biz futbolu onlardan daha çok seviyoruz

onlar;

kelime anlamıyla, biz olmayanlar, bizim gibi olmayanlar. futbol ulemaları, kısıtlı bigli ve dünya görüşleriyle ahkam kesen, kelle kopartan, vezir ve rezil etme mercileri. güzel oyunumuzu her gün televizyonlarda ve gazetelerde acemi bir cerrah misali parça parça eden ama bir türlü bir araya getiremeyenler. yargılayan, ceza veren, kimi kez yalancı kahraman kimi kez sistemin tetikçileri. eminim biz futbolu onlardan çok seviyoruz. ihtirasları ve açgözlülükleriyle kulüp başkan ve yöneticileri. yönetiminde olduğu takımın taraftarı dahi olmayan, daha yüksek mevkiler için futbol kulüplerini basamak olarak kullanan… kimi kez para aklayan, kimi kez maç alan satan; yeri geldiğinde kendi takımının taraftarına ya da futbolcusuna zorbalık etmekten çekinmeyen; bu oyunda belki de en karanlık karakterler. biz kesinlikle futbolu onlardan çok seviyoruz.

anlamı hakkında hiçbir fikri olmamasına rağmen “profesyonel” futbolcular. futbolun tüm manevi değerlerini yıkarak; bir gecede kulüp değiştiren, hatır veya para için maç satan, rakibine kasten faul yapan, sakatlamaya çalışan, hakemi her fırsatta yanıltan, tribüne oynayan, televizyon demeçlerinde iki lafı bir araya getiremeyen, getirdiklerinde de kendilerine ait bir cümle bile edemeyen bu oyunun en önemli ama en cahil aktörleri. büyük ihtimalle biz futbolu onlardan çok seviyoruz.

ve seyirciler. gönül ister ki onlara “futbolsever” densin. hayatlarında bırakın taraftarı oldukları kulübün canlı bir maçını, tribünde herhangi bir maç dahi seyretmemiş olan sözüm ona futbol seyircileri. özellikle “üç büyük” taraftarlığına soyunan, futbol bilgileri de taraftarlık kültürleri gibi az gelişmiş, güdük kalmış, futbol ulemalarının sentetik cümleleriyle doldurulmuş, derinliksiz, sığ, her daim manipülasyona müsait “digitürk taraftarları”. bir kısmı ise tribünlerde olan, ancak sahada oynananı bir oyundan çok kazanılması gereken bir savaş olarak gören; evet savaşan ama nedenine dair bir fikri de olmayan, bir yerlere saldırmaya hazır olanlar ve bu iş için beslenenler. onlar bir komutla yan tribüne taarruza geçenler, statlarına misafir olarak gelenleri taşlayanlar, rakip takımın otobüslerine ellerine geçeni atanlar. biz her halükarda futbolu onlardan çok seviyoruz.

çünkü biz oyunu seviyoruz. atılan şahane bir çalımı, doksandan çıkartılan bir şutu, hakemin kötü düşen futbolcuyu koruyuşunu, bayram yerine dönen tribünleri, aynı anda sallanan atkıları seviyoruz. biz renkleri, bayrağı, logoyu, marşları seviyoruz. biz biliyoruz ki rakip takım oyuncuları ve taraftarı da bizim gibidir, bu yüzden onları da seviyoruz. bu güzel oyun hakkında okuyor, yazıyor, tartışıyor ve paylaşıyoruz.

herkese ve her şeye inat, biz bu oyunu çok seviyoruz.

mustava | anavarza zine 

kel kafalar

skinhead

alman gençliğinin bir bölümü vakitsiz saç dökülmesinden muzdarip. yaşı on dört ile yirmi dört arasında değişen gençler arasında tuhaf bir kellik sendromu kol geziyor. resmi raporlara bakılırsa sayıları 8-10 bini buluyor dazlakların. kel kafalar her yerde şiddetin simgesi. özellikle türkler, gözlerini onlara karşı dört açıyor. metroya binen, sokakta dolaşan, bir lokale giren yabacı, önce etrafa “dazlak var mı” diye bakıyor artık.

potansiyel düşmanınızın en belirgin özelliği, yaşına uygun olmayan kelliği. ama önce ayaklarına bakarak da tanıyabilirsiniz onu: normal ayakkabı numarasından bir-iki numara büyük, “bebek tabutu” cinsinden dev siyah çizmeler var ayağında. önden bağcıklı, metal uçlu “doc martens” namıyla tanınan bu çizmeler, “skinhead” hareketinin de anavatanı olan ingiltere’den gelme. sırtındaki askeri montuyla “kel rambo” görünümü tamamlanıyor.

türkçeleştirdiğimiz “dazlak” kelimesinin kökeni skinheads. “deri kafalar” son yıllarda ırkçı ve neofaşist bir ideolojiyle ortaya çıkan yeni bir hareket değil; kökeni 1960’lara dayanıyor, öğrenci hareketi kadar eski.

