Kategori: tüketim

Avm, Tüketim ve (Öz)eleştiriye Dair Notlar

Şu sıralar hayatımız büyük oranda Covid-19 ve etkileriyle şekilleniyor. Neredeyse ülkenin her bölgesinde uygulanan sokağa çıkma yasakları, birçok şehre giriş-çıkışın kısıtlanması, maske kullanma mecburiyeti ve sosyal mesafe gereksinimi ister istemez hepimizin hayatının bir parçası haline geldi. Karantina günleriyle birlikte sekteye uğrayan ilişkilerimizin yanı sıra tüketim pratiklerimiz de günden güne değişmekte. Her ne kadar Avm’lerin ilk açıldığı gün ziyaretçi sayısı bir milyon iki yüz bini[1] bularak kamuoyunda büyük tepkilere neden olsa da, ne yazık ki bu ülkenin tüketime/alışverişe olan yatkınlığı yalnızca Avm’lerle sınırlı değil.

Avm’lerin açılmasından sonra basına yansıyan haberlerin genelinde göze çarpan iki nokta var. İlki Avm önlerinde uzun kuyruklar oluşturan ‘doyumsuz, bilinçsiz’ tüketicilere gösterilen sert tepki(ler). İkincisi ise; parklardan, sahillerden hatta camilerden önce Avm’lerin açılmasına müsaade eden iktidara duyulan öfke. Ne var ki bu görüşlere katılıyor olmamız Avm’lerle ilgili yapılan haberlerin niteliksel bir tüketim eleştirisi barındırmasından ziyade gündelik siyasetin temsilinden ileriye gitmediği gerçeğini değiştirmiyor. Eğer Avm’lere ya da iktidar politikalarına tüketim bağlamında nitelikli eleştiriler duymak/yapmak istiyorsak öncelikle nasıl bir tüketici olduğumuza dair çözümlemelere ve ciddi bir (öz)eleştiriye ihtiyacımız var.

Sokağa çıkma yasakları açıklanmaya başladığı ilk günlerden beri Türkiye’nin tüketim haritasını anlık olarak yayınlayan bir web sitesinde [2] kısa süreli periyodlarla zaman geçiriyorum. Platform “hepsiburada, gitti gidiyor, trendyol gibi[3]” gibi satış oranı çok yüksek e-ticaret sitelerinden verilerini değil yalnızca daha küçük çapta e-ticaret sitelerinin anlık tüketim verilerini aktarmasına rağmen sonuçlar oldukça şaşırtıcı. Bijuteriden lüks yemek takımlarına süslü eşyalardan tutun renkli masa örtülerine kadar binlerce ürünün satışı saniyelik aralıklarla gözünüzün önünde beliriveriyor. Elbette satın alınan bu tüketim nesnelerinin -belirsizliğin yoğun olarak yaşandığı- zorlu karantina sürecindeki hayati gerekliliği epey tartışılır. Ancak tartışmaya açmamız gereken asıl konu; yasaklar bittiği anda soluğu Avm’de alan kitlelerin tutkusuyla, internette beğendiği bir ürünü yakın zamanda giyemeyecek olsa bile sırf indirime girdiği için sipariş veren kişilerin arzusunu aynı oranda kışkırtan sistemdir.

