Kategori: yazın

Bilinçli Olma Bedbahtlığı*

Ruhumuzu satmayacağız ama acıya da göğüs gereceğiz!

Yere uzanıp dumanlı bir kafayla tavanı seyrederken, arkadaşım Onur
Besicisi, yemini ayıklarken ona neredeyse aşk ilgisiyle bakan bu hazımsız; köşegen koyun, sizlerde de insan olmaya, arzulardaki şişkinliğe dair bir kaygı yaratmıyor mu?**

Aslında yalnızca kendimizden ibaretiz. Dışardaki her unsur, elimizi uzattığımız her şeyin bencilliğimizi tatmin edecek geri dönüşleri olsun istiyoruz. Huzurumu bozan ve oldukça sahtekar olduğunu düşündüğüm bir insan tipi varsa, o da; öyle pek bir şeylerde gözü yokmuş gibi davranıp kendiyle yetindiğini iddia eden kimseler oluyor. Bana kalırsa bu, ihtiyarlık belirtisi bir şey. Kişi, kendiyle filan yetinmemeli, mutlu olmamalı. Mutsuzluğun peşine düşüp hep daha fazlasını istemeli. Çünkü yetinmenin, bir yerde durmanın oldukça muhafazakar bir yanı var. Bir çok yeni tadın tecrübesi.. Dahası zihnin gelişimi engelleniyor. Ne kadar mutsuzluk, ne kadar çile; o kadar kayda değer tecrübe. Elini taşın altına sokmamanın, avuçta akrep gezdirmemenin, dakika başı karar değiştirip alık alık kendinle savaşmamanın; hayatın bir standartı var deyip her şeyle uzlaşmanın sağladığı köle bilinç, zevk sahibi birinin utancından boğazını kesmesine yeter.

Bütün problem açlık korkusu. Bu ilkel korku biçimi tümden yokedilemez, ikinci plana da atılamaz ama yapılan işlerde, hiç değilse biraz risk alınıp; geleceğe dair duyulan korku yabana atılırsa, hedonizmde biraz mesafe katedilir.

Mutsuzluğun da zevkleri vardır. Kazık yemenin, boğazlanmanın, uçurumun kenarında imdat diye bağırmanın, yalan söylemenin, çok istenilmesine rağmen bir türlü ulaşılamamasının, başkasının mutluluğunu bir ömür kıskanmanın ama bir türlü ona erişememenin çok keyifli ve gurur verici zevkleri vardır.

Benim bu tür söylemlerim normal bulunmuyor, anomali veya aşırılık içerdiği düşünülüyor. Ölçüsüz bir insanın, dengesiz bir zihnin toplumsal faydayı aşağılara çekeceği hesap edildiğinden böyle düşünmek itkisi gerçekleştiriliyor. Oysa en teneke kişinin bile, sürekli saman yemekten sıkıldığı bir an olmalı. Kurulmuş bir düzenin şaşmaz uygulayıcısı olmak, tek bir zevk biçimini; tek bir aylaklığı ve tek bir iş biçimini savunmak insanın oldukça karmaşık meseleleri olduğu düşünülürse, mümkün değil. Tüm bu stereotipik veya konservatif insan tasvirleri yani toplumun içinde kalmayı öğütleyen şu sıkıcı mı sıkıcı geleneksel formül, zaten hepimizin kıyısından köşesinden de olsa uzlaşamadığı bir şey.

Olagelenin sadace yabanıl bir hayattan ibaret olduğunu keşfedişim beni her defasında şaşırmıştır. Ergenliğimde yetişkinliğin ve olgunluğun; mesela düzenli bir meslek yaşamının, beraberinde zihinsel de bir gelişme gerektirdiğini varsayıp kendi uyumsuzluğumdan, hamlığımdan çok utanmıştım. Oysa şimdi işlerin böyle olmadığını anlıyorum. Toplumsal çevrelerin, tabakalaşmaların meydana gelmesi, insandaki usanmaz bilinç yükünün hafiflemesi içinmiş. Zaten zihin, ihtiyacı olmadığı kadar biyolojik bakımdan evrilmiş; içine dönen kişi, bu dönüşte biraz ısrarcı olursa kendinden korkmaya; sıkılmaya başlayacaktır. Mistisizmin çöp suyuna bulanmış belirsizlik düşlerinin; içerdeki tanrının filan; çağdaş insanı haddinden fazla gelişmiş, haketmediği miktarca kafatasının içinde bulunan etsel beynin çile ve akreplerinden kurtarmaya yaradığının; bunun biraz ötesinin, dehşet verici bir şey olacağının tespitini yapmak güç değil. 2 bin sene önce yaşamış bir mistik, muhtemelen, şimdikilerden daha “derin anlamlara” sahip değildi. Eskiden akıl yerine imgelem vardı, şimdiyse aklın yükünden kurtulmak için; tabi biraz da renkli pul biriktirmek için mistik yöntemin göz bağlama büyülerine başvuruluyor. 

Yani demem o ki; insan, ne sandığı kadar sıradan ne de zannettiği kadar derin. Bunu keşfetmek korkunç ve iğrenç. Çok yanlış bir oranlama olmayacaktır; bilindik sularda yüzmeyen, zihni ve bedenini genelin rotasından ayıklamış insan sayısı; bir topluluk içinde çok çok az. İnanılmaz az. Milyonda bir, demek bile fazla iyimser olmaktır. Kişilerin huy özelliklerinin birbirini andırması; ortak zevkler filan sizi kandırmasın; bunlar personatif kıyafetler; toplumsal bir sahtekarlığın sürdürülüşü. Ortak davranışlar ve fikirler üzerinden zihnin zevk ve yönelimleri kavranamaz. Bir şeyleri kavramış, farkında olmak bedbahtlığına düşmüş kişiye çeşitli avuntular sunulur:

Sanat. Sanat, dinsel bir çileden farklı değildir. Gerçek endişeleri olan türdense tabii. Ham ise, şova ve sahneye endeksliyse zaten el üstünde tutulur. Bunun sadece buraya has bir şey olduğu da sanılmasın. Ham sanatın yüceltilmesi, niceliğin niteliğe galip gelmesi, evrensel bir budalalıktır yoksa Thomas Bernhard gibiler neden yalnız hissetsin, Batı Avrupa’da, düşünüldüğünde; buradan daha isabetli insanların olduğu yerde yaşıyor bu kişi. Yok, bir algı hatası bu. Budalalık, her kültürün içine sinmesini bilmiş küresel bir aptallık fenomenidir, nereye gitseniz karşınıza çıkacaktır.

Bilinçlilik bedbahtlığına tutulmuş kişiye çocuk kandırıyormuş gibi “sanat” derler. Bununla özgürleşebilirsin. Fakat özgürleşme ve kendini gerçekleştirme, ilkel beynin sınırlarını zorlama; bu tür marjinal istekler, şov ve makyajın ışıltılı dünyasının karşısında çok basiretsiz kalır. Kördür güzelliği görmez, topaldır bir seveni olmaz. Sanat dünyasında ölüsevicilik, kutsallaştırılmış bir fenomendir. Bu, insanın bir türlü terkedemediği tinselci yönünü tahrik eden bir unsur. Bir sanatçı da bir dinsel çileci kadar peygamber soyundandır. Sekülerle muhafazakar ablaklaklığın kavuştuğu elzem nokta burası: birinin sanatı varsa ötekinin de dini var.

İşittiğim en güzel lafı, Tanrılar, Yeni Yaratıklar’ında Morrison etmiştir sanat hakkında, demiştir ki: Sanat, hücre duvarlarımızı süsler. Yani açayım bunun ne anlama geldiğini: ‘’Bizler hücreye tıkılmış kuyruklu birer maymunuz ve sanat, bir teselli olarak bu hücrenin duvarlarını boyalamak gibi ilkel bir edimden öte bir şey değildir.’’ Bu canımı sıkıyor ama canımın sıkılışı, bir noktadan sonra, azgın; çileli bir mutluluğa dönüşüyor.

Sanatsal hokkabazlığın formüllerini hafızladım. Üç dilimlik bir yeteneğiniz varsa, sizler de bir çaput dikebilirsiniz. Bu kolay bir şey. Sadece doğanın sizde bu absürt yeteneği, öteki türdeşlerinize kıyasla, daha fazla uyandırması gerek. Genetik bir aktarım yani. Birlik dilim de, memur gibi çalışmanızla alakalı. Amele gibi, sanat burjuvazisini besleyecek; onların zevklerini sıvazlayacak şekilde çalışacaksınız. Zaten sanatçılar da durumun farkındadırlar, sözgelimi Kieslowski; tüm bu uğraş küçük bir burjuva hayatın kazanılmasından başka bir boka yaramıyor, anlamında bir laf etmiştir. İlgilenen bulabilir. Yani onlar da tutsaklıklarının gayet bilincindeler. Dinin olamayacağı gibi, sanat da bilmek bedbatlığına kapılmış bir zihne asla teselli olamaz. Sadece yeteneğinizi geliştirir, solipsist; tekbenci bir haz yaşar, biraz kurtlarınızla oynarsınız; polen toplamak, biraz takdir edilmek de; eh işte, iş görür ama işe yaramaz.

