Menü Kapat

Kategori: yazın (sayfa 1 / 29)

Jung’un kapıyı açmayışı

“Bundan böyle bütünüyle yalnızım. Artık size ‘Dinleyin!’ ya da ‘yapmalısınız’ ya da ‘yapabilirdiniz’ diyemem. Şimdi artık yalnızca kendimle konuşuyorum. Artık hiç kimse benim için daha fazla bir şey yapamaz, en ufak bir şey bile. Artık sana karşı bir ödevim yok ve senin de bana karşı bir ödevin yok çünkü artık gözden yitiyorum ve sen de benim gözümde yitiyorsun. Artık isteklerim yok ve senden de bir isteğim yok. Artık seninle savaşmıyor ve uzlaşmıyorum ve seninle arama sessizliği koyuyorum.” C.G.Jung

Bilemedim bu dünyanın işini. Cahiliyim sapın samanın. Yemişim, içmişim, yan gelip insanın ahvaline isim biçmişim sırf içim tam olsun diye. Bir hesaba girdim tutarsa tutar, tutmazsa benden değil diye. Durup günler gecelerce bir mucize aramışım, Hak’la alıp satmışım. Gördüm, değil ki görmedim, kaç kez gördüm, bildim, inandım ama tutup cebime koydum. Kirlendi sonra gene ellerim, unuttum gördüğümü, güya ayan beyana kandım yine, ekmeği, suyu, uykuyu, övüncü. Ağladım, güldüm, korktum, kahrettim, sövdüm, sevdim; ama her boşa düştüğünde adımlarım, taşın üzerine taş oturtamadığımda yani, gene o zaman, ama yine unutmak üzere anladım, can hesabından hiç vazgeçmemişim. Geldi çattı işte, kalmadı bir yolu, nasıl yaşayacağım bu dünyayı şimdi? Ölüp gidince mi bulacağım o uzak yurdumu? Hak, kalmamış ayıbım utancım gerçi ama bir şey ayıptır artık, utanırım; senden sana yolu nasıl isteyeyim?

“Susadığımda kaynak bana gelmezse ben kaynağa gidiyorum. Acıktığımda ekmek bana gelmezse ben ekmeğimi arıyorum ve bulduğum yerde alıyorum onu. Yardım etmiyorum ve yardıma gerek duymuyorum. Herhangi bir anda bir zorunlulukla karşılaştığımda yakında bir yardım eden var mı diye bakmıyorum ve zorunluluğu kabul ediyorum, eğilip bükülüyorum, kıvranıyorum ve savaşıyorum. Gülüyorum, ağlıyorum, küfrediyorum ama çevreye bakınmıyorum.” C.G.Jung

Bir ayağının bileğine bağlansam boynumun zincirinden, ne tozu toprağı varsa yollarının bir bir dilimle toplasam yutsam. Bir uçurumun kıyısına gelsen konaklasan; sorsan sonra tamam mı, devam mı. ‘Takdir senindir’ desem, sırf bunu diyebilmek için yaşamış olsam bunca günü geceyi ömrü: Takdir senindir Doğam.

Devam

beat kuşağı ve peter orlovsky anmak

bir bariyer yıkıldı. bir insan sesi ve bedeni; amerika’nın sert duvarına, onun ordularına, akademilerine, kurumlarına, düzeninin sahiplerine ve güç destekli temellerine karşı gürledi.
– “biraz da ken kesey’in sigara yanıklarından bahsetmek gerek…
ya da burroughs’ın beat akımından başlamak gerek bazen,
yahut gingsberg’in “bir başkasını kendinize kul-köle yaparsanız, tanrı sizsiniz.” demesinden ele almalı…
hatta ve hatta gregory corso’nun türkçeye çevrilmeyen şiirlerindeki zerafetten bahsetmeliyiz…
bir de francisco’nun şairi azam-ı lawrence ferlinghetti’den konuşmalıyız tabi az buçuk cehenneme aldırış etmiyorsanız…
bir de orlovsky’nin aşkını da unutmamalı tabi… :)
hadi bakalım;
kör pencereli gözlere sahip, çocuk ordulara umut bağlayıp, denize düştüğünde yılana sarılıp, sis içinde düş görenler hadi bakalım…
-uluma;

