Menü Kapat

Kategori: yazın (sayfa 1 / 28)

kendi kafanızı kazıma kılavuzu – 14

R- Rus Pazarındaki Kelebekler için R

Bildiğim bütün hikayeleri sonuncu kelebeğin üzerine okudum. Duyduklarım. Okuduklarım. Yaşadıklarım ve uydurduklarım. Ekinoksun birinci saatindeydik. Ocağın üzerindeki tencerenin dibinde küflenmeye terk edilmiş hazır çorba artıklarını mideye indiren cinlerin homurtuları eşliğinde.

Ceset yatak odasındaydı bu sırada. Kime ait olduğunun önemi yok. Bir kere öldükten sonra tüm ölüler birbirine benzer zira. Ezberlediği şarkıları söyleyemez, kabuslarını anlatamaz, parmak uçlarıyla eşyanın keskinliğini test edemez vaziyete düştükten sonra. Yine de toprağa karışmaktan iyidir ama bir kelebeğe sahip olmak.

Dokuz taneydiler. Dediğim gibi, bu sonuncusu. Rus pazarındaki şu topal oyuncakçıdan almıştım onları. Basit mekanizma, ucuz oyuncak. Bakır kaplama. Her biri birer karış uzunluğundaki kanatlarını iki yana açmış ayaklarının üzerinde durur, göbeklerinin tam ortasındaki mandalı sonuna kadar çevirip bıraktığınız zaman kanatlarını çırpa çırpa yürümeye başlarlardı. On dokuz, yirmi, yirmi bir adım. İrili ufaklı rengarenk benekler serpiştirilmişti kanatlarına. Paslanıp yok oldular sonra. Hava yedi süslerini, çırılçıplak kaldılar.

Birinci kelebeği mahalleden Murat için hazırlamıştım. Lise okuyordum o sırada. Trabzon. Yomra. Yomra’yı bilir misiniz? Okulun hemen karşısındaki tek edilmiş deponun arka tarafında. Bir Aralık akşamıydı. Sınıftan çocuklarla sigara döndürdüğümüz köşede çevirdim birinci kelebeğin mandalını. Patlak botlarımın ucundaki Kısa Maltepe izmaritlerimi dürte dürte. Sarışın oğlanlara bayılırdı mahalleden Murat. İlkokul çocukları. Kelebeğin üzerine onunla alakalı bildiğim herşeyi okuyup üfledim. Sonra bıraktım yere, izmaritlerin ortasına. On dokuz, yirmi, yirmi bir adım.

Durdu. Sonra titreye büküle dönüşmeye başladı. Anteni, kanatları, mandalı kayboldu. Bizimkinin suretine büründü. Minicik, korkmuş, anımsadığımdan ihtiyar vaziyetteydi. Bir şeyler söylemeye çalışıyor, yerinden kıpırdayamıyor, titriyordu. Eğilip ölçtüm, iki karış uzunluğundaydı. Gelirken yanımda getirdiğim kabın içine koydum pezevengi, sonra çıkarıp işedim üzerine. Tencere yarısına dek doldu sarı sarı. Yüzmeye çalıştı, beceremedi. Haykırdı, sesini duyuramadı. Sonra ağır ağır dibe battı.

Devam

Minerva’nın Baykuşu’nun Prozac Bağımlılığı

Hayatta hiçbir şey tamamlanmaz zira hayatın akışını bir doğru şeklinde görmek yanılsamadır- hayatta kalabilmek adına üretilmiş bir yanılsama. Anın içinde kalabilmek, şeyleri kendi için bir nesne şeklinde, bağımsız bir halde görebilmek için mutlaka belli bir yanılsama perdesi çekilmelidir. Anın içinde, gerçekliğin yaşandığını ilan eden bir yanılsama.

