Menü Kapat

Kategori: tribün (sayfa 1 / 13)

duhuliye

duhuliye’den şairler parkı sayesinde haberim oldu. üstte görmüş olduğunuz fotoğraf duhuliye. kelime anlamı “giriş ücreti” demek. bizi ilgilendiren kısmı ise 90’ların başına kadar İnönü Stadı’nda yerin altında geniş bir kitleye maç izleme imkanı sunmuş olan alan. bir siper fonksiyonu gören ve stadı boydan boya çevreleyen bu tribüne girenlerin gördükleri şey ekseriyetle futbolcuların ayakları. müdavimleri ise tahmin edebileceğiniz gibi bilet parasını ödemekte zorlanan yoksul halk ve öğrenciler.

fakat daha da dikkat çeken şey kimsenin bu durumdan şikayet etmemesi. o daracık alandan gördükleri ile mutlu olan insanlar. duhuliye müdavimleri boş değil, futbolcuları kramponlarından ve ayaklarından tanıyor. ayrıca diğer tribünlerde olmayan bir özellik ile stadın etrafını dolaşabiliyorsunuz zira penaltı olduğunda hangi kale ise herkes koşmaya başlar, kale tarafına hücum edermiş. ayrıca rivayetlere göre sporcular da burada maç izlermiş. duhuliyeden soyunma odalarına geçiş varmış.

fotoğraf ise oldukça etkileyici. insanlar oldukça mutlu gözüküyor. sanıyorum kısıtlı imkanlar ile mutlu olabilme yetimizi çoktan kaybettik. toplumsal kutuplaşmanın inanılmaz boyutlara geldiği günümüzde bazı şeyleri hatırlamak için uzun uzun fotoğrafa bakmanız dileğiyle. siyah!

pek milli takım

gündem malum fatih terim ve arda turan’dan geçilmiyor. biz de uzun zamandır tribün dolaylarında iki kelam etmemiştik. milli takım nedir, ne kadar millidir, temsil gibi kavramları ve felsefi boyutlarına da girebilirdik ama dünkü maça dair yazı görselinde kullandığımız fotoğraf gerçekten düşündürüyor.

“türk milli takımı”nın öne çıkan güzelliği (belki de tek güzelliği) emre mor. kendisinin sevincinde mutluluk, masumiyet, saflık, umut, güzellik, gençlik her şey var. öte yandan ise önünde burak yılmaz yer alıyor. hani eşine şiddet uyguladığı için mahkemelik olan, prim alamadığı için gürültü çıkaran arkadaş. kendisinin “kol geçirme” hareketi ve ifadesi sanki günümüz türkiye’si fotoğrafı. nefret, öfke, şiddet, düşmanlık, kin her şeyi içeriyor. nerden baksan iki farklı türkiye yüzü. nerden baksan gerçeklik.

bunun dışında çevirmeninden basına, oyuncusundan halkına herkese tepkili olan bir ikili var. fatih terim ve arda turan. dün emre mor’u yere yatıp zaman geçirmesi için muhtemelen küfür içerikli şiddetli biçimde azarlayan bir fatih terim. cumhurbaşkanı tarafından korunuyor. ülke içerisinde imparator diye adlandırılıp rol model olarak öne sürülüyor. emre mor 18 yaşında bir çocuk. daha yeni başlıyor. daha yeni öğreniyor. öte yandan bu sezon reklamlarda oynadığı süre muhtemelen sahada geçirdiği süreden fazla olan arda turan maç sonunda kaptan sıfatıyla çıkıp ve “adamlığını” ortaya koyup kendisini eleştirenlerden tek tek hesap soracağım diyor. bütün ülkenin başarı kriteri olarak sınıflandırdığı rol model bu. diğer örnekleri ve yaşananları siz de biliyorsunuz.

ayrıca bu şerefli ve vatan aşığı peşinde olan arkadaşlar, primle-parayla işi olmadığını iddaa eden arkadaşlar, kendilerine sunulan 500 bin euro primi hiçbir zaman reddetmiyor. ya da aldıkları parayı yine vatan aşığı olup vatan için hayatı kaybedenlere ya da ihtiyacı olanlara dağıtma ihtiyacı hissetmiyor. kendilerinin hakkıdır ya da onlar istemediki diyenler yoktur umarım aranızda.