Günümüz insanının bu sistemde tüketime olan bağımlılığının temelleri bir türlü tatmin ol(a)mayan huzursuz dünyasını nesneler aracılığıyla ferahlatabilme umudunda aranmalıdır. Küçük de olsa bir hediyeyle kendini özel hissedebilme/hissettirebilme arzusu aynı zamanda hepimizin içinde taşıdığı modern bir yalnızlığa işaret eder. Bu boşluk hissinden çıkar sağlayan sadece büyük şirketler, iktidar(lar) yani dolayısıyla içinde yaşadığımız sistemdir. Bu ittifak kemikleşmiş bir bütündür. Kitlelerin gereksiz tüketim aracılığıyla kendilerini ilk farklı ve mutlu hissetmeye başladığı andan itibaren onları kıskacına alarak sıradan bir ‘nesne’ haline getirmekte gecikmezler. Ne yazık ki yüzyıllardır ne iktidar(lar)a ne de onun nesneleştirdiği tüketime meyilli zihinlere saldırmak bu sistemi yıkmakta başarılı olamamıştır. Yanlış anlaşılmasın, iktidarın tüketim politikalarını savunmak değil amacım ancak eğer bu sistemi değiştirmek gibi büyük iddialarımız varsa buna kitlelere hakaret etmekle veya iktidar nefreti kusmakla değil eleştiri oklarını biraz da kendimize çevirmekle başlayabiliriz.

Önceliğimiz kendini sürekli inkar edecek şekilde kurgulanmış; aynaya bakması kolay ancak kendine bakması zor olan biz modern tüketicilere sistemin parçasından ziyade ta kendisi olduğumuzu hatırla(t)mak olmalıdır. Bu da yalnızca eleştirel düşünceyle mümkündür. Eleştirel düşünce kitlelere dikta edilmesi ya da onları hor görmek için kullanılan kitlesel bir düşünce sistemi değil, bireyseldir; gücünü zihinsel bir kavrayış olmasından alan, anlamaya teşne bir idrak biçimidir, bir tercihtir! Bu tercihler bizlere sistemden soyutlanmak ya da ondan kaçmak yerine onu sarsmanın, değiştirmenin ipuçlarını verebilir.         

Herman Merville’in ‘Katip Bartleby’[4] adında çok şık bir öyküsü vardır. Ana karakter Bartleby bir anti-kahraman olarak kurgulanmıştır. Çalıştığı iş yerinde bir gün kendisine verilen tüm işleri “yapmamayı tercih ederim” cümlesiyle savuşturmaya başlayan kahramanımız bizlere günümüze kadar gelen naif ama çok güçlü bir direniş biçimi sunar. Kitabın çevirmenliğini de yapmış olan Utku Özmakas bizlere bu tercih biçimini son derece güçlü ifadelerle aktarmıştır: “Avukatlık bürosunda kâtiplik yapan Bartleby’nin naif bir reddedişle başlattığı direniş sarmalı, dünyaya dair esaslı bir bakış açısına dönüşür. Son derece basit görünen bu “tercih”in alışılmış davranışlar bütününü uğrattığı çaresizlik karşısında duyulan haz, büyük değişimlere yol açan yangınların küçük kıvılcımlarla alevlendiği gerçeğini de bir kez daha hatırlatır.”[5]Bu basit gibi görünen “yapmamayı tercih ederim” ifadesini genişletmek modern tüketim buyurganlığına nasıl bir çözüm sunabilir ?

İş yerinize daha kolay ulaşmak, ailenizle seyahat etmek için elbette bir araç satın alabiliriz ancak daha zengin gözük(ebil)mek için büyük bir borcun altına girerek hayat standardımızı düşürmek bir tercihtir. Her sene giymediğimiz eşyaları ihtiyaç sahiplerine dağıttığımızda yaşadığımız o gereksiz gururu yaşamak yerine bu yıl gardırobumuzu ihtiyacımızdan fazla eşyayla doldurmamanın hazzını tatmayı da tercih edebiliriz.  Ailelerimizin evi, vitrinleri göstermelik eşyalarla doldurmasından şikayet edip kütüphanelerimizi okumadığımız kitaplarla, evi pahalı dekoratif eşyalarla doldurmamanın bizim elimizde olduğunun farkına varabiliriz. İktidarın bin bir türlü israfından, lükse düşkünlüğünden şikayet edip her şey dahil kahvaltıların sırf ücretini peşinen ödediğimiz için tabaklarımıza aldığımız ama dokunmadığımız besinlerin çöpe gitmesine dur diyebiliriz.[6] Eğer senede yalnızca birkaç gün turistik olarak yurt dışına çıkabilmek için on iki ay boyunca borcunu ödemek zorunda kaldığınız bir kredi kartımız varsa onun borcunun yıllardır neden bitmediğini ve neden asla bitmeyeceğini düşünmeye başlayabiliriz. Yalnızca bir hafta tatil yapabilmek için neden tüm yıl boyunca çalışmak zorunda olduğumuzu ve sıklıkla sosyal medyada gezinmek, fotoğraf çekmek ve maillerimizi kontrol etmekle sınırlı olan akıllı telefonlarımızın neden maaşlarımıza uygun bütçeli olanı değil de maaşımızın üç-beş kat yüksek fiyatlı olanı tercih ettiğimizi sorgulamayı deneyebiliriz.