ne biçim çimentodan ve alüminyumdan bir sfenkstir ki o,
kafataslarını delmiş, beyinlerini ve düş güçlerini kemirmiştir?
molok! yalnızlık! çirkeflik! çirkinlik! çöp tenekeleri ve kazanılmayan dolarlar!
merdiven altında çığlık atan çocuklar! ordularda hıçkıran çocuklar!
parklarda ağlayan yaşlılar!
molok! molok! molok! karabasan! molok! aşksız molok! düşsel molok!
insanların insafsız yargıcı molok!
anlaşılmayan mapus molok! acılar topluluğu ve ruhsuz zindanın kuru kafatası molok!
yapıları birer yargı olan molok! geniş savaşın alabildiğine uzanan
kayalığı molok! taş kesilmiş hükümetler molok!
kafası saf bir makine olan molok! damarlarında kan değil para akan molok!
parmakları on ordu olan molok! göğsü insan yiyen bir dinamo olan molok!
kulağı tüten bir mezar olan molok!
gözleri binlerce kör pencere olan molok! sokaklarında sonsuz yehovalar gibi
gökdelenler yükselen molok! fabrikaları sis içinde düş gören ve
can çekişen molok! bacaları ve antenleri kentleri taçlandıran molok!
sevisi sonsuz petrol ve taş olan molok! ruhu elektrik ve bankalar olan molok!
yoksulluğun dehanın hayaleti sayıldığı molok! alınyazısı cinsiyetsiz bir
hidrojen bulutu olan molok! adı akıl olan molok!
üstünde tek başıma oturduğum molok! melekleri düşündüğüm molok!
deli molok! azgın molok! aşksız ve erkeksiz molok! içime küçükken
işleyen molok! içinde gövdesiz bir bilinç olduğum molok!
benim doğal kendimden geçişimden kendimi korkutan molok!
uyandığım molok! gökyüzünün akan ışığı! ….”

Bourdieu ve Berger: Bir Temsil Olarak Kadınlık

Fransız sosyolog Pierre Bourdieu, Eril Tahakküm’de şunları söyler:

Kadınları, varlığı (esse), algılanan-varlık (percipi) olan sembolik nesneler halinde oluşturan eril tahakküm, onları daimi bir bedensel güvensizlik, hatta sembolik bağımlılık halinde tutmak gibi bir etkiye sahiptir: her şeyden önce başkalarının bakışı tarafından var edilir ve o bakış için var olurlar, yani sıcakkanlı, çekici ve el altındaki nesneler olarak. Onlardan “kadınsı”, yani güler yüzlü, sempatik, dikkatli, itaatkâr, ağırbaşlı, ölçülü olmaları beklenir, hatta kendi kendilerini geri plana atmaları. “Dişilik” olarak isimlendirilen, gerçek ya da hayali eril beklentilere bir tür boyun eğmeden başka bir şey değildir çoklukla, özellikle de ego’nun büyütülmesi konusunda. Sonuç olarak, başkalarının (ve sadece erkeklerin de değil) bakışına yönelik bağımlılık ilişkisi, varoluşlarının yapıtaşı haline gelmeye başlar. Sürekli olarak başkalarının bakışı altında olmaları nedeniyle, zincirlenmiş oldukları gerçek bedenle, yaklaşmak için bitmek bilmeyen bir çaba harcadıkları ideal beden arasındaki uçurumu durmadan deneyimlemeye mahkûmdurlar. Kendilerini oluşturmak için başkasının bakışına ihtiyaç duydukları için, kendi pratiklerinde sürekli olarak bedensel görünümlerine, bedenlerini taşıma ve sunum biçimlerine ne kadar paha biçileceğini sezme çabasıyla yönlendirilirler.

