Menü Kapat

Kategori: yazın (sayfa 1 / 30)

Belana koşar adım

Saat akşam 7 civarı, evde yatıyorum. 6 aydır işsizim cebimde beş kuruş kalmadı, içimde tüm dağları aşacak bir sıkıntı bütün hayalleri yıkacak bir umutsuzluk.. Annem yemek hazırlıyor, peder haberleri izliyor, ben ise yatıyorum içimde bahsettiğim sıkıntılar ve umutsuzluklarla.. Bir telefon geldi Salim abiden. Salim abi aile dostumuz, kalendar bir adam, dedi iş var geceleri taksiye çıkar mısın? Düşünmedim fazla, yaparım abi dedim. Yarın akşam 8’de Kartal Köprüsü’nde ol dedi. Evdekilere söyledim, sevindiler ben de sevinmiştim başıboş dolaşmaktan iyidir üç beş bir şeyler girer cebime en azından… Ertesi akşam geldi, traş oldum, kareli lacivert gömleğimi giydim, bir şeyler atıştırıp çıktım. Tam 8’de buluştuk Salim abiyle, kısa bir konuşma yaptı yüzümü kara çıkartma dedi sabah 7’de alacağım taksiyi senden hasılatı fifty fifty bölüşürüz. O gece İstanbul’un Anadolu Yakası benimdi… Maltepe, Kartal, Kadıköy, Pendik yolcu al, yolcu indir, sonra tekrar yolcu al, para al, para üstü ver, sigara iç, sigara bitince at… Gece bitmişti bile. İyiydim, bana iyi olmak yaramasa bile iyiydim. Umutsuzluk değildi artık içimdeki sıkıntı da yoktu belki bir çocuğum olacak kadar mesut bile olabilirdim, ama bana bela lazımdı, iyi olmak bana yaramıyordu… Sabah buluştuk Salim abiyle verdim taksiyi aldım paranın yarısını, eve gittim annem kahvaltı hazırlıyordu peder mutluydu annem de kahvaltı hazırlamasına rağmen mutluydu herhalde sonuçta oğlu çalışıyordu artık eli ekmek tutuyordu.. Hem yan komşu Hamide’nin yeğeni Esra da büyümüştü oğlu biraz daha düzenini kursun evlilik işini de aradan çıkartacaktı, artık torun sevme yaşı gelmişti… Ertesi akşam Salim abiden taksiyi aldım yine, Salim abiyle beraber işletiyorduk arabayı, taksinin sahibini ise hiç görmedim. Böyle bir iki gün daha devam etti, rutine bağlamaya başladım artık. Ama dedim ya iyilik bana yaramaz illa başımı belaya sokmam lazım, yoksa yaşayamıyorum. Üçüncü günün sonunda aldım hasılatı elime kumar oynamaya gittim. Eskiden müdavimi olduğum o koduğumunun yerine gittim, oturdum boş bir masaya. Tanımadığım bir adam geldi oturdu masaya, kendime söz vermiştim bir iki oyun oynayıp kalkacaktım ama öyle olmadı kaybettikçe kaybettim sonunda tüm hasılatı koydum ortaya, hayatım mahvolacak ya onu da kaybettim, tüm para gitmişti, ne diyecektim Salim abiye, ne diyecektim ha? Saat gece 5 civarıydı bir köprüaltından geçerken altı tane keş gördüm hemen plan canlandı kafamda gittim laf attım onlara 4 tanesi bir güzel dövdü beni sonra biraz daha ıssız bir yere gittim yerden sert bir taş alıp arabanın ön camına vurdum, gasp edilmiştim… Sonra polisi ve Salim abiyi aradım, karakola gittim ifade verdim tinerciler beni gasp etti dedim günün hasılatı da onlarda, sonra taksinin sahibi geldi kim olsa beğenirsiniz? Beni o gün kumarda nakavt eden adam taksinin sahibiymiş meğer. Belaya koşar adım gitmişiz yalın ayak.

