Menü Kapat

Kategori: san.at (sayfa 1 / 32)

elif varol ergen

…Karabasanlarımda kırmızı egemen. Kırmızı tutkunun, neşenin rengi. Kırmızı içsel yolculukların rengi, insanın gizli doğasının, bilinçsizliğin girinti ve çıkıntılarının rengi. Her şeyden çok kırmızı öfkenin ve şiddetin rengi…

Kathy Acker, “Annem : İçimdeki Şeytan”

“Incognito”, gizlenen kimlik anlamına geliyor. Hemen her gün gazetelerin üçüncü sayfalarında gördüğümüz şiddet ve cinsel istismar mağduru küçük çocukların isimlerini gizleme meselesine bir gönderme niteliği taşıyor. Hepimizin şu ya da bu şekilde farkında/haberdar olduğu, oldukça ağır psikodinamiklere sahip ve farklı bilim dallarının araştırma konusu olan bir kavram çocuk istismarı. Plastik sanatlara baktığımızda ise çocukluk dönemlerine ilişkin travmalarını, cinsel kimliklerinin oluşumundaki arızaları/ kafa karışıklıklarını konu edinen, “confessional” kategorisinde değerlendirebileceğimiz sanatçılar bir yana, genelde “üç maymun”un oynandığı “çocuk istismarı” meselesi ve ardından yaşanan trajedilere el atan sanatçıların sayısı gerçekten çok az. Bu bağlamda Elif Varol Ergen’in çalışmaları plastik unsurlarının yetkinliğinin yanı sıra, içerdiği sosyal/psikolojik alt metinler yönünden ve konuyu ele alışındaki mesafeli, izleyiciyi semboller üzerinden düşünmeye çağıran ve “istismar üzerinden istismar” yapmayan tavrıyla öne çıkıyor.

Çocuk istismarı, özellikle de cinsel istismar sık rastlanan ve genelde yıllarca süren bir durum olmakla birlikte sıklıkla gizli kalmakta ve vakaların yalnızca %15’inin bildirildiği düşünülmekte. İstismarı gerçekleştirenler ise çoğunlukla, çocuğun birinci dereceden yakını, ona bakım vermekle yükümlü olan ve/veya bağlanma nesnesi olan kişiler. Söz konusu vakaların büyük bir kısmında ya annenin fiziksel istismarı, ya da yakınındaki bir erkeğin cinsel istismarına uğrayan çocuğun başına gelenler karşısında sessiz kalmayı tercih eden bir anne figürü karşımıza çıkıyor. Bazı vakalarda ise durumdan haberdar, fakat müdahalede bulunmayan kişilerin birden fazla olduğu gerçeği durumun vahametini bir kez daha ortaya koyuyor. Elif Varol Ergen’in çalışmalarında sıklıkla değindiği süreçlerden birisi de bu sessiz/pasif kalma, hatta bir voyeur konumunda çocuğun başına gelenleri gizil/hastalıklı bir hazla izleyen gözlerin varlığı. “Gözlem” başlıklı işinde ilk bakışta sembolik bir unsur gibi görünen “gözler”in küçük kız çocuğuna attığı bakışların hiç masum olmadığını anlıyoruz, bu gözler kösnüyle çarpılmış, olan biteni izlemekten haz alan gözler. Kuyu’nun dibinde dahi olsa henüz tebessüm edecek kadar başına gelenlerin ayırdında olmayan “Prenses”, “Kırmızı”da sapkın gözleri şaşırtarak beklenmedik bir hamle yapacak hale getiriliyor. Konuşma ve kendini savunma hakkı tanınmayan, söz almak istediğinde izin verilmeyen (sanatçının işlerinde kesik parmaklarla imlenen) çocuk eline silahı alıveriyor. Cinsel/fiziksel istismara uğrayan ve canına tak ettiğinde işi cinayetle ve/veya intiharla sonlandıran çocukların sayısı, medya aracılığıyla çok sık yansıtılmasa da, azımsanamayacak kadar fazla. Sanatçıya göre: “Yetişkinlerin travmatik ve acımasız dünyalarının, çocuk bedeni ve ruhu üzerindeki şiddetli yansımaları, yaşayan ama yaşamın farkında olmayan, acı çekip bunu sadece düş kırıklığı sanan ve cinsiyetinden utanan çocuk karakterler üretiyor.”