Sıradanlığın zevkleriyle yetinemeyenlerin başlangıçta yöneldiği ilk duygulardan biri aşktır, doğal bir itki olması bakımından aşk; zevk almayan insanlar için güçlü bir afrodizyaktır. Kieslowski’nin, A Short Film About Love’ında (Aşk Üzerine Kısa Bir Film) dolu olsun boş olsun; dökülsün dökülmesin, süt şişeleriyle bir alıp veremediği var gibidir. Filmde süt, olgunluğun; artık duygularla işi olmaz kaşarlanmışlığın tersine, hala saflığın izleriyle kımıldayan bir ilkgençliği temsil etmekte gibidir, benim algım bu yönde olmuştu ilk seyrettiğimde. Zaman gelir herkes yaş alır, süt şişesi elbet dökülür hatta kırılır. Artık kartlaşmış, eski tazeliği olmayan parmakların tüm yapabileceği, saflığın kusmuk artıklarıyla oyalanmaktan başka ne olabilir!  

 Sıradanlığın zevkleriyle yetinemeyen kişi ne yapacaktır öyleyse? Hep saman yemeye tahammülü olmayan kişi bile bu aynılıktan başka bir aynılığa sığınarak kurtulur. Sürekli aynı kadınla sevişmekten bıkmıştır. Çok marjinal görünse de, kuyuya dalar; boşalamadığı bir gece karşısındaki türdeşinin o kadar da güzel olmadığını farkeder. Spermin süt gibi aktığı bolluk ırmakları kurumuş, dere buz kesmiştir. Gözün, güzellikten sarhoş olduğu o esriklik ikliminde yaşanmıyordur artık. En güzel vajina taçyaprağının bile hamsi gibi açılıp koktuğunun farkedildiği an içerdeki felaket iyice azar. Kadınlar da bu temsili penise uygulasın. Kuirlerse bir karşıtlık kanalıyla aralarına mesafe koyup sanki eriştiklerinde dünya onların olacakmış gibi farzettikleri her ne varsa ona. Ve yeni bir kadın ister. Bulur ve nihai sonuç, ondan da sıkılmaktır. Sıkılmanın nihayeti ise, yalnızca nevrozla genişlemiş kurtlu zihinler iyi bilir ki, ölümden başka bir şey değildir. Bu durumda yaşam, bir bilinç artığıyla, kökeni meçhul bir anlama arzusuyla sürüncemede kaldığı; uzun süren bir can sıkıntısıdır. Sıradan babun bunu asla idrak edemez, işten yeni çıkmıştır ve size tuzunuzun kuru olduğunu söyler; siz de ona işverenine bugün sağ elle mi sol elle mi sakso çektiğini sormak küstahlığına yeltenmek isteseniz de ‘’boş boş konuşma’’ anlamında bir şeyler söyler ve geçiştirirsiniz. Genelde böyle olur.

Hayatın savunulması, aç kalma korkusundandır ve bu herkesin içinde vardır. Bir tutkudan, özgürlük sevdasından filan gelmez yani. Bütün ziynetler eteklerden döküldüğünde ne sanat ne din ne aşk ne doğa kurtarır; en çaresiz anda şayet çelikten bir iradeyle ölüm tercih edilmeyecekse, muhtaç olunan şey, bir somun ekmektir. Ne olduğumuza, ne kadar olduğumuza daha yakından bakalım.

*Cioran’ın andığı, Almanca yazılmış bir kitabın ismidir aynı zamanda. Eserin özgün adı, Bewusstsein als Verhangnis’dir. Peki ben neden resim ve eser isimlerine bu kadar meraklıyım, bahsi geçen kitabın Almanca adını neden özellikle belirtiyorum. Yalnızca zevk. Yabancı dilde bir ifadeyi, eğik olarak yazabilmek özgürlüğü bende tipografik bir tutku doğuruyor sözgelimi. 

** Hayvancağızın karemsi, dikdörtgenimsi olması; bu resimlerin çizildiği dönemlerde yani 1800’ler Avrupa’sının başlarında besi hayvanlarındaki bu tür vücut hatlarının birer statü göstergesini ifade etmesi; sahibi için cakalı bir izlenim bırakacağının düşünülmesinden kaynaklanır. 

Hoşlandığı kadına itirafta bulunamayan genç bir erkeğin monologu

Kafan dumanlı. Esrik dumanın sardığı düşünce ve arzular, derin gölgeli bir ağacın dallarına takılmış. Birinden etkileniyorsun. Suni bir kapılma mı bu, yoksa eyleme döküldüğünde; duyguların aynasında seyredildiğinde, şöyle başından tırnak uçlarına kadar seni titretebilir mi. Bilmiyorsun ki henüz denemedin. Uzak şehirlerin ve eskimemiş, taze bir derinin hayalini kurduğun ilkgençliğin; o flörtöz takılmaların aklına geliyor. Aşka ve cinselliğe dair ikna edici bilgilere sahip olmadığın, sevişme olasılıklarının bile kasıklarını terlettiği; dudağının üstündeki bıyığın tüy gibi göründüğü toyluk zamanların. İşveli bir cümlenin peşine kapılıp park bahçe, alnın havada dolaştığın günler; cehaletin sarhoşluğuyla tatlı tatlı ağzını yalıyordun. O dönemleri özlüyor musun, zira deneyimlerin kafanda kurduğundan pek uzaktı. İşler tahmin ettiğin gibi gitmeyince argonun püsküllerine, hınç ve çekememezlik duygusunun sadizme varan hışımına tutunmuştun. Evet, böyleydi ama ulaşamamanın, paragraflarca düşlemenin, o cahil çocuk cesaretinin erotize bir yanı vardı. Bedenini ilk defa birinin görecek olması, saçlarınla anaç bir ilgiyle oynayacağı, sıcak nefesini boynuna üfleyeceği anların kurgusu; zihnini tatlı tatlı ısıtıyordu. Hoşlandın ama şu gençliğini doksan kuşağında yaşamışlar gibi açılamıyorsun. Korktuğundan ya da çekindiğinden değil. Hayal kırıklığına uğrayacağın türden sıradan bir hayatla, estet olmayan bir yaşam tarzıyla karşılaşmaya tahammülün kalmadığı için. Değmeyecek bir ihtimali kafanda çok büyüttüğüne ikna olup kıçının üstüne çökmen korkusundan.

Kişiler, aşk duyumunun romanlarda, şiirlerde güzel olduğuna; gerçek yaşamın bunu kaldırmayacağına çoktan hükmetmişler. Tamam sen de nitelikli çapkın, yılların erkek güzeli değilsin. Bazı boyunduruklardan henüz kurtulamamış, ergenliğini 15 ay önce sinsi sinsi, ancak terketmiş; toyluğu çok yakında, bir adım geride kalmış birisin ama bu tutku yoksunluğuna kızıyorsun. Aşk diye bir şeyin varolduğunu ve yer yer, cinsellik gibi insanın içini iflah olmaz derecede gıdıklayan şımarık ve yabanıl bir arzuya galip gelebildiğini biliyorsun. Yaşadığın mahallenin sokaklarında kanlı göğsü elinde, küfürler savurarak intikam sözcükleri söyleyen kavgaya aç tipler cirit atarken; ülke berbat bir kültürel dejenerasyonun eşiğinde oyalanırken; senin düşüncelerindeki bu absürt nezakete ne gerek var. Gördüğün bunca felaket, nasıl oluyor da seni hala kaba saba bir insan hurdasına çevirmeye yetmiyor. Yetmiyor mu, ben çoktan o insanım. Hem şu, ucu aşınmış sırtlan dişlerime; kirli dumanlar çekmekten çöl tozları gibi sararmış, dağınık; minesi kireçlenmiş şu hayvansı dişlerime bir bak. Sadece onları seyretmen bile yeter, sadece on beş ayda erik moru hatlarla yaşlanmış şu suratına bir bak. Gözlerin, bir mide bulantısına benzemiyor mu, yalana mecbur hissetmekle ne kadar da renk deformasyonuna uğramışlar, söylediğin her yalan gözündeki bir mimiği birim birim bulandırmış. Çok düşündüğünü, buna değmeyeceğini; çok vakit geçmeden harekete geçmeni söyleyen arkadaşının telaşlı zaman algısının dış dünyanın gerçekliğine yakın olduğunu biliyorsun, hala nasıl da liseli hoş ergenler gibi, ilk itirafların; ilk buluşmaların heyecanını yaşıyorsun. Aslında yaşamıyorsun, yüksek ihtimal kendini kandırıyorsun. En olasılık dışı cinsel tatminin veya aşk duyumunun incecik iğne ucuyla bile uyarılsan, apatik biri gibi hiç kıpırdamazsın. Evvelden beri böyleydin. Sen kendini kandırıyorsun. Şimdi kendi kendine bunları söylediğin gibi bunu ona bir bahaneyle söyleseydin, dinlemeye tenezzül bile etmeyecekti. Üstelik artık lisede değilsin ve artık insanlık, ülke; kaba bir telaşın, yaşam kalitesi düşük ham bir duygusallığın; daha da kötüsü, piramidin en altındayken göçükten kurtulup nasıl hayatta kalacağının hesabını yapıyor.