özetle bütün bu sporcunun zeki, çevik, ahlaklısının sevileceği öğretilmeye çalışılırken bu rol modellerinin nasıl ortaya çıktığı ayrı bir tartışma konusu. çocuklarına abartılı sevinç göstermenin iyi bir şey olmadığını, rakiplere saygı göstermenin önemini, futbolun sadece bir oyun olduğunu ve mücadelenin belirli değerler ve sınırlar kapsamında yapılması gerektiğini çocuklarına aktarmaya çalışanlara başarılar diliyoruz.

biz şüphesiz ki şampiyonada izlanda’yı destekliyoruz.

La biz size n’ettik?

ÖNSÖZ: Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Leylâ ile Mecnûn neyse bizim için BEŞİKTAŞ ile Çarşı da odur…

SONSÖZ: BEŞİKTAŞ

Bize: “Size ne?” diyorlar.
Yıllar önce Fok balıklarının katliamına isyan ettiğimizde güldüler bize. “Size ne?” dediler. Yerdiler bizi, ama bugün sıfatsızın biri çıktı ve size “Fok You !” dedi. O gün yanımızda olsaydın bugün “Fuck You !” diyor olacaktın, bunu unutma!

Düzen zaten istiyor ki, bir araya geldiğimiz sadece doksan dakikalık bir hayatımız olsun; bu süre zarfında sadece atılan gole sevinip yenilen gole üzülelim. Hayatımız doksan dakika içinde genleşip daralsın, orda başlayıp orda bitsin. Sahanın içinde olanlar dışında ‘görme, duyma, konuşma’ demek istiyorlar. O doksan dakikanın başlama vuruşuna kadar geçen zaman sanki hiç yaşanmamış gibi yok sayılsın. “Hadi şimdi dağılabilirsiniz! Unutun gitsin.” Öyle mi? Oysa bizim bir hayatımız varsa, bu hayat başkalarının hayatıyla mümkündür. Başkalarının hayatına sırt çevirenler, gözlerini kendinden olana çevirir; kendi oğullarını bir hanedan gibi görmenin dışına adım atamazlar. Futbolun insanlara yaydığı kolektif ruh, kolektif hâfıza kendimize dışarıdan bakma şansı verir bize. Bu bakış, insanî değerleri diri tutar. İnsanlığa yapılan yanlışları, kurulan kumpasları görünür kılar. Bizi, birbirimizden haberdar kılar. Haber niteliği olan durum ve olguları korkmadan, cesaretle halkın önüne taşıma sorumluluğu verir.
Bir araya geldiğimiz statlarda, salonlarda aleyhimize çalınan haksız penaltılara isyan edelim, çıkan haksız kırmızı kartlara isyan edelim, ama bu “milletin .mına koyacaz’ diyenlere yol veren düzene isyan etmeyelim! Öyle mi? Yoksul halk çocuklarının bayrağa sarılı tabutlarını unutalım? 12 yaşında vücudundan 13 kurşun çıkarılan çocukları unutalım? Kaşları Kartal kanadı olan Berkin’imizi, güzel yüzlü Ali İsmail’imizi unutalım? Öyle mi? İnsan, biraz da unutmadığı için, daha güzel bir dünyanın mümkün olduğunu hatırladığı için insan değil mi? İnsan, hayatın kanayan yerine baktığı için, sırtını dönmediği için çocuklarının yüzüne utanmadan bakabilir.

Rakibin haksız yere oyundan atılmasına olan isyanımız takdire şayan görülür, ama Trabzon’da doğa katliamı rönesansı HES’lere karşı isyanımız tu-kaka öyle mi?
Sporda Şike ve Teşvik söylentileri ayyuka ulaştığında “İtalya’dan futbolcu değil, savcı istiyoruz” dedik. Fena mi ettik? Kötü mü söyledik? İnsan neye ihtiyacı varsa onu istemez mi?
Plüton’a yapılan haksızlığa bile “oha” demişken hâlâ bize “Siz böyle şeylere kafa yormayın” diyorlar, ama bilmezler ki Plüton’u evlatlıktan atanlar bile bugün bin pişman.
İstiyoruz ki, içinde ülkemizin de yer aldığı dünya aynı akıbete uğramasın. Turizm Bakanlığı bütün dünyaya ülkemizin tam bir cennet olduğunu duyurmak isteyen tanıtımlar yapacak, ama biz “Kaz Dağı’nın üstü altından daha değerlidir” dediğimiz zaman hâkim kırmızı kartını bize gösterecek! Öyle mi?