  © Ersin BERK / 2018 / İstanbul

Yıllar önce Türkiye’nin önemli bir mobilya/dekorasyon mağazasında çektiğim bu fotoğraf bizlere hala içinde bulunduğumuz çirkin sistem hakkında çok önemli göstergeler sunuyor. Her ne kadar bu sistemin pandemi süreciyle birlikte çeşitli yıkımlara uğrayacağı iddia edilse de bunu mümkün kılacak olan tepkisellik yalnızca irademizde, tercihlerimizde gizli. Görselde de görüldüğü gibi: Alışveriş torbamızı (hala) daha büyük sepet ile değiştirebilir ya da Katip Bartleby’nin mirasından referansla artık ‘satın almamayı (da) tercih ederek” fikrimizi gerçekten de değiştirebiliriz!   


[1] https://www.haberturk.com/avm-lere-kac-kisi-gitti-2677916-ekonomi

[2] https://canli.ideasoft.com.tr/?fbclid=IwAR19SZ7Tix1ahNPyWqPpxlNzYv7ERe4C4ilO8C7SmmIrVUj-GTuu-XDXoqs

[3] https://shiftdelete.net/en-iyi-10-alisveris-sitesi/2

[4] Herman Merville, Katip Bartleby, İstanbul, Sel Yayınları, Kasım 2019, Çev: Utku Özmakas.

[5] https://www.academia.edu/40844869/Katip_Bartleby_-_Herman_Melville

[6] https://t24.com.tr/haber/serpme-kahvalti-yilda-100-milyar-lira-israfa-neden-oluyor,839446

obezite çağı

Geleneksel tarım toplumları açlığın gölgesinde yaşarlardı, günümüzün müreffeh dünyasındaysa en başta gelen sağlık problemlerinden biri obezitedir.  Her yıl ABD nüfusu diyetlere, dünyanın geri kalanının tamamındaki aç insanları beslemeye yetecek miktardan daha fazla para harcıyor.

Modern kapitalist ekonomi ayakta kalabilmek için, tıpkı yüzmek ya da boğulmak arasında seçim yapmak zorunda olan bir köpekbalığı gibi sürekli üretimi artırmak zorundadır. Ama üretmek tek başına yeterli değildir, birilerinin de bu ürünleri alması gereklidir, yoksa tüm sanayiciler ve yatırımcılar iflas ederler. Bu felaketi önlemek ve insanların sanayi ne üretirse üretsin almalarını sağlamak için yeni bir etik ortaya çıktı: tüketimcilik.

Tarih boyunca insanların çoğu yokluk içinde yaşadılar, dolayısıyla tutumluluk altın kelimeydi. Püritenlerin veya Spartalıların sadelik üzerine kurulu etikleri, ünlü örneklerden yalnızca ikisidir. İyi bir insan lüksten kaçınır, asla gıdayı ziyan etmez ve eski kıyafetlerini atıp yenilerini almak yerine yırtıklarını yamar. Eskiden sadece krallar ve soylular bu tip değerleri hiçe sayarak zenginliklerini cömertçe sergileyebilirlerdi.