Çocuğun mutlu anları ise çok uzaklardan ona el sallayan üçbeş silik imaj olarak iz bırakıyor hayatının geri kalanında. Elif Varol Ergen katran, silahlar ve kesikler gibi oldukça şiddetli elemanlarla tezat olarak duygusal ve geçmişe dönük olarak bellekte bir mutluluk arayışının izlerini sürüyor çalışmalarında.

Öte yandan Varol Ergen’in işlerine bakarken Freud’un ortaya attığı “tekinsiz” (unheimlich/uncanny) ve Julia Kristeva‘nın rezil, berbat, zillet, atık sözcükleriyle açıklayabileceğimiz “abject” kavramlarını göz önünde bulundurmanın faydalı olacağını düşünüyorum. Zira her sanat izleyicisinin kolaylıkla hazmedemeyeceği sert ve metaforik unsurlar var sanatçının çalışmalarında. Zaman-uzam algısının bulanıklaştığı resim mekanlarındaki bazı motifler istikrarlı bir biçimde karşımıza çıkıyor ve “tekinsizlik” duygusunu pekiştiriyor. Groteskleştirilmiş, deforme edilen, sarkan ve eriyen formlar, kesik ve tanım ötesi biçimlere dönüşen uzuvlar, yoğun kırmızı ve siyah kontrastlarla tam da “abject”e işaret edecek biçimde bir araya geliyor. Ancak Kristeva’nın da vurguladığı gibi “iğrenç kılan, kirlilik ya da hastalık değil, bir kimliği, bir sistemi, bir düzeni rahatsız edendir… iğrenç, sınırlara, konumlara ve kurallara saygı göstermeyen bir şeydir…arada, muğlak ve karışmış olandır…hain, yalancı, vicdan azabı duymayan suçlu, utanma duygusu olmayan tecavüzcüdür…”. Dolayısıyla sanatçı, asıl “iğrenç” olanın ne/kim olduğu üzerine bir zihin jimnastiğine davet ediyor bizi.

Sanatçının akademik geçmişinin de çalışmalarını beslediği, zenginleştirdiği göze çarpan noktalardan. Yüksek lisans tezinin başlığı “Uzakdoğu Kültüründe ‘Japonya Örneğinde› Çizgi Roman Sanatının Gelişimi” olan Varol Ergen’in çalışmalarına manga/ anime’lerin görsel dünyasını duyumsatan ancak daha içe dönük ve sembolik bir kavrayışın hakim olduğunu görüyoruz. Doktora tezini ise “Resimli Çocuk Kitapları” üzerine yapan sanatçının, özellikle “İncognito” serisinde çocuk kitaplarının illüstratif dilini yapıbozuma uğratan ve söz konusu dili kullanarak “büyüklere” (aslında) kurmaca olmayan öyküler anlatan bir görselliğe ulaştığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bu noktada uzakdoğu ve batı kültürlerinde, Varol Ergen ile benzer bir görsel ve tematik evreni paylaşan Toshio Saeki ve Trevor Brown geliyor akla. Toshio Saeki lokal/ folklorik, uzakdoğu’nun gelenekleriyle hesaplaşan ve aykırı cinsellikler/ amorf biçimler içeren çalışmalara imza atan bir isim. Ergen ise yaşadığı ülkenin karanlık ve örtbas edilen gerçeklerini büyük ölçüde coğrafyasızlaştırarak, nihayetinde konvansiyonel bir dile ulaşarak aktarıyor. Trevor Brown da yine çocuk istismarını oldukça sert bir dille fakat fetişleştirerek ele alan işler üretiyor. Elif Varol Ergen ise çocukların savunmasız konumlarından faydalanmadan, onları cicili/bicili, şeker öğeler gibi göstermiyor, daha acımasız bir gerçeklik düzeyinde, lafı dolandırmadan, gerektiğinde deforme edip “çirkinleştirerek” işlerine taşıyor.