“Yağmurdan korksak sokağa çıkmazdık.” O yüzden dile geldik;

“Siyanür Öldürür!”, “Ferhat da Dağları Deldi Ama Şirin İçin” dedik.

Bizleri doksan dakikanın içine hapsetmek isteyen o düzene Ali Sami Yen’den seslendik; Yıl 2011, “çArşı betona karşı”; “Ali Sami Yen Park Olsun, Şişli Hayat Bulsun”, “Rant Yapma Park Yap”
Gidemediğimiz maçta kulağımız radyoda, gözümüz televizyonda, aklımız Hasankeyf’te kaldı…

Hadi de bakalım şimdi ey zâlim; “Şirin bilseydi Munzur Çayı’nın gizemini Ferhat’ın hali nic’olurdu ?”

Ama yok, istiyorlar ki doksan dakikanın sonunda doksan gün ofsayt tartışalım, başka da hiç bir şeyi dert edinmeyelim.Statlar bir beşik gibi uykuya doğru sallayıp dursun bizi istiyorlar. Oysa maçlara ara verildiğinde hayat devam ediyordu ve yazın 45 derece sıcakta parke taşı döşeyen işçinin alın terinde kaldı aklımız… “Taşeronlaşmaya, Sendikasızlığa, Kuralsız Çalışmaya Hayır” dedik.
Sen demedin mi?
“ Mayıs: 1 Sermaye: 0 “

“çArşı Nükleer Santrallere Karşı”

“Sizin Nükleeriniz Varsa Bizim Metan Gazımız Var”
“Nükleersiz Türkiye”
“Karadeniz Kanserden ölmesin Ulan!”

Sanırsın ki atomu parçaladık da tanrı parçacığının peşine düştük… Oysa değil.

“Ses verin yakarışıma, bu işin sonu fukuşima” dedik o kadar…
“Terörün her türlüsüne hayır” dedik aklımız körpe kuzularda kaldı…
Çocuklarda kaldı aklımız;
“Alayınıza Sobe Ulan” “çArşı çocuk pornosuna karşı”
“çArşı Aile İçi Şiddete de Karşı”

Kışın evsizlerde kaldı aklımız “Donduk ulan!” dedik. Üst katta oturanları, alt kattakinden haberdar kılmaya çalıştık.

“Padişah değilim çeksem otursam
Saraylar kursam da asker yetirsem
Hediyem yoktur ki dosta götürsem
İki damla yaştan gayrı nem kaldı”

Aklımız vicdanımızda kaldı;

Kimsesizlerin kimsesi olmaya gayret ettik. Huzur evlerinde kaldı aklımız; evlat olduk, torun olduk, çiçek olduk, kucak bulduk. Aklımız Çocuk Esirgeme Kurumları’nda kaldı… Oyuncak olduk, palto olduk, bot olduk, kalem olduk, kederi silen silgi olduk, mutluluğa açacak olduk…Kıyıda, tenhada bırakılmış olanları hayatımızın ortasına davet ettik.

Aklımız sokak hayvanlarında kaldı…
“çArşı sokak hayvanlarına koşuyor”; 5 ton kuru/yaş mama, 5 bölgeye mamalık ve su depoları, yaklaşık 500 kulübe ve tıbbi müdahale için birçok ilaç … Ukrayna’daki köpek katliamına karşı da üç maymunu oynamadık.
Ah o çocuklar, yine o çocuklar… LÖSEV’e koştuk, kucaklaştık, umut götürdük onlara, “Bir tuğla da sen koyar mısın? ” dedik ve aklımız lösemili kardeşlerimizde kaldı…

Şimdi bizi yerin dibine gömmek istiyorlar.

