Menü Kapat

Kategori: tarih (sayfa 1 / 16)

flavio costantini: the art of anarchy

italyan artist (1926 – 2013) çalışmalarının bizim inceleyeceğimiz bölümünde 1878 – 1926 dönemini ele alan flavio costantini, haymarket olayı gibi anarşist hareketin tarihi açısından önemli olayların yanında; bakunin, makhno, lacombe gibi ikonik şahsiyetleri de ele almıştır. bireysellikten uzak belgesel niteliğinde çalışmaları, fail ve mağdur arasındaki karmaşık ilişkinin doğurduğu tarihsel sonuçları ve bu sonuçlardan kaçınmanın imkansızlığını yansıtır.

flavo costantini: the art of anarchy

Vahşet Şölenlerinde Okur Kalmak

Toplumsal belleğimiz bir zamandır gınayı aşan tekrarlamalarla pek çok yeni söz öbeğine maruz kalmakta. Önü arkası kesilmez hengâmeler arasında savruluyoruz. İdeolojisi ne olursa olsun hatta olsun olmasın, adımlarımıza dayanak toprak kesitine paydaş herkesin şu zamanlarda ortak hisleri; korku, dehşet ve hayret. Büyük bir yüzdemiz, insani olanı bürokrasiyle bürokratik olanı insaniyetle çarpıyor, bölüyor, topluyor, çıkarıyor. Elde ettiğimiz sonuç sıfır arkası virgüle değiyorsa, sorunlarımız Pisagor’a kadar uzanıyor demektir.

Alâeddin Şenel, eşine az rastlanır zihin zoru çalışması İnsanlık Tarihi’nin giriş epigrafıyla belki de öğretim hayatının en büyük dersini veriyor bizlere:

“Aynı koşullar içinde bulunsaydım ben de aynı konumda bulunabilir, benzeri şeyleri yapabilirdim” demeyen, ne kendini ne başkalarını anlamıştır ne de insanlık tarihini anlayabilir.

Okuduğum ilk anda benliğime nakşettiğim bu satırların bilinciyle yaşamaya çalışıyorum yıllardır. Evet, insanlığı anlamak için hayat çok kısa ve toplumsal değişimler çok geniş zamansal ölçeklere yayılıyor.  Ancak artık insanlığı anlama hevesi şöyle dursun bu çok konuşkan kaos içinde birey kalabilmek bile ayrı bir ömür yığını gayret gerektiriyor.

Bu çok konuşkan kaosa yeni bir tanımlamayla katkıda bulunmayı hiç istemememe rağmen duramıyorum. Vahşet şölenlerinin ortasındayız. Hiç tanış olmadığımız bir uzak coğrafya insanını, söz gelimi ilkel bir kabile mensubunu tutup buralara getirsek neredeyse eminim ki o da halimizi bu şekilde tanımlardı. Belki yüzölçümlerine eşit yüzdelerde dağılmıyor, belki konumlar ve yöntemler değişiyor,ancak ölüm kültürünün yarattığı coşku katlanarak artıyor toprağımızda. İnsan öldürüyor ve kutluyoruz. Ölüyor ve kutluyoruz.

Peki her şeyi bir kenara bırakmak. Yüzlerce yıl öncesinin bir esnafı gibi, Doğu Roma’nın yıkıldığı gecenin sabahına dükkânımızın kilidini açmak için nasıl bir ruhsal hale bürünmemiz gerekiyor? Yöneten ve yönetilen her kesimin potansiyel bir kıyım aracına dönüştüğü dakikalarda kitabımızın sayfalarını çevirmek. En basit haliyle kişisel zevklerimizi ve ihtiyaçlarımızı suçluluk, korku ve tüm kötücül hislerden arındırarak nasıl devam ettirebiliriz? Vahşet şölenlerinde nasıl okur kalırız?

Tarz-ı Hayat’tan Life Style’a tam bu zamanlarda okuduğum/okuyabildiğim bir kitap. Ülkemizin tırnak içerisinde büyük insanlarının kişisel çıkarları uğruna kendileri dışında her şeyi feda etmeye hazır olduğu, bu doğrultuda birkaç sene önceki tutumlarının (zıt kelimesine yeni bir tanım getirircesine) tam tersine hareket ettikleri bir dönemde Rıfat N. Bali, yaşadıklarımızın ilk olmadığını bir kez daha suratımıza çarpıyor kitabıyla.

