Menü Kapat

Kategori: tarih (sayfa 1 / 17)

İlk Başkaldırı: Aziz Simeon

Yunanca’da sütun manasına gelen “Stylites” terimi sütun ya da direğin üzerinde yaşayan hristiyan çilecileri anlatmak için kullanılır.

İlk Stylites olarak kabul edilen Simeon’un hayatta öğrendiği ilk şey koyun otlatmaktı. 403 yılında henüz 13 yaşındayken Antakya yakınındaki Süryani Tell’Ada Manastırına çile çekmek için gitti. Burada Hıristiyanlıkta Paskalya döneminde yaklaşık altı hafta süren Büyük Perhiz orucunu hiçbir şey yemeden tutmaya başladı, halsiz düşünce de Manastır rahibi tarafından ziyaret edildi ve kendisine su ve ekmek verildi. Simeon birkaç gün sonra yarı baygın halde bulunduğunda kendisine bırakılan yiyeceklere günlerdir hiç dokunmadığı anlaşıldı. Sonraları karnını palmiye yapraklarından yaptığı bir kemerle çok sıkı bir şekilde bağladığı anlaşıldı. Kemeri öylesine sıkı bağlıydı ki etine işleyen yaprak kalıntılarını yaradan çıkarabilmek için, dokunun günlerce suyla yumuşatılması gerekti. Manastır’da geçen dokuz yılın sonunda, diğer keşişler abartılı bir çile metodu uygulayan Genç Simeon’un akşamları gizli gizli kalkıp yemek ve su içtiğini iddia ederek, manastırdan uzaklaştırılmasını istediler. Simeon kendini gömdürüyor ya da uyumadan sürekli ayakta duruyordu. Midesi küçülen Simeon, Büyük Perhizi her yıl yeniledi. Sonunda manastır yönetiminin baskısıyla manastırdan ayrılınca eski Telassinos’un (Antakya) altmış kilometre doğusundaki Deir Samaan’da çekildiği kulübesinde üç buçuk yıl yaşadı. Bu dönemde tuttuğu Büyük Perhiz boyunca hiç yemek yemediği ve su içmediği rivayet edilir. Bu durumdan sağ salim kurtuluşu, o dönemde büyük bir mucize olarak karşılandı. Oruç zamanlarında, bir mağaraya kapanıp, mağaranın girişini duvarla kapattırıyordu.

Kulübede geçirdiği dönem sonrasında Simeon, Şeyh Bereket Dağında kayalık bir çıkıntıya yerleşti ve bu küçücük mekana kendini tutsak etti. Bölge, Suriye’nin kuzeyinde bulunuyordu. Ancak mucizelerinden ötürü kendisinden şifa ve dua dileyen, ona yüz sürmek isteyen ziyaretçi müritlerinin sayısı burada iyice arttı ve onlarla konuşmaktan yorgun düşerek ibadete yeterince zaman ayıramadı. Bu durum onu daha farklı ve köktenci bir yaşam tarzına yöneltmeye itti: bir sütunun üstüne yerleşmek. 421 yılında üç metre yüksekliğindeki eski bir sütunun tepesine çıktı. Böylece 459 yılına kadar 36 yıl sürecek çılgın ve özgün macerası başladı. Sütun başının üzerinde dört metrekarelik düz bir alan vardı. Orada yaşamaya başladı. Sürekli dua ediyor ve belli aralıklarla diz çöküyordu. Danışmak isteyenler, duasını almak isteyenler onu rahat bırakmayınca, valinin emriyle sütun 16 metreye kadar yükseltildi.

1924 yılında ise Alvin Kelly ismindeki bir adam Hollywood’daki bir bayrak direğinde tam on üç saat, on üç dakika oturdu. İhamını Aziz Simeon’dan alıyordu. Kelly’nin başarısı bir dünya rekoruydu. Zaten böyle bir şeyi deneyen ilk kişi de kendisiydi. Son derece ilginç bir modanın başlamasına neden oldu. 1930 yılında rekoru başkaları tarafından kırılan Kelly, Atlantic City’de bir direkte kırk dokuz gün oturarak yeni bir rekor kırmak istedi. Ancak bu yıllarda Amerikalılar için endişelenecek daha önemli meseleler vardı: 1929 yılında borsa çakılmış ve direğe oturmak popülaritesini kaybetmişti.

