Menü Kapat

Kategori: yazın (sayfa 1 / 22)

Show Must Go On

Acta est fabula..

“Oyun Bitti”

Şüphesiz, ünlü Augustus için oyun bu sözlerle son buldu. Peki ya beşer için oyun ne zaman başlamış ve ne zaman bitecektir?

Ne zaman bitecek sorusu elbet bir şekilde cevaplanabilir. Kaçınılmaz olan, koca bir inhitat içine düşeceğimiz ve o vakte kadar tüm kaynakları tüketeceğimizdir. Belki de dünya tenha, metruk bir yapıya dönene kadar proses devam edecektir. Belki de bu fezada ki mavi boncuk, beşer yerine başka canlıları kâim edecek. Yahut insanlar gezegenden gezegene başka şartlara intibak olana dek muhacir olarak dolanıp duracak. Şimdiden Merih’te zirai ve toplumsal alanlar için çalışmalar başladı, lâkin “başarı” olasılıklardan sıyrılıp insanlığın ellerine düşecek mi?

Biz yani Descartes’ın deyimi ile “düşündüğünün üstüne düşünebilen insan” (Homo Sapiens Sapiens)  yaklaşık 200 bin yıl kadar eskiye gidiyor (Omo 1), lâkin benim ve yazının devamı için mühim kısım bundan 10 bin sene öncesidir. İnsanlık tahıl tarımı ile tanışıklığı kaynakçalar dahilinde İ.Ö. 8500’lere kadar inmektedir. Tam olarak burada kendilerini iaşe edecek, mamut avlarının zararlarından kaçınacak, daha sonra uygarlıklar ihdas edip, 1789’da “ihtilal-i kebir” ile farklı bir boyuta uzanacaklardır. Bu uzun yolculuk boyunca,  dünyadaki kaynaklar yavaşça keşfedildikten sonra zirai, sanayi ve içtimai alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Peki yüzyıllardır süre gelen kaynak savaşları ve tüketim çılgınlığı  karşısında dünyanın durumu nedir?

Bu destüriktif ve bilinçsiz kaynak kullanımı son yıllarda insanlığın gözüne çarpmış olsa da, sonucu etkileyen önemli önlemler pek yok. Hayfa ki bunun mucibince alınmış önlemler yetersiz kalmaktan ileriye gitmiyor. Biyokapasite denilen; amiyane tabir ile dünyanın üretken alanları anlamına gelen, ölçümlerinin sonuçları son yıllarda hiçte iç açıcı değildir. Buna takiben biyokapasite açığı 1970’de tüm yılın kaynakları 23 Aralık’ta tükenirken bu durum bugün 13 Ağustosa kadar gerilemiştir. Bu durumu şöyle bir örnekle açıklayan Dr. Mathis Wackernagel “Bir yıl boyunca kazanacağınız parayı düşünün. Dünya Kaynak Aşımı Günü o parayı bitirdiğiniz gün. Tabii bu durumda siz bütün insanlığı, yıllık maaşınız da Dünya’nın biyokapasitesini temsil ediyor “ Her yıl daha savurganlaşan insanlık, 30 yıl içerisinde takvimde 5 ay geriye giderken önümüzde ki 30 yıl sonra kaynak tüketimin nerede olacağı bir muamma.

Bu gidişatın nakıs yönde ilerlemesinin elbette sonuçları olacaktır, belki sonraki yüzyılda gerçekten insanlar muhacir bir vaziyette gezegenlerden gezegenlere dolaşacak, belki de doğa rövanşist davranıp insanlığı lağv edecektir. Sonuçlarını kestirmek mümkün olmasa da, aynı Augustus gibi bir gün bizim için şu sözler geçerli olacaktır;