Aristokrat bir ailenin dandy’si, çocukluğu şatolarda en değme peyzajcılar tarafından yapılmış bahçelerin serin rüzgarında ve gece toplantılarının tılsımıyla geçmiş bir mirasyedi de değilsin ki; ne bu tripler. Sen yaşamı ne zannediyorsun. Sadece dumanlıyken kadınlara bir eceymiş, tanrının en gözde tasarımlarıymış gibi davranıyorsun. Fransız simgecileri bile, kendi afyonlu dönemlerinde bunun bir inci dizme işi, bir şiir yani besbelli bir yalan olduğunu bilirlerdi. Ah şu ilkgençliğinde okuduğun romanlar, ürperen omurlarını izleyene dönmüş, eşelenir gibi giyinen; yarı çıplak kibar fahişelerle dolu bol tasvirli roman sahneleri.. duygu dünyanı sarsmasalardı; bir markete, bir hırdavatçıya girip vasıfsız bir eleman olarak çalışır; ömrünü şimdiki şımartılmış aylaklığına kıyasla daha işe yarar şekillerde yakardın. Kişiler, roman sayfalarının birer fiction olduklarında ısrarcı. Oysa sen yazarlarının yaşamöykülerine hakimsin. Bütün tumturaklı ve değme aşk romanları, yaratıcısının belleğinin ikinci yaşamını sunuyor, bunu çok açık bir biçimde biliyorsun. Takıntılı fakat naif aşklara, bu insanların hayal güçleri tılsımlı bir ayna tutmuş. Zaten bir gerçekliği olan hisler; bir gölge kazanıp yalazlanmış. Hoşlandın ama söyleyemiyorsun. Uzaktan gördüğünde, her gün içinden çıktığı iş hanının önündeki üçüncü sınıf kafeteryanın sinekli masasına oturup döküntü camın ardından, iyiden iyiye ulaşamama hissiyle canın sıkılarak; onun omuzbaşlarını seyrediyorsun. Mevsimden mevsime. Bu bir doksanlar platonik aşkı olsa ve hakkında üç mısra, fena olmayan; serbest nazımla şiir yazsan ve ona atfetsen ikiniz de şöhret kazanırdınız ama sen çıldırdın mı, ne yapıyorsun. Sana yakıştıracakları tek şey röntgenci bir sapık olduğun olacak. Tellerin gerildiği, cinsiyetler arası tutkulu ilgilerin patolojik bulunduğu kaypak bir yüzyıla girildi. Yandaki bisikletçiden, köşedeki notere kadar; çevredeki bir çok insanın radarındasın ve yedi yirmi dört buralarda cirit atışın haliyle şüphe çekiyor. Keşke, önce karnını doyurmayı akıl edebilseydin. Yine de onun patlıcan moruyla, kiremit kızılı arasında gidip gelen; yumuşak bir fıstık yeşili ve firuze mavisiyle kelebek gibi açan saçlarını, hayata cahil bir liseli ergen fevriliğiyle seyretmeyi seviyorsun.

Birisi “işin ne” diye sorarsa yazarım bile diyemiyorsun. Yazan eden biriyim demeye belki cesaret gösteriyorsun. Bu sürat çağında sanki tarihselleşecekmişsin gibi kendine Beatrice araman da, suyunun suyu; homeopatik bir zırvalık artık. Kötü bir sevişme, hurdalık gibi kokma ihtimalin; bütün düşsel olasılıklarını çürük karpuzlu bir çöp suyunun kirinde boğacaktır biliyorsun. Olsun, yalnızca seyret. O asla ulaşılamayacak şeyin iç gıcıklayan zevki. Gerdanına asılı yuvarlakları. Ancak içine sütyen giymediğinde hatları seçiliyor. Memeleri, tam da dilediğin gibi bitkisel bir küçüklüğe sahip. Yaprak gibi bir kumaşın altında ne güzel duruyorlar. Bacaklarını, uyluklarına kadar açık olduğunda seyretmekten daha dokunaklı bir haz alıyorsun. O hafif maskülen adımlarla titreyen hoş yağ dilimleri. Hoşlanıyorsun ama hala taze bir çocukmuşsun gibi hoşlantını dile getiremiyorsun. Belki de bu, bir yazının güzelliğine feda edebileceğin usta işi bir yalan. Tıkanıklık dönemlerinde bataryaları bu formülle işleteceksin. Yine de her şeye rağmen, yeteneksiz bir çapkın olmaktansa; kavuşana kadar yere göğe sığdıramadığı bir yosmayı, ona ilk yakınlaşmasında ilgisinden ayıklayan; frengili bir Baudelaire olmak, seni çok daha cezbediyor. Aynen, hala şu on dokuzuncu yüzyıl fantezilerinden kopamadın. Yine de güçlü duyguların, çiğ bir devirde; bir şeylere göğüs germek anlamını taşıyacağının ve aşkın ömrünün çok kısa olacağının; çünkü tutkuların tecrübe edildikçe mekanize hale gelip sıradanlaşacaklarının bilincindesin.

Yalanlarının maden suyu dilinde eriyor, hiç utanmıyor musun! Neden utanacakmışım. Çünkü yalan söylüyorsun. Hayır, edebiyatın konusu olabilecek güçlü duyguların iyi bir yazı uğruna suistimal edilebileceğini biliyorsun. Belki de kadınları seven basit bir hetero değil, yazı yazmayı seven takıntılı bir nevrotiksin. Ama insanlar bu düşüncelerini bilse, süslü cümlelerle zar attığını; bunun iğrenç olduğunu düşünecekler. Hayır, onlar hislerinde korkak ve kendilerine saygısız kimseler; yanına neredeyse pek az şairin yanaşmaya cesaret edebildiği Kötülük Çiçekleri’nin en sanrılı cümleleri, kadınlara duyulan taşkın arzulara atfen yazıldı, bilmiyor musun. Tüm bu düşüncelerin, bir an gelecek yazıya dökülecek ve insanların tepkilerini gizli gizli takip edeceksin.

AYAKLAR

Çakılmış İsmail, devası yok.
Oturma odasında bir korkuluk.
Korkuluk, eve ilk taşındığında söktüğü panjurlardan.
Kıyafeti yok, çulsuz ve sessiz bir korkuluk.
Başı ve ayakları ve elleri yok.
Bir hayalet ya da iskelet gibi geliyor gözüne günlerdir.
Hiçbir yere gitmemenin ve hiçbir yerden dönmemenin; kendinin şeceresini tutuyor aylardır.
Duvara yaslı, duruyor haftalardır.

Evim meyden yapılmadıysa, neyden yapıldı, diye soruyor İsmail.
Her artan adım neyimde başka bir delik.
Topuklar var diyor İsmail.
Topuk var topuk var.
Eskimiş, çiğ asfaltı ezen topuklar.

Odada hava karanlık her daim, akvaryumun suyu koyu ve kara bir elma rengini koruyor.
Gözü sönük odanın, hafızası dipdiri.

Tavana bitişik pencereyi aralıyor.
Bu kot farkı gözleri kör biri gibi, kulaklarını güçlü kılmış İsmail’in.
İsmail gelip geçen ayak seslerini duyuyor, sabahın ilk saatleri, sokak kalabalık.
Ayakkabıların farklı seslerini ezber etmiş.
Sanki ayakkabılar konuşuyor artık.

-Huzuru yakalayabilir miyim? Ne kadar hızlı? Ne kadar yavaşım? Aramızdaki mesafe ne kadar? 
-Savaşı başlatabilir miyim? Başlarsa kaçar mıyım?
-Ne kadar canlı ne kadar ölüyüm?
-Kumbara mı doldurabilir miyim? Ne kadar zaman alır?
-Kundura, bir çift kunduram olsaydı!