Doğum anındaki tamlıktan kopuş, eksikliğin varlığa girişi ve arzunun, bu eksikliğin yerini doldurmak adına peşinden koştuğumuz arzunun asla ele geçirilemeyecek bir yanılsama olduğu gerçeği, sürekli gözümüzün önündedir. Burada Lacanyan bir söylem ile şunu diyoruz:
“Evet, bunu çok iyi biliyorum ama…” Yanılsama, yanlış-tanıma bilme kısmında değildir, hepimiz aslında ne olduğundan haberdarızdır, eksiklikten, arzu nesnesinin kaçışından ve aslında gerçek olmayışından, asıl yanılsama devreye eylem kısmında dahil olur, “Nevrotik iç sıkıntılarımın bana içkin olduğundan gayet haberim var ama yine de onları geçirmeye, sanki bir çözümleri varmış gibi arayış içinde olmaya devam edeceğim.” Bu nedenle, eksikliğe Baudrillardcı mânâda kusursuz bir cinayet diyebiliriz, bir cinayet olduğu belli lâkin fail asla bulunamayacak.

Cioran Tarih ve Ütopya’sında diyor ki: “Yolum hangi büyük şehre düşse, orada her gün ayaklanmaların, katliamların, aşağılık bir kasaplığın, bir dünya sonu kargaşasının başlamıyor olmasına hayran olurum(…) Aslında birbirilerinden nefret etmekte ama nefretlerinin bile hakkını verememektedirler. Bu vasatlık, bu güçsüzlük toplumu kurtarır, istikrarını teminat altına alır.”

Sosyal anlamda yanılsamanın, eylemin yanılgı içinde olmasının yararı budur. “Ülkemdekilerin çoğunun vasıfsız ve ilerleme için engel teşkil ettiklerini biliyorum ama…” İşte burada Cioran’ın vasatlık olarak dile getirdiği bilinçdışı yanılsama, birbirimizi öldürmememizi garanti altına alır, bir anlamda medeniyeti kuran ve sürdüren temeldir. Bu bilinçdışı yanılsama perdesinin bir anlığına ortadan kalkması ise ancak ve ancak tekerrür ile gerçekleşebilir, bir olayın asıl anlamı ancak onun tekerrürü ile anlaşılabilir, lâkin bu bilgi de gizli kalmalıdır. Rosa Luxemburg’un İşçi Devrimi hakkında belirttiği gibi: “Başarısız devrim denemeleri aslında işçi sınıfını doğru şekilde devrim için eğitmektedir.” ama işçi sınıfı bunu bilmemelidir zira bu revizyonizme götürecek yoldur.

Bireysel alana geri dönersek, “Hayat ölümden daha fazla korku uyandırıyor, asıl bilinmeyen hayatın ta kendisidir.” derken elbette kişinin bireysel geçmişinin anlamının bilinmezliğinden bahsetmiyor Cioran, şimdiki zaman ve gelecek zamanın bilinmezliğinden bahsediyor yani doğrusal zaman yanılsamasının getirilerinden. Hegel’in bahsettiği Minerva’nın baykuşu örneğinden yola çıkarsak, geçmişin manası ancak tamamen yaşanıp bittikten sonra anlaşılabilir, yani tekrar-düşünme, tekrar geriye bakış gereklidir geçmişi anlamlandırmak için. Kendi kendimizle çelişmemek için de geçmişi değiştiririz, geçmişle aramıza bir yanılsama perdesi koyarız ki iç huzursuzluğumuz ve kişisel değişimlerimiz bizi kendi ikiyüzlülüğümüzle karşı karşıya getirmesin. Belleğin geçmişi tekrar yaratımı, hepimizin delirmemesi için gereklidir.
Yanılsama, tüm tarihin antidepresanıdır.

Toplumsuz Gerçekçiliğin Terki – Bir Bırakış Denemesi

Kim bilir hangi bedende gezmede Bulut’a…

Özgürlüğün bir sistem meselesi olmasa da, yani sistemli-sistemsel bir uğraşın amacına, bir hesap pusulası kalemine indirgenemeyecek bir yerde dursa da, gene de iki asli, kadim kavramla devamlı bir temas içinde olduğu söylenebilir: kurtuluş ve barış. Bunları çizgisel bir sıraya koymak, birini diğerinin nedeni yahut sonucu olarak sabitlemek, kavramları yukarıda sözü geçen sistemli-sistemsel uğraşa, hesap çizelgelerine sıkıştırıp sakatlamak olurdu. Ama tersine, öyle ki tanımlanırken kullanılan ölçüleri bile aşıp geçme, genleşme, bir mecazla, kendi rüzgarına binme temayülü vardır bu kelimelerde. Örneğin kurtuluş, tanımına indirgendiği bir cümleden kurtulmak anlamını da içerip aşar hemen. Yine de denemeli.

