Kategori: tarih

13th – 2016

istatistiklere bakalım. amerika birleşik devletleri dünya nüfusunun %5’ine ev sahipliği yapıyor. ama dünyadaki tutukların %25’i onlarda.

başakşehir maçında yaşananlar ile birlikte, ırkçılığın ve tahammüzlüğün zirvede olduğu topraklardan ve enteresan bir şekilde bunu körükleyen ve ateşleyen gruplardan gelen destek mesajlarını okuduk. yapılanların mantıksızlığı bir yana, bunu yapan kişilerin ne yaptığının dahi farkında olmaması ayrıca incelenmesi gereken bir konu.

fakat biz bir hatırlatma ile farklı bir noktaya değinelim. 13th. 2016 yapımı netflix belgeseli. ava duvernay’ın abd anayasası’ndaki 13. maddenin kölelik ve ülkedeki suç tanımı konusunda geçmişten bugüne olan etkisini anlatıyor.

dünyaya demokrasi ve barış getirmeye hevesli bir ülkenin iki yüzlülüğünden başka bir şey değil diyebilirsiniz. sistematik olarak yapılan mühendisliğe ses çıkarılmamasını tartışabilirsiniz ya da belirli gün ve haftalarda ırkçılığa karşı olduğunuzu belirten sosyal medya paylaşımlarını yapıp alkışları toplayabilirsiniz. ne yaparsanız yapın, farklı olana olan bakışın değişmesi ve insanları belirli normlar altında yaşatmaya zorlayan bu saçma düzenin karşısında çıkan seslerin artması için çaba göstermeyi ihmal etmeyin. tek yapılması gereken süreci hızlandırmak.

13th (2016) – mubi

Kadın Hikayeleriyle İstanbul

Tarih tekerrür etmez, fakat bize yol gösterir. Eceler, kraliçeler, imparatoriçeler, azizeler, cariyeler, valide sultanlar, tanrıçalar ve soylu kadınlar da bu tarihin çok önemli ama maalesef hala ikinci planda kalan bir parçası… Farkındalığı arttırmak amaçlı her güzel çaba ise alkışı hakediyor. “8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü”ne özel olarak Türkiye’de ilk defa, İstanbul’un tarihini “kadın hikayeleri” üzerinden bir tur düzenleniyormuş. Teaser aşağıdaki şekilde;

Yenikapı Neolitik Kazıları’nda ortaya çıkan ilk İstanbullu kadınların 8.000 yıllık ayak izlerinden, Beşiktaş kurganlarında bulunan 5.500 yıllık “Ana-Kız” heykelciklerine… Byzantion’un “koruyucu tanrıçası” Artemis’ten, Osmanlı’nın gerçek “demir lady”si Hatice Turhan Sultan’a… Moğolistan’a gelin giden Bizans imparatorunun gayrimeşru kızı Maria Despina’dan, sarayda gelini tarafından bir karşı darbeyle boğdurulan Kösem Sultan’a… Ayasofya’dan önce dünyanın en büyük Hristiyan mabedini inşa ettiren Bizans prensesi Anicia Juliana’dan, Sultanahmet Meydanı’nda milli mücadele çağrısı yapan Halide Edip Adıvar’a, Bizans’ın tek seküler kadın tarihçisi Anna Komnena’dan, Hippodrom’da ayı oynatıcısı bir babanın imparatoriçeliğe yükselen kızı Theodara’ya, kuşatmalar esnasında surlarda gezdirilerek şehri düşmanlardan koruduğuna inanılan Hodegetria Meryemi’nden, Augustaion Forumu’nda 68’li kadınların ilk yürüyüşüne kadar… şehri bir de kadın gözünden görmeye, duymaya, duyumsamaya, hissetmeye ve anlamaya vesile olacak bir tür ‘bellek tazeleme’ çalışması…

Katılmak isteyenler ise buradan ayrıntılı bilgi alabilir.