John Berger ise Görme Biçimleri’nde aynı konuya şöyle yaklaşır:

Kadın olarak doğmak, erkeklerin mülkiyetinde olan özel, çevrelenmiş bir yerde doğmak demektir. Kadınların toplumsal kişilikleri, böylesine sınırlı, böylesine koşullandırılmış bir yerde yaşayabilme ustalıklarından dolayı gelişmiştir. Ne var ki bu, kadının öz varlığının ikiye bölünmesi pahasına olmuştur. Kadın hiç durmadan kendisini seyretmek zorundadır. Hemen hemen her zaman kendi imgesiyle birlikte dolaşır. Bir odada yürürken ya da babasının ölüsünün başucunda ağlarken bile ister istemez kendisini yürürken ya da ağlarken görür. Çocukluğunun ilk yıllarından başlayarak hep kendi kendisini gözlemesi, bunun gerekli olduğu öğretilmiştir ona. Böylece kadın içindeki gözleyen ve gözlenen kişilikleri, kadın olarak onun kimliğini oluşturan ama birbirinden ayrı iki öge olarak görmeğe başlar. Kadın, olduğu ve yaptığı her şeyi gözlemek zorundadır. Erkeklere nasıl göründüğü, onun yaşamında başarı sayılan şey açısından son derece önemlidir. Kendi varlığını algılayışı, kendisi olarak bir başkası tarafından beğenilme duygusuyla tamamlanır.

Erkekler kadınlara karşı belli bir tutum edinmeden önce onları gözlerler. Bu yüzden bir kadının bir erkeğe görünüşü, kendisine nasıl davranılacağını da belirler. Bu süreci bir ölçüde denetleyebilmek için kadın bunu kabul etmeli ve benimsemelidir. Kadın benliğinin gözleyici yanı, gözlenen yanını öylesine etkiler ki sonunda tüm benliğiyle başkalarından nasıl bir tutum beklediğini gösterir. Böylece kadının, bir eşi daha bulunmayan bu kendi kendini etkileme süreci onun kişiliğini oluşturur. Her kadının varlığı, kendi içinde nelere ‘izin verilip nelere verilemeyeceğini’ düzenler. Eylemlerinin her biri —amacı ya da dürtüsü ne olursa olsun— o kadının kendisine nasıl davranılmasını istediğini gösteren birer simgedir. Bir kadın tutup bardağı yere atarsa bu o kadının kendi kızgınlığını nasıl ele aldığını, bu yüzden başkalarından nasıl bir davranış beklediğini gösterir. Erkek aynı şeyi yaparsa bu, yalnızca onun öfkesini dışa vurmasıdır. Kadın güzel bir fıkra anlatırsa bu, onun kendi içindeki fıkracıya nasıl davrandığını, elbette fıkracı bir kadın olarak başkalarından ne beklediğini gösteren bir örnektir. Fıkra anlatmak için fıkra anlatmak ancak erkeğin yapacağı bir şeydir.

Bunu şöyle yalınlaştırabiliriz: Erkekler davrandıkları gibi, kadınlarsa göründükleri gibidirler. Erkekler kadınları seyrederler. Kadınlarsa seyredilişlerini seyrederler. Bu durum, yalnız erkeklerle kadınlar arasındaki ilişkileri değil, kadınların kendileriyle ilişkilerini de belirler. Kadının içindeki gözlemci erkek, gözlenense kadındır. Böylece kadın kendisini bir nesneye —özellikle görsel bir nesneye— seyirlik bir şeye dönüştürmüş olur.

Matematik An

 

 

 

Bazan da bir yerde kuşlar vardır
Ne uçmak, ne görünmek için
Bir karanfil pencereyi deler
Bir kapı kendiliğinden kapanır
İstesek sevişirdik, ama olmadı
Biz değil yaşayan acılardır.