1968’de avrupa’nın her yerinde olduğu gibi londra’da da üniversiteliler “ho-ho-hoşimin” diye bağırarak sokaklara dökülür ve kapitalizmi alaşağı etmeye çabalarken, bazıları bu uzun saçlı gençlere kuşkuyla bakıyordu. parklarda ellerinde esrarlı sigaralarla “savaşma, aşk yap” şiarını hayata geçiren üniversiteliler, londra’nın işçi semtlerinde oturan ve işçi sınıfına dahil olmanın ne anlama geldiğini çok daha iyi bilen gençlerin gözünde birer “salon sosyalisti”ydi. üniversiteliler marx-engels-lenin klasiklerini devirip hangi yolun daha kestirmeden sosyalizme götürdüğünü üzerinde tartışırken, onlar pantolonlarının paçalarını sıvayıp işçi postallarını dünya aleme teşhir etmeye başladılar gururla. gri pantolonlarının askılarını tişörtün üstüne çıkarttılar, saçlarını kısacık kestirdiler. alman skinhead müzik gruplarının en ünlüsü “böse onkelz” / “kötü amcalar”ın ilk plağının adını süsleyen sıfatlar “çirkin, kan dökücü ve şiddet yanlısı” onları tanımlayan üç özellikti.

dazlaklar hakkında bir kitabın yazarı klaus farin‘in dediği gibi “sıfır numaraya vurdurulmuş kafalar yalnız 1960’lardaki üniversitelerin uzun saçlarına tepki değil, aynı zamanda ingiliz işçi sınıfının temizlik idealinin simgesi; bireyselliği ve onuru çiğnenen bir gençliğin düzene karşı tepkisi”ydi. her yerde olduğu gibi ingiltere’de de o zamanlar ıslah evlerinde ve hapishanelerde ilk iş olarak saçlar sıfır numaraya vurduruluyordu. gençler, kafalarını kendileri kazıtarak topluma isyan ettiler.

1950’lerden itibaren ingiltere’ye eski kolonilerden göç başlamıştı. karaib adaları’ndan, hindistan’dan, pakistan’dan gelen eski sömürgeliler Londra’da tahmin edileceği gibi “en alta” yerleştirildiler. temizlikçi, garson, fabrika işçisi olarak en pis ve ağır işler onlara gördürülmeye başlandı. londra’nın içinde konut sorunu da aynı dönemde patlak verdi. arsa ve ev fiyatları göğe tırmanınca spekülasyon da aldı başını gitti. simsarlar şehir içinde kıymetlenen semtlerdeki evleri, yakında yıkıp yenilerini inşa etmek üzere kendi haline bıraktılar. orta sınıf zaten bu yarı virane evlerde oturmak istemiyordu. böylece bu semtler yabancılarla işçi ailelerine kaldı. paylaşım kavgasında toplumun en altındaki iki kesim karşı karşıya getirildi – aynı almanya’da yirmi yıl sonra yaşanacağı gibi.

skinheads, yani dazlaklar, işte bu koşullarda ortaya çıktı. ingiliz sosyolog john clarke‘ın yazdığı gibi, “proletarya çocukları baskı ve yoksulluk koşullarında bir gruba dahil olma, bir cemaatin üyeleri olma ihtiyacı hissettiler.” erkeklik, milli kökeniyle övünme, sertlik, şiddet gibi unsurları benimseyen dazlaklar ilk ortaya çıktıkları dönemde de totaliter düşünceye yatkındılar, ama ırkçı özellikler taşımıyorlardı. örneğin dazlakların dinlediği “ska” adıyla anılan müziğin kökü jamaika ve reggae müziğiydi.

skinhead

kendi hayatını anlattığı “skinhead biyografisi” ile tanınan eski ingiliz dazlaklardan george marshall, “saçların kaç santim olacağı bugünkü kadar önemli değildi başta” diyor, “önemli olan, saçların arasından kafa derisinin görünmesiydi. saçlarla çizmeler birlikte dazlağı oluşturuyordu. çizmeler ne kadar ağır olursa o kadar iyiydi. kılık kıyafetin insanları ürkütmesi önemliydi. levi’s 501 blucinler, sanki yıllardır giyiliyormuş izlenimi vermek için önce küvette klorlu sularla beyazlatılırdı. gömlek, kıyafeti tamamlardı. çiçekli desenlere kesinlikle rağbet edilmezdi. revaçta olan, ben sherman marka üniformayı andıran gri ya da haki renkli gömleklerdi. işçi sınıfının son modasına uygun giyinip dünyayı fethetmek için sokağa atıyorduk kendimizi.