Belki de toplumsal hayata ilk başkaldırı olarak nitelendirebileceğimiz bu yaşam tarzı vaktiyle epey yankı uyandırdı. Öyle ki 1965 yılında Luis Buñuel bir film çekti: Simón del desierto

C.G. Jung

Carl Gustav Jung, 1959 yılında BBC’de yayınlanan Face to Face programının konuklarından biri olur. John Freeman’ın sorularına tüm içtenliğiyle cevap vermekle kalmayıp savaşın her biçiminin bir düşünme biçiminin dışavurumu olduğunu ve insanın içindeki kötülükle yüzleşmesi gerektiğini bir kere daha hatırlatır.

John Freeman: 1930’larda çoğunlukla Alman hastalarla çalıştığınız zamanlarda İkinci Dünya Savaşı’nın muhtemelen başlayacağını tahmin etmişsinizdir. Bugünün dünyasına baktığınızda Üçüncü Dünya Savaşı’nın geleceğini hissediyor musunuz?

C.G. Jung: Bu konuda kesin bulgularım yok. Ama insanın gördüğü şeyin ne olduğunu bilmediğine dair bulgular var. Söylemesi çok güç, çünkü rüyalar, çünkü insanların rüyaları kaygılarla dolu.Ancak bunun bir dünya savaşına işaret ettiğini söylemek çok güç. Eskiden çok daha kolaydı. İnsanlar savaşı düşünmezdi ve bu yüzden rüyaların anlamı çok daha belirgindi. Artık günümüzde öyle değil. Neyi işaret ettiğini tam bilemediğimiz kaygı ve korkularla doluyuz. Psikolojik durumumuzda büyük bir değişimin eşiğindeyiz. Kesin olan bu.

John Freeman: Neden?

C.G. Jung: Çünkü var olan tek gerçek tehlike insanın kendisidir. İnsan en büyük tehlikedir ve gülünç bir biçimde bunun farkında değiliz. İnsan hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. İnsanın aklı incelenmeli. Çünkü olacak bütün kötülüklerin kaynağı biziz.

 

blue mountain

“blue mountain project” kendisini “historic avant-garde periodicals for digital research” olarak konumlandırmış. bizim bakış açımızla cennete tekabül ediyor kendisi.  misyonları ya da odak noktaları 1848 ve 1923 yılları arasında üretilmiş nadir bulunan ve kısa ömürlü dergileri, manifestoları ve diğer yayınları kapsıyor. genellikle avrupa ve amerika dolaylarındaki modernleşme hareketlerine odaklanmıştır. biraz sonra göz atacaksınız ama “dada”, “pan”, “der sturm”, “surrealisme” gibi yayınların tümüne yüksek çözünürlükte ulaşabileceğinizi ve indirebileceğinizi önden belirterek tansiyonu arttıralım. sizindir;

blue mountain – periodicals 

Sonnet 107

Uzun zamanlar öncesinde, batının medeniyet’e kestiği biletlerle çıktığımız yolculuğa devam etmekteyiz.

Üstünlüğünü, kalıp yargıları ve varsayımları realize ederek, ilkel davranış tarzlarını kendi menfaati yönünde yorumlayarak, zulmedici eylemlerini legal hale getirip, prensiplerini, Darwin’in doğal seçilimi açıklayan “yaşam mücadelesinde uygun ırkların korunması” ifadesine monteleyen, sosyal darwinizm adı altında; çatışmayı, yok etmeyi savunup, hayatta kalan insan topluluğunun daha yüksek düzeylere evrilmekte olduğunu kabul eden anlayışın, gittikçe gerginleşen, oldukça büyümüş ve ısınmış balonunun içinde hep birlikte yol almaktayız.

Beyaz adamın yükünü al, soyunun en iyilerini gönder
Git, çocuklarını sürgüne mecbur kıl,
esirlerinizin ihtiyaçlarını karşılamak için
Ağır koşum takımları altında beklemek için, çırpınan vahşi halkın üzerinde-
Henüz yakaladığın asık yüzlü insanların, yarı şeytan ve yarı çocuk.