 

yarısı görünüyordu sırtının…tadı kaçmış sabaha, aydınlık masaya eğili başın…yarımına dayanılır sırt. ağlıyordun. nereden biliyordum bunu bilmem. hiçbir ses yok hatırımda. ama sapasağlam durur o pencere önünde eğilmiş sessiz kederin. anlamlarını yitirmiş kahvaltılıklar, neşe vermekten yoksun reçeller ve zeytin taneleri. yarısını bunca yıldır taşıdığım o yıkılmış sırt. çatala tek gelen, kısmet taşımayan on dört zeytin tanesi

sobanın başında dururken geldim yanına. ‘üzülme’ dedim, ‘üzülmeyelim’ dedin. ölmüş gibiydik. az daha ölecek gibiydik. ya ölseydik. ‘ölmedik ya’ dedik. ‘toparlanalım da’. ‘yeniden başlar her şey’. kaşlarımızda değil göğsümüzde bir gemici düğümü gibi. ellerimizde çıtır çıtır bir buzdan kalp. burnunun ucu sızlayan iki omuzduk. kalan ikisi kırık.

sebze kasalarını taşıdığını bilirim.bir hayali ısıtmak için. kara saçlarına değer sırtına vurunca. yatağını yorganını taşıdığın gibi.  yedi tepelide. on dokuz yaşında. kendine mektuplar yazdığını. iki yüz elli gram peynire katık ettiğin daktilo vuruşlarını.yerin dibinde, yerin dibine yazdığın yeryüzü dolu mektuplarını. mavi kuyruğunu. silinmiş kalem bıyığını. altın gözlerini. tavşan kızı, kırmızı öpüşlerini…

yedi cüceler vardı. elimi tuttuklarını hatırlarım. öyleyse pamuk prensestim . hiç değilse prensestim. ya da öyle sanardım. küçük bir kutuydu ev. minik pencereler ve yeşil oyuncaklar. kutu kutu. bayırdan aşağı koşmuştuk. anahtarımız vardı. henüz kilitlerine sokulmamış. daha yerleştirmeden yerine, umutsuzlanılmamış. şekerden bir evdi. evcilik oynayıp yaşlanmıştık.

kağıdı aldım elime. merdivenleri çıkmaya başladım. bu kadar ağır olmamıştı hiçbir adım. iki kat yukarı çıkmak . taş çatlasın onar basamak. kalbimi ezen yirmi hamle. göğsümde ciğer paresi. uyur bir gonca. süt kokan bir ceylan. altında kalbim. altında gözlerim. altında çerçevesini terkeden resmim. altında duvar kıran içim. vura vura, çın çın . hep içine doğru. nihayet bir adım odaya. bir ana. iki ana. hiç konuşmadan ağlaşmamız. hayvan iniltisi gibi açık yaramızdan. aynı alfabeden, aynı figan.

beş günlük sakallıydın. yirmi dört ayar bir su. parlak iki yıldız. kuşkusuzluk. buram buram bir itki.  bir gül goncası sulamıştık seninle. bir gülün aksine sarılmıştı kalbim.

 

zaman.
yirmi basamak.
cam kavonoz.

* ‘acılar şenliği ‘, kekremsi bir aşktın. kapı eşiğinde lacivert jeanlı bir Prometheus. beş günlüktü sakalın.

‘yıkanır denizde ışıkları ayın, sallanır sahilde nefesi rüzgarın’ . tenor olabilirdin ‘santa lucia‘ da. durur bir sopranoyla atışırdın karanlık deniz kıyısında. şarap kokmasa, deniz olmasa söylemezdin gülsünler diye. durup durup sayıklardık. bağırarak. içkili. sevgili.
çiz, çak, söyle, yaz, oyna.
ehil ele uğramamış, ilkel sebil kabiliyet kumlara, asvaltlara, cık cıklara, boşunalara, hebalara akardı. küp tekrar dolduruncaya ; damla kalıncaya sızardı. zaman geçerdi. zaman hiç acımadı.