Zira Ergen’in çocukları yetişkinliğin karanlık dünyasına olması gerekenden çok daha erken intikal etmiş çocuklar, elbiselerinin kirli, kanlı, vücutlarının metamorfoza uğramış olması bizi şaşırtmıyor. Ergen önce çocukluğun “basit mutluluk an”larına, sonra da lekeli, geri döndürülemez, burkulan/incinen anlarına götürüyor bizi. Evet, tebessüm ediyoruz belki kuyunun dibindeki “Prenses” ile birlikte, ama çok geçmeden yüzlerimize acı bir gülüş, dilimize “kırmızı”nın kekremsi tadı yerleşiyor.

Bora Gürdaş

Bu metin 03 Şubat-03 Mart 2012 tarihleri arasında CDA-Projects tarafından düzenlenen Elif varol Ergen’in incognito adlı sergisi için kaleme alınmıştır.

sanatçının web-sayfası: www.elifergen.com

Taipei – National Palace Museum

online kütüphane paylaşımlarımızda çin’e uzanıyoruz. karşımızda taipei national palace museum ve 70.000’den fazla yüksek çözünürlüklü indirebileceğiniz eser var. her ne kadar ingilizce versiyonu biraz daha geriden gelse de kaybolmanız ve hayranlık duymanız için yeterli malzeme var; zira 800 yıllık bir dönemi kapsıyor.

胃口大開

national palace museum – open data

Barry X Ball

Barry X Ball, üslup olarak çağdaş klasisizmi heykellerinde oldukça yansıtan, Kaliforniya’da doğmuş ve New York’ta yaşayan, heykelleri ülkesi dışında da sergilenmiş, sarışın ve şirin bir heykeltraş. Purity çalışması Duvaklı Bakire’yi andırsa da taşların çeşitliliği bu benzerliği güzel kılıyor.

barry x ball

barry x ball . un instagram hesabı yok

barry x ball . un facebook hesabı yok

Motohiro Hayakawa

1974’te, Japonya Yamaguchi Bölgesinde doğan Motohiro Hayakawa daha sonra onu sanat, illüstrasyon ve çizgi roman alanında saygın bir noktaya getirecek olan birçok grafik etkileşimin içinde büyüdü. Bilim-kurgu ve çizgi romanlar yaşamının önemli kısmını oluşturuyor; çizme ve boyama, sanatında en önemli rolü oynuyor. 70’ler ve 80’lerin televizyon programları bu çevreye hiç yabancı değil: en iyi bilinen eserlerinden biri, 70’lerin çok sevilen televizyon programı ‘Space Sheriff’e adanmıştır. Karmaşıklık, detaylara müthiş önem verme ve açık seçik çizgiler. Bu eserlerin her birinde bir anlatım doğar ve yavaş yavaş emekleyip, gözünüzün önünde hayat bulan fantaziyi neredeyse deneyimlersiniz.  Savaşçılar, prensesler, uzay giysileri içindeki yeşil adamlar ve tamamen farklı yaratıklar sayabileceklerinizden sadece birkaçı.

Aslında bahsettiğim bu eserler, özellikle ‘Space Sheriff’i kapsayan psikedelik bilim-kurgu dizileri belki de Motohiro Hayakawa’nın bütün ihtişamı içinde en çok bilinen gerçektir: bu televizyon programı ve onun Hayakawa üzerindeki etkisi onun sanatında canavarlar, savaşçılar, uzaylılar ve hayatta kalma mücadelesi veren çeşit çeşit yaratıklarla dolu muazzam savaş meydanlarına giden yolu döşemiştir.

