Menü Kapat

Kategori: şiir (sayfa 1 / 25)

-ad infinitum-

adını görürüm
iki kere yumarım gözümü
ikincisi uzun
giderek
kuruyan aksimi
sesinden toplamış
bir sabah
öyle sabahlar
anlamadığını sormaya korkan
çocukça
onu ararım
saat 08:10

hiçbir yerde
ve yarın parantezlerinde
aşınır vapur koltukları
yağmur altıdır
sabahtır
eriyene kadar kimsesi
basketbol sahalarının
ölesi gelmekle
işe yetişmenin orta boşluğu

hiç pişman olmamış gibi
aynı yolda
aynı adımı
aynı tabanla

elini değdiği kağıtlar
bende
göğsünde ısınmış kumaş parçası
bende
bir çiftten bir tek kalmış gri çorap
iki hücre
on milyon atomu
hiç sevmemişseliği
öyle sanmışsalığı

gelip geçen adamlar
mülteci bıyıkları
yabancı kocaman parantez içleri
suya bakarım konuşurlar
dalgın
suya bakarım
suyun
bildiğim dildeki sakallarına
küçük
sevimli mastarlarına
tümcelerinin

kimse
nereden gelse
ne dese
suya benzemese
çölümdür
suya bakarım
suyu bilir
suca düşünürüm
akıp gidenimdir
solan bulutumdur
ad infinitum. ad infinitum

Primavera

Aynı isme sahip üç eser çıkabilir okuyucunun karşısına: bir resim, bir müzik, bir de şiir.

Resim içlerinde en meşhur olanı; yıllarca depolarda beklemek zorunda kaldığından olacak, kendini göstermeyi de pek seviyor. Yaratıcısı -belki de Tanrı’sı demeliyiz, sonuçta resmedilen bütün ressama tapıyor olsa gerek- Sandro Boticelli, onu 1482 senesinde, Medici’nin düğününde ilkbaharı temsil etmesi için var etmiş. Kilise’ye teslim olmayan, özgürlüğüne düşkün, romantik ve aynı zamanda sembolist bir resim kendisi. Ortasında Meryem’e selam çakan bir Venüs, Cupid’in habersiz güzele attığı okla gelecek beklenmedik aşk, Hermes’in elma çalıyor gibi görünüp aslında bahar için bulutları dağıtması… Sanki Mediciler için değil, önayak oldukları Rönesans için düğün resmi. Tek bir fenalığı var, kadın haklarına duyarlı değil, onu hoş görmekte bana düşmese gerek.

Müzik, ulu önder Ludovico Einaudi’nin bestesi. Yaklaşık yedi dakikalık, piyano ve yaylılar ile icra edilen, adı gibi bir eser. Dinlerken okuyucunun aklına bahar da gelebilir, sıkı çalışma ve azmin zaferi üzerine kimi film sahneleri de. Bütün bir hayatı anlattığı da hissedilebilir pekala. Sakin ve tasasız, adeta bir anne gibi saran ve sarmalayan bir melodiyle başlar. Sonra yaylılar telaşı ve çabayı, mücadeleyi anlatır. Sadece bu kısmı dikkatle dinlerseniz bile mühim bir sonuca varabilirsiniz: çalışma süreçlerinde yavaş ve planlı başlayıp yoğunluğu giderek artırmak makbuldür. İlk telaşlar, belki de eğitim yılları, bitermiş gibi olur sonra, dinginlik ve kararlılık dolu bir melodi başlar. İlk melodiye geri dönülür, çocukluk hatırlanır, belki de hayatımızın tekrar tekrar yaşanan süreçleri, döngüleridir anlatılan. Tekrar yaylılar gelir, sonra tekrar durulur. Döngüleri anlatan bir şarkıdır ilkbahar.

Şiir kaldı geriye, sona bıraktım çünkü memleketlimiz olur. Babası Can Yücel, annesi Can Yücel’in yıllar sonra gelip yüreğe yerleşen umududur  bu şiirin. Düz yazıda şiir anlatıp ayıp etmeyeyim, kendisini anlatsın. Sadece bir öneri: resmi seyredin ardından şiiri okuyun, bu arada müzik açık kalsın.

Bu duvarlar bu ağaçlar
Bu ağaç
Ve bu duvar…
Arkadaşın dolmuşuyla gidiyoruz
Beykoz’dan doğru Üsküdar…
Böyle giderse böyle giderse bu bahar
Bu ağaçlar bu duvarı yıkacaklar…
Bu geçmişi değil, geleceği kınalı
Bu yemyeşil davarlar
Bu duvarı yıkacaklar…