Ayıptır Söylemesi: Rimbaud

AHMET SOYSAL: Yani tam çarptığı yıl Rimbaud’nun, 52…
ECE AYHAN: 1952. Siyah kaplı bir kitap*. Güzel bir antoloji. Parçalar olduğu gibi alınmış. Güzel yorumlar da var.
A.S.: Özellikle de galiba Illuminations ilginizi çekti, düzyazı şiirler…
E.A.: Her zaman düzyazıları çok sevdim. Yahya Kemal’in lafı doğru: “Esas edebiyat nesirdir”. Şiir, fazladan bir şey. (Erkek de, fazladan varlıktır. Erkek fantezilere düşkün varlıktır.)
A.S.: Ama siz düzyazı şiire ilk, Kınar Hanımın Denizlerinden sonra başladınız. Ya da önceden yazmış mıydınız bazılarını?
E.A.: Daha önce düzyazı deneylerim de var. Hikâyeler.
A.Ş.: Birkaç hikâyeniz yayınlanmış galiba, bazı dergilerde?
E.A.: Beş!
A.S.: Ama asıl düzyazı şiir döneminiz Kınar Hanımın Denizleri sonrası başlıyor.-
E.A.: Bakışsız Bir Kedi Kara’da Rimbaud’nun etkisinde kalmışım denebilir, istenirse. Illuminations’u okuduktan sonra yazmıştım.
A.S.: Une saison en Enfer’i de o yıllarda okudunuz.
E.A.: Onu önce okudum.
A.S.: Önce onu… Ama sizi daha çok Illuminations çekti.
E.A.: Evet.
A.S.: Niçin acaba? Bunu açıklayabilir misiniz?
E.A.: insanın kendi hayatıyla örtüşen şeylerle ilintili herhalde...
A.S.: Oysa Une saison en Enfer daha otobiyografik bir yapıt. Yani birtakım deneylerine daha çok değindiği bir yapıt.
E.A.: Öyle.
A.S.: Yaşadığı şeylere… Hatta şiir anlayışına da…
E.A.: Onlarda metin var. Biz zaten, metin getirdik… yani ikinci Yeni ya da benim Sivil Şiir dediğim şey… Yani Cemal Süreya, Sezai Karakoç. İlk oluyor.
A.S.: Yani bir çeşit kurgu olarak yazı… kurgu.
E.A.: ‘Kurgu’ tabii.
A.S.: Kurgu, tam anlamıyla.
E.A.: Ama ‘montaj’ anlamında değil.
A.S.: Fiction anlamında da değil.
E.A.: Fiction da değil.
A.S.: Agencement belki, yani bir araya getirme, belirli bir düzene göre bir araya getirme… agencement…
E.A.: Evet… Benim bildiğim kadarıyla bu Türk şiirinde ilk oluyor galiba…
A.S.: Bir çeşit örgü de… sıkı örgü…
E.A.: Hah… şimdi bulduk: Sıkı ‘örgü’. Tezgâhta çalıştık aslında. Sözgelimi kendimizi hiç katmamaya çalıştık. Olabildiği kadarıyla. İnsanın kendisini tamamiyle katmaması olanaksızdır.
A.S.: Bu şey anlamına da geliyor… yani bir metnin üstünde çok çalışılıyor… örülüyor…
E.A.: Evet. Hatırlıyorum… 100 kadar kopya olur. 99’unu yırtıp atarsın. Sonuncu metni koyarsın.
A.S.: Bakışsız Bir Kedi Kara döneminde…
E.A.: Onu söylüyorum.
A.S.: Rimbaud için de çok hızlı yazdığı söyleniyordu bir zamanlar. “Büyük dâhi çocuk, bir seferde çıkmış bunlar!” diyorlardı. Halbuki çok
çalışmış Rimbaud. O, sonradan düzyazıları incelediğinde çıkıyor… Karalamalar var… yeniden dönmüş, yeniden yazmış… yani uzun bir çalışma sürecinde çıkmış o metinler.
E.A.: Görünüşteki hız düşüncesi doğru değil aslında… o da yanlış biliniyor.
A.S.: Ya da: hızın üstünde bir çalışma oluyor…. Mesela bu hız konusuna Rene Char değiniyor…
E.A.: Şairlerin hız hikâyesi başka bir şey. İnsan yılı, ışık yılı gibi, şair yılı da olması gerekir, şair saati de. Bir şairin bir saliselik düşü, belki 50 yıllık yaşama karşılıktır.
A.S.: Mesela Rene Char, “buluşu, Rimbaud’nun, hız’dır” diyor.
E.A.: Hız dediğim gündelik’hayat, garsonun bir şeyi hızlı getirmesi, bir kızın hızlı yürümesi filan değil… Başka bir kavram bulmak gerekir. Aklıma yine Yahya Kemal geliyor… Zaten bu uslu coğrafyada Rimbaud’yla kimsenin ilgisi olmamış. Ne Rimbaud’yla ne Lautreamontla. Şuna parmak basan Şerif Mardin’dir: ‘Uslu resimler’, Türkiye’de dikkat edin, bütün resimler uslu resimlerdir. Hiçbirinin ‘satanique’, ‘demoniaque’ yanı yoktur.
A.S.: Acıya fazla değmiyorlar. Sıkıntıya, deliliğe. îçeri’ye. İç derinliğe değmiyorlar.
E.A.: Evet, hiç girmezler.
A.S.: Bir yerde duruyorlar, demek istiyorsunuz.
E.A.: Biraz da kendi hayatlarıyla ilgili.
A.S.: Bir çeşit ‘nostalji’, ‘melankoli’, hüzün’… Hüzün sözü, biliyorsunuz, çok geçerli bir söz.
E. A.: Evet, öyle bakarlar. Çok yaygın. Sözgelimi, hüzünlü bir kızsa sevilir. Rudolf Valentino’yu çok severlerdi, hep böyle süzgün baktığı için. Oysa adam miyopmuş.
A.S.: Ayrıca hüzün denilen şey de kapsanan bir şey. Yani akıl, bilinç, onu kapsıyor…
Devam