Yahu, madenlere indik ki biz! Yeryüzü doksan dakika yukarıda değil ki bizim için. Yeryüzü her yerde:
“540 metrede röveşata! Bu da mı penaltı değil ?”
N’oldu ? Aklımız fikrimiz madenlerde kaldı…
“Ölümün taşeronları hiç mi doymayacak bu siyah kâra”
“Siyah Bile Kaybetmiş Asaletini Yokluğumuzun Karanlığında”
“Soma’nın en orta yerinde büyük bir yangın var alevler içinde”
Bizim de ayakkabımızın altı delikti, “Hrant” olduk. Acının üzerine hep birlikte kapaklandık.
Irkçılığa karşı olduk,”Hepimiz Zenciyiz” dedik.

Bize kapak takmak istediler, cevabımız “Kapakları Toplayalım Engelleri Aşalım” oldu. Sıradanlaşmış, kurumsallaşmış kutlama haftalarının dışında ihtiyacı olan yurttaşlarımıza 60’ı manüel, 4’ü akülü olmak üzere toplam 64 arabayı semtte sergiledik teslim ettik. “Bu da Çarşı’nın Koreografisi” dedik.

Aklımız ihtiyaç sahiplerinde kaldı.

Aklımız 8 Konteynır ve 1 tır malzeme ile “Sokağın TaVanı Kadar”
Akıl Van’da kaldı…Karada, karakışta kaldı.
Şirince’de ”Kıyamet Seninle Kopmaya Geldik”

La biz size n’ettik?
Bütün Türkiye’de Kızılay’a oluk olduk kan olduk aktık, ama bizim aklımız acil kan aranıyor çığlıklarında kaldı…
Aklımız hâlâ Filistinli Hanzala’da…
“Çocuklar Okusun” diye 10 günde 25 okula 25 kütüphane projesine destek verdik… Aklımız Kütüphanelerde kaldı…Kâğıtlara hürmet etmekten bir an geri durmadık.
“çArşı Köy Okullarına Koşuyor”
İki yılda isim isim 550 okul 20 binin üzerinde çocuğumuza bot, mont, atkı, bere, çanta, kıyafet, oyuncak, kırtasiye olduk olmasına da aklımız hâlâ köy okullarında…

Biz siporu seviyoruz sevmesine de, daha dün ses olduğumuz tiyatro yıkımlarına karşı bugün eski güreş hakeminin, zabıta müdürünün şehir tiyatrolarına sufle vereceğini tahmin etmemiştik. Bunca yağdanlığın, dalkavuğun gölgesinde ata sporuna işmar çakmayı nasıl unuturduk: “çArşı, yağsız güreşe de karşı” dedik.

Ulu Kartal, kimseleri darbecilere, terör örgütlerine methiyeler düzmek, yardım ve yataklık yapmak zorunda bırakmasın.

Vicdanınızla kalın!

