Kategori: şiir

sinen adak dalları

gelmeyecek olsalar da 
düşleri var
zamanımızın sayıkladığı
zamanın ayıkladığı
ayık ve kıyak çocukları 
bu coğrafyanın  
ofların ve ohların birliği çocuklar
isteyerek bilerek
gittiler
gelirler mi dersin
dersin ne senin

Posta Pulu Eksik Mektup

Bak bu kapı sabaha açılıyor, gördün mü?
Kendi ışığımdan alıp sana aydınlık bir kapı bırakıyorum.
Zaten ölümlü değil mi insan, neyin temaşası bu hayat.
Sonsuz duvarları göğü delen koridorlardan gösterilen bir parça gök uğruna,
Dert haneni bir eksiltirsem sevebileceğim bir ben uğruna,
Parmaklıksız mahpusluğa sığmayan bedenimi sana katıyorum.
Bu bir kenarda dursun, nasıl olsa unutursun.
Sen bana sabahları anlat kâfi, kulağım sende, ışığım sana feda olsun.

.
.

Çözümlerden önce sebepleri bulduğumuz her soruda ben
Bir köprüde beni sevdiğini,
Bir merdivende beni öptüğünü,
Yokuş bir yolda bana dokunduğunu hatırlıyorum.
Güzelliğin hafızası sağ olsun!
Üzülme sevgilim ben Allah’la hesaplaşmaya gidiyorum.
Ölçülmez kudretiyle adaleti sağlayamadığı şu evrende
Mutsuz geçen her günüm için ateşine odun atmazsam
Adımı yeniden koysun annem.  

.
.

Çiçek bozuğu yüzümün aynada duruşundan kurtuluyorum.
Toprak sıvıyor tüm eksiklerimi .
Söyle onlara bundan böyle
Kuşlara patates desinler merdivenlerde gördüğümüz zengin piçinin hatırına
Merdivenin hatırına, mermerin hatırına, bağlamandaki üç telin hatırına
(Allah, Muhammed, Ya Ali!).
Yıldızlar parlamasa kimin umurunda gece, utanma söyle?
Yine evde yer kalmayan bir eşyaya dönüşüyorum,
İsmini vermek istemeyen seyircinin yüzündeki kese kağıdına,
Yine bir kamburun sırtındayım sanki.
Yine eksiğim, yine fazlayım.
Yine sessiz bir kabullenişle darmaduman bir aynanın kesiklerini
Bedenimde taşıyorum.
Şu dünyada en çok ben olduğum için kendime üzülüyordum.  

.
.

Bak bu kapı sabaha açılıyor, gördün mü?
Kendi ışığımdan alıp sana aydınlık bir kapı bırakıyorum.  

dost bir kertenkelenin kendi kuyruğu ile karşılaşmasıdır…

“ Bilmece şudur: Vücudum hem görendir, hem de görünürdür. O ki her şeye bakmaktadır, kendine de bakabilir ve o zaman, gördüğünde kendi görme gücünün ‘öbür yanını’ tanıyabilir…” (1)

Manet’in teknesine (Teknede) oturduğum vakit orada öylece kalakaldım uzun zaman. Aslında hemen oturmadım oraya bir tuhaflık vardı orada ve ben resimlerden pek anlayan bir adam değilim. Bir tuhaflık vardı iyice baktım, teknenin kenarında oturan bendim. Nasıl gelmiştim oraya ve ne arıyordum, üstelik yabancıların arasında. Tanımadığım bana bakıyordu ve ben ona bakıyordum, bütün gördüğüm bundan ibaretti. Gözümün içine yerleşmişti şimdi resim. Daha doğrusu gözümden yansıyandı şimdi. Ressamın baktığını yansıtmak ilk kimin aklına geldi bilmiyorum fakat kendi baktığında, kendi öznellik alanında öznesini bu kadar hariçte bırakıp da yerini bana terk eden ressamı görmenin ve ressamın olduğu yerde kendimi görmekten mutluluk duydum. Ressam bakış açısını terk edip gitmişti ve en dostça yaklaşımıyla buyur etmişti beni kendisinin aradan çekildiği yere.

Ponty aklıma gelmeyecekti ve bu altını çizmiş olduğum cümlelerin de hiçbir anlamı olmayacaktı dost bir kertenkeleye kendi kuyruğunu götürmeye karar vermeseydim eğer. Ancak şimdi o kadar emin değilim kime ait götürdüğüm kuyruk. Niyetim onu kendi haricindeki parçasıyla karşılaştırmaktı lâkin bu parçaya ikimiz de belki eşit değil ama bir mesafede konumlanmaktayız, hangimiz yakın kim bilir?