Haklılığın İnadı ya da Kötülük Toplumu

Böylesine yamuk ve eğri büğrü köşegenli bir topluluk’ta, yirminci yüzyılın sonlarında bile çözülmemiş bu aşirette ‘marjinallik’ denilince benim aklıma hemen alev alev yanan bir çember gelir. Ateşten!

Yani iktisattan!

Evet, bildiğimiz ya da bilmediğimiz iktisattan yola çıkacağız.

Coğrafyada bir çember tasarlayalım, geniş. Kasaba da tam ortasında olsun. Hemen herkes tarlalarında buğday ekiyor, eksin. En yakın tarlanın buğdaylarını borsaya taşımak için giderler az olacak elbet, en uzaktaki (sınırdaki) tarlanın buğdaylarının taşıma giderleri ise çok.

(Üstelik çember benim düşündüğüm gibi ateşten olmasa bile en azından kızgın bir demir gibidir, yani riskli. -Ayrıca tarlaya geceleri domuzlar, eleştirmenler de girebilir, insanın ruhu bile duymaz, velhasıl kelam her zaman topun ağzındasın.-)

Şu olabilir, bu olabilir, tehlikelidir, vs.dir. Ama dikkatinize sunacağım önemli bir gerçek var. Borsadaki fiyatı sınırdaki tarlanın bu buğdayı belirliyor. Evet, işte bu ‘marjinal’ tarla!

Söylemek gerekli mi? Ben burada da yalnız kendi adıma konuşuyorum. Zaten hep bir başıma konuştum. Bizde karanlık matematik filan da yok, pistir! Hem de aşağı yukarı otuz beş-kırk yıldır. Yeri gelince aslında ‘sınır çarpışmaları’ yaptığımı da yazdım. Tabii iç’e, çoğunluk’a karşı.