işçi hareketlerinin futbolun tarihsel gelişim sürecine etkisi

Günümüzde bir oyun ve bedensel aktivite dışında futbol, sosyal dokuya ilişkin bir anlamlandırma ve gösterge aracı olarak birçok araştırmaya konu olmuştur. Bu çalışmada, modern futbolun erken dönem tarihsel süreci, işçi sınıfı kültürünün gelişimi paralelinde, literatür tarama yapılarak farklı bir boyutu ile ele alınmıştır. Çalışmanın amacı, modern futbolun ortaya çıkışı ve gelişiminde önemli bir unsur olan işçi sınıfı ve futbol ilişkisini incelemek, toplumsal yapıya ve üretim biçimine bağlı olarak gelişen sporun, işçi sınıfı arasında popüler olan futbol branşı ile özdeşleşmesinin boyutlarını ortaya koymak ve ilgili literatüre kaynak sağlamaktır. Sonuç olarak; futbolun tarihsel durumunun ve gelişiminin tamamıyla anlaşılmasının ancak geçmişin işçi sınıfı ve gündelik hayat kültürüyle bağlantısının araştırılmasıyla mümkün olduğu, dünya genelinde modern futbolun ortaya çıkışında, kurumsallaşmasında ve yayılmasında, Sanayi Devrimi ile gelişen işçi hareketlerinin rolünün oldukça fazla olduğu, futbolun sınıfsal mücadelede etkin bir araç olarak kullanıldığı söylenebilir. Sosyoloji alanında yapılan araştırmalar, sosyal yaşamın oluşumu ve devamlılığında, spor ve politikanın çeşitli şekillerde bağlantılar oluşturduğunu ortaya koymuştur. Toplumsal yapıya ve üretim biçimine bağlı olarak gelişen spor, kapitalistleşme süreciyle birlikte gelişmeye ve değişmeye başlamıştır. Sanayi Devrimi ile hızlanan sanayileşme ve kentleşme olgusu, işçi sınıfının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Kapitalist sınıf, işçi sınıfının sportif etkinliklerini kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalışmıştır. Bu süreçte, modern manada futbolun da doğuşu ve gelişiminde Sanayi Devrimi ile beraber gelen şehirleşmenin etkisi büyüktür. Dünyadaki siyasal/ekonomik sistemlere göre şekillenen spor, tarihsel gelişim süreci içerisinde iktidarlar tarafından halkı kontrol etmek üzere kullanılmıştır. Örneğin “İmparatorluk” döneminde her ulusun işçi sınıfından insanlar Roma’ya akın ediyordu. Bu sınıfın doğuracağı tehlikelerin bilincinde olan imparatorlar bunları etkisiz hale getirmek ve şehirde tutmak için ekmek dağıtarak karınlarını doyuruyor, spor oyunları düzenleyerek eğlence gereksinimlerini gideriyordu. Baskı altında ezilen kitlelere imparatorluğun verdiği ekmek ve eğlence lütfu ile, sosyal ve politik hoşnutsuzluğu en güzel şekilde savuşturuyordu. 1800’lü yılların sonlarına doğru spor, işçi sınıfı arasında yaygınlık kazandı. İş günlerinin ve iş saatlerinin azalması bunda başlıca rolü oynadı. Sosyal düzelmeler, işçi sınıfına anlamlı bir şekilde geçirebileceği bir boş gün sunmuştu. İşte bu aşamada soylular, kriket ve tenis oynamayı sürdürürlerken proleterya futbolu geliştirmeye başladı. Bu yönden bakıldığında futbol, soyluların uzantısı olan kolej amatörlüğüne karşı demokratik bir devrimdir. Özellikle İngiltere?de futbolun gelişiminin ve tarihsel durumunun tamamıyla anlaşılması, ancak geçmişteki işçi sınıfı ve onun gündelik hayat kültürüyle bağlantısının araştırılmasıyla mümkün olacaktır. İngiltere’de 1750’lerde başlayan Sanayi Devrimi ile futbol, köylü gençlerin geniş alanlarda oynadığı kuralsız bir oyun olmaktan çıkmıştır. Dokuma atölyelerinde işçi olarak çalışmaya başlayan köylü çocukları, kentlerin dar sokaklarında boy göstermeye başladılar. 1880’lere gelindiğinde, İngiltere’de futbolun orta sınıftan ziyade işçi sınıfının en önemli eğlencesi olduğu görülmektedir. Futbolun İngiltere?de yayılması iç jeopolitik bağlamda demiryolları/demiryollarında çalışan işçiler sayesinde olmuştur. 1920’li yılların sonundan başlayarak siyasi coğrafya demiryolu ağıyla örülmüştür. “Bir istasyon bir futbol sahası”, kural budur. İngiltere’de bazı futbol kulüpleri iş kollarına göre taraftar bulmaktadır, bu takımlar; Liverpool ve Southampton (Woolston Tersanesi-Liman), Sheffield (Bıçak Üreticileri), West Ham United (Thames Demir İşletmeleri), Nottingham Forrest, Derby Country ve Blackpool (Kömür), Manchester United (Dokuma) ve Arsenal’dir. (Woolwich’deki Royal Arsenal-Kraliyet Silah ve Cephane Fabrikası). Sanayi Devrimi ile birlikte başlayan toplumsal değişme ve gelişmeler, bir yandan işçi örgütlenmeleri yoluyla sporun örgütlenmesini ve yayılmasını hızlandırırken, diğer yandan spor sayesinde işçi örgütlenmesinin kurumsallaşmasına ve gelişmesine katkı sağlamıştır.Verilen örneklerden hareketle; Sanayi Devrimi’nin futbolun kurumsallaşmasında bir milat olduğu, İngiltere’nin ve özellikle işçi sınıfının futbolun beşiği, İngiliz sermayesi ve İngiliz işçilerinin futbolun dünyaya yayılmasında önemli bir etken olduğu, değişik ülkelerdeki ilk futbol kulüplerinin işçi ve/veya işçi bölgelerinin takımları olduğu söylenebilir. Bu çalışma ile, modern futbolun ortaya çıkışında, kurumsallaşmasında ve yayılmasında, Sanayi Devrimi ile gelişen işçi hareketlerinin rolü ve sınıfsal mücadelede kullanılması ortaya konulmaktadır.