Özcü anlayış, karşı-biçimci oluşuyla malul, ve hatta bu biçim karşıtlığında mahkumdur. Biçimden kaçınma, ona rastladığı her yerde sözünü-silahını kuşanıp siper alma yönlü bir sükekli teyakuz hali, duyarlık ve dikkatini rehin almış, dolayısıyla olanbiteni görüşünü ve duyuşunu ketlemiş, duyusuna boyunduruk vurmuş demektir. Daimi ve takıntılı bir değilleme, taşın taş olmak dışında olabileceği şeyler aleminde gezemez, taşın taş olmaksızlığında zincirlidir o. Dolayısıyla taşta (esasında) kendi taşından başka bir şey görmeyen o sistemli-sistemsel uğraşın, o çizgisel-hesaplı gerçekliğin, velhasıl, biçimcinin eylemlerinin, tanım ve tariflerinin, topyekun iradesinin tepkisel kutbunda, bir tür kuyruk durumunda mahsurdur. Çünkü özcü, taşın taş olmayışında değil, taşın biçimcinin taşı olmayışında diretir, ki bu da önce biçimcinin bir fiilini veya tarifinin gerektirir.

Benzer sorunları her türlü ikilir için sayıp açabiliriz; öz-biçim yerine madde-mana, usul-esas, iç-dış da getirsek, temelde ikici, zıtçı, kutupçu düşünmenin sorunlarını sayıyor olacağız. Bizi buna dil zorluyor. Varlığı da, zamanı da dilden çıkarsarken çoktan ikiciliğin, dolayısıyla sistemin, hesabın, ‘mevcut’ veya ‘somut’ öntakılarıyla güya apaçıklığın, oysa yalnız kalabalıkların kabulüyle meşrulaştırılıp dayatılan bir gerçekliğin tuzağına çekilmiş oluyoruz. Öyle görünüyor ki kurtuluş, nihai olarak, yaşamın kendsinden bir an evvel değilse şayet, kesinlikle dilin bu kullanımından kurtuluş anlamına geliyordur. Bu yönüyle de o, dilinde bir şiirle çıkagelendir. Düşünmenin yeniden düşünülebileceği, bakışın yeniden bakış, duyunun yeniden duyu, dikkatin yeniden dikkat kılınabileceği bir dünya olarak şiir. Konuşmaya hırsını, hevesini, hevasını gösterecek, onu nefsinde, şiddetinde, hesabında-kitabında gösterip faş edecek olan şiir.