Acta est  fabula

YER YÜZÜNÜN EN KUSURLU TASARIMI: İNSAN BEDENİ

Yemeğe ihtiyaç duymak, uykuya ihtiyaç duymak, içmeye ihtiyaç duymak, bir takım kaprislere ihtiyaç duymak, bakıma ihtiyaç duymak ve bununla asla yetinememek… ortalama olarak 60 yıl boyunca bir şeyler istemek ve karşılığında boktan bir dünyada yaşamak. İnsan bedeninin yegane amacı ve vergisi bu. Ki, bu iyi bir ihtimal bile sayılabilir çünkü uzun yaşamın boyunca beslediğin, uyuttuğun, gezdirdiğin, kafa yaşattığın, seks yaptırdığın, yalattığın, sattığın ya da kiraladığın bedenin tüm bunların karşılığı olarak sana güzel bir kanser verebiliyor. Büyük karma bahşişi. Ya da küçük dokunuşlar; 8 aydır bu günü bekliyordum ve şansa bak, bu gün geldiğinde karşınızda 40 dere ateşle, kronik fanaljit bir halde yatmaktayım. Bunu ben istememiştim (buradaki “ben” insanın içindeki bir şey; isterseniz ruh diyin isterseniz de salyangoz) ama sen (basit anlamıyla insan bedeni) bana bundan fazlasını veremiyorsun: sana yaptığım onca şeyden sonra verebileceklerin bu kadar mı?!

Güzel bir seyahat, uzun bir bisiklet turu, bacaklar ağrımaya başlar, hücreler susamaya başlar, baş ağrısı başlar, götünüz kaşınmaya başlar, elleriniz terlemeye başlar…

Fazla yemek yerseniz mideniz ağrır, yanlış yerseniz ishal olursunuz, az yerseniz gurultular belirir, tüketim tarihine dikkat etmezseniz ambulans çağırmanız gerekebilir.

Peki bu kadar ucuz bir beden nasıl oluyor da dünya üzerinden silinmiyor?

Çünkü dünyayı, kendi hastalıklı bedenine göre asimile etti, dünyayı kendi istekleri doğrultusunda  şekillendirdi ve dünyaya dayattığı bu şeylerden dolayı asla pişmanlık duymadı; günü geldiğinde dünyanın tüm bu dayatmalardan dolayı yok olacağını bilse dahi.

Beden kaşınıyor, damarlar şırıngayı reddediyor, burun kılcal damarları daha fazlasına katlanamayacağını belirtiyor, göt deliği kanlar içinde sızlanıyor.

Anne mutfakta yemek yapmaya devam ediyor, 7 milyonuncu gecesinde hayatının, 4 kişilik ailesinin midesini doyurmak ve kanalizasyonlara güzel kokulu boklar katabilmek için.

Ergen çocuk içerde, bedeninin isteklerini yerine getiriyor, bedeninin istekleriyle tanışıyor, hayatı boyunca boynunda ağır bir tasma gibi onu sürükleyecek olan o bedensel açlıkları görüyor ilk defa.

Bedenin içindeki şey, insanlık tarihine Varlık ve Hiçlik’i bırakırken, aracı olan beden, tüm okumaların sonucunda bozuluyor. Artık gözlük takması gerek, para harcaması, çarkın içinde güzel bir tur dönmesi…

Beden hızla büyüdükçe, giderek daha kapitalist bir form halini alıyor.

Beden emperyalist bir hücreye dönüşüyor.

Beden tutsak ediliyor.

Beden tutsak ediyor.

Beden savaş başlatıyor, beden savaş kazanıyor, beden savaş kaybediyor.

Bedenin ölümleri savaşın istatistiğine dönüşüyor.

Beden istatistiğe dönüşüyor.

Beden bağımlı oluyor.

Beden, başka bedenlere bağımlı oluyor.

Beden evrim geçiriyor; ardından bunu reddediyor.

Beden bir egoya dönüşüyor, bedenin aynası yok.

Beden kutsal sayılıyor.

Kutsal, bir bedenin içinde zikrediliyor.

Beden kimlik kazanıyor.

