Menü Kapat

Kategori: şiir (sayfa 1 / 24)

Ece Ayhan – Yalınayak Şiirdir

1. Biz tüzüklerle çarpışarak büyüdük kardeşim

Emrazı Zühreviye Hastanesi’ne kapatıldı anamız
Adıyla çalışan ermiş Sirkeci kadınlarındandır

Şeker atar hâlâ mazgallardan Cankurtaran’da
Acı Bacı’nın acı bilmez uçurtma çocuklarına

Yıl sonu müsamerelerine kimler çıkarılmaz?

2. Velhasıl onlar vurdu biz büyüdük kardeşim

Babamız dövüldü güllabici odunlarla tımarhanede
Acaba halk nedir diye düşünür arada işittiği

Dudullu’dan tâ Salacak’a koşarak alkışlayalım
Fazla babalarıyla dondurma yiyen çocukları

Hangi çocukların neye imrenmesi yalınayak şiirdir?

Duyguların Termodinamiği : 0.Yasa

Anlamını bilmediğim çok şey var,
Bilinmeyenler ülkesinden yola çıkmış .
Her kavram biraz “şey” değil midir?
Mesela ayrılıklar neden hep kötü havalarda gerçekleşir?
Açıklasın birileri.
Peki var mı cevabı doktorların
Hasret insanın hangi organında birikir
ve ağırlaşır bedeni.
İçip içip birbirimizi arayacağımız
Yaşı geçmişiz gibi ayrılıklar
Kapımıza dayanmış.
Bir de alkol çok zamlanmış
O günlerden bu yana.
Güneş görmeyen odamda
Saksılarda yarattığım
Yalancı bahara inat
Mevsim baharda güz gibi.
Bir filmi yarısında açmışım.
Başı benden habersiz
Sonu benle biten.
Eve hırsız girmiş ama
İşemeye mecalim yokmuş sanki.
Ben kapıyı çalıyorum.
Evde de kimse yok gibi.
Ölüler var yaralılar ağır.
Ve kan grubu
Canına yandığımın sıfır rh negatifi.
Kan akıyor.
Kan akıyor, bacaklarımın arası Dicle.
Kaderleri bir.
Ve senden kalanlar,
Ol(a)mayan çocuklarımız
İsimleri belli.
(Baran belki barkın belki arin ya da arjin !)
Hava soğuk
Benim mantığım beni ısıtmıyor
Ya seninki?
………………………..
Bütün bu başıma gelenler
O kadar lirik ölemiyorum diye.
Ah bir ölsem şarap içerken
Tavandan sarkan bir iple.
Ah
Bir
Ölsem.

Gölgelerin Gezintisi

Yaşlı incir, seriyor ortaya sırrını hayatın,
Yağmuru çağırırken yeryüzü
Balık dolaşıyor, suyu yararak,
Rüzgar esmekte. Kırlangıç donuyor
Ve kayboluyor bakışım…

Balık suyun esiri, ben kederin,
Toprak olacak gözlerin, gülümsemen solacak,
Gölgeyi sana düşürdüm, putum olasın diye,
Geliyorum yamacına, çöl kokusunu duyarak…

Sana varıyorum, yapayalnız,
Seninle daha da yalnız,
Zirvene kadar, serilmiş hayatım, işte önünde…

Ve sen serilmiş, benden bana kadar,
Rastladım sana, tapınmanın sırrıyla,
Senden çıktım yola, acının cilvesine vardım.

Şeffafsın, hey, buna rağmen!
Acayipsin hey, buna rağmen!

Yolum yok senden dışarı,
Toprak yağmuru çağırıyor, ben seni, yolum yok!
Vücudunu ellerimin esiri yaptım,
Zamanı hapsetmek için,
Rüzgâr koşuyor
Kulunu dağıtıyor çabamın.

Dönüyor kırlangıç. Balık dolaşıyor, suyu yararak.
Fıskiye akıyor, doluyor son anım…

Sohrap Sepehri
(çeviri: Nazila Hamedan & Ulus S. Baker)

