Menü Kapat

Kategori: ukte (sayfa 1 / 22)

distraction

distraction kelimesinin türkçe karşılıkları bana yeterli değil gibi geliyor. “dikkatin dağılması” en yakını olmak ile birlikte “oyalama” bence anlatılmak istenileni ifade edemiyor. fakat bu problemi dil bilimcilere bırakıyorum zira konumuz bu değil.

ülkenin gündemi mağlum, son 3-4 yıldır genelde olumsuz haberler gündemi meşgul etmekteyken son 1 yıldır ise olumlu diyebileceğimiz gündem oluşturan konular bir elin parmaklarını geçmiyor. havuz medyasının buradaki rolünü tartışmaya gerek yok, sosyal medyada ise aktrollerin yarattığı suni gündemlerin, yalan haberlerin varlığını ise herkes benimsemiş vaziyette. bu noktada benim gördüğüm temel sorun ise bunlara verilen yanıtlar ve ülke gündeminin kısır döngü içerisinde karanlık çukurlarda yuvarlanması. sıklıkla “akit” denilen saçmalığın haberleri paylaşılıyor. erdem şener gibi karakter ülke gündemini meşgul edebiliyor. orwell’in hayal gücüne meydan okuyan ve neredeyse 7/24 ekranlarda olan malum partili siyasilerin saçmalamaları tartışılmaya devam ediyor. detayları ve diğer örneklere muhtemelen benden daha çok hakimsinizdir.

bu konu sadece bu talihsiz coğrafyaya da özel değil bu arada. çin gibi bir örnek var mesela yanımızda. harvard araştırmacılarının yayınladıkları bir makaleye göre çin hükümeti yılda 448 milyon ısmarlama haber ve yorum salıyor sosyal medya kanallarına. bizde de izlenilen model bilinçli ya da bilinçsiz çin modeli. hükümete potansiyel ve kitlesel tepki oluşturabilecek bütün olaylarda bu ekip devreye girip insanların zamanlarını ve mental enerjilerini tüketip organize olabilme isteklerini öldürüyor. devamlı bir hayal kırıklığı ve bıkkınlık yaratıyor. ardından bu ülkeden gitme çağrıları sosyal medya hesaplarında yayılmaya devam ediyor ve hikayaye kaldığımız yerden devam edip sokağa çıktığımızda neşeli 1-2 insan gördüğümüzde şaşırıyor hale geliyoruz.

bu problemin çözümsüz olduğuna ya da bu durumun değiştirilemeyeceğine inanmıyorum. aldırmamak gibi bir eylememiz var elimizde ya da görmemezlikten gelmek. bu durum kayıtsızlık ya da yapılanlara sessiz kalmak değil kesinlikle. aksine ulaşmak istediklerine karşı en etkili eylem olabilir. dolayısıyla filtrelerinizi açık tutun, gerçek olan haberlere odaklanın ve saçmalıklara yanıt vermek için enerjinizi harcamayın. siyasetin saçmalıklarının hayatınızın içerisinde bu kadar ciddi bir yer edinmesine izin vermeyin. kendi gündeminizi yaratın, zira kötülük ve karanlık kendi dahil her şeyi yutarak yok etme eğilimindeyken. cesaretin ve bütün güzel şeylerin bulaşıcı etkisi vardır. ve bu hafta sonu biraz daha sanata, müziğe, kitaplara, doğaya, çevrenize ve sevdiklerinize vakit ayırın. dinlenmeyi de ihmal etmeyin.

kurtulmak ve arınmak için belki de bilmemiz gereken tek şey yaşıyor olduğumuzun farkına varmak.

Hadisebilim

Bir şeyi ise söyliyemeden geçemiceğim; sözgelimi Doğu’da bir adam tabancasını, tüfeğini göstermemek için çarşaf da giyebilir, peçe de takabilir. O zaman ona kadın mı diyeceğiz! Anadolu’da bir deyiş vardır, “dişi konuşacaksın”. Bu deyimi İstanbul kabadayıları da kullanırlar. Doğruyu söylemenin birçok yolu vardır; kimi zaman doğrudan doğruya söylersin ve bu zülfiyara dokunur, hemen kargınırsın; kimi zaman da alttan alır gibi davranarak, yani “dişi konuşarak” gerçeği söylersin, durum anlaşılıncaya dek sen kürsüden inip salondan çıkarsın.