Tüketimcilik giderek sayısı ve çeşitliliği artan ürün ve hizmetlerin tüketimini olumlar; insanların kendilerini ödüllendirmesi, şımartması, hatta aşırı tüketimden kendilerini öldürmeleri bile teşvik edilir. Tutumluluk tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır. Tüketimci etiği çok uzaklarda aramanıza gerek yoktur, bir mısır gevreği ambalajının arkasını okumak yeterlidir. İşte benim en sevdiğim kahvaltı gevreklerinden birinin, İsrailli bir firma olan Telma tarafından üretilenin ambalajında yazanlar:
Bazen kendinize özel davranmanız gerekir. Bazen fazladan enerjiye ihtiyacınız olur. Kilonuza dikkat etmeniz gereken veya hemen o anda bir şeyler yemeniz gereken durumlar olur. Telma sizin için çok çeşitli ve lezzetli tahıllar sunar, üstelik bu ziyafetlerden pişmanlık da duymazsınız.

Aynı ambalajda Health Treats adında başka bir gevrek markasının da reklamı var:
Health Treats pek çok tahıl, meyve ve yemişi bir araya getirerek lezzet, keyif ve sağlığı bir arada sunuyor. Günün ortasında, sağlıklı yaşam tarzına uygun bir ziyafet için. Çok daha fazlasının muhteşem lezzetiyle gerçek bir ziyafet [vurgu paketin orijinalinde mevcut].
Tarihin büyük bölümünde insanlar böyle bir metni çekici değil, bencilce, ahlaken yanlış ve yozlaşmış bulurlardı. Tüketimcilik popüler psikolojiyle de el ele vererek (“Just do it!”) insanları düşkünlük ve hazzın iyi, tutumluluğunsa kişinin kendisini baskılaması olduğunu düşündürmek için çok uğraştı.

Nihayet başarılı da oldu ve bugün hepimiz çok iyi tüketicileriz. Daha dün varlığından bile haberdar olmadığımız ve ihtiyacımız olmayan sayısız ürünü satın alıyoruz. Üreticiler piyasada var olabilmek için kasıtlı olarak kısa vadeli, yeni ve gereksiz ürünler tasarlıyorlar. Alışveriş yapmak oldukça popüler bir zaman geçirme biçimi haline geldi ve tüketim ürünleri aile üyeleri, eşler ve arkadaşlar arasındaki ilişkileri belirleyen temel şeye dönüştü. Hatta Noel gibi dini bayramlar bile alışveriş festivali haline geldi. ABD’de Memorial Day bile (şehit askerleri anmak için yapılan, ciddiyetli ve ağırbaşlı bir gündür) bugün özel satışlar için bir fırsat; pek çok insan bu günü alışveriş yaparak, belki de özgürlüğü savunmak için ölenlerin boşuna ölmediğini kanıtlayarak geçiriyor.

Tüketimci etiğin doğuşu ve gelişmesi, en çok gıda piyasasında belirgindir. Geleneksel tarım toplumları açlığın gölgesinde yaşarlardı, günümüzün müreffeh dünyasındaysa en başta gelen sağlık problemlerinden biri obezitedir. Üstelik bu hastalık, sürekli hamburger ve pizzayla tıkınan fakirleri, organik salata ve meyve yiyen zenginlerden daha çok etkiliyor. Her yıl ABD nüfusu diyetlere, dünyanın geri kalanının tamamındaki aç insanları beslemeye yetecek miktardan daha fazla para harcıyor. Obezite tüketimcilik için çifte zaferdir. Ekonomik daralmaya sebep olacak az yemek gibi alışkanlıklar yerine, insanlar hem çok yiyor hem de diyet ürünleri tüketerek ekonomik büyümeye çifte katkı yapıyorlar.