Şimdi duyuyorum ve okuyorum ki ‘marjinallik’ iyice karıştırılmış ve karışmış durumda. Örgütlenmiş sorumsuzlukta bir kördöğüşü adeta!

‘Marjinallik’ önce kurnazlıkla ‘berduşluk’ anlamına alındı. Hatta giderek de düpedüz ‘serserilik’.

Sonra, mavi ispirtoyla kafayı bulan kalık’lar (‘kıdemli marjinal’ gibi) ya da (ünlü ‘müşekkel Haşan, Maarif vekilinin ikizleri’nden biri gibi)  alkolikler. Ve hürya! esrar çekenler, sürekli uyuşturucu kullananlar da işin arkasına takıldı.

En sonunda da, ‘tarih’ atlanarak, siyasal iktidarın ‘olmadık’ ve ‘beklenmedik’ girişimlerine de ‘marjinallik’ dendi. (Oysa ‘marjinallik’in çok uzaktan da olsa hükümetle, iktidarı yakalayanlarla hiçbir biçimde ilişiği olmamıştır, hem olamaz da.)

(Düşünülmesini isterdim; dünyada ‘marjinaller ancak ve ancak Stammheim gibi özel olarak yapılmış cezaevlerinde barınabilirler barındırılırsa. Türkiye’de ise, bu 55 milyonluk topluluk’ta, çıksa çıksa üç-beş ‘insan’ çıkabilir o kadar, o da zorlarsak ve sıkarsak!)

(Bir de epey matrak bir şey ekleyeceğim: Turgay Özen söylemişti bunu bana: Kimileri, neredeyse, Beyoğlu İstiklal Caddesi’nde, her gün, yaya kaldırımlarına araba park eden hödükleri de ‘marjinal’ sayıyor!)

Ben direniyorum. Direneceğim de. Hayır, kesinlikle sizin bildiğiniz gibi değil diye! Atı alan Üsküdar’ı geçmiş de olsa, bence hem direnmek hem diretmek gerek. Haklılığın inadı denen şey bence budur işte!

Gerçek belki her zaman Stammheim’da olmayabilir ama herhalde çokluk Stammheim’lardadır da.

Bir yazımda da belirtmiştim: Gerçek ‘marjinaller her halükârda mülkiyete ilişkin de değillerdir, olmamışlardır ve olamazlar da. Katkı’ları ise, sözgelimi 30-40 yıl, ölünceye kadar sürer. (İdris Küçükömer, İsmail Beşikçi, Şerif Mardin, Mete Tunçay gibi bilim adamları gerçekten ve dört dörtlük ‘marjinallere örnek gösterilebilirler. Şiirde ise Nilgün Marmara, Turgay Özen, küçük İskender…)

Evet, üzerinde durduğum bu konuda da haklıyım. (Biraz öfkeli de olsa bence haklar aranmalıdır. Hakkın ve hukukun her anlamıyla bulunmadığı böylesi bir ‘kötülük toplumu’nda yaşamış olsak da. Sonra pek öyle uzaklara açılmaya da gerek yok. Yazın çevresindeki yakın arkadaşları düşünerek bile isteye böylediyorum.

Yeraltındaki ırmaklar her zaman başka yana akar. Türkiye’de çağdaş ve önemli yazarlar sözgelimi Yusuf Atılgan, Vüsat O. Benefdir. Ama sorulunca, belirli bir pazarlamacılık gereği romanın İbrahim Tatlıses’i gösterilebilir.

İşte ‘marjinallik’ de öyle oldu, oluyor. (İkinci Dünya Savaşı’nın bittiği günlerde ‘varoluşçuluk’un ayıp ve terbiyesiz bir sözcük sayılmasına Sartre’ın çok canı sıkılmıştır.) Oysa ‘marjinallik’in de alkoliklikle, hödüklükle, hapçılıkla, pislikle ve benzerleriyle ilişiği yoktur.

Bir kez, ‘marjinaller’, sözcüğün her anlamıyla ‘dürüst’ ve ‘doğru’ insanlardır. Ve herhangi bir ‘kötülük dayanışması’na girmeye tenezzül dahi etmezler.