Şiirler için sana bir şey söyliyeyim; değiştirim sanılan çok şey eski metinlerde değiştirim değildir. Sözgelimi halk ağzında fotoğrafın negatifine “Fotoğrafın Arabi” derler. “Yort Savul” da benim değiştirimim değildir, Yunus Emre’nin bir şiirinde ayniyle vardır. Ben Üsküdar’da Sultantepe’de otururken Ankara’dan Oğuz Onaran ile karısı Filiz ve iki oğulları geldiler; küçük çocuk “cehennet” diyormuş, bunu bana Oğuz’la Filiz söylediydi. Çocuklar kimi zaman gerçeği anlatabilirler. Bir Yahudi okulunda bir Yahudi çocuğa sınavda “Musa’yı anlat” derler. Karşılığı “piç”tir. “Aman oğlum hani onu Prenses Nil’de sepet içinde bulmuştu.” Çocuk “o prensesin kendi rivayeti” der.

Not: Fenomenoloji’nin Türkçesi Hadisebilim’dir.

Ece Ayhan

OTOMATİZME AĞIT – 2

Brainard’ın hafızası

Delilikleriyle şehirlerin melankolik anatomisine şiir yazanları hatırlıyorum.

Yüksek binaların çatılarında sonsuzluğa uçmak isteyenleri

Otobüslerin değişmeceli çılgınlıklarında ruhları kendinden geçenleri

Georges Perec’i

Brautigan’ı

Hemingway’i

Cortazar’ı hatırlıyorum.

Nietzsche’nin üst-insan merdiveninin en alt basamağında Kant’ın ahlak felsefesinin paradoksuna methiyeler dizen hayat kadınını

Rene Magritte resminin altında kadının içine girerken parmaklarında ekşimiş vajina suyunun iğrenç kokusunda kendinden geçen lise öğrencisini

Android kukla bebeklerinin mor ışık altında anti-depresif duyarlılıklarını

Enstalasyonvari anti-kurumsal çalışmalar yapanların, galeri duvarlarının tuğlaları arasında yer alan sanatçıların, bohem ve ayyaş ve eşcinsel gözlerinde sokak köpeklerinin rüyalarını

Country’nin olmadığı şehirlerde bir damla yağmurla intihar dramalar yaratan rock’n roll zihinlerin uyuşukluğunun kavramsal zevzekliklerini

Jim Croce’i

Cannet Heat’i

Jim Morrison’u hatırlıyorum.

Blues’un ve yorgunların ve yavaşların ve yabancıların ve cazın hızlı melodisinin paradoksuna kapılanların ve manik depresiflerin ve paranoid şizofreniye muhtaçların, zihinleri karabasana dönmüşlerin, gariplerin, hızlıların, melankoliklerin, İsa’ya,Muhammed’e, Buddha’ ya ihtiyaç duyanların, kayıkçıların, yaşlı denizcilerin, rüya görmeyenlerin, rüyada kaybolanların , Oidipus’un, Elektranın, Homerosun, Dyonsos’un ve Jim Morrison’un …

Andre Breton’u

Tristian Tzara’yı

Rimbaud’u

William Blake’i hatırlıyorum.

Zamanın belirsizliğinde akrep ve yelkovanın üst-üste gelmesinden endişe duyan, olguları parçalayan, abstract expresyonist düşüncenin dayanılmaz ağırlığı altında atlas gücüyle durmaya çalışan zamanın mitolojik karakterini

Caddenin sonunda benzin istasyonundaki pompacı hipsteri

Jimi Hendrix sololarında hippi kadınlarının suyunu akıtan felsefe öğrencilerini

Solgun sarı ışığın altında otuz bir çeken manifaturacıları

Marksizm ve Nihilizm arasındaki tahtaları çürük köprülerde çivileri gıcırdatanları

Yayınevlerinin boktan kitaplarında beyinlerini kusarcasına sayfaları yalayan oralcıları

Beyni burnundan akan politikacıları

David Lynch’i

Tarkovsky’i

Bella Tarr’ı

Roman Polanski’yi hatırlıyorum.