Yarın Yok

Yarın bir gündü.
Ayakkabılarım yürüyordu.
Sağa dön dedim,
Döndü.
Parmağım gözündeydi,
Gözü kördü.
Soğuktu.
Ankara’ydı.
Hava efsunluydu.
Ben aldanmaz sandım,
O aldandı.
Ve ben aptal değildim.
Belki çiçek pasajında
Unutulmuş
Bir demet lale olabilirdim.
O da değildim
Neydim?
.
.
.
Sokaktaki herkes
Onun sıcaklığını taşıyor diye
Hepsine iliştim.
Soğuktu
Ankara’ydı.
Eve götürüp seviştim.
Bazısı kadın
Bazısı erkek.
Gözlerimi gözlerine diktim
Hayatımla olan münasebetini
Kıskandıracak derecede
İyi seviştim.
İsterdim,
Ama aptal değildim.
Kimdim?
.
.
.
Ellerinin kokusu…
(Hatırla(!) avuçlarını öperdim)
Kollarının havada salınışı
Ve yürürken ki
Küçük, seri adımların.
Yarın bir gündü.
Ayakkabılarım yürüyordu.
Bedenim yoktu.
Ottu,
Candı.
Sola dön dedim
Döndü.
Bahardı,
Soğuktu,
Ankara’ydı.
Neredeydim ?
.
.
.
Uyumuş mudur?
Gölgesi yüzünün yastığının üzerinde.
Nefes alışını bir mucize
Seyreder gibi seyrettiğim günler
Kendi dinimi kurmuştum.
Kitabı boş bir defter.
İçinde hep sen geçen dualar
Uydurmuştum.
Ellerim tam kalbinin üzerinde
Uyumuştum.
İlk tanıştığımız gün
Sana güneşi doğurmuştum.
Yarın bir gündü.
Ayakkabılarım yürüyordu.
Bedenim yoktu.
Ottu,
Candı.
Soldu.
Sokağına vardım.
Dur dedim,
Durdu.
Bahardı
Soğuktu.
İstanbul’du.
Yarın bir gündü ve
Artık
Yarın yoktu.

BİLMEDİĞİMİZDEN

O’na…
O'(n)larımıza…

Dalında kurumuş çiçekler gibiydik.
Dokundu bir çift el
Düşmedik.
Bilmediğimizden…

Bir keresinde bir şiirde
Seviştiğimi sanmıştım.
Duvarları yoktu.
Bacası tütüyordu.
Omuzlarım anlamını bilmediği sıfatlarla
Nitelenen bir ad olmuş.
Kasım kasım.
Parmak uçlarımda bir karıncalanma.
Aşırı doz özgüven aldığım günlerin
Sarılışları

Methiyeler size çay içmeye geldiği gündü.
Mahkemeler, davalar.
Yatağının üstünde kenarı tırtıklı bir defterin sayfası.
Beyazlar olmadığı kadar beyaz(!)
Siyahlar olmadığı kadar siyah(!)
Bir de benim unuttuğum gözlüklerim…
Henüz unutulmuşların çoğalmadığı günlerdi
Ayın tam yirmi altısıydı.
Saat akşamüzeri altı.
Yol ile bitişik penceren,
Bir merdivenle paralel uzanıyordu.
İnsanlar nefes nefese dışarda,
Biz nefes nefese içerde…

Ocağın üstünde çay
24 dk kaynadığında
Daha güzel olurdu.
(Kutlu Olsun!)
Mutfakta çayın yanına soğuk espriler ikram ederdin,
Gözlerine gözlerine gülerdim…
Penceresi açık olurdu odanın.
Üstümüzde yazdan kalma bir şilte.
Üşümezdik,
Anadan üryan,
Üşümezdik,
Bilmediğimizden…

Devam

Turnusol

 Yere düşen her şey kirlenir.
Az toz, az toprak.
Ve benim gezegenimde
Kötü adamların ellerine hiç bulaşmamış
Çocuk kanları,
Anne kanları,
Evlat kanları…
Kan hep yerde kalmış,
Ter hep yerde.
Bir çocuk doğmuş,
Adı Barış.
Bir çocuk ölmüş,
Adı Barış.
Her adımda şerbet misali
İçilen andlar,
Tadı çiğnemeden yuttuğum
Yemekler gibi olmalı.
Sonra annem yatağa yollardı.
Marş Marş!
Zoraki uykularda
Çocukluk rüyaları, kabuslar…

..

..

Yere düşen her şey kirlenir.
Alırsın öpersin ekmeği,
Üç kere.
Koyarsın yüksek bir yere.
Ekmek bile kirlenir.
Vururlar kuytu bir köşede,
On beşinde…
Ekmek düşer kirlenir.
Az toz, az toprak
Çocuk kanı, anne kanı, evlat kanı,
Senin kanın, benim gözyaşım…
Uzana kalırsın.
Tembellik değil mecburiyetten.
Ve kaşların martı olup
Havalanır.
Savaşın olmadığı mevsimlere
Göçüyor şimdi kuşlar.
Bir de kan kokusu taşıyor artık
Kıble ve keşişleme.
Gidenler mutlu (?) herhalde
Kalanlar…

..
Devam

Ece Ayhan – Yalınayak Şiirdir

1. Biz tüzüklerle çarpışarak büyüdük kardeşim

Emrazı Zühreviye Hastanesi’ne kapatıldı anamız
Adıyla çalışan ermiş Sirkeci kadınlarındandır

Şeker atar hâlâ mazgallardan Cankurtaran’da
Acı Bacı’nın acı bilmez uçurtma çocuklarına

Yıl sonu müsamerelerine kimler çıkarılmaz?

2. Velhasıl onlar vurdu biz büyüdük kardeşim

Babamız dövüldü güllabici odunlarla tımarhanede
Acaba halk nedir diye düşünür arada işittiği

Dudullu’dan tâ Salacak’a koşarak alkışlayalım
Fazla babalarıyla dondurma yiyen çocukları

Hangi çocukların neye imrenmesi yalınayak şiirdir?

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.