Uzatmayacağım.

Katkı diye bir avadanlık parçasının ‘marjinallik’in ayrılmaz ve o olmazsa olmaz bir parçası olduğu galiba unutulmuş. Evet unutuldu.

Ece Ayhan
(1988)

epistema

Ne tuhaf, boşluktan başka bir şey ummamak kendinden bazen, hissiz ummanlara dalmak ve yolunu kaybetmek boylu boyunca, kesişmek başka öznelerle, ırmaklara inanıyor muydun sen, ırmaklar da uzun sürer halbuki, taşlar ve insanlar gibi sürüncemede kalmazlar bu dünyada, bir masalla başlamıştı yolculuğum, denizin dibini merak eden bir vapurda yolcuydum, insan ne bulmayı umar hiç gidemeyeceği yerlerde, yol boyu hep bunu düşünmüştüm, yolda olmak biraz da çaresizliktir, ellerini açıp ‘işte hepsi bu’ dediğin anda bir yol ayrımına gelirsin, göğsünde bir çiçek gibi çırpınır kalbin, şimdi hangi yola sapsan uzun sürecektir o yol, kulaklarını kapatır bir şarkı mırıldanırsın, oysa keşke hayvanların öykülerini dinleseydin, şimdi kim yardım eder ki sana, türlü türlü şeyler sanarsın bileğindeki sancıyı, daldan elmayı koparır yersin de suçlusu sadece içindeki yılandır, ben bir tekerleme uyduruyorum varsın olsun kapadım kulaklarımı, taşlara takılırsam belki boşluğumdan bir yara yırtılarak açar kendini, o kan akarsa belki yüz bulur da sapıveririm bir yola.

Kırılıyor yüz, camlara doğru kırılıyor ve çoğalıyor yüzler, ta ki kimse kendi yüzünü ayırt edemeyene dek, pohpohlanan bir lanetin serpilip güzelleşmesi gibi çöküyor üzerimize dumanlı kızıl bulutlar, neme doyan ruhlar geri çekiliyor, mekan tasvirleri eksik kalıyor tablodan bihaber olanlara, nerede büyüyor bunca karamsarlık, oysa gülünecek ne çok şey vardı bir zaman, sanki şimdi her şey italikle yazılmış anılardan ibaret, beynim bir tavan arası sandukası, boynumda annemin dantelleri, ellerim helenistik dönemden miras, yürüyorum işte, hep yürümekten bahsediyorum çünkü ben hep başa dönüyorum, yaya yürüyerek geçtiğim yolları, yaptığım hataların üzerinden bir kez daha geçiyorum, kırılıyor yüz, hiç bilmesem, unutsam şu yüzümü, belki çirkindir şu yörüngesine girdiğim aynalar, dönmesem geriye de görmesem ayak izlerimi, salt bulutları izlesem, nem çeken bulutları, kim doğuruyor bunca karamsarlığı, hayıflanmakla nereye varır insan, oysa yalındı nesne ve güzel olmalıydı özneleri, kırılıyorum kendime, her şey gibi bu da bir hüsran.