Replikas – Vakt-i Kerahat

Sen yoktun doğduğunda olduğunu ben duydum
Taşımla toprağımla beşiğini ben kurdum
Küçüktün doyamazdın yemeğini ben buldum
Haydi gel anlat bana benimle nasıl güldün

Ben yoktum doğduğumda olduğumu sen duydun
Elimden kollarımdan dostum diye sen tuttun
Düşmanız deme bana alnından bir ben öptüm
Ne oldu söyle bana beni neden ağlattın

Hiç yoktum doğduğumda olduğumu ben duydum
Dişimle tırnağımla varlığımı ben buldum
Uzandım tutup çektim tam arkamdan vuruldum
Ne yaptım ne ettim sen beni neden öldürdün

hrant’a.
Vazgeçmiyoruz.
Ahparig!
Hrant13

surveillance camera players

yani CCTV yani mobese yani gözetleme kameraları oyuncuları. SCP diye de kısaltmışlar kendilerini. sokaklarda güvenliği sağlamak amacıyla kurulan ilk kameraları protesto amacıyla bill brown tarafından 1996 yılında new york sokaklarında bir araya gelmişler. kameların tam olarak lokasyonlarının yer aldığı haritalar üretip şehir turları organize etmişler. ayrıca yine sokaklardaki kameralar önünde alfred jarry’nin “ubu roi”, samuel beckett’in “godoyu beklerken”, edgar allan poe “kuzgun” ve george orwell’in “1984” ve “hayvan çiftliği” gibi eserlerini oynamışlar.

temel amaçları insanların bu kameraları sorgulamaya başlaması olmuş. geldiğimiz noktada çin’de yüz tanıma üzerinden ödeme yapılabildiği, bütün ülkelerde, girdiğiniz mağazalarda sizi takip eden ve topladığı veri üzerinden davranışlarınızı düzenleyen bir kamera sistemi ne kadar başarılı olduklarının bir göstergesi. ülkemizde ise tecrübe ettiğim ya da duyduğum herhangi bir kriminal olayda işe yaradığını görmemem de ayrı bir güzellik.

en azından denemişler deyip bu güzel performanslarla başbaşa bırakıyoruz sizi.

Ranterlar

Ranter kelime anlamı olarak palavracı, yüksek atan tip anlamına geliyor. Gruba neden bu şekilde bir isim verildiği bilgisine şahsen ulaşamadım ve bilen var ise umarım paylaşır, tahminim mevcut otorite tarafından böyle adlandırıldıkları fakat kendilerinin de hoşuna gittiği yönünde. İngiltere’de 1649-1660 arası bir döneme gidiyoruz, yani “Commonwealth” dönemine. Türkçe olarak “İngiliz Milletler Topluluğu” olarak ifade edilen dönem, Britanya İmparatorluğu’nun parçası olan devletler ile sonradan katılmış devletlerin oluşturduğu uluslararası birlik yani. Grubumuz o dönem sıradan vatandaş arasında çıkan ayrılıkçı grupların bir tanesi. Liderleri olmamasına ve organize olmamalarına rağmen İngiltere içerisinde oldukça yayılmış.

Pek tabii her yenilikçi düşünce gibi, kendileri de kilise tarafından sapkın olarak ve hükümet tarafından toplumsal düzene yönelik bir tehdit olarak görülmüş. Zira kendileri kiliselerin, kutsal yazıların, mevcut devlet hizmetlerinin otoritesini reddetmiş ve insanların kendi içlerinden gelen sesi dinlemelerini söylemişler.

1650 yılında Ranterlar Binyılın kendi nefsine, kendi merkeziyetine ve tanrısallığına uyanan her bir ruha şimdi geldiğini biliyorlardı. “Neşelen, hemcinsim,” diye selamlaşırlardı. “Her şey bizim!”

Hakim Bey – T.A.Z.