Kipling’in beyaz adamı insan doğasını kendi davranış standartlarının tekbiçimliliğinde sınırlandırır, yarattığı uygarlık formuna adapte olamayanlar “faydalanılamayan” askısına dizilir, normlara uyumsuz “anormaller” olarak damgalanırlar. Elliot Aranson; “Siyahları eğitimden yoksun bırakmamızı haklı çıkaracaksa onların aptal olduğunu düşünmek işe yarar ve kadınları elektrik süpürgesine bağlı tutmak istiyorsak, onların ağır ve sıkıcı domestik işlere biyolojik olarak hazırlanmış olduklarını düşünmek işe yarar.” (1976) derken tam olarak batının bu “kendi kılıfına uyduran” mantalitesini ve yarattığı illüzyonu açıklar.

Sığındığı kalıp yargılara; sömürü ve gaddarlıklarını, ön yargılarını haklılaştırmak adına yalnızca ilkellere değil, günümüze dek tekeline alabildiği tüm toplulukları dahil etmiştir beyaz adam. Kendi kültürüne denk ve uygun hale getirdiği insanlar da “rahat” olmak adına, ortamın beklediği ve sağlayacağı tatmin yönünde hedeflere sahip olmuşlardır. Bu insanlar; en erken postmodernistlerden, “insan insanın kurdudur” varsayımıyla yola çıkıp, içgüdüsel olarak kötücül bulduğu insanların, güdülmeden bir arada yaşayamayacaklarına, içlerinden hepsinden güçlü ve büyük tek bir canavar çıkarıp, o canavara itaat eden bir toplumu, kaosa karşı tiranlığı savunan, böylelikle gerçek barışın elde edilebileceği sanrısındaki Hobbes’un tanımıyla  “pasif senaristlerdir.”

Devam

finnish wartime

aşağıdaki link sizi “wartime photograph archives” adı altında finlandiya’nın sovyetler birliği ile “kış savaşı”, akabinde yine karşılarında sovyetler olduğu için “devam savaşı” ve almanya ile “lapland” savaşı döneminde çekilmiş 1939-1945 yıllarından 160.000 fotoğrafa götürüyor. özellikle kış savaşı bölümünde enteresan fotoğraflar mevcut. bazılarının rahatsız edici olabileceğini hatırlatarak savaşın anlamsızlığını ve yıkıcılığını bir kez daha hatırlamak isteyenler için leziz bir kaynak. kolaj insanları ve siyah-beyazın güzelliğinin farkında olanlar için ekstra bilgi vermemiz gerekli değil sanırım. yüksek çözünürlük indirebiliyorsunuz. buyrun;

finnish wartime photoghaph archives

Köpek Ağıdı

Herkes beni seviyor, okşuyor, gitmememi söylüyor, kokuyorlar, elleri başımın üstünde geziyor, onların ellerini yalıyorum, onlar beni götürmek isteyenlere, bacaklarımı sürükleyip, patilerimi kanatanlara karşı çıkıyorlar.

Patilerim kanıyor, benimle birlikte birçoğu bekliyor burada, onlar ile konuşuyorum, onlar da korkuyorlar, ne yapacaklarını bilemiyorlar, havlıyorlar, ama ötekilerin verdikleri cevaplar acı verici haykırışlardan başka bir şey olmuyor.

Bizi denizin olduğu başka bir yere tahta araçlarla götürüyorlar, patilerimiz acıyor, ağlayanlarımız, hasta olanlarımız var, bazıları yaralarını yalamaya çalışıyor belki iyileştirebilirler diye, oysa ben bunun işe yarayacağını düşünmüyorum, bence artık çok geç.

Bizi bir adaya götürüp bırakıyorlar, dostlarım soruyor “Geri gelip bizi alacaklar mı?” diye. Hayır bilmiyorum,ne diyeceğimi bile bilmiyorum onlara.

Aşırı susuzluk çekiyorum, belki denizin suyunu içsem daha iyi olur. Belki, o da su nasılsa.

Yanıyor ciğerim, karşıdan birileri çağırıyor, bir arkadaşım yüzüyor onlara, ona su veriyorlar. O iyi oluyor belki hepimizin yapması gereken odur.

Tarih 3 Haziran 1910. Hayırsız Ada köpeklerine adanmıştır bu yazı.

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.