Durduğum yerden uçurumun dibi görünmüyor, görünmüyor sevgilim, yine de içimdeki şeytanlar atla diye bağırıyor, sayı doğrusunda bir ileri bir geri gidiyorum, kaç gün oldu çıkaramadım, kalbimi çarpanlarına böldüm ayırdım, ördüm saçlarımı ikiye, şarkı işini bulutlara bıraktım, mumlar yaktım uydurdum masallar, söz gümüşse nesne henüz bulunmamış bir elementti dedim, bir güvercinin ayağına bağladım bütün çaputları, neydi senin dileğin, seni kim inandırmıştı dilediklerinin olacağına, bekleyeceksin, izlemek istiyorsun bir kuşun yumurtadan çıkmasını ve çırpınmasını, kuşun zihnini elliyorsun yapma bunu sevgilim, yıkım yıkımı çeker, kötülük kötülüğü doğurur sevgilim, çünkü tohumları çaprazlayarak hiçbir yere varılmaz, yine de içmdeki şeytanlar atla diye bağırıyor, kafamdaki sarmaşıklar, eğreltiotları, bunun tek yol olduğunu sarıp duruyor aklıma, aklından bir sayı tut, karesini al üçle çarp, koş koş durma buralarda eylül gelecek diyorlar, çember genişliyor mu daralıyor mu işitilmiyor, bulutlar yükseliyor mu alçalıyor mu hiç belli değil, ben kendimi sende var ettim, yok da edebilirim işitilmez hiçbiri, ve birden yapmam bunu, doğru biliyorsun birdenbire olmaz hiçbir şey, oysa ki sorgusuz sualsiz birinin karasularına girmektedir aşk, yani düpedüz sınır ihlalidir bu, apansız girdiğin bu ülkede bir töz ilan edersin, birkaç dize manifesto yazar gururlanırsın, birkaç adam öldürürsün ve ilerlersin büyüyerek, şimdi koşarak kaleye çıkıyorsun kendi bayrağını dikmeye ve bayrağı diktiğin yerde aniden bir yükseklik korkusu, çünkü uçuruma bakıyorsun baktıkça büyüyor uçurum, ve birden bunun bir döngü olduğunu anlayıveriyorsun, mırıldanıyorsun usulca, durduğum yerden uçurumun dibi görünmüyor, görünmüyor sevgilim.

Kaybettim kendimi görünmez kentlerinde, ince uzun kentlerden birine dönüşüverdim, serinlikte bir sağa bir sola sallanan, her an devrilecekmiş gibi görünen, sarmaşıklarla örülü, isterdim ki kaybedeyim uğurunu eşyaların, onları bir kenara atayım, dokunmayayım onlara, biriktirmeyeyim, mani olamadım yaradılışıma, manidar bir takvime kısıldım kaldım sanki, günleri ben belirlemedim, sadece varoldum onların içinde, yolda yürür gibi yürüdüm geçtim haftaların ayların üzerinden, bunun yürümeyeceğini biliyordum, ben çok güzel yürüdüm de işler yürümedi sanki, yeni kelimeler öğrendikçe bilmediğim sözcüklerle doldu taştı sözlükler, fakat şimdi ne önemi var kavuştursam da sağ elimle sol elimi kucağımda, dursam da öylece, uzağa da baksam, yahut hiç bakmasam da,

Hep yüzü olmayanlarla konuşmayı seçtim ben.

türk sinema tarihi

Türk Sinema Tarihi kitabı fotoğraflı ve büyük boy. Sayfa konumu da iyi. (Bana baka, pırıl pırıl yeni bir ‘bisiklet’ gibi!) Yazarı Giovanni Scognamillo. Yıllardan beri, Galatasaray’dan Tünel’e giderken solda, Tomtom Kaptan Mahallesi’nde oturur. Siz kendisinin öyle İtalyan asıllı oluşuna filan bakmayın. İstanbul’da doğmuş bir ‘İstanbul çocuğudur. Ve (Naki Turan Tekinsav gibi) (açık ya da gizli) bir sinema âşığıdır. Zaman zaman da filmlerde oynar. Adım bir kez Eric von Dâniken üçkağıtçılığında ya da fırsatçılığında kullanmış o kadar! (O furyada M. C. Anday, Mustafa Öneş… de harcanmıştır. Neyse.)

Türkiye’de herhangi bir araştırmada sinema tarihinin kaynaklarına gidilirse çokluk Nurullah Tilgen, Rakım Çalapala ve Nijat Özön çıkar karşımıza hep. (Özellikle Nijat Özön gerçek bir sinema araştırmacısıdır ve kendi konusunda adeta iğne ile kuyu kazabilir. Türkçesi de çok güzel.)

Giovanni Scognamillo Türk Sinema Tarihi’nde kimi sinema olgularını ya da filmleri sergilerken o zamanın yazarlarının görüşlerine de yer vermiştir.