Yeni Seçkinler, Yeni Mekânlar, Yeni Yaşamlar alt başlığını taşıyan çalışmanın ilk baskısı 2002 yılında yapıldı. Evren darbesinden yazıldığı güne kadar uzanan 20 yıllık süreci konu edinen kitap bu yıllarda kent yaşamı ve kültürünün nasıl inşa edildiğini ele alıyor. Bali, bu süreç okumasını üç dinamikle gerçekleştiriyor; siyasal, ekonomik ve kültürel figürler. Böyle bir yakın tarih okuması sunan kitabın kaynakları bu nedenle ağırlıklı olarak dönemin canlı özneleri olan süreli yayınlar. Sayfa cüssesinin yarısından fazlasını çeşitli gazete ve dergi alıntılarına ayıran kitap aynı zamanda araştırmacı okura bir yüzey taraması imkânı sunuyor.Bali, çalışmasını üç genel bölüme ayırıyor. Bu üç bölüm kendi içlerinde çoğu ironik başlıklara sahip senli benli anlatımın ağır bastığı kısa metinlerden oluşmakta. Tarihsel/siyasi içeriğe sahip akademik bir çalışmada Bali’nin bu tercihi, kitaba hızlı okunabilirlik kazandırırken aynı zamanda her kesimden okura hitap eden bir nitelik de sağlıyor.

Tarz-ı Hayat’tan Life Style’a ilk bölümünde başrolleri Evren ve Özal’a bırakıyor. Darbe ve liberal ekonominin yarattığı gerilim/boşalma reaksiyonlarına yavaş yavaş belirmeye başlayan köşe yazarlarının gereksiz ayrıntılar dolu kişisel deneyim aktarımları ve toplumun her kesimini etkileyen işadamları eşlik ediyor. Bu bölüm aynı zamanda günümüzün (işlevi ayrı bir tartışma konusu) geniş finans kaynaklarına sahip TÜSİAD ve TESEV benzeri sivil toplum kuruluşlarının ortaya çıkış serüvenlerini de göz önüne sermekte. Özal’ın ölümüyle sona eren bölümün en şaşırtıcı kısmı ise köşe yazarlarından yapılan alıntılar. Serbest piyasa ekonomisinin ülkede, özellikle İstanbul gibi büyük kentlerde yaşayan insanlar üzerinde yarattığı lüks düşkünlüğünün dönemin köşe yazarları tarafından nasıl takdirle karşılandığını bir arada görmek hayretlerimize hayret katıyor. Çoğunluğu hâlen meslek hayatını sürdüren köşe yazarlarımız, günümüzdeki muhafazakâr çizgilerinden henüz bihaber tutumlarıyla fakirliği bir suç, bir günah kefesine yerleştiriyor.

İkinci bölümde ise bu zenginlik ve lüks hevesinin Türk elitizmini doruklara ulaştırdığı aynı zamanda radikal İslam temelli siyasal yapıların oluşumuna ev sahipliği yapan doksanlı yılları konu ediniyor. Bu bölüm adeta günümüzde devam eden bir futbol karşılaşmasın ilk yarısını andırmakta. Doksanların ardından yeni bir binyıla girerken ülkede kabuk tutmaya başlayan toplumsal katmanları ve yönetim kademelerinin yaşadığı devinimi uzun uzadıya ayrıntılarla inceliyoruz. Çevirdiğimiz her sayfa yaşadığımız şu günlere yeni bir bakış açısı kazandırıyor.

2001 kriziyle son bulan kitap, mevcut hâlimizle karşılaştırıldığında neredeyse bir kehanet niteliğinde. Hâli hazırda kontrol altında tuttuğu ülke yönetiminin, göklere çıkardığı demokrasi söylemlerine rağmen tek el altında toplanamamış olmasına dahi tahammül edemeyen bir iktidar hastalığının maddi ve insani tüm olanakları hoyratça harcamaya çekinmediği yaşantımız, yüzyılımızın ilk çeyreğini tekerrürsüz kapayamayacağımızın nereden baksak habercisi. Bu nedenle okumamız sona ererken bir bakıma başta bahsettiğim ortak hislerden kurtulabildiğimizi söyleyemiyoruz.