Sinematik görsel kavramları tuvalet kağıdı reklamlarının perde arkasında ezberlemeye çalışan sinema öğrencilerini

Baudrillard simülasyon terimlerini sosyolog olma umuduyla anlayan, anlamayan, anlıyormuş gibi yapan sosyoloji öğrencilerini

Rothko’nun karanlığında dehşete düşüp yere çakılan sanat öğrencilerini.

Tacize tecavüze ve binbir türlü meta-fetişist muameleye maruz kalan adalet heykelinin altında sayfalarca kavramlar altında siklerini sıvazlayan hukuk öğrencilerini

Bizans sanatının, ruhani kiliselerin, engizisyonun, Katolik, Ortodoks ve Protestan terimlerinin metafizik rahiplerinin çarmıha gerdiği sanat tarihi öğrencilerini

Cezanne’ı

Otto Dix’i

Yeni Nesnelcileri

De Chirico’yu hatırlıyorum .

Notre dame’in önünde çift parmakla kızlığını bozan siyahi kadın

Ve onun kanından dünyaya gelmiş melek başlı çocuk.

Ülkenin zamansız yollarında motosikletle yola çıkıp Phaedrus’un hayaletini anımsayanları Ve Zen’in belirsiz kıyılarında hiç’i bulanları ya da zihinlerini delirtenleri.

Retorik profesörlerinin diyalektik nefretlerini

Deniz kıyısında mimiksiz yunan heykeli maskeleriyle ve sivri şapkalarıyla metafizik varlıkları ontolojiye uydurarak mistik ruhlarını tatmin edenleri

Komşusunun çatısından atlayarak ve el sallayarak ıssızlığa, intihar eden ondört yaşındaki kız çocuğunu

Başkalarının anılarını biriktirenleri ve antikacı dükkanında benliklerini parrrrramparça eden depresif cüceleri

Postanede ve bankalarda ve hastanelerde ve kütüphanelerde ve kafelerde, giyim mağazalarında, teknoloji mağazalarında, ofislerde, süpermarketlerde, hukuk bürolarında, bakanlıklarda, anonim şirketlerinde, silah fabrikalarında, cennette, cehennemde,  arafta ruhlarının gölgelerinde, esriklik içinde, midesinin sol köşesinde, içi boşalmış azı dişinin diplerinde, tümevarımda, tümdengelimde, diyalektikte, metafizikte, ameliyathanelerde, polikliniklerde, tamponlu amlarda ve sperm borusunda ve beş lira yetmişbeş kuruş…  tanrıların sanrılarında, filozofların sanrılarında, Fluxus sanatçılarının sanrılarında, distopyada, ütopyada, burjuva hastalıklarda…

Zift siyahının tinlerinde vızıldayıp, şeker kamışı düşleyen bir bok böceğinin gözlerinde kendinden geçenleri hatırlıyorum.

Ve gün içinde her canlının ölümü için verdiğim

İki lira

Altmış kuruş

Ve

12 saat

20 dakikayı

….

Hatırlıyorum.

kapitalizmin adaleti

Starbucks: CEO Howard Schultz geçen yıl 21.5 milyon dolar kazandı. Ortalama bir Starbucks çalışanı saatte 9.6 dolar kazanıyor. Howard’ın seviyesine gelebilmeleri için 1048 yıl çalışması gerekiyor.

ExxonMobil: CEO Rex Tillerson geçen yıl 33 milyon dolar kazandı. Exxon istasyonlarında çalışan pompacı saatte 9.03 dolar kazanıyor. Rex’in seviyesine gelebilmeleri için 1751 yıl çalışması gerekiyor.

Nike: CEO Mark Parker geçen yıl 14.53 milyon dolar kazandı. Vietnamdaki fabrikalarda çalışan bir kişi saatte 0.34 dolar kazanıyor. Mark’ın seviyesine gelebilmeleri için 20435 yıl çalışması gerekiyor.

Türkiye’de ortalama bir CEO yılda ortalama 1.25 milyon lira kazanıyor. Asgari ücretli bir çalışan saatte yaklaşık 8 lira kazanıyor. CEO seviyesine gelebilmeleri için 961 yıl çalışması gerekiyor.