dazlak hareketinin anavatanı londra’nın işçi semtleriyse, ana mekanı futbol statlarıydı. futbol o zamanlar olduğu gibi bugün de dazlak hayatının vazgeçilmez bir parçasını oluşturuyor. ama maç ya da ilk iki yarı değil. dazlakların dediği gibi “üçüncü yarı” önemli. yani maçtan sonra karşı takımın taraftarlarıyla verilen meydan kavgaları.

ingiltere’de de 1960’ların sonundan itibaren dazlaklar polisin gözüne ilk kez sokakta değil, stadyumlarda baktılar. rakip takımın taraftarlarının oturduğu tribünlere bira şişesinden tut dart oklarına, jiletten taşa kadar akla ne geliyorsa “uçuruluyordu”. sonunda polis olay çıkmasını baştan önlemek için stada girişlerde herkesin üstünü aramaya başladı. ama adam yaralamak için kullanılan silahların başında, dazlakların giydikleri ucu metal kaplı ağır çizmeler geliyordu. ingiliz polisi, önce çizmelerin bağcıklarını statlara girişte toplamaya başladı. böylece dazlakların hareket kabiliyeti kısıtlanacaktı. ama gençler ceplerine birer yedek bağ koyarak polisin önemlerini boş çıkarttılar. sonunda dazlaklar stadyuma, camiye girer gibi ayakkabılarını, çizmelerini çıkardıktan sonra çorapla alınmaya başladılar. bundan sıkılanlar maça gitmekten vazgeçti. futbol sevdasını her şeyin üstünde tutanlar ise saçlarını uzatıp kıyafetlerini “normalleştirdiler”. böylece “hooligan” dediğimiz her maçta olay çıkartan tip doğdu.

dazlakların bugün olduğu gibi o günlerde de müdavimi oldukları özel barlar, lokaller vardı. içkileri bira, oynadıkları oyunlar dart, langırt ve bilardoydu. ırkçı ve neofaşist düşüncelere henüz yabancı olan dazlaklar, siyah gençlerle birlikte diskoteklerde reggae müziği eşliğinde dans ederlerdi. kısacası dazlak olmak 1970’lere kadar derinin rengiyle değil, sınıfsal kökenle belirleniyordu.

ama olay bu kadar masum değildi tabii. saldırganlık ve her zaman şiddete başvurmaya hazır olmak da dazlak olmanın ön koşuluydu. eski ingiliz skinhead george marshall “kavga çıkmazsa çıkartmak için bahane bulur, hiçbir şey yapamazsak rakip çetelerin mahallesine hücum edip dövüşürdük” diyor. “kafana uygun olmayan herkes düşmanındı. garnizon şehirlerinde askerlere saldırırdık, üniversite civarlarında öğrencilere, şehir içinde homoseksüellere ve gözümüze tekin görünmeyen herkese. hippiler bizce yıkanmayı bilmeye bitli asalaklardı.”

“pakistanlı pataklamak”

çok geçmeden dazlaklar, asyalı göçmenleri keşfettiler. bugün almanya’da “türk avına çıkmak” neyse, dazlaklar için ingiltere’de o yıllarda “pakistanlı pataklamak” aynı şey haline geldi. 1969 yılında londra’da yaşayan pakistanlı üniversite öğrencilerinin dörtte biri en azından bir kez dazlak saldırısına uğradığını söylüyordu.

dazlak akımı 1970’lerde söndü. 1976 yılında ingiltere’de birden yeni bir gençlik hareketi salgın gibi yayıldı: punk. rengarenk saçlar, zincirler, kilitli iğneler, pis ve yırtık bir kılık kıyafetle simgelenen punklar kendi müziklerini de yarattılar. ama punk, orta sınıf gençliğinin hareketiydi. amaç, anne babaları ve düzene uygun yaşayan herkesi iğrendirmek, ürkütmekti. birçok genci dazlak olmaya iten arayışlar; erkeklik, sertlik, disiplin, şiddet onların en nefret ettikleri özelliklerdi. bu yüzden punk hareketi daha çok kız taraftar topladı. dazlaklar ise erkek ağırlıklı bir akımdı.

1970’lerin sonlarına gelindiğinde ingiltere’de siyasi ortam sertleşti. asyalı göçmenler, “yabancılar”, 1980’lerde almanya’da olduğu gibi seçim kampanyalarına alet edilmeye başlandılar. ingiltere’de 1967’de “milli cephe”/”national front” adlı ırkçı bir parti kurulmuştu. alttan alta büyüyen parti, 1976’daki yerel seçimlerde birden yüzlerce aday çıkardı. ve “if they’re black, send them back”/”derilerinin rengi siyahsa onları geri yolla” sloganıyla 200 bini aşkın oy topladı.

toplumdaki yabancı düşmanı eğilimi farkeden muhafazakarlar, aynı yöntemi 1977-78 genel seçimlerinde uyguladılar. bu seçimlerde başbakanlığa yükselen margaret thatcher, “eğer göçe dur demezsek ülkemiz yakında farklı kültürden insanlar tarafından istila edilecek” diyordu. evlerde, pub’larda, fabrikalarda artık hep aynı konu konuşulmaya başlandı: asyalı göçmenlerin girişinin önlenmesi, “yabancı istilası”.