Bali’nin kitabı, çok konuşkan kaosumuzda bir mikroskop işlevi görüyor. Bize ayrıntılarda paranoya kurmaktansa insan olmanın dayanılabilir çilesine fikirlerimizle karşı koymayı, vahşet şölenlerinde okur kalabilmeyi vadediyor.

istanbul urban database

İstanbul Urban Database, tarihçiler, mimarlar, şehir planlamacıları ve diğer araştırmacılar için kolektif İstanbul hafızasına katkı sağlamak amaçlı hazırlanmış. Arkasında MIT’de çalışan araştırmacı Nil Tuzcu ve katkıda bulunan Sibel Bozdogan, Gul Nese Dogusan Alexander ve Marysol Rivas Brito yer alıyor. Ulaşım, fotoğraflar, ana yollar, gündelik hayat, yerleşim ve büyüme gibi kategorilerde hazırlanmış haritaların günümüz yansımalarını interaktif bir şekilde gözlemleyebiliyorsunuz. Leziz bir çalışma olmuş. İstanbul’un nereden nereye getirildiği ve ne kadar kontrolsüz büyüdüğünün en çarpıcı örneği.

istanbul urban database

İstanbul & Yılmaz Güney – 1980

Yabancının göremediğini yerli filmler gösteriyor.
Aralarında en iyileri bu ülkeyi ve insanlarını tanımaya fırsat veriyor.
Sokaktaki insanlara sorduğumuzda, hemen herkes en sevdikleri filmcinin Yılmaz Güney olduğunu söylüyor.

aşağıdaki linkte vimeo üzerinden izleyebileceğiniz enteresan bir video. sanıyorum bir belgesel’den alıntı ama tam olarak ne olduğuna dair araştırmalarım sonuç vermedi. çok önemli olmamak ile birlikte 80’lerde bir alman arkadaşın gözünden istanbul ve yılmaz güney algısının harika bir özeti olmuş. muhakkak izleyiniz.

ISTANBUL ABLUKA & YILMAZ GUNEY (1980)

ecevit yazıları

Bu çevrimiçi veri tabanı, Bülent Ecevit tarafından 1950 ile 1961 yılları arasında, başta Ulus olmak üzere çeşitli gazeteler için Türkçe ve İngilizce dillerinde kaleme alınmış yaklaşık 1500 yazıdan oluşmaktadır. Ecevit’in 1961’de Çalışma Bakanlığı ile başlayan ve 2000’lerin başına kadar süren siyasal yaşamına kıyasla bu erken dönem az bilinir. Oysa, söz konusu dönemde olağanüstü bir üretkenlik ve bağlılıkla yazdığı kültür yazıları, sanat eleştirileri, siyasi analizleri ve gezi yorumları, sivil yaşam ve demokrasi üzerine korunması gereken bir literatür oluşturur, ilerleyen yıllarda geliştireceği fikirlerin ilk nüvelerini taşır ve entelektüel hayatta sanatın önemini irdeler.

Bu proje için orijinal kaynak araştırması, SALT Araştırma ile Rahşan Ecevit-Bülent Ecevit Bilim Kültür ve Sanat Vakfı’nın (Ankara) iş birliğinde, sanat tarihçisi ve projenin araştırma direktörü Sarah-Neel Smith tarafından yürütüldü. Dört yıllık süreçte SALT Araştırma’da tüm gazete kupürleri tarandı; yazılar orijinaline sadık kalınarak kontrol edildi ve erişime hazırlandı. Vakfın kurucu üyesi Emrehan Halıcı, Rahşan Ecevit ve kardeşi Asude Aral, Ankara ziyaretlerinde büyük bir iyi niyetle araştırmayı kolaylaştırıp eksik belgeleri tamamladı.

SALT güzel işler yapmaya devam ediyor. Ecevit Yazıları‘nın ne olduğunu üstte kendileri özetlemiş. Ecevit’in günümüz siyasetçileriyle farkının tartışılamayacak boyutta olduğunun en net örneği. Her birine kim bakacak diyenlere biz 3 yazıyı öne de çıkartıyoruz.

Opus Dei

Opus Dei
(Tanrının İşi)

Güz yakalı bir hanımın tesellisi daha içtendir, sematik kitapların cennetlerinden. Gark olmuş beşer kümesi cennet-cehennem davasına, tüm teologlar bilir ki gece vardiyasında çalışır “Deorum” dediğimiz, geceye mahsustur dualar bu yüzden “Nocturne”dür. Bu fiktif düşünceler oldum olası kahvemi zehir eder bana, riayet edemem şu kalkınmamış perva dolu düşüncelere, çünkü cehennem için vazgeçilmiştir tüm zevklerden memnuya gıpta etseler de, uzanmamıştır Adem’in  eli tekrar elmaya.  Bana göre ne R. Wagner, ne J. Brahms, nede W.Mozart en büyük kompozitör yalvaçlardır, peşinden milyarları bir çeşit paradoksa sokmuş, şükür dolu bir gökyüzü peşinde bırakmıştır. Ne büyük harpler yaşattı hepimize, “Deus” istiyor cihat salık edilir, “Yeşua” buyruk eder ki haçlı savaşı farz olmuştur.