saat dördü yirmi geçe pastanenin en dibinde. kravatı taze atılmış liseli oğlanlar gibi beklerdin. saat dördü yirmi geçe. ‘ dörtten sonra’. O diline pelesenk, komik, afaki sözün. dörtlerden ve yirmilerden bir ömür birikmişti. pastane simit sarayı olunca, kimse buluşmuyordu dörtten sonra. plaj kabinlerinde va kara kışlarda pastanı üflemiyordu kızlar. senin hatıraların onlardaydı. hafızası senden iyi ve sırf bu nedenle aklını kaçıranlarda.
saat dördü yirmi geçe bir kız minübüsten inerdi. seni seviyorum asılı yürürdü ağzının köşesinde.
saat dördü yirmi geçe bir çocuk şehrin ortasından bakardı. yürüyen uzun saç tellerini sayardı. seni seviyorum bir. seni seviyorum iki…

otuz kart dökmüştün önüme. otuzunda sessizlik yazan. ben ise sesleri severdim, aklımdaki seslendirilmemiş sesleri. bir iş hanının karanlık katında.‘ bana güven’ demiştin. ikinci kere ve gözlerinin kefilliğinde. onuncu basamakta takılıp baktım aydınlığa doğru yürüyüşüne. avucumda sıktım papatyayı. bir defter arasında öldürmeye götürdüm kendimle. menzilinden alınmış zehirle uzun yol boyu yalpaladım. kaçmayı beceremedim. hiç.

ay vardı. ay, kendini yazıhane sanan bir dikdörtgene dururdu. iki sandalye, bir dirseklik masa. ve toz. bir ömürlük, bir ciğer dolusu talaş. güneşten solmuş ve çoktan futbolu bırakmış on birlere yaslanırdın. gözlerini unutmadım bir. ayırdım onları sonrakilerden. -sonraki gözlerinden-
içinden akşam aktığını bilirim gözlerinin. içinden kızıl bir denizin taştığını. büyüdüklerini. bütün duvarları saydamlaştırdıklarını. hep henüz susmuş, hep yeni kurumuş gibi tanrısal bir nakış taşıdıklarını. kilolarca toz yuttum seninle. ay altında. gözlerinden sızan parlak sarı, tozları iterdi. geçmişte oldu bunlar. inanması ne zor. aynı gözlerde kirlendim. içinden ışık sızdırmayan bu ama gözler onlar mıydı?
üşenmeyip bakardım o zamanlarda. aynı dikdörtgende ayın yanmadığına, sarı gözlerin tuhaf yokluğuna. yaslanılmayan on birlere bakardım. alçıdan bir heykeli koyardım masaya, çıplak. onbeş çarpı üç yüz altmış beş kere ; yaşlanınca hayal kırıklığının tuz-buz ettiği bir heykeli koyardım.

heykel bir palyaçoya yakışır sonu seçip, intihar ederdi. belirgince çentilmiş bir tarih veda ederdi dağılmış parçalarında. beşi bir parçada, ikisi bir parçada. her şey biterdi. her şey, hiçbir zaman eskisi gibi olmamak diye bir ölüm seçerdi. en özensiz, en değersiz zamanlarımı seninle bir eskiciye satardım.

geriye hiçbir şey kalmazdı. hep yanılırdım. hep yanılırdın.

mutfak masalarını tezgah üstü lambalar aydınlatırdı. ayrılık içerde, bırak, sus ve saldır masada otururdu. kalkıp kendimi seyrederdim kapının arkasına saklanıp. durmamı isterdim. her sabah hiçbir şey olmamış bir sesleniş yaratırdık. meleği arayıp, şeytanı bulurduk arka bahçede.

biri ve üçü gösterdik birbirimize yaşlarımızdan. birler kızıl deli bir attı, soluğu yakan. üçler vurulan ve gözünü kapadığında defalarca yere yıkılan bir kuştu. kendilerini görünce tanımazlardı. birler üçleri sırtında taşırdı. bilinmeye başlanan bir varış uzaktan el sallardı. selim bir tabiatı vardı anın. gün ışıyana kadar eli alnımızda. nasılsın, daha iyi misin? buralardayım. aklının ötesinde, yavaş yavaşım…

bütün çarpımlar, katlar ve kalanlar yanlış sonuca götürdü.
senin matematik dehan eskidi. ben zaten oldum olası anlamazdım.