Devam

devam etmek gerekiyor…

(…) belki çok geç, belki çoktan oldu. bunu nasıl bilebilirim? asla bilemeyeceğim. sessizlikte bunu bilmek mümkün değil. belki kapı. belki de kapının önündeyim. şaşırtırdı bu beni. belki benim, bendim, bir yerlerdeyim, yola çıkabilirim. tüm bu süre boyunca yolculuk ediyordum, bunu bilmeden. kapının önünde duran benim. hangi kapının? bu kapının burada işi ne? bunlar son sözcükler, bu sefer gerçekten son ya da mırıltılar, mırıltılar olacak, bunu biliyorum. ya da bunu bile bilmiyorum. mırıltılardan söz ediliyor. uzaktaki çığlıklardan, önce, sonra, ne kadar söz edilebilirse o kadar söz ediliyor, bunlar da yalan, sessizlik olacak fakat uzun sürmeyecek bu sessizlik, kesintiye uğrasın, ses bozsun diye dinlediğimiz, beklediğimiz sesizlik. belki de bir tek ses, bilmiyorum, önemi de yok. tüm bildiğim bu, ben değilim, tüm bildiğim bu, bu benimki değil. bu sahip olduğum tek şeydi, bu doğru değil, sürüp giden bir başkasına daha sahip olmalıydım, fakat devam etmedi. anlamıyorum. yani devam etti aslında, hala da ediyor, ordayım, oraya bıraktım kendimi, orada bekliyorum, bu belki de bir rüya ,şaşırtırdı bu beni, uyanacağım sessizlikte ve bir daha uyumayacağım, ben olacağım ya da sessizliğin rüyasını tekrar göreceğim, rüyanın sessizliğini, mırıltılarla dolu, bilmiyorum, sözcükler bunlar, beni hiç uyandırmayacak sözcükler, bunlar dışında bir şey yok, devam etmeli, tüm bildiğim bu, duracaklar, bunu biliyorum, beni bırakacaklar hissediyorum, sessizlik olacak, kısa bir an, uzun bir an, benimki olacak devam eden, devam etmeyen, halen devam eden, ben olacağım, devam etmek gerekiyor, devam edemiyorum, devam etmek gerekiyor, öyleyse edeceğim. söylemek gerek, sözcükler olduğunda söylemeli onları, onlar beni buluncaya kadar, bana tuhaf acılarını, tuhaf günahlarını anlatıncaya kadar devam etmek gerek, belki de çoktan yaptılar, belki de çoktan söylediler bana, belki de öykümün eşiğine dek taşıdılar beni, öyküme açılan kapının önüne kadar getirdiler, şaşırtırdı bu beni, eğer açılırsa bu, ben olacağım, sessizlik olacak, olduğum yerde, bilmiyorum, hiçbir zaman bilemeyeceğim, sessizlikte bunu bilmek mümkün değil, devam etmek gerekiyor, devam edemiyorum, devam edeceğim.

l’innommable [adlandırılamayan], minuit, 1949
samuel beckett

Ufak Tefek İsyanlar

​İnsanlar izin verdiğimiz kadar hissettiriyorlar. Ve davranışlarımızın şekillendirdiği duyguları yaşıyoruz.

Bazen kendimizi çok büyük görüyoruz. Hak ettiğimizi iddia ettiğimiz değerlerin yoksunluğuyla bunlara sahip olan o ‘mükemmel’ insanlara imreniyoruz. İstediklerimize sahip olanları kıskanıyoruz. Hak ettiğimizi iddia ettiklerimizle mükemmele ulaşmaya çalışıyoruz. Bu hak ettiklerimiz diyebilme lüksünü bize kim verdi, biz neye göre bir şeyleri hak ettiğimizi sanabiliyoruz, hak etmek için ne yaptığımızı zannediyor, bunu neyle ölçüyor ve nasıl bir kibirle konuşup duruyoruz, bilmiyoruz. Zaten sahip olduğumuz onca değerin yokluğunu hiç yaşamadığımızdan ya da varlıklarına alıştığımızdan bunları küçümsüyor, unutuyor ve tabi ki de sahip olmamız gerekiyormuş gibi narsistleşiyoruz.

Sahiplik nedir? Neye sahip olabiliriz ki bu hayatta? Halbuki sahip olmamız gerekiyormuş gibi çaresizce her şeye tutunmaya çalısıyoruz. Koleksiyon yapmayı güzel bir hobi olarak kabul ediyor, bedenini ön plana çıkararak kozmetik birikimi yapan kadınları güzel ilan ediyor, kadını kendi malı olarak kabul eden erkeklerin kıskançlıklarını bir erdem kabul ediyoruz. Sahiplik arzusunu beğenilerimiz ve onaylamalarımızla taçlandırıyoruz.