Kalabalıklaşıyor ayak ya da ayakkabı sesleri, kalabalıklaştıkça kararır gibi karmaşıklaşıyor.
Ayak sesleri yükseliyor. 
Kurulan cümleler, sorulan sorular, derinleştikçe siliniyor.
Bir saate bakakalıp zamanı durdurmanın hayalini kuruyor İsmail.
Çalışsaydı, bir işi olsaydı eğer, işten eve dönüş yolunda olacaktı bu saatlerde. Akşam oldu diyor İsmail. 
Çoğul değil artık tekil ayak sesleri.
Azaldılar. 
Akşam oldu diyor İsmail.
Her eksilen adım yalnızlık yapbozumu tamamlıyor. 
Lambayı yakmıyor İsmail.
Aklım karanlık değilse ney.
Ruhum karanlık değilse ney. 
Sesim karanlık değilse ney. 
Evim karanlık değilse ney. 
Sökemiyor İsmail, devası yok.

iyi bir güneş

“Öldüğüm zaman çiçek göndermeyin benim çiçeklerim var.” -Miss Lu

Güneşli bir Pazar sabahı. Tatlı Bela geldi. Bir pazar sabahı dışarıda. Geldi ödünç para istedi benden biraz. Altımda iskemle masada oturuyordum. Pencerenin önünde. Bahçeden geçtiğini görmemiştim. Radyoyu kıstım, gazeteyi bıraktım. İkimizin de gözlerinde ayrı ayrı anlamlara gelen tümleçlerin sonundaki soru işareti var. Aynı soru işareti.

Ne kadar dedim.

Şu kadar dedi. Saçlarını karıştırırken gülümsüyordu. Laden ağaçları gibi sallanıyor da. İstediğim pikap iğnelerini de getirmiş, küçük teneke kutusuyla cebinden çıkarıp elimin yanına, masaya koydu. Kente sık sık inemiyordum. Deniz var önce.

Peki dedim. Biliyorsun…

Evet dedi. Gülümsüyordu.

Bir iki söz daha ettik. Dışarısı güneşle dolu.

Sonra yüz seksen derece döndü birden. Bereket kapı arkasındaydı. Acele ediyor. Geldiğinde açık olan kapıyı çekti. Merdiveni indiğini duymamak için radyonun esini yükselttim.

Güneşli bir pazar sabahı. Hemen herkes dışarıda. Tatlı Bela, yabani yaseminlerin bulunduğu sol kaldırımda koşuşan çocukların arasından geçip gitti.. Pencereden gördüm onu. Pek sevimliydi yine. Pencereden. Laden ağaçları gibiydi. İngiliz Bahçesinde yüzlercesi var onlardan.

Baş Belası’nı ise aynı günün akşamı sokakta gördüm. Kente inmiş bulunuyordum. Bir kız arkadaşıyla yaklaştı. Düşündüklerim makasla kesilmiş. Önce kıza baktım. Yerindeydi. Ağzımsa Baş Belası’yla. Yürüdük. Kızı gördüm ısırıyordu, bir yerden tanıyacaktım, gerisi gelmedi.

Baş Belası’na, sabahleyin Tatlı Bela’yı gördüğümü anlattım kısaca. Bezgin bir tavırla:

İyi ama, dedi. Ne yapmak istiyor hâlâ bu çocuk. Çok karşılaştım böyleleriyle. Kâğıt gibi yırtılırlar dayanamayıp. İki aydır ailesine mektup yazmıyormuş. Sıkılmadan geldi kendisi anlattı bana. Beni açmıyor, açmayacak bu çocuk. Dün akşam yine bu vakitlerde bir gemi gibi yan yan yanaşıyordu kızcağıza. Sevinç içindeyken üzünç içindeler bakıyorsun birden. Uyku uyumadıklarını ayırt etmedim mi hiç? Bin yıldır uyumuyorlar bin yıldır uyumayan müminler gibi. Dudakları morarmış ikisinin de…

Bu çeşit belalar nedense çabuk açılır. Kız uslu uslu yürüyordu yanımızda.

Neyse, dedim. Anladım. Yeter. Sen bir başka açıdan bakıyorsun. Bir yere uğramam gerekiyor, şimdi.

Şimdi mi? dedi.

Bir dakika. Şapkama iki kez dokundum parmaklarımla, tamam. Bir tanrının iki yüzü gibi ayrı ayrı gülümsedim. Hoşça kalın çocuklar.

Sesim boğuk, tıkanmış, kötü kötü tınlıyor.

Ben alçağın biriyim diyordu, arkamda konuşarak yürüyen iki adamdan pahalı şapkalısı. Ne bileyim ben?

Allahın Belası’na tam onlardan ayrıldığım sırada rastladım. Biraz değişmiş. Sakal bırakmış ayrıca. Şaşarsınız bir ayda uzun bir sakal. Ağzının yeri doğru dürüst belli olmuyor. Konuşunca ancak şurası diyebiliyorsunuz. Değişmiş buluyorum onu gerçekten. Gözleri yeni silinmiş camlar gibi pırıl pırıl, parlıyor. Eli bile daha güçlü, daha büyümüş geldi bana. Dimdik durmaya çalışıyordu. Hafif kamburluğunu yok etmek için midir nedir?

Ne oluyoruz yahu dedim.

Bağıra bağıra anlatıyordu.

Sakin ol biraz, dedim. Duyabiliyorum.

(Bazen arkadaşlarımın ölmüş oldukları kanısına kapılıyorum nedense. Mutlu muyum, değil miyim diye düşünmeyecek denli uğraşları, didinleri olan kişilerdenim ben de. Yeni bir gömlek giyince, yıkanınca sevinen…)

Şimdi Allahın Belası karşımda. Geçitlerden birine girdik. Gidip fişleri o aldı. Ayakta bira içiyoruz.

Yarım saate yakın çene çaldık, hafifledik. Bir sıkıntımız yok –yine de. Yeni tuttuğu ev oldukça güzelmiş.

Tam bana göre diyor. Tehlikesi yok.

Bir değişiklik olduğunu seziyordum zaten diyorum.

Az ötemizde fıçıların çevresinde demir atmış gibi oturan gemiciler var. Bir tanesi kalkıp üstümüze geldi, geldi ayağıma bastı. Bakıştık. Göz göze gelmek hatasında bulundum, nasılsa. Benimkisi yine soru işaretiydi ama, gemicininki anamın dinini ne yapmak istediğini anlatmak istermiş gibiydi.

Çıngar çıkarmak istemiyordum. Sigaralarımıza davrandık. İçerek çıktık. Bizi zevkle seyredenler vardı, İtalyan lokantasından başlarını uzatmış iki kırmızı yüz. Gürültüden nefret ederim. Çıngar çıkarmak istemiyordum.
Allahın Belası’nın evi kadınlı erkekli bir sürü insanla doluydu. Pencereleri de ardına değin açmışlar.

Peki bizi gören olmadı. Çene çalanlar arasında gözlük kullanan, iyi para kazanan hiç ama hiç sevmediğim bir yahudiyi, ceketsiz, gabardin pantolonlu üniversiteden bir genci ve birdenbire de Tatlı Bela’yı gördüm. Kızıyla, yavrusuyla. Kendimi tutamadım.

Ben gidiyorum, dedim.

Dur, yahu dedi. Ve bir sigara tutuşturdu ağzıma zorla. Oldum olası böyle çiğliklerden hoşlanmıyorum.

Gideceğim, dedim. İçimde şarap gibi yıllanmış bir kıskançlık, indim aşağı. Kimse tutamaz beni.

Yukarıda sesleri, pencerelerde gölgeler. Ben bu yükü çekemem. Atladım tramvaya.

İnsan sıkıntıdan bunalınca kendini nereye atacağını bilemiyor. Püsküllü Bela’nın evine atmıştım bu kez. Üst katlardan birinde oturur. Ben de Mike Hamer gibi merdiven kompleksi var galiba.

Ağında çikolata açtı kapıyı bana. Anlaşılan daha birileri var içeride. Doğru çıktı. Dört kişi olduk. Bu Pazar akşamı talihim kalabalıktan yana açık.
Çıkmak üzereymişler zaten. Biraz konuştuk. Nuh’u daha önceden tanıyorum. Miss Lu’nun ölüm töreninde yan yana düşmüştük. (Miss Lu seksen iki yaşında öldü). Belki bin tane yüzü var. Üstelik ukalânın biri bence. Bir dakika sürmedi çıkarken kapıda patlayacaktım. Bereket versin Püsküllü Bela iyi geceler, dedi onlara.

Biz gidiyoruz. Ayrıldık.

Sağol, dedim. Nuh’u yumruklamaktan korkuyordum yoksa.

Neyin var alla’sen bu gece senin? Senin?

Kara Bela ile Yedi Bela’yı bulduk. Evdeydiler.

Karnımız aç, dedik. Yiyip gelelim. Diyeceklerimiz var.

Çıkarken, bir masada görmezlikten gelmeme rağmen üstünde armaları, uydurma madalyaları ve kaymakamlar gibi gerdanlı hiç kazanmamış eski bir acun güzelinin feraceli resimleri olan bir puro kutusu gözümden kaçmadı.