*Bilgesu Erenus
Şiir: Edip Cansever (İnfilak)

 

padişah ile aslan

  1. Perdelersizdir, kalıp sabunlarsızdır; uzamış pencereleri düşünüyorum. Düşünüyoruz tarihte karaşın.
  2. Çınarlar geceleri büyür. Osuruk ağaçları gündüzleri küçülür bir kent. Çok eski adıyla İstanbul.
  3. Ve Topkapı Sarayı. Sarayburnu-Gülhane-Cankurtaran arasındaymış yüksekte. Sultanahmet’ten gidiliyordur.
  4. (Benim uydurduğum) Girit taşları ile güzel döşenmiş bir avludur. İşte orada bir aslanhane varmış.
  5. Bir insan takviminde, 19. yüzyıl, bir padişah bir aslanla arkadaşlığı ilerletmiş ilerletir.
  6. Aslan kafesinden çıkartılır, padişah pençeleri arkasında, ikisi bir aşağı bir yukarı dolaşırlarmış.
  7. Cesaretli padişah, zincirsiz aslan” diyedir yazmış sapsarı kesildiği belli bir vakanüvis.
  8. Kara gözümde ve de kara gerçekte; cesaretli aslandır! padişah zincirsiz!

Ece Ayhan

kendi kafanızı kazıma kılavuzu – 14

R- Rus Pazarındaki Kelebekler için R

Bildiğim bütün hikayeleri sonuncu kelebeğin üzerine okudum. Duyduklarım. Okuduklarım. Yaşadıklarım ve uydurduklarım. Ekinoksun birinci saatindeydik. Ocağın üzerindeki tencerenin dibinde küflenmeye terk edilmiş hazır çorba artıklarını mideye indiren cinlerin homurtuları eşliğinde.

Ceset yatak odasındaydı bu sırada. Kime ait olduğunun önemi yok. Bir kere öldükten sonra tüm ölüler birbirine benzer zira. Ezberlediği şarkıları söyleyemez, kabuslarını anlatamaz, parmak uçlarıyla eşyanın keskinliğini test edemez vaziyete düştükten sonra. Yine de toprağa karışmaktan iyidir ama bir kelebeğe sahip olmak.

Dokuz taneydiler. Dediğim gibi, bu sonuncusu. Rus pazarındaki şu topal oyuncakçıdan almıştım onları. Basit mekanizma, ucuz oyuncak. Bakır kaplama. Her biri birer karış uzunluğundaki kanatlarını iki yana açmış ayaklarının üzerinde durur, göbeklerinin tam ortasındaki mandalı sonuna kadar çevirip bıraktığınız zaman kanatlarını çırpa çırpa yürümeye başlarlardı. On dokuz, yirmi, yirmi bir adım. İrili ufaklı rengarenk benekler serpiştirilmişti kanatlarına. Paslanıp yok oldular sonra. Hava yedi süslerini, çırılçıplak kaldılar.

Birinci kelebeği mahalleden Murat için hazırlamıştım. Lise okuyordum o sırada. Trabzon. Yomra. Yomra’yı bilir misiniz? Okulun hemen karşısındaki tek edilmiş deponun arka tarafında. Bir Aralık akşamıydı. Sınıftan çocuklarla sigara döndürdüğümüz köşede çevirdim birinci kelebeğin mandalını. Patlak botlarımın ucundaki Kısa Maltepe izmaritlerimi dürte dürte. Sarışın oğlanlara bayılırdı mahalleden Murat. İlkokul çocukları. Kelebeğin üzerine onunla alakalı bildiğim herşeyi okuyup üfledim. Sonra bıraktım yere, izmaritlerin ortasına. On dokuz, yirmi, yirmi bir adım.

Durdu. Sonra titreye büküle dönüşmeye başladı. Anteni, kanatları, mandalı kayboldu. Bizimkinin suretine büründü. Minicik, korkmuş, anımsadığımdan ihtiyar vaziyetteydi. Bir şeyler söylemeye çalışıyor, yerinden kıpırdayamıyor, titriyordu. Eğilip ölçtüm, iki karış uzunluğundaydı. Gelirken yanımda getirdiğim kabın içine koydum pezevengi, sonra çıkarıp işedim üzerine. Tencere yarısına dek doldu sarı sarı. Yüzmeye çalıştı, beceremedi. Haykırdı, sesini duyuramadı. Sonra ağır ağır dibe battı.

Devam

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.