Psikolojimizdeki günlük iniş çıkışlara aşırı duyarlılaşıyor, internetten yaptığımız ufak araştırmalar ve boş testlerle kendimize bipolar veya borderline tanısı koyup doktora da koşmuyor, kişilik bozukluğumuzun ilanının partisini veriyoruz. Uçlarda gidip gelen bir kişiliğimiz var, diğer herkes durgunluğun ve basit dertlerin keyfini çekiyor, biz özeliz. Aslında nefret beslenilen en yakın arkadaşımız şaraba yaslanıyor, güvenimizi boşa çıkarmayacağını ve hiçbir yere gitmeyeceğini bilerek huzurla gecenin koynunda uyuyakalıyoruz. Sanki her bir insanın psikolojisini yaşayıp görmüşüz gibi kendimizi anormal, geri kalan tüm insanları normal kabul ediyoruz. Empati yapma gereği duymak bu devirde fazla bir çaba gerektirir, uğraşamayız. Zaten başkasını anlamanın ne anlamı var? Onlar yaşadığımız acıları biliyorlar mı? Bilmek istiyorlar mı? Kim bir başkası için gerçekten uğraşıyor? Kim, kime, neden önem veriyor?

Arkadaşlığın, aşkın ve hatta ailenin temelinde ufak bir çıkar ilişkisi yok mudur? Fedakarlık yaptığın ölçüde ilgi ve alaka beklemek, yapılan fedakarlığı hiçe saymaz mı? Zaten dürüstlüğün nedeni de dürüstlük beklentisi değil midir?

Devam

Toplumsuz Gerçekçilikten Geçiş – Köken Yoktur

Kürdistan kadınlarına…

“Anayla , doğayla, temel imlenen olarak varlıkla ilişkinin yerinden kayması: toplumun ve dillerin kökeni budur. Ama bu durumda artık kökenden söz edilebilir mi?” diyor ve devam ediyor, “Temel imlenen, temsil edilen varlığın anlamı ve hele şeyin kendisi hiçbir zaman bize bizzat, im dışında veya oyun dışında verilmez. Ensest yasağı dediğimiz, bu adı verdiğimiz ve bu ad altında betimlediğimiz şey bile oyunun dışında kalamaz. Sistemde bir nokta vardır ki, orada imleyenin yerine imleneni geçemez, bunun sonucu da düpedüz hiçbir imleyen için bunun mümkün olmadığıdır. Zira bu yerine-geçilemezlik noktası aynı zamanda tüm imleme sisteminin yönlendirilme noktası, temel imlenenin tüm göndermelerin varış yeri olmayı vadederken aynı anda tüm im sistemini yıkacak bir [unsur] gibi elden kaçtığı noktadır. Dil ne bir yasak ne de bir yasağın çiğnenmesidir, sonsuzca birini öbürüyle eşleştirir. Söz konusu nokta mevcut değildir, daima elden kaçar ya da -ki bu da aynı şey demektir- ezelden beri, bizim yıkılmaz ve ölümcül arzumuza göre, kaçması veya kaçmış olması gereken şeyin içine yerleşiktir.” Derrida – Gramatoloji (Çev. İsmet Birkan, BilgeSu Yayıncılık, Ankara 2014) (sf. 404-405)

Peki nedir toplumsuz gerçekçilik? En sade haliyle, toplumun kurucusu olmadığı (-kurucusunun toplum olmadığı) bir gerçekçilik mi? Ama bir ‘-cilik’ halinden bahsediyorsak, bu halin ‘-ci’si olacak biri(ler)ine ihtiyaç var. Acaba toplumsuz gerçekçilik demek mi daha uygun olacaktı? (H. Havîn’dir bunun uyarıcısı) Sırf toplumcu gerçekçiliğe vurmak için kavram (ve devamla kuram) düzmeye gerek var mıydı? Vurmak da değil, ekmeğini yemek, şöhretinden pay almak için aslında seçmiş olmayayım bu kelimeleri? O halde geçmeli bundan, çıkmalı aynından, aksinden, gölgesinden bu kaidenin (bir kaidenin, kaidelerin). Çıkmalı ki önce, olanca açıklığıyla gözlerinin içine bakılabilsin. Çünkü herkes birer kaide taşır gözlerinde, o kaidenin gözlerinden bakar. Bakılan da, yine bu kaidenin gözleridir sanar, her şeyi kendi gözleriyle görüyor oluşunu inkar edip, ve devamla zaten unutup, olan biteni kaidenin gözlerine, kaidenin gözlerinden yoruşu bundandır. Kaide, gözlerin durgun, apak sularında bir yansıma, bir surettir. Sadece bir bakış, öz şüphesinden sıyrılmış, usulün, adabın, adetin, ayıbın köprüsünü yıkmış bir bakıştır bu sulara bırakıp o yansımayı dalgalandıracak, bir büyük, bir gürültülü gerçeği silkecek olan.

