canlı. Olabildiğince. Lacivert yağmurluk, kazak. Temiz pantolon, temiz ayakkabılar, evden çıkmadan evvel dişlerini fırçalayıp saçlarını toparla. Gündelik koşuşturmacaya dalmadan önce tamamlanması gereken açma germe hareketleri. Yoksa çok yanar insanın canı.

M ve B gelecek. Trenle. Gidip karşılamalıyım çocukları. Organizasyon beyanı. Operasyon duyurusu olarak da isimlendirilebilir ama. Gün içinde uğranacak durakları uğrama vesilelerini de dahil ederek yüksek sesle beyan etme hali. Kişisel motivasyona olumlu etkisi göz ardı edilemeyecek düzeyde.

Ne zamandır bu tempodayız? Nasıl bir eğri üzerinde hareket ediyoruz? Kalorifer. Müzik. Yoğun trafik. Üzerinden yağmur damlalarının süzüldüğü camlara vuran stop lambası yansımaları. Sarılı kırmızılı. Her sabah biraz daha güç dönüyorum vücuduma. Bacaklarım, parmaklarım, kulaklarım.

Dura kalka ilerliyordum. Dura kalka ilerlemenin şanı üzerine uzun bir söylev vermiştim zamanında. Kafamda evden istasyona kadar uzanan bir harita, ışıl ışıl. Kendimi yanıp sönen sarı bir  noktacık olarak düşlüyorum. İzdüşümsel  kararsızlık. Geçip gittiğim bulvarlar ise ardımdan kararmakla yazgılılar.

Devam

kendi kafanızı kazıma kılavuzu – 9

G Gerekli Şeyler İçin G

En iyi hikayenizi en başta anlatın. En sert cigarınızı sabah uyanır uyanmaz ateşleyin. Ağır takılıyorsanız ağır takılın. Merhametten bahsediyorsanız merhametli olun. Geçip gittiğiniz hiçbir yere izinizi bulaştırmayın.

Güvercinlerin peygamberiyle beraberiz. Çoktan çatlamış yumurtalardan arda kalan çürük kabukların içinden geleceği okuyabildiğini iddia ediyor. Boğazını kesip kanını içecekmişim günün birinde. Takılmıyorum. Bağdaş kurmuş oturuyor, sırtımı duvara dayamış seyrediyorum ben de. Üç tarafımız duvarlarla kaplı. Dördüncü cephe açık. Örmemişler orayı henüz. Dalgaların sesini duyabiliyor, ikindi göğünde süzülen yağmur bulutlarını görebiliyoruz. Tombul. Karanlık.

Vaaz veriyor güvercinlerine. Günün birinde boğazını kesip kanını içeceğimi anlatıyor. Kıyamet. Kıyamet halinde neler yapmak gerekir? Ben nasıl cezalandırılmalıyım? Cebimdeki ifritleri susturmak için hangi dualar okunmalı? Yırtık pijaması, plastik terlikleri, düğmeleri kopmuş hırkasının içine giydiği Nirvana tişörtü ve güzelce tıraşlanmış kafası. Kafasını ben kazıyorum. On beş günde bir.  Omuzlarına konmuş güvercinlerini iç yağına bulanmış ekmek parçalarıyla besleye besleye gelir kapıya. Telefonu yok neticede. Köpeğimle sohbet eder, etrafa saçılmış yapraklara dokunur, ıslık çalar. Güzel ıslık çalar peygamber ama kötü kokar. Güvercin güvercin kokar daha doğrusu. Amonyak? Belki. Daha ziyade üstüne kurum bulaşmış kanat gibi kokar. Ben arkada o önde, tın tın gideriz sonra mağarasına.

Beş, altı, yedi güvercin. Onların da sırtı bana dönük. Dışlanıyorum galiba kutsal çemberden. Peygamberlerinin karşısında bir yarım ay oluşturacak biçimde dizilmişler. Kafaları sola eğik. Pürdikkat dinliyorlar. Ben de tıraş malzemelerini hazırlıyorum. Yer bezi, sabun, ustura, su. Mataradan. İşlem sonrası kolonyası. Cigaralığımız, kağıtlarımız, bir termos dolusu da kahvemiz var. Hava kararınca ateş yakacak, üşürsek birbirimize sokulacağız. Buradayız.

Devam

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.