Herkes bir değişiklik var. Püsküllü Bela sanki yanımda sekiyor, sekerek yürüyor.

Lokanta kalabalıktı. Güç yer bulduk.

Çokça içki getirttim ve içtim gönlümce. Kimseciklere aldırmamalıyım diyordum içimden. Püsküllü Bela benimle ilgisiz görünüyordu. Eski bakanlardan birinin oğluna selam yolladı başıyla.

Kalktığımızda iyice olmuşum, ben. Hesabı ödedik.

Evde, burada boğuluyorum ben, dedim. Anlasanıza. Çıkalım.

Yanaşmak istemiyorlardı, aldırmadılar.

Git bir soğuk suyla yıkan açılırsın, dedi Yedi Bela.

Çare yoktu, gittim dediğini yaptım. İyi gelmişti biraz.

Odaya döndüğümüzde Tatlı Bela’dan söz açmışlardı. İçimizde en genci oydu.

Ne derseniz deyin fakat o ölecek, dedi biri. Ola ki bendim bunu diyen. Şaşırıyorum.

Onun yerine bir başkası ölemez mi sanki, dedi Kara Bela. Tanrının elinde bu.

Ne demeye getiriyorsun yani?

Hiç. Bir başkası olsun da.

Bir değişmeyen sen kalmışsın.

İki kişi birbirlerini yeyip bitirdikten sonra kimse bir şey yapamaz.Birbirlerini uyluk kemiklerine değin seviyor onlar.

Bu konuyu burada kessek, dedi Yedi Bela.

Çıkalım, dedim ben de yüksek sesle. Çıkalım. Çıktık.

Osmanlı Sokağına, Allahın Belası’nın evine gittik.

Gürültü sokağa taşıyordu, pencerelerden kusuyordu. Ağızları dolu dolu gülüyorlardı. İçerde Nuh’a da rastlamayalım mı. Talihim yaver gidiyor.

O gece, hep başka konulardan konuşulduğu dikkatimi çekti yalnız fırsatını bulup söyledim. Kikirdedi. Bol bol soda içtik. Sigara tüttürdük hep. Önümüzdeki haftadan söz ettik.

Geç vakit dağıldık. Tatlı Bela’yı son kez ayrılırken gördüm böylece, yavrusunu da… Sarmaşık gibi beline sarmıştı kolunu. Tokalaşmıştık.

Sonra, bomboş sokaktan köşelerin kıvrılıncaya değin iki gece gölgesi gibi onları göz ucuyla izledik.

Bir taksi çevirdim. Yorgundum. Eve geldik. Püsküllü Bela’nın yanımda olduğunu düşünemiyordum. Miss Lu’nun kalan çiçeklerinin arasından geçtik. Püsküllü Bela kadınlığı üzerinde ışıklar yaktı. Perdeleri çekti. Sonra soyunup yattık. Beni çok seviyormuş. Çıldırıyormuş benim için.

Hadi, dedim. Sonra yıkanıp yattık.

Yakınımızdaki evlerden birinde sinsi sinsi Gounod’nun Bir Kukla İçin Marşı çalınıyordu. Ancak duyabildim. Yastığımın serin beyaz örtüsüne yerleştirdim kafamı. İyi bir güneş görmek istiyordum sabahleyin. İyi bir güneş. Sevgili Miss Lu’nun çiçeklerini soldurmuyan Miss Lu için. İyi bir güneş.

Ece Ayhan
(Dost Dergisi, 13. Sayı, Ekim 1958)

Titanlar hakkında

Adak mı adamadık, yüzlük kurbanlar mı kesmedik?
Uzaklaştırması için başımızdan şu salgını

Homeros, İlyada

Mübalağayı ve süslü nesri kullandım bu yazımda. Metinlere söz sanatlarını sezgisel olarak yedirmek, derdimi bu şekilde ifade etmekten keyif alıyorum. Bu yazıda, aslında oldukça güncel sorunları destanlardan alışık olduğumuz abartılı bir dille aktarmaya çalıştım. Ortaya absürt bir üslup çıktı. Gündelik yaşamımızda rastgeldiğimiz tüm siyasallaşmış ve metafizik kötülükleri titan eğretilemesi üzerinden sunmayı denedim. Düz yazının bu biçimini Baudelaire ve Mallarme gibileri de zamanında tercih etmişlerdi. 

Devlet, şu iç organları dışarda olduğu şekliyle tasvir edilen, biyoloji derslerinde gösterilen plastik heykelcikler gibidir. Bütün unsurlarıyla, başı bulutlara değen, gözleri her köşesi mülkleştirilmiş, çimler arasında dolaşan otantik böceklerine bile birer isim takılmış uçsuz bucaksız doğa malzemesini seyreden gaddar bir titan gibidir.

Bizleri yaşama sebepsiz süren o saklı yaşam sevisinin sürekli denetlenen, bir yeryüzü hapishanesine çevrilen biyolojik yazgısının kara cüppeli vaizine benzer. Ondaki erk iştahı, bağırsaklarında emilen materyallerin çürük kokusundan sezilir. Devletin besin kaynakları, insanın usanmak bilmez ve tabiatın yaralı karnına taht kurmuş her türden özgürlük istemini sömürür. Kendiniz olmak, bir şeylere sahip olmak, bir su kıyısı görmek, görünürdeki eşitsizliği dil üzerinden aktarmak isteminizin değnekçisi bu kökü hiç bir yere çıkmayan doğa kadar yaşlı kurumdur.

Titanın kanalizasyon yollarında, tüm insan artığı, bürokratik bir fazlalıkla, geniş kirli su yollarını engelleyen fabrika tahliyeleri gibi uğursuz bir tıkanma yaratır. Besili, sürekli istemesine rağmen hala sizlerden yaşamlarınızın diyetini talep eden, kursağı usta bir tahnitçinin keskisiyle açılıp bakılsa binbir türlü suç ve günahın hurdasıyla doluştuğundan söylevci ağzı koku yapan, hasta bir devdir.

Mantar tabancası, bir düğün gürültüsünde patlar ve insanın sınırladığı bu garip gezegende ne işleri olduğunu boncuk gözleriyle bir türlü kavrayamamış, tığ kadar midelerini kırıntıyla ve sabunlu gider sularıyla dolduracak cinsten de tevazuyla yazgılanmış inci grisi güvercinler irkilip bulut balyalarına doğru kaçışır. İnsan arzusunu kundaklayıp daha kolay denetlemenin erdemsiz bir yolu olarak evliliğin kirli karnavalı, bir çocuğun günahsız oyuncağıyla korkutulmuş olur.

Devletin doğanın varlıkbilimsel terörünü çoğalttığı formülünden gidersek, cinsel organları ve hedonistik arzuları yetkinleşen, zamanında gözleri bilyeler gibi oyuncu olan her çocuk, karşıtı olduğuna inandırılan cinsiyetin üyeleriyle evlendirilir. Yapılmadığında yaşam haklarının askıya alındığı kör bir doğa adetidir bu. Yetkinleşen ve mağara yuvalarını yarmak isteyen penisler, olgunlaşıp sütsü özsularıyla bir virüs gibi sebepsiz; sadece yaygınlaşmak için çoğalan minyatür bedenleri besleme, o kandan bozma ak lapayla doyurma zahmetine mecbur hisseden göğüsler, evrenin takır tukur işleyen kara enerjisini daha komplike eylemlere çevirmek için stoklayan biyolojik birer motor gibidir. Titanın bu kaderi onaylamayan her bedene sıçrattığı çiğ balçığın adı yalnızlıktır ki organlarını hala çocukluğun oyuncu ahlakının ötesine taşımayan yalnız insanlar, nefes almaktan bile külfet duyarlar.

Titanlar, içlerindeki uslanmaz erk iştahıyla, böle parçalana çoğalan kuşakların zihnine virütik bir şey gibi sızmasını çok iyi bilir. Kurmaya çalıştıkları agresif, kuşatmacı kültürler zaten temeli kutupluluğa dayanan doğanın kötülük istemini besler. Bir an gelir, süt gibi bembeyaz peyniri küflendiren bakterinin besinin bütün dokularını kuşatıp onu artık yararlanılamaz bir şey haline getirmesinde olduğu gibi, negatif nefeslerini saldıkları coğrafyalar rutubetli duvarlar gibi dökülmeye, içlerindeki en çıplak ve verimsiz cinlerine kadar soyulmaya başlar.