Aslında spor ve toplumsal sınıflar arasındaki ilişkiyi toplara bakarak saptamak çok kolay. Top küçüldükçe sınıfsal konum yükselir.

kaynak: http://dokuman.tsadergisi.org/dergiler_pdf/2010/2010-Nisan/1.pdf

 

o bir mucitti “valery lobanovski”

her durumda futbol bir yaratıcılık alanıdır ve bu bakımdan sanattan, felsefeden, sinemadan aşağı kalmaz. geçen hafta kaybettiğimiz valery lobanovski, hep futbol düşünen, üstelik de geometrik düşünen yaratıcı bir beyindi.

valery lobanovski niçin önemlidir? birincisi, futbol adı verilen bir oyuna ilk kez bir ‘geometri’ uygulamaya kalkıştığı için… ona, futbolun spinoza’sı desek yeridir. tarihte ilk kez futbol sahasını tam anlamıyla ‘parselleyerek’ (öyle derler ya; ama terim yeterli değildir çünkü bir durağanlık anlamı içerir) geometrik işleyen ‘önermeler’ yaratabilen kişi odur. bu yüzden yaz-kış sezonlarının kaprisi yüzünden az sayıda dünya ölçekli başarıya kavuşmuş olmasına rağmen (unutmayalım ki, rusya’da ve eskiden sovyetler birliği’nde ligler yazın oynanıyordu), takımı, en az üç kupa sürecinde mutlak olarak ‘durdurulamaz’ bir hüviyetteydi.

1975-76 sezonunda yaz başı avrupa kupa galipleri kupası’na inanılmaz bir rahatlıkla ulaşması, beckenbauer’in son günlerinde alabileceği son kupa olan avrupa süper kupası’nı bayern münih’le neredeyse kedi fareyle oynar gibi oynayarak alışı… sonra trajik ve harika bir finalle daha önce alt ettiği hollanda milli takımı’na 1988 avrupa kupası’nı teslim edişi… birleşik arap emirlikleri’ne antrenörlüğe gittikten sonra, yeniden esas takımı dinamo kiev’in başına gelişi… ve zaparojye maçında geçirdiği kalp krizinin ardından ölümü…

her şey futbolun da önemli ölçüde ‘icada açık’ bir alan olduğunu hatırlatıyor bize… lobanovski’nin kiev dinamosu ile 70 ve 80’lerde yönettiği sovyet milli takımı için bir ara, 21. yüzyılın futbolu diye bir tür korkulu övgü yapılmıştı. bu, yukarıda andığımız başarılı dönemlerde kural olarak yinelendi: geleceğin takımı vs… hayır, bu geleceğin takımı değil, geleceğin futbolunun önsezisiydi. ama futbol hala ‘gelecek’…

icatlar alanı
futbolun pekala bir icatlar alanı olabileceğini asla unutmamak gerek. mesela franz beckenbauer, futbol tarihinde ilk kez ‘geriden ileriye 45 metrelik drippling’i icat etmişti. yani, libero dediğimiz kurumun oyuna en çarpıcı katkısını… bu icattan sonra, onun bu 40-50 metrelik yolunda karşısına çıkabilen defans oyuncusu pek bulunamadı.