Yuval Noah Harari
Sapiens

diderot etkisi

Neden saklamadım onu sanki? O bana alışmıştı, ben de ona… Vücudumu sıkmadan bütün kıvrımlarını sarıyordu; göz okşayıcı ve yakışıklıydım. Diğeri kaskatı ve kolalı, beni hantal gösteriyor. Oysa berikinin teveccühü her ihtiyacı karşılamaya hazırdı – malum, fukaralık hep vazifeşinastır. Bir kitap tozlanmayagörsün, silmek için eteklerinden biri hazır ve nazırdı. Koyulaşan mürekkep, tüy kalemimden akmayı reddetse, yan tarafını uzatıverirdi. Üzerindeki uzun siyah çizgilerden belli olurdu bana sunduğu hizmetler. Bu uzun çizgiler littérateur’ü, yazarı, çalışan adamı ele verirdi. Oysa şimdi işe yaramaz bir zengin havası geldi üzerime. Kimse kim olduğumu bilmiyor.

Onun içindeyken, ne bir uşağın sakarlığından korkardım ne de kendi sakarlığımdan; ne alev alacak diye endişelenirdim, ne de üstüne su dökülecek diye… Eski sabahlığımın mutlak efendisiydim. Yenisinin kölesi oldum.

Altın postun başında nöbet tutan ejderha tasalanmamıştır benim kadar. Endişe sarıyor dört yanımı.

Genç bir kızın nazına, merhametine teslim olmuş karasevdalı ihtiyar, sabahtan akşama sızlanır durur, “nerede benim o iyi, o eski kâhyam” diye. “Onu bu kız yüzünden kovduğum gün hangi şeytana uydum kim bilir!” Sonra da ağlar, iç çeker.

Ağlamıyorum, iç çekmiyorum, ama içimden sürekli şöyle diyorum: Alelade kumaşı allayıp pullayıp ona fiyat biçme sanatını icat edene lanet olsun. Saygı ve hayranlık duyduğum şu kıymetli giysiye lanet olsun. Nerede benim o eski, alelade kumaştan, mütevazı, rahat çaputum?

Dostlarım, eski dostlarınızı muhafaza ediniz. Dostlarım, varsıllığın size dokunmasından sakınınız. Benim durumum size ibret olsun. Yoksulluğun kendine has özgürlükleri vardır, zenginliğin de mahzurları.

Ey Diogenes! Tilmizini Aristippos’un şatafatlı harmaniyesi içinde görseydin kim bilir nasıl gülerdin! Ey Aristippos, bu şatafatlı harmaniye için az alçaklık yapılmadı. Senin mülayim, dalkavukça, kadınsı yaşamınla, çaput giyen kiniğin hür ve katı yaşamı arasında nasıl da fark var. İçindeyken dünyamın efendisi olduğum fıçıyı, bir zorbaya kulluk etmek için bıraktım ardımda.

Fakat hepsi bu değil dostlarım. Lüksün tahribatına, sürekli artan bir lüksün neticelerine kulak verin.

Eski sabahlığım, etrafımdaki diğer döküntülerle ahenk içindeydi. Bir hasır sandalye; bir tahta masa; bir Bergamo halısı; birkaç kitabı taşıyan bir kalas; köşelerinden duvar halısının üzerine tutturulmuş, çerçevesiz, isli birkaç gravür; bu gravürlerin arasında havaya kalkmış birkaç sıva parçası, sabahlığımla birlikte en ahenkli fukaralığı meydana getiriyordu.

Her şeyin ahengi bozuldu şimdi. Uyum yok artık, birlik yok, güzellik yok.

Diderot – fransız aydınlanmacı filozof. üstteki yazı kendisinin “Eski Sabahlığımdan Ayrılmanın Pişmanlıkları: Ya da Paradan Daha Ziyade Beğenisi Olanlar İçin Bir Uyarı” adlı makalesinden alıntı. Bu yazı kendisinin adıyla anılan ve literatüre giren “Diderot Etkisi” teriminin de sebebi. Özetle kendisinin yeni bir sabahlık aldıktan sonra diğer bütün eşyaların anlamını yitirdiğini ve kendisini nasıl bir mutsuzluğa süreklediğini anlatıyor. Etkisi de satın aldığımız herhangi bir eşyanın başka yeni eşyaları satın almamızı tetiklediğini ve bir spiral etkisi yarattığını söylüyor. Sonunda yine tatmin olmadığınız gerçeği de söz konusu. Bir sonraki alışverişiniz öncesinde kendisini hatırlamanız dileğiyle.