Kurulan hayallerden, yaşanan duygusal ilişkilere kadar, aslında kendimize ait sandığımız his ve tercihler; tepedeki aygıtların ipini çevirenlerin siyasallaşmış kararları tarafından ele geçirilir. Kendi tercihimiz sandığımız aşklar, ayrılıklar, doğumlar, ölümler; heybetli görünümüne rağmen dar ve içi boş, kansız ve etsiz, madeni bir kafa taşıyan titanın güdümüyle kısıtlanmış; budanmış edimlerdir. Şu noktada artık yaşamlarımız, o bir zamanlar olduğunu hayal ettiğimiz pastoral cennetin ılık ırmaklarını yalayan taze nefesten mahrum kalmıştır. Hayat, kurgulanmış bir şeye dönüşmüştür. Adalet hissinin ortadan kalkışına, ciyaklamalar eşliğinde az önce sevgilisi saydığı kişinin cesedini kaburgasından oyan kuzguni tiplerin cinai dürtülerle beslenen ihanetleri; bir zamana kadar baktığı yerde üzüm bağlarını, güz yapraklarının duru kılçıklarını, yazla beraber gelen serin rüzgarı seçen iyicil zihinlerin artık yalnızca hortumları, heyelanları, cinayetlerden arta kalan delirtici çığlıkları talep eden hastalıklı bakışları eşlik eder. Zaman, inatçı bir salgın tarafından kuluçkalanmış bir leşe dönmüştür artık. Umut, en uzak ihtimaldir. 

KOMPÜLSİF

Tuvalet kağıdı. Bir top %100 pamuklu tuvalet kağıdı, yanında alkolsüz yenidoğan bebeklerin kullanabileceği türden asit-alkali dengesi 6,7 ıslak mendil. Antipsikotik. Aripiprazol 5 miligram oral çözelti şeklinde. Onun yanında 20 santigrat sıcaklıkta 7.0 pH değerine sahip 0.055 mS/cm iletkenliğindeki suyum var. Bu değerlere sahip olduğu için kendisi 14 milyar yıl önce oluşan hidrojen ve oksijen atomlarının oluşturduğu bir şişe saf su.

İşte tüm bunlar masamın bir köşesinde sırayla kullanılmayı bekliyorlar. İlk önce aripiprazola bakıyorum, doktoru sokakta gördüğümde bana çok kızmıştı bunu almadığım için. Arkadaşım Yiğithan, doktorun saçlarını kazıtıp yere düşen saçlarını top şeklindeki kaktüsüm Mammillaria caespitosa’ya koymamı söylüyor. Yiğithan bazen matrak birisi olabiliyor ama ben kaktüsüm ile doktorun suratına vurmak istiyorum. Çünkü doktor kaktüslerden hoşlanmıyor. Nasıl bir insan kaktüslerden hoşlanmaz ki? Neyseki %95’i keratin olan saçlarının kaktüsler tarafından sindirilmesi ona güzel bir ders verir. İlginç bir şekilde oran olarak saç, bir karıncadan daha çok protein barındırıyor ama yine de saç yemek bana lezzetli görünmüyor. Aklımdaki esas soru ise doktorun bana akut distonik reaksiyona sebebiyet verebilecek bir ilaç yazması. Ekstrapiramidal sistemimin deforme olmasıyla boynumun Formula 1 araçlarının lastikleri gibi dönmesini mi istiyor? Bence doktorun Yiğithan ile tanışması gerek.

Gözlerim gecenin üçünde fal taşı gibi açılmış bir şekilde aynaya bakıyorken arka planda henüz tarzını bilmediğim bir şarkı çalıyor, belki “dark trap” diyebiliriz, bana emir veriyor gibi gözüküyor, ancak Yiğithan onu dinlememi istemiyor, sonra bilgisayarımdan kapatmayı deniyor ancak yapamıyor, aşırı derecede sinirlenip küfretmeye başlıyor deli oğlan. Bilgisayarı yere çarpmasının seslerini duyuyorum banyodaki aynanın önünden. Gidip baktığımda ise Esenyurt Belediye Pazarı’ndan altmışlarındaki bir zırdeliden çaldığımız CD oynatıcının parçalarının yerde tam buğday unu gibi dizildiğini görüyorum.

Ellerimi, el ve yüzümü kurutmak için kullandığım üzerinde okaliptus ağacı desenli %60 pamuk %40 bambu havlumla kuruladım. Havluyu koyduğum dolabın altında ise kırmızı renkli berduşların bile sahip olmak istemeyeceği türden bir havlum daha var. O havluyu alırken kırmızı olduğunu sanmıyorum, aslında yer yer kırmızı, genel olarak üzerinde bir çamur ve pas rengi hakim, Terrarossa toprağı renginden de diyebiliriz. Bu havluyla genelde mutfakta yaptığım patates nişastasının lekelerini siliyorum. Evimin arkasındaki bahçede patates yetiştiriyorum ve bu havlu da bazen Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’nın patates tarlasında bale yapan çizmelerini temizliyor. Evet patates. Kimisine göre çok gereksiz bir sebze, ama eğer bu sebzenin Peru’da M.Ö. 8000 yılında evcilleştirildiğini, Kolomb değişimi sürecinde Avrupa’yı kıtlık gibi durumlarda hayatta tuttuğunu, Kuzey İngiltere’de üretimin artması sebebiyle -ve kömürün ulaşılabilirliğinin yardımıyla da tabi- 1. Sanayi Devrimine sebep olduğunu bilmezseniz benim gözümde Öklid asimptotlarını dahi bilmeyen bir aptaldan farkınız kalmaz. Eğer yeterli seviyede patates nişastanız var ise istediğiniz her şeyi yiyebilirsiniz, çünkü patates nişastası iyi bir tatlandırıcıdır, antidepresanlardan hazır çorbalara kadar her türlü tatsız icatların içinde bulunur. Gözlerim hala aynanın donuk yüzeyine bakıyorken göz altlarımın morluğu daha belirginleşerek suratımı da Grönland gibi buz kestiriyor. Fazladan bir bilgi vereyim, tamamen tezatlık, Grönland yeşil ülke demek iken neredeyse tamamen buzlarla kaplı. Kültürler bazen şakacı olabiliyor.

15 gram parasetamol, her bir gramın 2 katı seviyesinde patates nişastası ve 10 gram propofol. Kahramanımız 15 gramlık parasetamolü 30 gramlık nişasta eşliğinde tükettiğinde yüksek dozdan hastaneye kaldırılacak. Ancak hastaneye kaldırılması onun için çok daha kötü şekilde sonuçlanacak elbette, zira yüksek dozda parasetamol alımı için asetilsistein verecekler, lakin 10 gramlık propofolün de etkisiyle bu sefer kahramanımız asetilsistein ve propofol birleşimiyle anafilaksiye tutulacak, yani bu sefer de asetilsisteinden yüksek doz yapmış olacak, eğer hastanede asetilsistein vermezler ise halihazırda parasetamol zehirlenmesi ile ölecek. Bunu tasarlamak için oyun teorisi bilmeye gerek yok, sadece tüm olasılıkları işgal ederseniz istediğiniz amaca ulaşırsınız ki tüm bu güzel kimyasal ürünleri eczaneden 30 lira bile tutmayan bir para karşılığında alabilir, bir günlük harçlıkla bir insanın hayatını karartabilirsiniz.

Doktoru saat 6 civarında sokakta köpeğini gezdirirken görmüştüm, 20 cm boyunda bir şivavası vardı ve köpeği Mila diye çağırıyordu. Köpeğin pörtlek gözlerine baktığımda onun karnını Voctorinox kasap bıçağı ile deşmek isteyesim geldi. Ben ise o esnada kendi köpeğimi gezdiriyordum, bir sokak köpeği, havlamaması için kafası kesilmiş ve arka ayakları topal olduğu için tekerlekli sandalyede ancak gidebiliyor. Bazen onun tekerlekli sandalyesine ben binip ön kaldırıyorum ve drift yapıyorum. Doktor beni görünce selam verdi ama biraz ürkerek, elimde tuttuğum ipi görünce “Sen de mi köpek gezdiyorsun?” diye sordu.

“Evet”

“Ama sizi duyamaz çünkü kafası kesilmiş, veteriner baş ağrıları çektiğini söylemişti de”

Doktor biraz geriye doğru gitmeye başladı, yanakları da hafiften kızarmış, ürkmüştü, ama haklıydı beni daha tanımıyordu ve ona ilk defa gitmiştim. Beni tanımamasına rağmen bana aripiprazol yazmıştı. Üzücü. Ona patates nişastasından yaptığım simitimi ikram ettim, şansa bak ki kahraman o olacaktı. İlk önce arkasını dönüp biraz kokladı. Arkasını dönünce benim görmediğimi sandı galiba. Beni aptal yerine koyması, ona iyi ki patates nişastalı simitimi verdim düşüncesini aklıma soktu.

“Ben eğlenceli değilim”

“Bunu niye söyledin şimdi?”