Giovanni Scognamillo, bunun nedenlerim yazdığı Önsöz’de belirtmiş:

“Okur, sanırım, belki bir ‘tarih’ kitabına, daha doğrusu ‘geleneksel’ bir tarih kitabına uymayan, gereksiz sayılabilecek örneklerle karşılaşacaktır. Sözünü ettiğimiz bazı, hatta birçok filmleri değil tarih, o günün seyircisi ve eleştirmeni değerlendirmiştir zaten, unutarak, saymayarak. Ne ki, bizce, yanlış bir atılım bile zamanla belirli bir dönemin, bir yılın havasını daha etkileyici bir şekilde vermektedir.”

(Evet, Türk Sinema Tarihi’nde kullanılan dil herhalde. İstanbul Levanten ağzı değil, ama söz istifine pek de özen gösterilmiş denemez. Biliyorum şimdi sinema eleştirmenleri -Sungu Çapan bir yana- “ne önemi var?” diyeceklerdir “sözcüklerin, anlamı, üç aşağı beş yukarı, taşıması sinema eleştirisi alanında bize yeterlidir ve yeter!” Ben, aksine, öyle düşünmüyorum; gündeme getirilen konu ne olursatolsun ortada bir ‘yazı’ olayı varsa, ‘yazının kendisinde de titizlenilmelidir yağma yok!)

  1. ‘Türk Sinema Tarihi’ şu bölümlere bölünmüş olarak sunuluyor bize: Sinematografi Türkiye’de. (“Sinema Türkiye’ye hangi tarihte girmiştir, nerede, nasıl ve kimin sayesinde?” bilmen sorusuyla açılır, açılıyor.)
  2. ilk Sinemacılar: Weinberg’ten Uzkınay’a. Türkiye’de ilk gösteri, 1896 sonu ya da 1897 başı, Yıldız Sarayı’nda Bertrand adlı Fransız bir hokkabazca gerçekleştirilmiş. Parası olan azınlığa ise aşağı yukarı aynı tarihlerden az sonra Galatasaray’da Sponeck birahanesinde Yiddiş dilini de bilen Romanyalı Leh Yahudisi Sigmund Weinberg’ce gerçekleştirilmiştir.Belgesel ilk Türk filmi sayılan Ayastefanos Anıtının Yıkılışı’nı Fuat Uzkınay 11 Kasım 1914’te bir Avusturya (Sacha Messter Film Geselschaft) yapımevinin yardımıyla çeker. 150 metrelik olan bu film herhalde Aynalıkavak Film Deposu yangınında yanmıştır.)
  3. Muhsin Öncesi Sinema. (Fuat Uzkmay, 1916’da, konulu ilk Türk filmi Himmet Ağanın İzdivacı’nı çekiyor. – İlk Türkçe oyun da 1857’de ‘Odun Kılıç’ adıyla oynamıştır!)
  4. Muhsin Ertuğrul: Sesli ve Sessiz Sinema Olayı. (Bence Türkiye’de şiirler 1988’de bile sessiz çekiliyor. Seslendirme ve sözlendirme sonra… Ama konumuz şimdi sinema. Sözü Muhsin Ertuğrul’a verelim. “Daha pek küçükken babamla Ortaoyunu’na, Meddah’a, Karagöz’e giderdik. Bunlardan hiç zevk almadım ben.”) (Namık Kemal de, bütün Yeni Osmanlılar da öyledir.)
  5. Sessiz Dönemde Yapım ve Gösterim. (Rıfkı Melul Meriç’in ilginç anısı: “Sirkeci’deki Kemal Bey Sineması’na ‘Sesli Sinematographane’ denilmekte idi. Film oynatılırken, filmde aktör tabanca atarken sahne gerisinde birisi de mantar tabanca atardı. Keza filmde bir aktris şarkı söylerken perde arkasında biri de şarkı söylerdi.”)
  6. Batı’dan Gelenler ve Ötesi. (Nâzım Hikmet’in sinema alanına girişi.)
  7. Sinemaya Giriş ve Kalkınma. (Vurun Kahpeye bir sinemacının (Lütfi Ömer Akad) Türk sineması için doğuşunu müjdeler. Kanun Namına (1952), Beyaz Mendil (1955), Atıf Yılmaz Batıbeki, Gelinin Muradı (1957).
  8. Sinemacı Dediğimiz. (Memduh Ün’ün Üç Arkadaş’la (1958) ‘resmen’ keşfedilişi. Orhon Murat Arıburnu’nun Yılmaz Güney’le Tütün Zamanı
    (1959).)