Foucault Sarkacı

Dumana döndü
solan gece.
Ağaran gün ve bütün tabiat yana duruyordu.
Ben yana duruyordum.
Sen soğuk,
sen taş duvar misali,
açık gökyüzündeki ayaz gibi,
soğuk kış geceleri koynuna koyduğum
ellerim gibi.
Gözlerimde tuttuğum yaşlar gibi
buğulu, sisli mevsim.
Dönüyoruz ama sallanıyoruz da gibi sanki.
Caminin minaresinden gayrısı gözükmüyor
penceremden.
Parmaklığı eksik evlerinde gecekondu sakinleri.
Öyle sessiz öyle dertsiz ki uzaklardan.
Değil mi ki her şey uzaktan güzel.
Güzeller yakından çirkin.
Masadan hep en son kalkan ben.
Ben ki ben demezden evvel,
seni gördüm.
Nereden bilecektim ki körlük tam da
bu noktada başlar.
Ve sinirle, inatla bilenir karanlığı.
Aydınlık, parmaklığı eksik evlerde tutsak.
Ve tutsaklar şehrin güneşinin en son battığı damlarda
zeytin çekirdeklerine emanet.
Dumanı üstünde tüten sıcak çorbalarla ısınan
evlerde zor geçer bu aylar.
Yemekle aynı anda bitirmeye çalıştığım
ekmeğimi seninle paylaştığımı unutma.
Unutma yaz sobanın harıyla ısınan
briket duvarlara.
“Yaşasın açların yoldaşlığı!”
Eskinin kadirşinaslığı
hafıza kaybına uğrayan sokakların ismi olmuşken,
Işıldayan sokaklarda isimlerin önemi mi kalır?
Kadrin, kıymetin ve
açlığı paylaşmanın doğurduğu çocuk
adı konulmamış bir piç olur sokaklarda.
En uzun gecede vururlar.
3.sayfa haberlerinde herkesleşir.
Bilinmezliği çözülen x’in ne değeri kalır?
Sıfıra doğru giderken alınamayan bütün limitler
hesap soruyor şimdi!
Cevabı tanımsızlar isyanda.
Sokakta matematik sesleri…
Bilsen, 2 ile 2’nin 4 etmediğini,
anlardın beni.
Artı sonsuz da buluşmak üzere sevgili!

Yaşlı Sıçanın Pratik Kediler Kitabı’ndan Kedilerin Adlandırılması

Zor iştir kedilerin adlandırılması,
Zannetmeyin ki tatil günü oyunlarınızdan biridir
sadece;
Çatlağı teki olduğumu düşünebilirsiniz,
Her kedinin en az ÜÇ AYRI ADI olması gerektiğini söylersem.
Hepsinden önce ailenin kullandığı şu gündelik ad vardır,
Peter, Augustus, Alonso ya da James gibi,
Victor ya da Jonathan gibi, George ya da Bill Bailey gibi –
Her biri anlamlı gündelik adlardır nitekim.
Hoşunuza gider mi bilmem ama,
Daha süslü adlar vardır bir de:
Plato, Admetus, Electra, Demeter gibi—
Ama her biri anlamlı gündelik adlardır nitekim.
Fakat ben derim ki, her kedinin farklı bir adı olması gerek,
Özel bir adının, daha gururlu bir adının olması gerek,
Başka türlü nasıl dik tutabilir kuyruğunu,
Nasıl gerebilir bıyığını, nasıl yaşatabilir gururunu?
Bu tür adlardan bir grup veriyorum işte size:
Munkustrap, Quaxo veya Coricopat gibi,
Ya da mesela Bombalurina veya Jellylorum—
Bu adları taşıyabilir ancak bir kedi.
Ama tüm bunların üstünde ve dışında bir ad daha var,
Bir ad ki tahmin edemezsiniz asla –
Ama KEDİNİN KENDİSİ bilir ve itiraf etmez hiçbir zaman.
Baktınız ki dalmış bir kedi derin düşüncelere,
Diyeceğim o ki, nedeni aynıdır hep:
Kafasını takmıştır adını düşünmeye, düşünmeye,
düşünmeye:
Dile gelmez, gelse bile getirilemez
Derin ve akıl sır ermez
Biricik Ad’ını.

Thomas S. Eliot;
çeviri: ulus baker

İşe Yarar Bir Şey

Başak Köklükaya, Öykü Karayel ve Yiğit Özşener’in başrollerini paylaştığı Pelin Esmer’in ve Barış Bıçakçı’nın senaryosunu yazdığı ve Pelin Esmer’in yönetmenliğini yaptığı ‘’İşe Yarar Bir Şey’’ filmi bizi uzun ve sessiz bir yolculuğa çıkartıyor.