Tantum religio potuit suadere malorum -Lucretius”  kulaklarınızı tıkayın ey ahali! Sizi taassuplar! Engizisyon mahkemeleri beyinlerinde çıkmalı cadı avına, tüm Müslümanları Cihad-ı Ekber’e davet ederim, İbranilerin ziyanı yok “Piyano Parçaları opus 76” (Klavierstücke op.76) dinleyiversin onlar. Bırakın sekülerleşsin fezanın mavi misketi, ne çektiyse bundan önceki yıllarda bu cihan bu spiritüalizmden çekti, sürgünler, harpler, fesatlıklar kocaman bir hırstan çıkan mitoslar, ziyadesiyle doydum şahsımca. Bu dünyadan alacağım yok diyen ne büyük hin oğlu hindir, huri peşinde, şarap peşindedir, bir nevi mürtekiptir onlar. Kıskıvrak yakalar günahlar vicdanı, El-Kaidenin tüm militanları artık farkında cennete gidemediklerinin, en sevdiğim dualar o bıyık altından gülerek yapılanlardır o yüzden, kimse bir yere gitmiyor efendiler, herkes otursun soluklansın. İnsan çobanını bile koyundan seçiyor, en büyük propagandadır bu yüzden miting alanlarında sematik serzenişler. George Bush’u hala hatırlarım “God bless the USA”, inançsız reis seçilmez efendiler bu şirret ellerin iptidai kafaların etki-tepkisidir. Bu yüzdendir refah denizin altında yirmi bin fersahta, yalnızca Hindistan’da kırk dört bin tanrı var, biriyle denk gelmek nasip olmamış reenkarnasyonda.

Tam motive sağlayan bu olgu, body salonlarında streoid ilacı mütekabiliyeti olarak görebilirsiniz, bir doz alanın dünyasında bir takım ruhani yükselişler yaşayıp etrafına, omuzunun üstünden güldüğünü görebilirsiniz “Nirvana” işte budur. Ordinasyon sonrası gidip çocukları taciz etmeli tüm papazlar bu yüzden, çitlembik tadında Filistin yerlilerini memleketsiz bırakmalı dini görev, taşlanıp elleri kesilmeli ceza olarak çok gelişmemiş mensuplar. Planck sabit değil hiçbir şey görüyorsun ya, insan dinamik kurtuluş yolu arıyor, neyden kurtulmaları gerektiklerini bilmeden. C. Sagan’ın anektodunu es geçmek istemem bu yazımda. Bu nesirin aslında değinmek istediği yeri biraz daha iyi belirtmeme muavenet etmesi için küçük bir anekdot geçmek isterim.

Kötü bir kanunu tarafsız uygulayamazsınız diyorum. Sadece yok edebilirsiniz. Sadece ceza verebilirsiniz. Ve sizi uyarıyorum kötü bir kanun kolera gibidir; dokunduğu herkesi, karşı çıkanlar kadar savunanları da mahveder. Anlamıyor musunuz, eğer evrim gibi bir kanunu alır ve resmi okullarda öğretilmesini suç sayarsanız yarın özel okullarda öğretilmesini de suç sayabilirsiniz. Ve yarın onun okunmasını da suç sayabilirsiniz. Ve yakında kitapları ve gazeteleri de yasaklayabilirsiniz. Daha sonra da katoliği protestanla, protestanı protestanla karşı karşıya getirirsiniz. Ve kendi dininizi insanın kafasına zorla sokmaya çalışırsınız. Eğer birini yapabilirseniz, ötekini de yapabilirsiniz! Çünkü fanatizm ve cahillik daima açtır ve beslenmeye ihtiyaçları vardır. Ve çok yakında, sayın yargıç elimizde flamalar ve çalan davullarla geriye doğru yürüyor olacağız! GERİYE! Bağnazların, insan aklına zeka ve aydınlanma getirmeye cürret eden adamı yaktıkları 16. yüzyılın o şanlı çağlarına doğru.

-Inherit the Wild ‘1960

Addio.

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.