Beden kimliğini reddediyor.

Beden klonlanıyor.

Beden ürüyor.

Beden üşüyor.

Beden terliyor, kokuyor ve kokluyor.

Beden aşırı şişmanlıyor ve bu durum onu ölüme sürüklüyor;

Beden aşırı zayıflıyor ve bu durumda da onu ölüme sürüklüyor.

Beden nefes alırken, saniyeler geçtikçe, ölüme sürükleniyor zaten.

Beden, kendi ihtiyaçları için (yemek, sıcak bir yerde uyumak, pahalı bir klozete oturmak, televizyonda dizi izleyebilmek, içmek vs) kendi varlığını, beden olarak bedeni, full time bir işte harap ediyor.

Beden emekli oluyor.

Beden fatura ödemek için çıktığı yolda, kalp krizi geçirip, geberip gidiyor.

Döngü devam ediyor.

Güzel bir gitar solosu, parmaklar kanlar içinde ve sanata karşı ilgi beslemeyen nasırlar.

Güzel bir şeyler, güzel bir kadın, bedenini boyuyor, rakiplerinden daha ilgi çekici olmak için.

Erkek, saçlarını topluyor, duş alıyor, bedenin kokacağını ve onu yarı yolda bırakacağını bildiği için ozon tabakasına delik açmaya başlıyor.

Beden ihtiyaç duydukça, bedenin içindeki şey gün geçtikçe yaralanıyor, küçülüyor.

Şey, beden için elinden geleni yapıyor.

Beden şafağa karşı kıvranırken yakalanıyor, sancılar gökyüzünü deliyor, diş ağrısı bedeni ve şey’i yok etmek istiyor.

Hoşgörü ve yardımın bedeli ihanete dönüşüyor.

Rock’n Roll adam için üzücü haber; 20li yaşlarının sonunda kel kaldığı için magazin artık onu görmezden geliyor. Beden bundan zevk alıyor olmalı. Tırnaklar uzamaya, sümükler akmaya, gözler dolmaya, kulaklar kirlenmeye, sivilceler çıkmaya devam ederken, beden tüm bunların iyi şeyler olduğuna dair kendince bahaneler üretiyor. Acı karşı konulmaz şekilde acizlik ve tatminsizliği dağlıyor, mükemmeliyete giden tüm yollar, bedenin acizliği ve yetersizliği tarafından kapatılmış durumda.

Ve hicap içinde yanıp tutuşuyor; bedenin uyuşturucuya karşı tepkimeleri, acı, kalbin kolaya kaçması, dağılan çene kasları ve göz bebekleri, üşüyen, titreyen, terleyen ve histeri içinde boşalan moleküller, kusma, omuriliksel binlerce hata ve denge kaybı…

Kusurlu bir tasarım olarak, 7 milyardan fazla kez gözden kaçırılıyor.

Denek üzerinde gözlemler: radyoaktif sinyaller, gama-alfa ışınları, kimyasal gazlar… hücreler ve DNA bozuluyor, beden şimdiye kadar hiç karşılaşmadığımız bir organizmaya dönüşüyor. Sanki içinde bir şey var. Sanki beden içi başka bir beden var. Derinin altında beliren kabarcıklar, denek için kaşıntılı saatlerin başlangıcı oluyor. Günlerce kaşınıyor. Artık gördüğü şey, kendisine ait değil; renk değiştiriyor, biçim değiştiriyor, deri değiştiriyor. Eski aciz insan bedeni kostümünü kaşıyarak yok ediyor ve altından katır derisi sertliğinde, bej renkli gözenekleri olan, yağlı, tüylü bir yeni beden çıkıyor. Bu yeni bedenin temel olarak sadece 4 isteği var: c vitamini, su ile temas etmemek, sürekli terli-nemli ve yağlı kalmak,  katiyen katı sabuna temas etmemek. Teoride basit görünse de pratikte işler çığırından çıkıyor. Denek, hangisi bedenin gerçekten kendisine ait olduğunu anlamaya çalışırken kafayı yiyor. Ardından toplum tarafından bu kılıkla kabul göremeyeceğini anlayıp, kendini İranlı bir kadavracı doktora teslim ediyor. Sonuna dair birkaç rivayet olsa da, hepsinin ortak noktası deneğin ölmüş olduğu gerçeğine çıkıyor.