Asıl büyüleyici olan Motohiro Hayakawa’nın aklından geçeni göstermekten yorulmamış olması, üstelik de yorumlamakta bizi tamamen özgür bırakırken. Nasıl oluyor da o, her biri ayrı bir amaç taşıyan küçücük detaylarla tıka basa dolu, o kadar hayran bıraktıran senaryolarla ortaya çıkıyor? Çıkıyor işte. Ne ölçüde küresel toplumu tasvir ediyor, insan şaşırıyor, ama inanması zor değil. Kartlar dağıtıldı. Kavga, dövüş gürültü, iyinin ve kötünün portreleri onun hayal edilmiş evrenlerinin olduğu kadar içinde olduğumuz dünyanın da parçaları.

Motohiro Hayakawa, sanat söz konusu olduğunda bir zirve anlamına gelen Tokyo Illustrators Society üyesi.  Tokyo Illustrators Society, ya da TIS, 1988’de kuruldu ve şu anda 200’den fazla üyesi mevcut. Gizli olmayan bu topluluk, sıradışı yetenekleri ortaya çıkarmayı amaçlayıp, tanıtım ve takdir etme hizmeti vermektedir. TIS Tokyo’daki sanat çevresinde düzenlediği birçok sergi, konferans ve çeşitli etkinlikleriyle tanınır. Ayrıca 1995’ten bu yana topluluğun ünü, Marunouchi Bölgesine dahil Ginza’daki Creation Gallery G8’de düzenlediği sergilerle piramidin en tepelerine kadar yükselmiştir. Buna ek olarak TIS açık söylemek gerekirse “alanında uzman olmak” isteyen yeni sanatçı ve illüstratör alımına da açıktır.  Bu muhteşem inisiyatifin ardında Mizumaru Anzai idari yönetici, Hiroyuki Izutsu, Jun Tsuzuki ve Shinbo Minami yönetim kurulu üyesi ve  Sugio Yamazaki  başkan vekili olarak bulunmaktadır.

İspanyol şehrin göbeğindeki bir binanın 6. katında, gelecek vaadeden bir sergi salonu olarak Madrid’de, 2012’de açılan Watdafac galeride Aralık’tan Ocak’a kadar süren bir  Motohiro Hayakawa sergisi düzenlendi. “MAKUU KUUKAN” hem sanatçı hem de galeri sahibi olan  Manuel Donada’nın gösterimine karar verdiği bir seçkidir. Neredeyse bir sonuca varılamayacaktı ancak Donada, Hayakawa’nın dehasına inandığı için ne olursa olsun bu işin sonuçlanmasında kararlıydı. Sade okur ve izleyiciler olarak bizim de bildiğimiz şekilde Donada da illüstrasyon işine dört yıl önce girmiş ve şimdiden son zamanlarda gördüğü en büyük yeteneklerden biriyle uğraştığını biliyordu. “MAKUU KUUKAN” ayrıca Hayakawa’nın birçok eserini bir araya getiren sınırlı sayıda basılmış yayınının adıdır.

“MAKUU KUUKAN”dan önce Motohiro Hayakawa’nın eserleri için Tokyo’da özellikle Billiken Gallery’de “HEROES AND VILLAINS” (2012) ve “Dai/U/Chu/Jin/Ten” (2012) sergilerine göz atılabilir. “Shigeru Sugiura’s Toto?” (2012)  da Tokyo’daki  Morishita Culture Centre’da düzenlenmiştir. “LASERBEAM” ise yalnızca ipek baskı tekniğiyle sınırlı sayıda kitap basan Fransız yayımcı Le Dernier Cri tarafından yayımlanmıştır. 2009’da başlamış olmasına rağmen 9. Tokyo Illustrators Society Contest Society Contest gümüş ödülüne hak kazanmıştır.