Umut Devrimi

Umut etmek nedir? Çoğu kişinin sandığı gibi, dileklere ve isteklere sahip olmak mıdır? Böyle olsaydı, daha çok ve daha iyi otomobil isteyen, daha iyi ev, daha çok araç-gereç isteyenler, umutlu insanlar olacaklardı. Ama değiller; bunlar umutlu insanlar değil, daha çok tüketimde bulunmaya düşkün kişilerdir. Umudun nesnesi bir şey değil de, daha dolu bir yaşam sürmek, daha büyük bir canlılık içinde bulunmak, o sonsuz sıkkınlıktan kurtulmak olduğunda, ya da dinbilimsel açıdan bakarsak günahlardan arınma, ya da siyasal açıdan devrime kavuşmak olduğunda mı gerçek anlamda umut etmiş oluyoruz? Evet, aslında bu türden beklentiler, umut etmek anlamını taşıyabilir, ama beklentilerde edilgenlik varsa ve umut, el-etek çekmenin, teslimiyetçiliğin bir bahanesi oluyor, yalnızca bir ideoloji haline gelinceye dek “beklemek” şeklinde kendini gösteriyorsa, umut etmekten söz edilemez.

[…]

Egemen olan ekonomi ilkesi, daha çok, daha çok üretmekse, tüketici, daha çok, daha çok istemeye — yani tüketmeye — hazır hale getirilmelidir. Sanayi, tüketicinin daha, daha çok meta almak için kendiliğinden istek duymasına umut bağlamaz. Modası geçme denen şeyi ortaya atıp kaçınılmaz kılarak, çoğu kez eskileri çok daha uzun süre dayanacakken, tüketiciyi yeni meta almaya zorlar. Ürünlerin, giysilerin, dayanıklı eşyanın hatta yiyeceğin bile şekillerinde değişiklik yaparak, kişiyi, ruhsal olarak gereksinmesi olabileceğinden ya da istediğinden fazlasını almaya zorlar. Ancak sanayi, üretimi artırmak ihtiyacındadır ve bu ihtiyacı tüketicinin istek ve gereksinmelerine güvenerek değil, büyük ölçüde tüketicinin ne istediğine karar verme hakkına büyük bir saldırı olan reklama güvenerek belirlemiştir.

Bu örgütlenme biçiminin insan üzerindeki etkisi nedir? İnsanı, makinenin bizzat kendi düzenek ve talepleri tarafından yönetilen bir uzantısı durumuna indirger. Onu, tek amacı daha fazla şeye sahip olmak ve daha fazla şey kullanmak olan bir Homo consumens’e, salt tüketiciye dönüştürür. Bu toplum pek çok yararsız şey üretmektedir, aynı ölçüde de pek çok yararsız insan üretmektedir.

İnsan, bir üretim makinesinin çarkının bir dişlisi olarak artık insan olmaktan çıkar, “şey” haline gelir. Vaktini, ilgisini çekmeyen insanlarla, ilgisini çekmeyen işler yapmak, ilgisini çekmeyen, onu ilgilendirmeyen şeyler üretmekle geçirir; üretim yapmadığı süre içindeyse tüketmektedir. Sonsuza dek emmek üzere ağzı sürekli açık duran, hiçbir çaba harcamaksızın, hiçbir içsel etkinlikte bulunmaksızın sıkıntı giderici (ve sıkıntı üretici) sanayinin ona zorla kabul ettirdiği şeyleri —sigara, içki, sinema, spor, konferans— yalnızca bütçesinin elverdiği ölçüyle sınırlı olmak üzere yutmaktadır. Ama sıkıntı giderme sanayisi yani, yararsız şey satma sanayisi, otomobil sanayisi, sinema, televizyon sanayileri vd., yalnız ve yalnız, sıkıntının bilinçli hale gelmesini önlemede başarılı olabilirler. Hatta, tuzlu bir içecek nasıl susuzluğu artırırsa, bunlar da aynı şekilde sıkkınlığı artırırlar. Ama bilinçsiz de olsa, sıkıntı, sıkıntı olarak kalır.