Hikaye, Leyla’nın sesiyle bir tren garında başlıyor. 42 yaşında olan Leyla kendi içindeki sorgulamalarıyla ve rahat tavrıyla karşımızda ve 25 yıl sonraki bir mezuniyet yemeğine gitmekte tesadüfen bu yolculukta karşısına Canan çıkıyor ya da o Canan’ın karşısına çıkan bir yol arkadaşı oluyor. Aslında Leyla bunun olacağını tren garındaki o kısa bank sohbetinde seziyor. Hikaye bizi trenin tıngır mıngır bir ritmi içinde kendine çekmeye burada başlıyor.

Leyla’nın yataklı vagonu tercih etmesi; fakat bir yandan da vaktini yemekli vagonda geçirmek istemesi onun bir yandan gizlenmeye çalıştığını; ancak yok olmak istemediğinin izlenimi vermekte, var-oluşun ve yaşamanın çaresi olarak şiir yazmayı seçen Leyla bir süre avukatlık yaptıktan sonra kendini görünen bir gizli köşeye sıkıştırıyor farkında olmadan.

Canan ise; iyilik ve kötülük arasında bize sorular sorduran genç hemşiremiz. Kendisinden rica edilen bir iyiliği yapmaya gidiyor kendi tabiriyle. Bu iyilik, boyundan aşağı felç olan bir adamın artık daha fazla yaşamak istememesi ve kendisini öldüremediği için başkasının elinden ölmek istemesi. Canan, tedirgin ve bir yandan da bunun kendisine sağlayacağı maddi yararı düşünmekte içten içe. Bizler izleyici olarak onun masum haline üzülürken bir yandan da bunun teknik olarak bir cinayet olduğunu bilmekteyiz; fakat başkası sizden kendisini öldürmesini isterse bunun anlamadı nedir? Bu garip yolculuğunda farkında olmadan bir misafir edinir Canan ve Leyla dahil olur. İşler burada bizim için garip bir hal alır. Leyla neden yardım etmek istemektedir?

Yiğit Özşener, Yavuz karakteriyle yatalak olan orta yaşlarda bir mühendis, kendi celladını beklerken içeri giren Leyla’yı görünce şaşırıyor; çünkü gelmesini beklediği kişi bir hemşireyken şiir kitaplarını severek okuduğu ve ezbere bildiği şiiriyle Leyla beliriyor yatağının başucunda ve işte burada başlayan sohbet hiç bitmesin istiyorsunuz. Hayat nedir? Yaşamak ve ölmek, mücadele etmenin anlamı ya da anlamsızlığı ve şiirin yaşama etkisi gibi ana başlıkların olduğu bu sahneler sizde hüzünlü, komik, depresif ve bir diğer deyişle karanlık -karmaşık bir etki bırakıyor.

Filmin benim için gizli bir kahramanı olan karga ise; tam bir sorgu meselesidir; çünkü istasyon istasyon giden bir adam duvarlara karga resmini çizmekte. Bunun benim için anlamı her şeyi hatırlıyor olmak, iyiliği ve kötülüğü hiçbir zaman unutmamak, dışlanmışlık ve biraz çirkin biraz da huysuz bir yapıya sahip olmayı çağrıştırıyor.

Ayrıca eklemek istediğim önemli meselelerden biri, pencere camlarındaki yansımalara dikkat çekmektir. Öyle bir an geliyor ki siz de dalıyorsunuz Leyla’nın görüntüsünde ya da bir trenin içinde; çünkü gariptir ki gerçek olan ancak sadece karanlıktan geçerken görebildiğiniz yansımanız, bir nevi kendinizi bu karanlığın içinde bulabilirsiniz de demek istiyor. Sanırım gölgeler ve ışık konusunda meraklı biri yönetmenimiz Pelin Esmer.

Leyla’nın Yavuz’la olan sohbetinde, onun bir meraktan mı burada olduğu yoksa sadece Canan’a yardım için mi geldiğini izliyoruz ve ne kadar sevsek de Leyla’yı; içimizden onun sadece bir hikaye için orada olduğunu düşündürüyor film bize. Tüm bunlar olurken film boyunca bize ve bir nevi bütün bir filmi şiir haline getiren çello sesi dikkatimizi ve duygumuzu hep tetikte bırakıyor. ;
Basit bir tren garından başlayan enteresan bir hikâye, kendisini melankolik bir müzikle koca bir dağ gibi içimizdeki son soruyla bırakıyor. Pencereden son bakış; hem içeriden hem dışarıdan.

Kısa zamanda izlemenizi tavsiye etmekle beraber şiirin önemini de anlatan ‘’İşe Yarar Bir Şey’’ umarım köşelere gizlenmiş bir film olarak kalmaz. Ben şimdiden arşivime ekledim bile.

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.