Kitabın sonuna bir de 1855’ten 1959’a kadar ilginç bir ‘Kronoloji’ eklenmiş.

Bitiriyorum: Yazının başında bu kitap için ‘bisiklet’ demiştim evet, pırıl pırıl yeni. Ama Giovanni Scognamillo Türkiye’de sinema tarihi arasmda bir gezintiye çıkarken önüne birini oturtmasaydı bence daha iyi olurdu. Handikap.

(1987)
Ece Ayhan

rüzgar

Rüzgârın şiddeti çeşitlilik gösterir ve şiddeti değiştikçe sesi de değişir. Yüksek ya da alçak sesle inleyebilir ya da sızlanabilir; çıkaramayacağı çok az ses vardır. Böylece, diğer doğal fenomenler hayatiyetlerini kaybettikten çok sonra bile, canlı bir şey olarak insanları etkiler. Sesinden başka, rüzgârın en çarpıcı özelliği yönüdür; rüzgâra adını verebilmek için hangi yönden estiğini bilmek gerekir. İnsan bütünüyle havayla çevrili olduğundan, rüzgârdan aldığı darbeler kendine özgü bir biçimde fiziksel bir şey olarak hissedilir. İnsan kendini bütünüyle rüzgârın içinde hisseder; rüzgâr her şeyi kendine toplar ve fırtınada ele geçirdiği her şeyi beraberinde sürükler.

Rüzgâr gözle görülemez; ama bulutlarda, dalgalarda, yapraklarda çimenlerde neden olduğu hareket, çoğulluğunu görünür kılar. Vedalar’ın ilahilerinde fırtına tanrıları ya da Marutlar her zaman çoğul olarak görünürler.

Sayılan üç kere yedi ya da üç kere altı olarak ifade edilir… Yaşlan aynı olan erkek kardeşlerdir, doğum yerleri ve evleri aynıdır… Marutlann çıkardığı ses gök gürültüsü ve rüzgârlann kükremesidir. Dağların sarsılmasına, ağaçların sallanmasına neden olurlar ve vahşi filler gibi ormanları yiyip yutarlar. Sıklıkla ‘şarkıcı’ olarak adlandırılırlar; rüzgârın şarkı söylemesi. Aslanlar gibi kudretli, saldırgan ve korkunçturlar; ama aynı zamanda çocuklar ya da danalar gibi oyuncudurlar da.

Rüzgârla nefesin çok eskilere dayanan özdeşliği rüzgârın ne denli yoğun hissedildiğinin kanıtıdır; rüzgârda nefesin yoğunluğu vardır. Öte yandan gözle görülemez oluşu görünmez kitleleri ve elbette ruhları temsil etmesini sağlar. Görünmez kitleler fırtına gibi, vahşi bir kalabalık gibi kükreyerek gelir; ya da Eskimo Şamanı’nın aktardığı düşündeki gibi kaçış halinde ruhlardır.

Bayraklar görünür kılınmış rüzgârdır. Bayraklar bulutlardan kesilmiş, onlardan daha yakın, renkleri daha çeşitli, göndere çekilmiş ve sabit bir şekil verilmiş parçalar gibidir. Sallanırlarken gerçekten alımlıdırlar. Uluslar bayrakları, sanki rüzgâr parçalara ayrılabilirmiş gibi, üstlerindeki havanın kendilerine ait olduğunu işaretlemek için kullanırlar.

elias canetti

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.