Günümüz sanayi toplumundaki insanın edilginliği, onun en belirleyici özelliklerinden ve hastalığını dile getiren ögelerden biridir. Bu insan almaktadır, yemektedir, doyurulmak istemektedir, ama hareket etmez, kendiliğinden bir iş başlatmaz, yani yediklerini hazmetmez. Kendisine kalıt kalan şeyleri, üretici bir şekilde yeniden kazanmaz, onu yığar ya da tüketir. Ruh çöküntüsüne uğramış kişilerde daha ağır şekline rastladığımız durumdan pek farklı olmayan bir ağır dizgesel sakatlık vardır bu insanlarda. İnsanın edilginliği, “yabancılaşma hastalığı belirtisi” diyebileceğimiz bir hastalık belirtileri toplamı arasında yalnızca bir belirtidir. Kişi edilgin olduğundan, kendisi ile dünya arasında etkin bir ilişki kurmaz, etkin dünyanın bir parçası olarak görmez kendini, bu nedenle, kendi tapanlarına ve taleplerine boyun eğmek zorunda kalır. Dolayısıyla, kendini güçsüz, yalnız ve kaygılı hisseder. Bütünsellik ya da kimlik duygusu pek azdır. Dayanılmaz kaygıdan sakınmanın tek yolu, sürüye uymaktır ona göre ancak bu çevreye uyma bile her zaman bu kaygıyı gidermez.

Erich Fromm – Umut Devrimi

21.yy İnsanı

Asma yaprakları arasında için için mutlu davranan fakat ufak bir veledin oyununa konu olup hayatı alt üst olan uç uç böcekleri, her zaman benim hassas noktalarımdan biri olmuştur. Olayların kaotikliği her hangi bir canlı için huzurun merkezinde olamaz. Asma yapraklarında gezinen bir böcek ya da anne karnında bir cenin hayattan bıkmaz, bıkamaz. İnsanoğlunun düşünme yeteneği rakiplerine bağlı olarak gelişim gösterir. Global ekonomisi tıkır tıkır işleyen ve gezegen kaynaklarını tekel haline getirip kullanan tek canlı türü olduğumuz için rakipsizliğin cezasını daha çok ahlaksızlık ile ödemek zorunda kaldık.

Evrenin gizemi, ilk canlının meydana gelmesi ya da bunun gibi en önemli sorular sıradan bir vatandaş için doların yükselmesinden daha önemli değil. Hem niye olsun ki herkes bir gün köşeyi dönebilir ama dünyayı o mu kurtaracak?

Yerleşik hayatın bize getirisi olan vatandaşlık ve devlet olgusu, insanoğlunun en muhteşem özelliğinin kaybolmasına sebebiyet verdi; MERAK!

Hayatın her noktasında sorunlar vardır, bugün ulaştığımız 21.yy dünyasında var olan her şey sorunları çözme yeteneğimizin bir sonucudur; ancak görmezden gelinir. Hayat dediğimiz bu zaman çizgisi her zaman düz gitmeye meyillidir. Çıkışa ya da inişe geçmesi sizin sorunlar karşısında başarınıza bağlıdır. Hayatın insanoğlu ile bir alıp veremediği yok – HAYAT tarafsızdır.