Kenttaşlarım

Yaratılış

Tanrı yazı tura attı, ya “leş kargası” yada “insan” dedi.

Aİle

Leş kargaları aileye sıcak bakmazlar, geçmiş deneyimlerinde ki kötü hatıraların bir semptomu olarak sevgi, şefkat onlara turisttir. Lakin sonunda kendisi gibi bir leş yiyici bulduğu zaman toplumun çöplüğünde, aynı kötü kaderi paylaşan bir çift oluverirler.

Bir leş kargası bilir ki arkadaşlık gelip geçici, lakin çıkarlar bakidir. Bu yüzden her leş kargasının yaptığını yapar, yatırımlarını korur. Ta ki yatırımlarına şefkatle bakmaya başlayana kadar. Bunun sebebi aile kelimesinin etimolojik anlamını asla kavrayamamış bireyler oluşudur. Toplumun uzun dallarında hep aşağıya düşmeye mahkum yaprakları andıran leş yiyiciler, büyük bir hata yaparak yatırımlarıyla çıkar ilişkisi yerine arkadaşlık kurmaya çalışır.

Kulvarlarının dışına çıkan bu tarz leş kargaları bir süre sonra yatırımlarından yedikleri tokatla, çizik bile almayacak bir “iceberg”in nasıl yıkıldıklarına şahit olurlar.

Davranış

Nadir de olsa mahcubiyet duyan bu bireyler, genelde agresif, eleştirel, kırgın olurlar. Gençliklerinden kalma örülü duvarlar çatırdamaya başlamış, “Chopin , Funeral March” eşliğinde çöküşe geçmiştir. Sert duvarları toplumun sağlıklı ve “normal” insanlarına karşı uzun zaman başarı gösterse de, toplumda ki şahısların ellerinde ki teknoloji ve eğitim, “artık toplayıcılar”ı üçüncü dünya ülkesi haline getirir.

Leş yiyicilerin elit bir kümesi sonunda “Legal bir cennet”in var olamayacağını kavrayabilecektir.

İntravit autem Satanas in ludam qui cognominatur Scarioth unum de duodecim” , Luke 22:3

“Şeytan, Oniki’lerden biri olup İskraiot diye adlandırılan Yahuda’nın yüreğine girdi.” , Luka 22:3

kafka okuduk

Bundan ötürü, önce gövdesinin üst bölümünü yataktan çıkarmayı denedi ve başını dikkatle yatağın kenarına doğru çevirdi. İstediğini kolayca yaptı da ve gövdesi genişliğine ve ağırlığına karşın, sonunda ağır ağır başın döndüğü yönü izledi. Ama başını en sonunda yatağın dışında, boşlukta tuttuğunda, bu konumda daha çok ilerlemekten gözü korktu, çünkü kendini böylece düşmeye bıraktığı takdirde, başını ancak bir mucize yaralanmaktan kurtarabilirdi. Ve Gregor’un bilincini özellikle içinde bulunduğu anda kesinlikle yitirmemesi gerekiyordu; bu tehlikeyi göze almaktansa, yatakta kalmayı yeğledi.

Ne var ki, aynı çabayı bir kez daha harcamasının ardından, derin bir iç çekişiyle yine eskisi gibi yattığında, bacaklarının da birbirleriyle büyük bir olasılıkla eskisinden beter boğuştuklarını görüp, bu başına buyrukluğu dinginliğe ve düzene dönüştürebilmek için herhangi bir olanak bulamadığında, artık yatakta kesinlikle kalamayacağını, yataktan kurtulması için en ufak bir ümit ışığı bulunsa bile, bu uğurda her şeyi feda etmenin en akıllıca davranış olduğunu bir kez daha düşündü. (Kafka)

gerçeğe mazoşistçe bir düşkünlüğümüz var;

Bazen hepimiz bir filme hapsolmuşuz hissine kapılıyorum… Repliklerimizi biliyoruz, nereye doğru yürüyeceğimizi biliyoruz, nasıl oynayacağımızı biliyoruz, sadece kamera yok… Yine de çıkamıyoruz filmin içinden… Ve film kötü… (Bukowski)

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.