“Öylesine işte, ama eğlence geldiği zaman ben ve köpeğim bunun bir parçası olacağız”

Bunu söyleyince köpeğimin adını sordu. İlk önce onun adı sadece “köpek” dedim, gözlerini kaydırdı.

Gözlerini kaydıran insanlardan nefret ederim. Doktorun hanesine günün sonunda beni vicdan azabından uzak tutacak -1 puan daha yazıldı.

O an ki iletişimi güçlendirmek için, şaka yaptığımı belirttim.

“Onun adı Canis, Canis lupus”

Bunu James Bond repliği gibi söyledim.

“Güzel isimmiş”

Hayır, Canis lupus Latince’de kurt demek. Yani bu bir özel isim değil. Bilimsel adı.

Ama doktorun bunu bilmesine gerek yoktu zira o tam bir “üntermensch” idi. O esnada doktor simitini bitirmişti. Parasetamolden zehirlenmesi ortalama 1,5-2 saat sonra gerçekleşecekti ve ben Yiğithan’ı da çağırıp onu takip edecektim. Canis lupus ise gelirken 34BZ’nin altında kalacaktı az daha. Ama otobüs durunca üşüdüğü için motora girmeyi denedi. Otobüs çalışınca 1940’lardaki Volkswagen içerisinde bulunan Nazi tutsakları gibi karbonmonoksit soluyacaktı. Canis’e self-determinasyon hakkı vererek oradan uzaklaştık. Autobahn!

Aynaya ne zaman baksam göz altımın morluklarını daha derinden inceleme fırsatı buluyorum. O kadar stresli bir yaşantım var ki 18 yaşımda olmama rağmen babamın en son aklımda kalan görüntüsünden daha yaşlı görünüyorum. Yiğithan ise pek babamdan hoşlanmıyor, nedenini bilmiyorum. Birkaç dakika sonra eve Ekin geliyor, neler yaptığıma bakmak için, bu esnada Yiğithan her zamanki gibi aniden yok oluyor. Eskiden sorardım nereye gittiğini ama artık bıraktım, zira ne başkası biliyor veya görüyor ne de kendisi söylüyor. Yine de Yiğithan iyi birisi bence. “Bugün dışarıya çıkalım mı?” diye soruyor Ekin ve üzerinde kan lekeleri olan tişörtümü giymemi istiyor, zira o tişörtü Ekin bana yılbaşında almıştı, %100 pamuk. Ancak şimdi o tişörtün üzerinde doktorumun boğazından Niagara şelalesi edasıyla akan kan plazmaları mevcut ve Ekin’in bundan haberi yok, söylersem nasıl bir tepki vereceğini bilmiyorum. Bence Ekin kandan hoşlanmıyor. Aklıma gelmişken sorayım, bir insan niye kaktüsleri sevmez ki?

Ekin’in kaktüsleri sevdiğini biliyorum. Sevmese benim arkadaşım olmazdı.

Doktor bana psikotik olduğumu söylemişti ama kendisi salonunun ışıklarının kapandığı anda birden çok gerçekliğin senaryosunu kurmaya başlamıştı. Yiğithan ile onu evine kadar takip etmiştik, parasetamol etkilerini göstermeye başlamıştı ve doktor kusa kusa evine gidiyordu, bu kadar çabuk etki edeceğini düşünmemiştim. Doktorun bağışıklık sistemi zayıf olmalı. Evine girdiğinde yine kendisinin tuvalete gittiğini gördük, pörtlek şivavası ise ceviz ağacının altına çişini yapıyordu. Şivavalardan nefret ediyorum. Doktorun yerde bayıldığını görünce penceresini kırıp içeriye daldık ve elimdeki adrenalin şırıngasını onun kalbine sapladım. Şivava “Adrenalini anafilaksi için vururlar” dedi. Yiğithan şivavaya tekme attı ve şivavanın kafası Ebu Cehil karpuzu gibi yarıldı.

Adrenalini vurunca bronşlarının açılmasıyla doktorun kan akışı daha çok hızlanacaktı ve bu da daha çabuk parasetamol emilimine sebep olacaktı. Yiğithan eline aldığı ekmek bıçağıyla sesi soluğu çıkmayan doktorun boğazını kesmeye başladı. İlk önce ses tellerini kestiği için 5 saniyelik boğulma sesinin ardından ıslıkvari bir ses çıkarmaya başladı doktor. Doktorun kafasını tamamen kesmedik ama ona yeni bir ağız açtık diyebiliriz. Doktorun yeni ağzı ona bir Simpson karakteri imajı veriyordu. Ben elimdeki tahta kalemi ile birkaç tane diş çizdim, ardından onu kendi valizinin içine koyup takım elbisesini giydirdik. Bir tane takım elbisesi vardı sadece, doktor olmasına rağmen pinti birisiydi aynı zamanda. Orta füme slim fit ekose takım elbise Floransa kalıp, 2199 lira. Şimdi ise doktor yerde ölü gibi uzanıyor ve iki kişilik koltuğunun üzerinde ben ve Yiğithan doktorun İnstagram hesabından onun kadınlarla olan konuşmalarına bakıyoruz. Sarışın bir kadına bu cumartesi ne yaptığını sormuş iki gün önce. Kadından cevap yok. Kadın ise çok da güzel bir kadın değil, kültürlü de değil, bir özelliği de yok diğer kadınlardan ayıran. Niye seçtiğini anlamıyorum.

“O tarz kadınları seçtiği için bugün kendi evinde parasetamol zehirlenmesinden öldü”

Parasetamol be doktor! Basit bir ağrı kesici ama sen ona dahi dayanamıyorsun! Sen ona bile dayanamazken ben nasıl psikoz tedavisinde kullanılan bir ilaç kullanabilirdim? Düşünebiliyor musun? Yiğithan doktorun kafasına tekme vurdu ve boğazındaki kesik biraz daha açıldı.

“Hayır düşünemiyorsun.”

Konuşsana dok, 3 gram ketiapini süt ile beraber yutarken niye bu kadar memnundun? Tamam Yiğithan parmaklarını ağzına sokup gülücük işareti yapıyordu ama sen de hiç ses çıkarmıyordun! Evet dok, buna cevabın nedir? Neyse ki yemek borunu kesmiştik de haplar midene ulaşmadan ahşap kahverengi zemine düşmüştü yoksa kalp krizi geçirebilirdin. Bir doktor bile olsan aşırı dozdan ölebilirsin, bunu sakın unutma olur mu yakışıklım, olur mu tatlım?

Ekin birden kolumu çimdikledi ve gerçekliğe, ikimizin aynı uzay-zaman çizelgesinde yer aldığı gerçekliğe geri döndüm.

“Niye daldın bu kadar, beni dinlemiyor musun yoksa?”

Ardından dudağını büzüştürdü tıpkı 6 yaşındaki anaokulu çocukları gibi. En son bir anaokulu çocuğu gördüğümde 6 yaşımdaydım.

İyi de be kuzum ben seni hiçbir zaman dinlemedim ki.

“Hayır sadece dün gece geç uyudum Ekinciğim.”

“Hep böyle yapıyorsun farkında mısın?”

Yine aynı şeylerden şikayet etmeye başladı…Bazen Ekin’in de Mammillaria caespitosa’dan hoşlanmadığını düşünüyorum. O yüzden bu kadar afra tafra yapıyor.

Ekin beni sevdiğini düşünüyor. Ama beni tanımak istemiyor, o, benim ona gösterdiğim katmanımı seviyor, benim hakkımda bilgisi benim onun bilmesini istediğim kadarıyla sınırlı. Ekin Yiğithan’ı dahi tanımıyor, gerçi Yiğithan da Ekin’den nefret ediyor ve tanışmak istemediğini 10 üzeri 286 kez söyledi. Ayrıca benim vaktimi çaldığını da düşünüyor. Ekin ile kısa süren tartışmamızdan sonra onun gönlünü alıyorum ve her şey tıpkı İstiklal Caddesi’nin yoğunluğuna denk duygusal bakışmalarımız ile 2. Dünya Savaşı’nın bittiğini duyuran Daily Mirror gazetesine atılan başlık kadar heyecanlı:

“Japonlar teslim oldu.”

Ekin’in evine gitmesi gerekiyor, dışarı çıkmasak da en azından bana karşı dargın değil, ona kendi yaptığım biber gazını hediye ediyorum, içerisinde sadece saf alkol, pul ve karabiber (posaları atılmış elbette) ve yemek yağı bulunuyor. Ekin garip bulsa da alıyor. Giderken Ekin’in dirseğinin arkasındaki doğum izini görüyorum, aynı doğum izi aynı konumda, şekilde ve tonda ben de var. Ancak Ekin’e bunu söylemiyorum, kendisinin gözlemlemesi lazım. Dikkatimi çeken konu, Ekin’in dikkatsizliği oldu. Oturduğu koltuğun altındaki doktoru fark etmedi. Hem de hiç. Peki ya o doktor yerinde ben olsaydım? Fark etmeliydin onu Ekin…

Yiğithan ile Ekin için metilfenidat tedavisi düşünüyoruz.