Kişisel gelişim zırvalarını ele alalım. Temelde paraya ya da şöhrete ihtiyacı olan bireyin kendi tecrübelerini kaleme alması veya farklı yöntemlerle kitleye ulaştırması ve ruhunda yaşam isteği namına hiçbir şey kalmayan, çözümü başkalarının tecrübesine dayanarak ulaşmayı deneyen bireylerin başvurduğu son dönemlerin popüler konularından birisi. Şahsi düşüncem kişisel gelişim mevzusunda arzuladığı hayatı yaşayan ve sorunlarını çözen kişiler yalnızca bu işi satabilen kişiler, satın alanlar değil. Yani sorunlarını bir şekilde çözebilen kişiler, çözülmesini bekleyenler değil.

Neden? Niçin? Nasıl? Gibi sorular 21.yy insanını pek bağlamaz. Toplumsal statü sonuçla ilgilenir. Bu yüzden toplum içinde bireysel kararlar ile yaşayan canlılarız biz. Dünyanın yok olma tehlikesi, canlıların neslinin tükenmesi, 21.yy insanını niçin ilgilendirsin? Elbet bir keriz çıkar, bakarsın dünyayı bile kurtarır ama seni kurtarmaz, seni zengin etmez. Bu yüzden hep arayış içindedir günümüz insanı.

Dolar 3.5 olur mu?

amerikalı iş adamı ve meksikalı balıkçı

Amerikalı bir iş adamı deniz kıyısında harika bir manzarası olan ufak Meksika köyünün iskelesinde etrafa bakıyordu. Yalnız bir balıkçı teknesinden bugün için yakaladığı birkaç sarı tuna ile ayrıldı. Amerikalı, Meksikalı balıkçıyı yakaladığı balıkların büyüklüğü yüzünden övdü.

“Bu balıkları yakalaman ne kadar sürdü?” diye sordu Amerikalı turist.

“Sadece kısa bir süre” diye cevap verdi balıkçı.

“Neden biraz daha kalıp daha fazla yakalamadın?” diye sordu Amerikalı.

“Ailemin ihtiyaçlarını karşılayacak kadar balığım var” dedi balıkçı.

“Ama günün geri kalanında ne yapacaksın?”

“Uzun süre uyuyorum, biraz balık tutuyorum, çocuklarımla oynuyorum, eşimle siesta yapıyorum. Akşamları da köyde dolaşıp, şarap içip arkadaşlarımla şarkı söylüyorum”

Amerikalı dalga geçti “Harvard’da MBA yaptım ve McKinsey’de danışman olarak çalışıyorum. Sana yardımcı olabilirim dedi.”

Balıkçı geri adım atarak “Bu nasıl olacak efendim?” dedi.

“Balık tutmak için daha fazla süre ayır. Kazanacağın gelir ile daha büyük bir tekne alabilirsin ve daha büyük bir tekne sayesinde kazanacaklarınla birden fazla tekne sahibi olabilirsin. Sonunda bir filon olabilir. Balıklarını aracılara satmak yerine, doğrudan müşteriye satacak güce erişebilirsin ve kendi konserve fabrikanı açabilirsin. Ürünü, işleme sürecini ve dağıtımı tam olarak kontrol edebilirsin. Bu küçük şehirden taşınıp Mexico City’e taşınabilirsin. Ardından Los Angeles ve en sonunda girişimini daha da büyütebileceğin New York’a gelebilirsin.”

“Bunların hepsi ne kadar sürecek?” diye sordu balıkçı.

“15, bilemedin 20 yıl.”

“Ya sonra?”

“Evet bundan sonrası gerçekten heyecan verici” dedi Harvard’da MBA yapmış danışman. “Doğru zaman geldiğinde, halka arz olacak ve şirketin hisselerini satacaksın. Çok zengin olacaksın ve milyonların olacak.”

“Milyonlar mı efendim? Peki ya sonra?”

“Emekli olacaksın! Uzun süre uyuyabileceğin, biraz balık tutabileceğin, çocuklarınla oynayabileceğin, siesta yapabileceğin ve akşamları içkini içerken köyde dolaşıp arkadaşlarınla şarkı söyleyebileceğin bir köye taşınabilirsin!”

“Şuan bunları zaten yapıyorum efendim.”