Şüpheye düştüysem şayet bu ilk şüphede kendimden düştüğüm, ikinci şüphede ressamın da düştüğünü gördüğüm için. Ressam bakmaktaydı ve aynı zamanda tuvali aracılığıyla kendine bakmaktaydı ve oradan baktığında görme gücünün öbür yanında ne vardı? İşte en yabancı olduğum da buydu, orada ben vardım! Bu en tanımadığım şey, bir yabancının karşısında üstelik, kim bu? Yazıya başlamadan önce bambaşka şeyler yazmaktı, belki bir şiir yazacaktım hepinizi kandıracaktım kim bilir ama dedim ya dost bir kertenkele aynı zamanda Ponty diye fısıldadı ve ressamla birlikte aynı tuvalin karşında öylece bakakalmama neden oldu eskiden duymuş olduğum cümleler. Devamla şöyle diyordu efendim:

“ Kendini, gören olarak görmektedir; kendine, dokunan olarak dokunmaktadır; kendisi için görünür ve hissedilirdir. Bir kendidir, herhangi bir şeyi ancak özümleyerek, kurarak düşünceye dönüştürerek düşünen düşünce gibi saydamlıkla değil –ama karıştırmayla, narsisizmle, görenin gördüğüne, dokunanın dokunduğuna, hissedenin hissettiğine dâhil olmasıyla bir kendidir- öyleyse şeylerin arasında tutulmuş bir kendi, bir yüzü ve bir sırtı olan bir geçmişi ve bir geleceği olan bir kendi…

Bu ilk paradoks, daha başkalarını üretmeyi sürdürecektir.” (2)

Bu arada bu yazının konusu Mallarmé idi. Onunla ilgili çıkmıştı bu konu esasında ve ben kertenkeleye rastlayana kadar Mallarme ile Manet’in dostluğundan ötürü onun şiirlerini okumakta olduğumu unutmuştum. Tuhaf bir biçimde de üstelik O resim/ler(e) bakarken tahayyülümde canlanan ne varsa kelimelerle gezinmekteydi. Neden Mallarmé yakınlık duymuştu sorusunu sorduğumda zincirinden boşaldı düşüncelerim? Resimde gördüklerimi ve şiirde okuduklarımı aynı anlama çabasında bir araya getirdiğimde bu kez daha iyi anlayabildim. Mallarmé’ın kalemle yaptığını Manet fırçayla yapmaktaydı, üstelik okumak ya da bakmak için geldiğinde biri, ikisi de dostane biçimde çekilmekteydi aradan ve ikisi de belki pek az kişinin yaptığı kadar bir insanı yerleştirmişti oraya ve bu yerleşme de kendiliklerinden hariçte duran bir kendi içinlikleri vardı. Kendilerinin olduğu bir, kendini değil gördüklerini ve gören kendi konumlanışlarını anlatış. Sana bulaşmayan ve sen geldiğinde aradan çekilen bir yok oluş, kim bu kadar var olabilir? Kim yarattığı eserde her seferinde aradan çekilebilecek kadar var kılabilir kendini? Kendini yarattığı eser aracılığıyla değil yarattığı eserde aradan çekilerek okura duyuracak kadar kim cesur olabilir, fırçasıyla ya da kalemiyle önce kendinden dökülen sonra bir bakışta kendini öldüren kim? Bu kertenkele de kim kuyruğunu götürdüğüm yoksa götürdüğü kuyruk hâlâ kendi taşımakta olduğu kuyruk olan ben miyim?

“Geleneksel resimde çizgi ve şekil egemendi. İzlenimci ressamlar bu geleneğe şiddetle karşı çıkıp ışığa önem verdiler, ayrıcalık tanıdılar. Işığı yansıtan nesnenin değil ışığın üzerinde durdular… Şair Mallarmé’da ressam dostları gibi ışığın büyüsü peşinde koştu.” (3)

Kim ışığı taşıyan, oradan oraya koşturan? Üstümde yıldızlı gökyüzü, Könisberg’li kadar dirayetli değilim gökyüzünün altında, sonsuz maviliği de pırıltılı karanlığı da kaybettiriyor yolumu, parçalı bulutlarında ya da sisli görünmezliğinde kendimi kavrayabiliyorum ancak, bir kendimden dışarıdan alıkoyduğu için sis kendine çekiyor beni yanan bir ateşin sıcaklığına. Yaşamak umurumda oysa yaşamak şair kadar umurumda ve onun kadar üzerime saldırıyor sabah, aslında benim sabahın üzerine saldırdığı şair değil ya,  “beyni(m): aç kuşlardan bir ambar”… Aynada her sabah gördüğüm ben miyim (1 Descartesçı):

“Bir Descartesçı aynada kendini görmez, bir manken görür, bir dış görür; başkalarının da bunu aynı gördükleri konusunda bütün gerekçelere sahiptir, ama bu ne kendisi için ne de onlar için bir ten değildir. Kendinin aynadaki “imgesi”, şeylerin mekaniğinin bir etkisidir; eğer kendini tanıyorsa, “onu” benzer buluyorsa bu ilişkiyi dokuyan düşüncesidir, aynasal imge kendinden hiçbir şey değildir.” (4)

Her sabah aynada kendini gör(e)meyen ben bir şiirin karşısında bir resmin karşısında kendimin farkına varıyorum, sanatçı terk edip gitmiş eserini, ne yapacağımı da bilmiyorum üstelik. Kendi onulmaz yokluğunu bırakmış oraya, kendi varlığından yonttuğu yokluğunu. Dehşete düşmüş müydü diyorum Manet, Victorine kendisine baktığı zaman (Kırda Yemek), kendi dehşetinden mi yarattı yokluğunu ve yokluğunu yerleştirdi oraya ve daha sonrasına, herkes onun yokluğunu ve kendi varlığını duyumsasın diye. Yazık, şair değilim fakat size western filmlerinden bahsedebilirim.