Kesinlikle kimsenin bakamayacağı, çok gizli bir yerde gelişen uzak bir savaştaki bir sahneye tanıklık ediyoruz. Hayatta kalmak ve elbette ölümüne savaşan yaratıklar bizim için bir tehlike arz etmiyor, biz uzaktan bakanlar için. Manuel Donada daha ileri gidip Motohiro Hayakawa’nın kimsenin gitmediği yerlere gitmiş olduğunu belirtiyor. Haksız sayılmaz.

motohiro hayakawa – instagram
Hayakawa Motohiro – LASERBEAM

Kaynak: Soraia Martins, Tunica No. 3 S/S 2014
Türkçesi: Suzan Sarı

HETA-UMA

1970’lerin hippie sonrası, punk öncesi Japonya’sında sanatçı Yumura Teruhiko tarafından el yapımı, ham grafik tarzını izah etmek için ortaya atılan bir kavram ‘heta-uma’. Dilimize tercüme edecek olursak ‘beceriksiz ama yetenekli’ veya ‘berbat ama aslında iyi’ gibi tuhaf bir anlama geliyor. Muhteşem sanat kaygısı taşımayan ‘heta-uma’ için Pop Brut Sanatı diyebiliriz. Bu ekolün okuyucuyla buluştuğu en önemli manga dergisi olan Garo, 1964 yılında yayın hayatına başladığında çok seviliyor ve ilerleyen senelerde 80.000 gibi rekor rakamlarda satışa erişiyor. Nemoto Takashi’nin ‘ero-guro’ erotik groteski veya Shiriagari Kotobuki’nin Zen absurdizmi gibi çizgi romancılar zamanla kendi tarzlarını yaratıyorlar. Böylece teknik olarak zayıf olsa bile kendini ifade edecek cesarete ve güce sahip sanatçı ruhlar için yeni bir kapı aralanıyor.

Aradan kırk sene sonra 2014 yılında, Fransız baskı resim militanı Pakito Bolino ve Le Dernier Cri ekibi, Marsilya’da yetmişlerden günümüze Japonya’dan üç farklı jenerasyonu, kırka yakın Japon sanatçıyı bir araya getirerek, MANGARO / HETA-UMA başlıklı, iki farklı mekanda sergilenen baş döndürücü bir sergi gerçekleştiriyor; bizler de dosya kapsamında yaptığımız seçkide az çok bu kriteri göz önünde bulundurduk.

Aşağıdaki arkadaşları takip etmeye başlayabilirsiniz;

ANNE VAN DER LINDEN

1959 doğumlu Fransız ressam Anne van der Linden, Paris banliyölerinden biri olan Saint-Denis’te yaşıyor. Edebiyat eğitimi gören sanatçı, desen çalışmalarından sonra yağlı boyaya geçmiş, kısa bir süre soyut işler üretmiş, doksanlardan bu yana ise figüratif tarzını geliştirmiştir. Resimlerinde Alman ekspresyonizminden ortaçağ gravürlerine, Robert Crumb’a, erotik çizgi romanlara kadar uzanan geniş bir yelpazeden etkiler taşır; ilkel içgüdülerimiz ve toplumsal normlar arasındaki ilişkileri, gerilimi ifade etmenin yollarını arayan sanatçının ebebiyatla olan ilişkisi de resimlerinde dile geliyor ve pek tabii eserleri Fransa başta olmak üzere bir çok farklı ülkede sergilenmiş. karanlığa bakmayı tercih edenlere;

Anne van der Linden, born 1959, She is a french painter and drawer who lives in Saint-Denis, suburb of Paris. Brought up In a literary education, she came early to drawing and then to oil painting late. After an abstract period, she developed her figurative style from the 90’s. Her art draws from a vein of German expressionism, middle-age engravings, and the work of American cartoonist Robert Crumb along with others. Her attachment to literature is naturally brought to life through her work.

Her works aim is in searching for expression through the visual arts in finding the interaction between inner wild life and social standardization. Her work has been widely exhibited and published in France and other countries.

Anne van der Linden

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.