aynı şekilde, tarihin en büyük kalecisi torpedo moskova’lı lev yashin, o ana dek kalecilerin ceza sahasına inen her topu tutma gayretinin anlamsızlığını vurgulayan bir buluş geliştirdi: topu mümkün olan her tarzda ceza sahasının dışına çıkarmak. önce rakip sovyet takımları, sonra da rakip ulusal takımlar bu adamın ceza sahasında neler yapabileceğini uzun süre kestiremediler. o ana dek hiçbir kaleci, ceza sahasının dışına çıkıp topu ayakla veya kafayla kontrol edip kullanmayı asla düşünmemişti.

kabul, pele çok iyiydi… ama sonradan, maradona’nın bence çok daha iyi ve etkili uygulayacağı bir icadı değerlendirerek… aslında icat, şanssız oyuncu garrincha’ya aittir. buna, günümüzde zinedine zidane’ın bolca uyguladığı, türkiye’de örneğin hasan şaş’ta gördüğümüz ‘top tekniği’ diyebiliriz. bunu icat eden garrincha’dır. sonra pele ve cruyff gelir. ama teknik icat, doruk noktasına maradona ile erişmiştir. ve faullerin bollaştığı, ikili mücadelelerin didişme haline geldiği günümüz futbolunda tarihe gömülmeye başlıyor gibi…

garrincha’nın buluşu tam anlamıyla bir futbol ‘jestiydi’: topu küçük veya uzun atılan adımların ‘alterasyonu’ aracılığıyla rakip tarafından ulaşılamaz/hissedilemez hale getirmek… buluş, dar ve geniş alanlarda farklı biçimlerde gerçekleşiyordu. bu, sanıldığının aksine futbolda ‘çalım atmak’ ya da ‘adam geçmek’ değildi yalnızca… evet, bu türden etkileri vardı ama aynı zamanda rakibi inanılmaz biçimde yoruyordu. garrincha, biraz da sol ayağının aksamasını pozitif bir unsur olarak kullanıp, inanılmaz bir teknik icat etmişti. işin sırrı topu küçük adımcıklarla ve küçük dürtmelerle kontrol etmeye dayanıyordu… bunu iyi yapamayanlar, günümüzde doğru dürüst pas verme şansını tepen ‘hödükler’ olarak anılır. küçük tepiklerle hareket edildiğinde geometrik alan küçülür, daha dar bir alanda daha çok iş yapılır. garrincha da henüz onun buluşundan haberdar olmayan defansları darmadağın etmişti. pele ve maradona’nın garrincha kumaşından oldukları açık. hagi de aynı gruba aitti.

diğer alanlar gibi futbol da bir icatlar alanıdır ve bunun için uefa’nın, mesela gol sayısını arttırmak amacıyla kuralları değiştirmesine hiç ihtiyaç yok. futbolu antrenörlerin ve futbolcuların sahada yaratacağı yeniliklere bırakmak zorundayız. bugünkü futbolda icatlar bekleyen en büyük alan bana ‘oyun yıkma’ dediğimiz konseptte içerilmiş gibi geliyor. en etkili isimler, (zinedine zidane, david beckham, türkiye’de hasan şaş) genellikle oyunun nerede oynanacağına karar verebilen oyuncular oluyor. tabii ki bu kararlarını gerçekleştirmeleri gerekiyor önce… zidane bu işi en iyi beceren futbolcu günümüzde… rakibin asla yetişemeyeceği bir alana, apansız takım arkadaşlarından herhangi birinin yetişebileceği ‘bir alan’ gönderiyor. yani, yalnızca topu bir bölgeye atıyor değil, oraya koşan arkadaşına uygun bir alan da ‘atıyor’…

bunu icat eden kişinin kim olduğunu söylemek zor çünkü böylesi pozisyonlar futbolun içinde zaten dinamik olarak içerilmiştir. fakat bunu fark edip, sistematize eden kişinin müteveffa valery lobanovski olduğunu düşünmek için pek çok neden var. unutmayalım ki, 6-7 saniyedir topu ayağında tutan ve 10 metrekarelik bir alana sıkışmış oyuncu, karşısındaki rakibe göre üç ya da dört kat fazla adım atmak zorundadır. lobanovski’nin büyük buluşu, aslında hiçbiri dünya çapında yetenekler olmayan futbolcularını bu ‘fazla adım’ projesine en doğru biçimde yerleştirmekti. nasıl? daha az adımla!