Beden kendi cinayetlerini yaratıyor; fit olmak, kaslı olmak, yapılı olmak için harcanan saatler, kilometreler, paralar, protein ilaçları ve yumurta sarıları. Yağ tabakasının altında kalan hayalleri sarıp sarmalayan tek şey bedenin katıksız egosu.  Şey, içerde parçalanıp giderken, ego kendi varlığı için yeni delikler açıyor toprağın üzerinde.

Deliklerden biri, ego için belirtiler; beden, yeni bir beden yaratmak için isteklerini sıralıyor. Yeni beden, doğumu öncesinde, yaşamı kadar açgözlü ve vurdumduymaz davranıyor. Kulakları çınlatan bir çığlık, arap kavimlerini dikizleyen gözler, trans müzikleri ve morfinin sezeryanla birleşimi. Beden doğuyor, sinirli, tatminsiz, ağlamaklı ve piç.

Be(de)n diye zikrediliyor.

Beden hastalıklı doğumdan sorumlu tutulmuyor, down sendromu, 4 parmaklılık, dilsizlik, albinoluk, kekemelik faili meçhul bir yapının sözcüsü olarak kalıyor. Kimse ne dediğini bilmiyor ama herkes durumun farkında.

Ve beden, insanın özündeki ŞEY’i binlerce kez daha yarı yolda bırakıyor. Hastalıklar, hastalıklar, hastalıklar, hastalıklar. Uykusuzluk sanrıları, önemli gecelerde baş gösteren anksiyete atakları, bir ton bok püsür. Bedenin salgıladığı hormonlar, bizi cehenneme çekmeye devam ediyor.

Ve nihayet intihar ediyor, bedenin içinde hapsolmuş ŞEY: bedenin ihanetlerine ve ucuz oyunlarına karşı ilk ve son bir başkaldırı olarak.

Beden nihayet almıyor, nihayet istemiyor, artık toprağa ve dünyaya organik bir gübre olma yolunda güzel bir adım atılmış durumda.

sidney peterson ya da sahi avangard öldü mü?

Belirsizlik ya da her şey belki de hiç… Avangardı kavramsal olarak tanımlamak kelimeler açısından oldukça güç. Zira o, sözcüksel sınırların ötesinde konumlandırır kendini. Birçok otorite bu akımın 20.yy ortalarında altın çağını yaşayıp sonrasında ise bu devamlılığını (çeşitli nedenler belirtilerek) sürdüremeyerek ötelenip hatta yok olduğunu öne sürmekte. Peter Bürger bunu “tarihsel” olarak yorumlayıp dönemselliğini vurgular. Avangardın ideolojik alt zemini; geleneksel sanat (ürün/etkinlik) ve sırtını dayadığı kurumsallaşan yapıların (müze, galeri vb.) karşısında, eleştirel ve sınırsız bir yaratım oluşturması belirleyici noktası. Tarihsel süreçler içerisinde toplumsal dinamikler (Rus devrimi, ikinci dünya savaşı, 1960’larda çeşitli özgürlük hareketleri vb.) avangardın kendini beslediği, ifade ettiği kanallar olmuştur.

Avangardın toplumsal düzen ve kurumsallaşmış sanata karşı olan ateşli hatta provakatif karşıtlığı 1970’ler sonrasında özerkliğini kaybedip, kapitalist sistem düzleminde metalaşma dönüşümü; postmodernizmin etkinliği ile yorumlanır.

Sahi avangard öldü mü?