Temel fikirleri tanrının esas olarak her şeyin içinde olduğu fikrini savunan panteizm – yani tanrı doğayla özdeştir. Bir çok Ranter bireysel ölümsüzlüğe ve kişisel bir tanrıya olan inancı reddetmiş görünüyor. İnsanın mevcut koşulları aşma ve tanrıya dönüşme istediğini vurgulamışlar. Bir inananın tüm geleneksel kısıtlamalardan arınmış olduğunu, günahın yalnızca hayal gücünün bir ürünü olduğunu ve özel mülküyet sahibi olmanın yanlış olduğunu savunmuşlar.

Aslında oldukça basit bir bakış açıları olmuş, tanrı ile kişisel bir ilişki kurmuş kimsenin artık geleneksel toplum tarafından bağlanmadığını ve kişinin kendi isteğiyle yaptığı her şeyin haklı olduğunu iddia etmişler. Bu, tüm yasal ve ahlaki kısıtlamalardan kurtulma duygusunu teşvik etmiş. Organize din biçimlerinin ve günahkarlık kavramının reddedilebilir olduğu ve kutsal kitapların kendisinin de göz ardı edilebileceği gerçeğini vurgulamış. Akabinde özgür aşk, içmek, sigara kullanımı ve küfür etmek, ruhsal özgürleşmenin uygun yolları olarak kabul edilmiş.

Eğer Tanrı her şeyse, günah hiçbir şeydi.

En çok bilinen üyeleri Laurence Clarkson ve Alastair Coppe. Coppe için kendisini Ranter olur olmaz, açıkça uzun zamandır bastırılmış sövüp sayma arzusuna kaptırdığını duyarız. Londra’daki bir kilise kürsüsünden tam bir saat boyunca küfrettiğini ve bir tavernadaki garson kadına küfrettikten sonra kadının saatlerce korku içinde titrediğini biliriz. Clarkson ise 1649 yılında gruba katıldıktan sonra 1650 yılında “A Single Eye” isimli grubun ideallerini öne sürdüğü risaleleri yayınlamış.

Bütün bu yolculuk boyunca, günahlara maruz kaldım ve yine de bir aziz gibi, günah bana yüklüymüş gibi geliyordu … sonuçta bu dünyada kimsenin günahsız yaşayamayacağı sonucuna vardım; yine de Tanrı’nın bulunduğu şeyler hakkında çok fazla bilgim vardı, fakat kalbimin yapar gibi göründüğüm şey için doğru olmadığını, bu dünyanın şehvet ve boş gurur ile dolu olduğunu gördüm. ”

Laurence Clarkson

Ranterlar, dünyevi ürünleri terk etmenin bir simgesi ve toplumsal protesto tarzı olarak kullandıkları çıplaklık ile ilişkilendirilmiştiler. Akabinde kural tanımamazlık, fanatiklik, şarhoşluk ve cinsel ahlaksızlıkla suçlanıp, fikirlerinden vazgeçirilene kadar hapsedilmişler.

Ayrıca o dönemki “Diggers” (kazıcılar) ve “Quakers” gibi gruplarla doğal olarak yakın anılmışlar. Bazı “Digger” arkadaşlar kendi komünleri başarısızlıkla sonuçlanınca Ranter olarak hapis yatmış. Bir çok Ranter ise oluşum etkisini yitirdiğinde Quaker olarak yoluna devam etmiş.

Bu arada J. C. Davis adlı bir tarihçi Ranter’ların muhafakarlar tarafından, geleneksek değerlerin ne kadar güzel olduğu fikrini yerleştirmek için hayal bile edilemeyecek radikal bir düşünce olduğunu söylemiş. Yani kötüyü göstermek amacıyla yaratılmış bir efsane olarak görmüş. Biz pek tabii kendisine katılmıyoruz.

Aradan 300 yıldan fazla geçmiş olmasına rağmen toplumda hala benzer şekilde karşılanabiliyor olması ne kadar geride kaldığımızın bir göstergesi olarak görülebilir. Ranterların bize verdiği mesajı aklınızda tutmanızda bir zarar görmüyoruz ve konu hakkında okumaya devam etmek isteyenleri iki güzide eser ile başbaşa bırakıyoruz.