1975 süper kupa finalinde oleg blochin’in bayern münih’e attığı bir golü hatırlıyorum. kalabalık bir defansta tek bir boşluk var ve orası aslında defansın en kalabalık yeri. dosdoğru oraya giriliyor ve gol kaçınılmaz… fazla adım, yukarıda andığımız garrincha üslubunda gerçekleştiriliyor; küçük küçük tepiklerle, ‘bodoslamadan’ girerek… ve sonuçta schwarzenbeck’li, roth’lu defans bir anda aşılıyor.

bir devir kapandı
lobanovski’yi kaybettik. futbolun şahikası, en büyük zekalarından biriydi…’team management’ denen ve bugün türkiye’de en iyi mircea lucescu’nun uyguladığı bir çalışma disiplininin ilk uygulayıcısıydı. onu sovyetik totaliter rejimin disipliner mantığının bir uzantısı olarak yorumlamak isteyenler var. oysa batı’nın en liberal ülkeleri onun ‘training’ ilkelerini uygulamakta hiç gecikmediler ve onun önüne bile geçtiler bu konuda… her durumda bugün ‘takım futbolu’ diye belli belirsiz, hatta anlamsız bir ad takılmış olan şey onun icadıdır ve artık onsuz futbol oynanamıyor. lobanovski’nin hiç de büyük yetenek olmayan futbolcularının gücünü hatırlıyorum… düşerken topa vurup gol yapabilen onishenko ile kolotov, rakip alanda tek başına terör yaratabilen blochin ve onlarla çernobil patlamasından sadece üç gün sonra ispanya’da oynanan kupa galipleri finalinde atletico madrid’i 3-0 yenen dinamo kiev… o maçta zavarov, bitime üç dakika kala attığı golde orta sahada ardışık olarak sıralanmış dört rakibi, onların sürekli faul girişimlerine rağmen aşmıştı!

lobanovski’nin ölümüyle bir devir bitti. şimdi mafya’nın eline teslim edilmiş ve şikeden başka bir şey yapamayacak dinamo kiev (bunu üç yıl önce bayern münih maçında yapmış olduklarına gerçekten kaniyim), pek farklı durumda olmayan ukrayna milli takımı ve avrupa’ya dağılmış bir sürü çok iyi futbolcu: shevchenko ve diğerleri…

hep futbol düşündü
her durumda futbol da bir yaratıcılık alanıdır ve bu bakımdan sanattan, felsefeden, sinemadan aşağı kalmaz. başta da belirttiğim gibi, futbolun spinoza’sı ya da bresson’u olarak anılması gereken lobanovski’nin ölümü, bence futbola düşmüş en büyük gölgedir. sovyet döneminde rahattı lobo, sonra mafya onun takımını ele geçiriverdi. o bunlara rağmen futbol meselesini yürüttü. geometrik düşündü ama her zaman futbolla düşündü. kavramları vardı ve ömrü boyunca bu kavramların hakkını vermeye çalıştı.

çok öznel bir şeyler söylemem gerekirse, lobanovski, futbola küfrettiğim yıllarda bile bana bir takımı tutturabilmiş bir adamdı… ve ben, hala kiev dinamosu’nu tutuyorum

mayıs 2002
ulus baker

etilen.vol.1 {futbol}

şeriat:0 – sosyalizm:3 biten bir maç sonrası 2008 yılında hazırlanmış bir toplamayı gün yüzüne çıkartmak istedik. buyrun;

upload olaylarına yavaştan girelim, eşe dosta da yedirelim düşüncesiyle download etiketli ilk postu okumaktasınız. punk rock/oi/hardcore/ska kökenli yer altından parçalar ve futbol. muhteviyat;

  • cockney rejects – i’m forever blowing bubbles
  • discipline – everywhere we go
  • hükmen maglup – efsane geri dönüyor
  • los fastidios – antifa hooligans
  • los fastidios – you’ll never walk alone
  • mano negra – santa maradona
  • ofisboyz – karakartal
  • rancid – hooligans
  • ska-p – rayo vallecano (live)
  • the business – england 5, germany 1
  • the business – hardcore hooligan
  • vanilla muffins – chelsea – west ham
  • vanilla muffins – viva el fulham

download @ mediafire
etilen.vol.1 {futbol}

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.