Evan Mauro “The Death and Life of the Avantgarde” makalesinde bu konuyu ele alıp ve çeşitli nedenler sunarak tartışmaya açmıştır.

Avangard hakikaten başarısızlığa uğramış bir politik kavram ise, çeşitli formlarının, retorik biçimlerinin ve temel hamlelerinin bu kavram kullanımdan düştükten sonra da –özellikle günümüzün antikapitalist ve karşı-küreselleşme hareketlerinde– hayatta kalmış olması ne anlama geliyor? Keza, avangardın gözden düşmesinin baş müsebbibi, kavramın Avrupamerkezcilikle ve yanlış bir evrenselcilikle malul olduğunu –haklı gerekçelerle– öne süren post-kolonyal eleştiri olduysa, çağdaş eleştirel sanatın bu eleştiriden çıkaracağı ders ne olabilir? Bu bence günümüz için son derece önemli: Kahire’den Madrid ve New York’a kadar dünyanın pek çok yerinde, solun geçmişteki öncülük anlayışından, daha genel olarak da parti veya ulus kategorileri etrafında mücadele veren her türlü örgütlülük anlayışından uzak duran, doğrudan demokrasi ilkelerini temel alan yatay toplumsal hareketler ortaya çıkıyor. Fakat bu hareketler aynı zamanda en temel avangardist kavramları sahipleniyorlar: kolektif yaratıcılık, mülkiyete karşı müşterekler mücadelesi, ve kapitalizmin yönetsel ve kurumsal düzeninin dışında yeni yaşam ve toplumsal yeniden üretim biçimleri kurma arzusu, gibi.

Bir Sidney Peterson

Zeminsizlik, boşlukta uçuşan devingen imgeler, antikarakterler, formsuz akışkan mizansen… öyküsel anlatım kalıpları ve sinema kurallarına karşı bir duruş ve anlatı misyonunun ağırlığında parçalanmayı reddetmek… ya da tanımlamayı daha basite indirgemek gerekirse; baş döndürücü görseller sonrası, bir bardak suyu kendi yüzümüze dökmedir gerçeklik!

izlemek için;

uyanıkken görsel halüsinasyon görmek – II

Herkes, başkalarını var ettiği kadar var. Ya da Sartre gibi düşünürsek, başkalarının varlığı bizim varlığımızın temelini oluşturuyor. Peki ya, var olmasını istediklerimiz, determinist bir şekilde arzuladıklarımız, kendimizden sakladıklarımız ne olacak? Onları görmezden gelebilecek miyiz?

-Bu aşamada, içinde bulunduğunuz duruma göre ya kimyasal bir takım etkiler sonucu (tam anlamıyla bir uyuşturucu fabrikası olan bedenimizin bu takım efektleri ortaya çıkartması hiç de zor olmayacaktır; bkz insan bedeninde bulunan adrenokrom, dimetiltriptamin, endorfin, serotonin vs) ya da gerçek anlamda ruhlar tarafından ziyaret edilmiş olabilme ihtimaline karşılık, metnin içindeki kendi durumunuza uyan kısımları kendiniz için kullanabilirsiniz.-

Bireyin beyni, genel olarak bireye hizmet eder şekilde çalışsa da –en azından bizim için kabul gören gerçek bu- bazı noktalarda bariz şekilde aksi davranışlarda bulunabiliyor. Bunu genellikle, görsel imgeler üzerinden gerçekliğin boyutlarıyla oynayarak yapıyor. Koku, tat alma, dokunarak hissetmek gibi bir takım farklı duyular beyin için yeterli çeşitliliği ve yaratıcılığı sağlayamadığı ve yanıltılması bir noktada daha zor olduğu için, büyük çoğunlukla görme duyusu beynin ilk tercihleri arasında oluyor.