Ekin’in kapıyı kapatmasıyla Yiğithan elinde bir poşet ile beliriyor odanın diğer tarafında. Ben ise o esnada koltuğun bazasını yukarı kaldırıp doktorumun suratına bakıyorum. 3 gündür ölü gibi uyuyor bizim hekim. Kulakları tuvalet kağıtlarıyla kapanmış olduğu için hiçbir şey de duyamıyor, nitroselüloz yapabileceğim tüm peçeteleri kullanmışım doktor için ama o değerini bilmiyor, masamın üzerindeki su ile suratını yıkıyorum ama hala kan kokuyor. Yıkanmasını söylesem de dinlemiyor, doktorun bir an önce içinde bulunduğu psikozdan kurtulması gerek. Bunun için 5 mglık aripiprazolu yemek borusunun içine atıyoruz Yiğithan ile. O, poşedinden çıkardığı 10 litre sodyum hidroksit ile doktorun koltuğumun altında bıraktığı kanlarını temizlemeye başlıyor ancak etrafa yayılan devasa iğrenç koku yüzünden Yiğithan bana bedeni banyoya götürmemi söylüyor ve ben de dediğini yapıyorum. Bazen “h” sesini söylemeyerek Yiğithan’a sadece Yiğitan diyorum, hiç aldırış etmiyor.

Banyoda iken uyuyan doktoru küvete koyuyoruz ve üzerine tekrardan sodyum hidroksit döküyoruz, ancak bu sefer su da ekliyoruz ki tepkime sıcaklığı yükselsin. Tepkimenin ortasında doktor oyun hamuruna dönüyor ve Yiğithan eline kağıt kalemi alıp dalgasını geçmeye başlıyor:

“Şikayetiniz neydi doktor bey?”

Elindeki sopa ile doktorun kafatasını kaldırıyor, bir aşağı bir yukarı hareket ettirerek doktoru konuşturmaya çalıştırıyor.

 “(Boğuk bir ses ile) Tüm hayatım elimden gitmiş gibi hissediyorum. Sanki… Sa-aa-nki ölü gibiyim.”

 “Hmm demek öyle doktor bey. Bu depresif haliniz ne zamandan beri başladı?”

  “3 gündür, ne yemek yiyebiliyorum ne de uyuyabiliyorum.”

  “Anladım, bana biraz geçmişinizden bahseder misiniz?”

Doktorun o esnada bir gözü küvetin içine düşüyor ve ben “astigmat galiba” diyerek Yiğithan’ı ve sodyum hidroksitli bidonu güldürmeyi başarıyorum.

Yiğithan güldükten sonra gözlerini ovup doktoru konuşturmaya başlıyor. Bidon ise sessizce hala gülüyor.

“Geçmişte kaktüsleri sevmezdim. Lakin şimdi…”

Doktor cevap vermiyor, elimi sirkeli suya batırıp ona iyi bir tokat atıyorum, dili sol zigomasından sarkmaya başlıyor, benim ise elim yanıyor ve elimi sirkeli suda bekletiyorum biraz.

Doktor afallayarak, “Şimdi ise çok seviyorum.”

Evet bunu doktor söylüyor ve ekliyor da. Yiğithan ve ben suratlarımızı şaşırırmış gibi yapıyoruz.

“San pedro, Hint inciri, saguaro, austrocephalocereus. İnanır mısınız yılbaşında sevgilime aztekium ve yanında potasyum nitratlı gübre almıştım.”

Doktor’un bu sözleri Yiğithan’ın pek hoşuna gitmedi. Potasyum nitrat hem pahalıydı hem de bir kaktüs için alakasızdı.

Yiğithan “Sen tam bir gerizekalısın” diyerek oyuna son verdi ve doktoru NaOH ile dolu küvete geri gönderdi. Sabah kalktığımızda sadece kemikleri görünecekti doktorun, kemikleri de sirkeli kavanozun içinde 1 ay bekletmeyi düşünüyoruz. Özellikle kafatasının yumuşamasıyla futbol oynayabiliriz Yiğithan ile, geriye kalan et parçaları da Yiğithan’ın tıpayı açmasıyla birlikte belediye kanalizasyonlarından Sarıyer’e doğru kapsamlı bir tatile çıkacak, bir Karadeniz tatili, Rusların sıcak denizlere inme hayalinden daha çabuk gerçekleşecek bir tatil. Ancak oraya gidene kadar trişinler tarafından yok edilmesi muhtemeldi. 3 gündür yemek yemediği için anoreksiya nervoza tanısı koyuyorum doktora ama Hz. İsa’nın 30 günlük oruç rekorunu kırmak istiyor olabilir, bilemiyorum. Zira kendisi hırslı birine benziyor.

Odama çekilip yatağımın üzerinde düşünüyorum, bir insan nasıl kaktüs için potasyum nitrat alabilir? Havalandırma için kaktüsün dibine ponza taşı koymalısın, zira havalandırma çok önemli, yine aynı öneme sahip olan başka bir konu, kaktüs harcının asidik olmasını önlemek, bunun içinde saksı kırığı veya tuğla çıkıntıları kullanabilirsin. Veya odun kömürü parçaları. Kaktüsün yapısına bağlı yani. Ama domates yetiştirir gibi potasyum nitratlı gübre alırsanız kendinizi iki deli tarafından sodyum hidroksit banyosu yaptırılırken bulabilirsiniz.

Yiğithan ile aldığımız bu ortak tavır ve işlediğimiz cinayetin tek nedeni psikiyatristimizin beni bir insan etinden ibaret görmesinden kaynaklanıyordu. Zira sadece beş dakikalık bir konuşmadan itibaren doktor biri antidepresan diğeri antipsikotik olmak üzere iki tane şekerleme ile evime yollamıştı ama ortada ne bir bilimsel, ne bir görsel test vardı, beynimin yapısı bile incelenmemişti. Yani ben kısaca varsayımlar üzerine kurulu bir deney faresiydim doktorun gözünde, ancak ben bu sıfatı reddettim. Ben her şeyden önce bir insanım ve insan gibi tedavi olmak istiyorum. Ancak bu bile çok görülmüştü. İçimde oluşan bu öfkenin tek nedeni işte budur, insanca yaşama hakkımın elimden alınmasıdır.

Yiğithan doktorun kafatasının içinde bulunduğu kavanozu duvara atarak “Biz senin  varsayımlarının ötesindeyiz!” diyerek bağırdı.

Yiğithan ile küvetin başında oturmuş birbirimize soruyoruz sıra ile.

“Sence biz kötü biri miyiz? Bir insan öldürdük. İyi veya kötü, bir insan.”

İstifini hiç bozmadan konuya girdi. Sanki tüm gün bunu düşünmüş gibiydi.

“Biz kötü değiliz, kötülüğe kötülük ile karşılık verdik sadece. Herkes doğuştan kötü değildir, bir nedeni vardır kötü olmasının. Doktoru bir düşün. Sence bu adam hastalarını nasıl bu kadar umursamaz oldu? Lise boyunca eminim ki aşık bile olmamış ve bir mutfak robotu gibi ders çalışmıştır. Peki ya üniversiteye geçişi? Yine çalışma. Belki bu sefer biraz esnetmiştir. Şimdiki tıp öğrencileri şu an İnstagram hesabına kafein bağımlısı falan yazıyor.”

Yine de tatmin olmamıştım ve içimdeki bu anksiyeteden dolayı karnım ağrıyordu. Yiğithan “Sen zayıf bir insansın!” diyerek karnıma tekme attı. “Belki de şu ilaçları kullanmalısın ha?”

“Ne dersin”

“Birazcık sertralin hidroklorür, yanında bir tutam venlafaksin”

“Söylesene ne dersin?”

 Yiğithan oldukça sinirli şekilde doktordan geriye kalan karaciğer parçalarını bir insana yedirmek için sakladı. İnsan karaciğeri içerisinde barındırdığı yüksek miktarda protein yüzünden zehirlenmeye sebep olur. Ben ise tüm bu yaptığımız eylemin sonucunu daha derinden düşünmek için doktorun küvetin içine sıkışmış birkaç deste kemiklerine bakmaya çalıştım.

Yiğithan kemikleri de toplayarak “Buna değmez.” dedi.

Buna değmezdi onun gözünde.

İnsan hayatı söz konusu olduğunda değersizdi, tıpkı doktorun düşüncesi gibi.

Bana kalırsa Yiğithan’ın da tedavi edilmesi gerekiyordu. Başarılı bir ameliyat ile düzeltilebilir bir kişiliğe sahip olabilirdi bence, bir kalp ameliyatı ile…