Ya filozofun bu ‘yerine-geçilemezlik noktası’ dediği de nedir? Kendileriyle ilişkinin yerinden kaydığı (ve toplum ile dillere bu kayma suretiyle kapının aralandığı) ana, doğa ve temel imlenen olarak varlıkla ilgisi nedir bu ‘yerine-geçilemezlik noktası’nın? Aynı şeyseler, niye bunca sözcük (dilin, sonsuzca birini öbürüyle eşleştiren olduğu söylenmişti gerçi)? Yok, eğer değilselek, o yerinden kayma fiilinin kendisine mi bakmak gerekecek acaba? Bunun içinse, yukarıdaki alıntının dışına çıkmak lazım. Çünkü filozof çok yerde kayda değer ölçüde bir ‘felaket’ten bahsediyor. Bu da, tabii, incelemesini yaptığı asıl filozofun felaketi. Buraya, bu metne girene kadar çok elden, gözden geçmiştir. Felaket, temelde, temel yaşam kaynaklarının kıtlaştığı, göçün, örgütlenmenin, taktiğin, tekniğin, dolayısıyla dilin ve toplumun kaçınılmazlaştığı durum, eşik, bir yerinden kayma. Tam olarak ne zaman, veyahut nasıl mı? Burasının komple spekülasyon olduğu söyleniyor kitapta. Salt kuramsal. Ama kuramın bütün namına mecburi. Tekrar alıntıya dönelim: ‘Zira bu yerine-geçilemezlik noktası aynı zamanda tüm imleme sisteminin yönlendirilme noktası, temel imlenenin tüm göndermelerin varış yeri olmayı vadederken aynı anda tüm im sistemini yıkacak bir [unsur] gibi elden kaçtığı noktadır (…) Söz konusu nokta mevcut değildir, daima elden kaçar (…) kaçması veya kaçmış olması gereken şeyin içine yerleşiktir.’ Alıntının ilk iki cümlesini bu sefer sessiz okuyalım.

‘Gülü seven dikenine katlanır’: Ama diken de güle dahil değil midir? Ve yaprakları, ve dalları, ve açıp çıktığı toprak örtüsü? Ya kökünü içinde besleyip büyüten toprak? Ya toprağa düşüp de o köklere yürüyen? Dikenine katlanan ancak, sevebilir bir gülü, der yönünü yüzünü toprağa dönen. Filozof aynısını burada da sorsun: ‘Ama bu durumda artık kökenden söz edilebilir mi?’ Toplumsuz gerçekçiliğe düşerken ‘uçurum vardır’ demiştim, artık ne kadarı Kazancakis’in, ne kadarı Aziz Fransis’in, xodê zanê. Allah’ın Fakiri’nin tanrıya giden yolu sorduğu yolcunun cevabındandı bu, ‘tanrıya yol yoktur, uçurum vardır!’ Şimdiyse köken yoktur, peki ne vardır? Şiir?

Yüzüne eğildim, önce
Temizlemek için tenini bir uçtan
diğerine
Zorsun, nemli
Bırakmıyorsun kolay, bir kez
tuttuğun kirini
insanın, her köşende bucağında
bir zulüm, bir hakaret
bir işkence mabedi
Taş taş üstüne geldiğinden beri
böyle yorgun, yılgın
oyundasın.

Aç göğsunu, nereye değmiş
tankı topu cahilin. Kaç
dikişse bedenin, o kadar
çekileyim dara, geleyim yine
bir uçtan diğerine
temizlemeye tenin.

İyi de neyi temizlemişim henüz?
Var mı bir cevabım?

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.