Peki ya neden her seferinde, karanlık bir gölge peşimizden geliyor, neden öteki taraftan gelen ve sanki hep buradaymış gibi davranan o gizemli gölge ruh, karabasanların elçisi bizi rahatsız ediyor? Neden ciddi anlamda büyük çoğunluğumuz aynı şeyleri görüyoruz? Gerçekten var oldukları için mi, yoksa beyinlerimiz kimyası gereği aynı şekilde çalıştığı için mi?

“canlı gibiler”, “çok gerçekçi bir kâbus gibi”,  “yol kenarındaki siluetler” “travmatik bir kaza sonrasında başlayan sanrılar” ve benzeri birçok tanım. Hepsi neredeyse birbirleriyle aynı belirtiler. Bu, beynin tekdüzeliğin içine sıkışmış, somutluk yaratan kısmı (1.1). İkinci olarak, görünürden çok, hissedilen, beyninizin içinde sizinle konuşan bir kısım var, asla kurtulamadığınız ve sürekli tiktaklayan bir saat gibi işlemeye devam eden o saplantılı kısım (1.2 ve diğer soru-nlarınız için iletişime geçebilirsiniz.)

Devam

Çekinceli İnsan

Çoğu insanın yapmaktan imtina ettiği şeyler: özür dilemek, teşekkür etmek, birini yaptığı bir iş için/başarılı olduğu için övmek ve gözyaşı dökmek. İçlerine bir de bilmiyorum demeyi katabiliriz. İnsanın gururu bu tür şeyler yapmasına engel. İnanın bana bu kelimelerden kaçtığınızda ne siz daha yüce birisine dönüşüyorsunuz ne de dünya daha güzel bir hal alıyor.

Geçenlerde, insanların merak ettiklerini sordukları, sorulan konu hakkında bilgi sahibi olanların da cevap verdiği bir mecrada güzel bir soruyla karşılaştım. Soru şuydu: “bir öğretmenin öğrencilerine ‘bilmiyorum’ demesinin bir sakıncası var mıdır?” Bu soru çok hoşuma gitti. Sonra verilen cevaplara baktım, çeşitli profesörler, doktorlar soruya cevap vermişti. Burada cevap verenler o pek sık karşılaştığımız kendi gururuna zarar gelmesin diye bizim gururumuzu, öz güvenimizi yerle bir eden, bu ne biçim soru deyip bizi aşağılayan hocalardan değildi. Bazı şeylerin farkına varmışlardı bu belli. Mesela birisi şöyle kısa bir cevap vermişti: “‘bilmiyorum’ bir öğretmenin söyleyebileceği en güzel şeylerden biri. Bunu geliştirmenin yolu ‘bilmiyorum ama haydi öğrenelim!’ demektir.  Devam

OTOMATİZME AĞIT-3

Duygularına başlık atıp zihinlerinin içerisinde delirircesine zuhur eden düşüncelerin esrik ve amorf meselelerini görebiliyorum.

Zeus’un tapınaklarındaki metafizik melekleri arayan kapkara rahibelerin organlarında biriken ekşimiş suyu görebiliyorum.

Ve onun içerisinde boğulan vaftiz bebeklerin karanlıklarını,

Jim Morrison’un Dynonsos aydınlığının nefretlerini,

Histeri nöbetleriyle solgun sarı ışığın tinlerinde vızıldayan arı kuşunun paranoid şizofrenik çığlıklarını,

Her sabah koyu kahve bardağının içinde düş kuran öykü yazarının dramatik intihar notlarını,

Allen Ginsberg’in Amerika’sını,

Büyük İskender’in Makedonya’sını,

Küçük İskender’in Türkiye’sini,

Julius Caesar’ın Romasını

Ve Platon’un mağarasını görebiliyorum.

Köşegen düşünceleriyle esrik bir biçimde, odasının karanlığında siklerini pantolonun üzerinde sıvazlayan akademisyenlerin sanatsal dramalarını,

Gri denizleri bırakıp mistik dağ tepelerinde Buddha’yı arayan sinek kuşunun gözbebeklerindeki yaş dalgasını görebiliyorum.