Okumaya Devam

İnadına Bilim

Alfred Wegener. 1904 yılında Berlin Üniversitesi’nden gökbilim dalında doktorluk ünvanını kazandı. Bununla birlikte genellikle jeofizik ile ilgilendi. 1912 yılında The Origins of Continents and Oceans (Kıtaların ve Okyanusların Kökeni) isimli makalesini yayınladı. 1915 yılında ise Kıtasal Sürüklenme kuramını ortaya attı ve olanlar işte o zaman oldu. Bu teoriye göre, tüm kıtalar başlangıçta tek bir kara parçasıydı. Bu büyük kara parçalandı ve Dünya’nın bugün göründüğü gibi olmasını sağladı. Bu teori için kanıtlarını tek tek anlattı:

Wegener, tüm kıtaların kıyılarının bir yapbozun parçaları gibi birbirine uyduğunu fark etmişti. Şu anda herhangi bir dünya haritasına bakacak olursak Afrika’nın batı kıyısı ile Güney Amerika’nın doğu kıyısın ayrılmış bir yapboz gibi uyduğunu fark edebiliriz.

İkinci kanıtı ise fosiller üzerine yaptığı çalışma idi. Fosil bulgularına dayanan makaleler üzerinde çalışmış ve arada karasal bir bağlantı olmayan iki ayrı bölgede nesli tükenmiş aynı hayvanların fosilleri olduğunu fark etmişti.

Tüm bunlar için şöyle demişti: “Eski görüşleri fırlatıp atmakta neden tereddüt edelim ki? Eski fikirlerin varlıklarını on yıl daha sürdürebileceklerini sanmıyorum.” Ama ne yazık ki Wegener çok iyimser düşünüyordu. O zamanlar tüm bilim adamları dünyanın en baştan beri böyle olduğunu ve kıtaların herhangi bir sürüklenme yaşamadıklarını düşünüyorlardı. İnanılmaz ağır eleştiriler aldı. Meslektaşları onun fikirlerinin “saçma” ve “yoldan çıkmış” olduğunu söylediler.

Yerbilimci Max Semper “Kıtasal kayma gerçekliğinin yetersiz gerekçelere dayandığını ve tümüyle hatalı olduğunu” söyledi.

Ama Wegener yılmadı ve tüm meslektaşlarını yanıltmak ve ikna etmek için kanıtlarını bulmaya devam etmeye çalıştı. 1906, 1912, 1929 ve 1930 senelerinde olmak üzere dört defa kutuplara seyahata çıktı. Ancak işte sonuncusu 1930’da gittiği kutuplarda kalp krizi geçirerek yaşamını yitirdi.

Daha sonra bir kaç yıl içinde yeni birtakım ölçüm cihazlarının etkisiyle okyanus tabanı, manyetik alanlar ve tarihlendirme teknikleriyle ilgili veriler ile Wegener’in haklı olduğu ortaya çıktı. Wegener’i en hararetli eleştirilen ve küçümseyen yerbilimci John Tuzo Wilson’ın da fikri değişmişti; “Görünen, attığımız sınırlı bakışlarla oluşturduğumuz beklentilerden farklı. Dünya atıl bir heykel değil; yaşayan hareketli bir cisim. Temel nitelikteki bir bilimsel devrim bu.”

Wegener statükoya meydan okumuştu ve bu kuramının doğruluğuna inanmıştı. Kendisi göremese bile bu kuramının doğru olduğunu tüm dünya görmüştü. Hiç vazgeçmeden tezini savundu. Tüm dünyaya inatla bunu kanıtlamak için uğraştı ve bu hedefi için öldü.

Pisagor gibi, Galileo, Tesla, Newton, Darwin, Lavoiser, Sokrates ve daha bir çok dışlanan, hor görülen ve eleştiri yağmurlarına tutulan bilim insanları gibi Wegener’de inandığı şeyde sonuna kadar gitmiştir.

Unutmayalım ki “Bu dünyada ilerleyen kişiler, kolları sıvayıp istedikleri ortamı arayan, bulamayınca da yaratan kişilerdir.”