Hiç düşündünüz mü iyi, kötü, çirkin üçlüsünden ne iyi ne de kötü onunla yakınlaşmamıza izin verir. Sadece ve sadece çirkinle bir duygudaşlık bağı kurabiliriz aramızda. İyinin iyiliği ya da kötünün kötülüğü sadece kendileri içindir, kendileri için vardırlar ve ne bizim ne de başkalarının yaklaşmasına izin vermezler. İyi ve kötü gökte süzülmekte olan kartal gibi kendi ihtişamları umurunda olmayan, kendi ihtişamlarına kapılanlar da umurunda olmayan bir görüntü sergilerler. Bu görüntü onlar için var, her şey onlar için ve kendileri de. Sadece çirkinle hüzne kapılabilir ve sadece onunla acı çekebilir ya da sevinebiliriz. Çirkiniz, o radde çirkiniz ki kendinde sırnaşan cümleleriyle ucuz duygu yüklü şair alıkoyabiliyor bizi ama kendimize aslında, kendi çizdiğimiz görüntümüze. İyi ve kötü kendi görüntüleri için bile değiller, sadece kendileri içinler. Çirkiniz! Bu yazı bir Mallarmé yazısıydı, kendisinden her ne kadar pek bahsetmemiş olsak da dost bir kertenkele yine de anlayabilir neden bu kuyruğun kendisine geldiğini… Geri kalanlar için yazmayı düşündüklerim benim de umurumda değil artık… Erbarme dich, mein Gott, um meiner Zähren willen!

“ Hiçbir şey… uyandığınız zaman
Yok yanınızda somurtan bile
Beter bir gülücük sarstığı an
Kanadınızı yastık üstünd

Gamsız uyuklayınız durmadan
Korku salmasın soluk size
Hiçbir şey… uyandığınız zaman
Yok yanınızda somurtan bile

Bu güzellik oyun bozuğu an
Bütün düşler tapılmış delice
Yanakta çiçek büyütmez hiç de
Gözde taksitli elmas parlayan
Hiçbir şey… uyandığınız zaman” (5)

Başlıkta geçen şey, en azından başlarken öyleydi…

  • 1-2-4 Maurice Merleau-Ponty- Göz ve Tin (Metis Yayınları)
  • 3-5 Stéphane Mallarmé-Şiirler (Varlık Şiir)

ve ama yine

ve gittim

görmediğim vadilerden bahsettim
sulardan geçtim
vardığımda soruydu ellerim

kimse çağırmadı gökyüzünü
yanık oklar yanıbaşıma toplandı

ama gittim

bir tasa vardı, merkezi biletsiz gösteri
bana kartal yuvası gerekli
uçtuğum şaşkınlık bir şehirdi

bir çift kaldırım taşıydı bedenim
ayaklarım kilitli

yine gittim

ayna

bir gülüş gördü, güldü
uyandı, adımı sokaktı
tayyare kaçtı
ve renk etmedi çiçek

mırıldanırdı
masasında solmuş bir rakı şişesi, izmarit açmış kül tabağı
gözleri ufku yorar izlerken denizi

mırıldanırdı
kürek çekmek ya da kürek çekmek
deniz uslu ama deli
var mı gitmek yok gerisi

sıfatlara kanmadı, adsızları sayıkladı
kapatınca gözlerini, karanlığı tanıdı
bir ölüş gördü, öldü

çapalı karşı

Kollarında eski balık dövmeleri
teodor kasap perhiz ahali içmez
ay türkçe rakı çıkmıştır kapalı
ve geniş muhlis sabahattin’den
ayşe opereti ne güzel bir hiç

Üç yıllar var ki minyatürlere mahkûm
teodor’un o eski balık dövmeleri
ay osmanlılaşmış abi tüfekçi olmuş
ve korkunç taş gülmekler muhlis’te
gibi merdivenli bir sokaklar uzatmış
çiçek bahçelerine kaçabilsin ayşe
atlı tramvaylarla ne güzel bir hiç

İşte o biçim gecelerde kucaklamış
getirir enflasyon arkadaşlarını
kova abdülhamit akşam gazeteleri
dağlar gibi yalnızlık ne güzel bir hiç.

ece ayhan