Peki, kim kurtaracak bizi bu karanlıktan,

Sinematik kavramların anarşist duyarlılıklarından,

Televizyon ekranlarından, üç boyutlu gözlüklerden ve kimliklerden ve telefon numaralarından,

Fotokopi makinasına bağlı duygularımızdan, düşüncelerimizden, aşkımızdan sevgimizden, sevişmelerimizden, meta-fetişist arzularımızdan, sadakalarımızdan, okşayışlarımızdan, mastürbasyonlarımızdan, cinsel metaforlarımızdan, nefretlerimizden ve sado-mazo ereksiyonlarımızdan…?!

Kim kurtaracak bizi bu esriklikten,

Kokain pipolarından,

Esrar pipolarından,

Arka sokaklarda tecavüze uğrayan kadınların yardım çığlıklarından,

Erkek yurtlarında tecavüze uğrayan pedofili kurbanlarının sessiz gözyaşlarından,

Tecavüze uğradıktan sonra öldürülüp yol kenarına atılan hayvanlardan,

Ve yol kenarlarının kutsallığından,

Tek gözlü tek tanrılardan,

Kitapların kutsallığından ve mezarlıklardan,

Politikacılardan ve onların yeni dünya nefretlerinden,

Ülkelerin meclis tanrılarından,

Milyonlarca Narkisos’dan,

Üç başlı köpekten ve Hades’in kayıkçısından,

Ve popüler düşüncelerimizden?!

Kim kurtaracak sanat okullarının Narkisos’u bile kıskandıracak kadar delirmiş beyinlerinin narsist doktrinlerinden,

Akademilerden, hastanelerden, gönderilen mektuplardan, antidepresan kokan yatak odalarından, psikologlardan, rehber öğretmenlerinden, dershanelerden, kalabalık sınıflardan, ucuz sanattan, tüketimden, ucuz uyuşturuculardan, rüyalardan, ucuz halüsinasyonlardan, Notre Dame Kilisesi’nin soğuk koridorlarından, Georges Perec’in uyuyan adamından,

Rüyalarının resmini yapmak isteyip de soluğu akıl hastanesinin melankolik duvarlarında alacak olan, Sonrasında ise minimalist eserleriyle galeri duvarlarının içinde kaybolan ruhlardan,

Jazzın hayaletimsi giysisine kapılıp hastalıklı gecenin koynunda, buğday sarısı saksafonunun içinde çınlayan yardım çığlıklarından,

Yardım dileyip de salt bir çakmakla ve ağız dolusu küfürle gecenin içinde kaybolan travestilerden,

Histeri nöbetine tutulmuş ve bununla yaşamaya alışmış, televizyon ekranı kafalarıyla beyinleri örselenmiş, duyguları zımparalanmış, hastalıklı toplumdan?!

Kim kurtaracak bizi bu küçük hesaplardan,

Ruhları, hesap makinelerinin sayıları haline gelmiş mühendislerden,

Yeni dünya veganlarından ve post-modern hastalıklı feministlerden…?!

Peki, kim dans etmek isteyecek Hint tanrılarıyla?!

Kim dans etmek isteyecek halüsinatif tavşanlarla?!

Kim kahkaha atmak isteyecek tavşan, balık, insan ve ağlayan bebeklerle?!

Kim halüsünatif karıncalarla tembellik yapmak isteyecek?!

Peki, kim binmek isteyecek kırmızı ledlerle aydınlatılmış koridordan geçen trene?!

Kim sevişmek isteyecek araçlarla düzüşen fil ile?!

Kim gölgelerin peşine takılıp gidecek aydınlık hedeflere doğru?

Ve kim dans edecek Ganeşa’yla,

Yeni gezegenlerle,

Ve yıldızlarla?!

*

*

Ve kim kurtaracak bizi bu çiğ etlerden?!

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.