ırkçı aşırı sağ “milli cephe” kendine taze kan ararken gençliği, gençlik arasında da “düzen, disiplin, ingilizlik” kavramlarına en yakın olan dazlakları keşfetti. liberal ve hoşgörülü görünmeye özen gösteren orta ve üst sınıfları ürkütmenin en kolay yolunun ırkçılıktan geçtiğini gören dazlaklar da kısa sürede bu propogandaya kapıldılar. bu arada punk akımı başladığı gibi sessiz sedasız sönmüştü. eskiden punk olmayı seçen gençler kafalarını kazıtmaya giriştiler. dazlakların aşırı sağ ideolojisine kaymasında, ülkede kızışan paylaşım kavgaları da önemli rol oynadı. demir leydi’nin türkiye’de de taraftar toplayan ünlü “kemer sıkma” politikası işçi sınıfını iyice yoksullaştırıyor; refah aşağıdan yukarıya doğru akıtılırken en alttakiler birbiriyle acımasız bir rekabet içine sokuluyordu.

hitler hayranı faşist bir parti olan “milli cephe”, dazlakları sistematik olarak kendi saflarına kattı ve “beyaz ırkın önce mücahitleri” olarak göklere çıkarttı. eski skinhead george marshall, “ilk kez siyasi bir parti bize küfretmiyor, bizi aşağılamıyor, tersine ayağımıza kadar gelip bizle konuşuyor, bize ingiliz gençliğinin kahramanları muamelesi yapıyordu” diye anlatıyor o günleri.

“faşistleşme” olarak tanımlayabileceğimiz bu sıçrama dazlakların hepsi tarafından benimsenmedi. kendine “league of labaour skins”/”işçi dazlaklar ligi” adını veren bir grup diğerlerinden ayrıldı. ama dazlakların büyük çoğunluğu neofaşist ve ırkçı ideolojiye kapılarak ingiltere’de “milli cephe” gibi partilerin vurucu timlerini, almanya’da ise “cumhuriyetçiler”, “alman halk birliği”, “milli alternatif” gibi parti ve örgütlerin militanlarını oluşturdular. dazlaklar, kısa adıyla sharp (“skinheads against racial prejudice”) olarak tanınan “ırkçı önyargılara karşı dazlaklar” gibi istisnalar hariç, bir zamanlar sa birlikleri hitler için ne ise, bugün neofaşist ve neonazi örgüt ve partilerin timleri haline geldiler. fazla örgütlü ve disiplinli davranmadıkları ve ideolojik açıdan temelsiz oldukları için neofaşist parti ve örgütlerin gözünde “aptal ama faydalı” bir güç oldular.

ateş evirgen / yavşak-%otuz split fanzin

isyan: yeni bin yılın oyunu!

-Tunus isyanı ile başlayan Arap Baharı ve devamında Avrupa kıtasının mülksüzlerinin ayaklanmalarında öne çıkan bazı kavramları uzun uzun düşünmek gerekir: haysiyet isyanı, ruhsal devrim, etik isyan gibi. Çünkü bu kavramlar yaşadığımız gerçeklik terörü ve onu ayakta tutan .. tüketim toplumunu yıkacak kara maddenin simya formüllerini içlerinde taşırlar. -Bu şiarların ve onları haykıran isyanların en güçlü

kendi yabancılaşmamızı anlamak

yabancılaşma

liberal makinenin kaptanı yoktur. toplumsal bakımdan güzel yarınlara erişmek için ortadan kaldırılması gereken kötü adam yoktur. teknik, ekonomik, mali ya da politik mantıklar vardır. bunlar, kendi çıkarlarına uygun olarak ağlarını örer, dokunaçlarını uzatır, tomurcuklanır, büyür ve çoğalırlar. çağdaş teknolojik araçlar sayesinde, bunların tümü de hegemoniktir. kadınlara ve erkeklere baskı uygulayan, toplumsal inisiyatifi önleyen, kültürü metalara indirgeyen ve yurttaşları daha iyi uyutabilmek ve toplumu genel olarak entelektüel gerilemeye gömmek için insanları tüketiciler halinde atomize eden bu güçleri gözler önüne seren ne ilk ne de son kişi biziz.

yabancılaşmayı anlatabilmek zordur. diğer yurttaşları kendimizden daha aptal sandığımızdan değil. biz de herkes kadar cahiliz, ama biz bunun farkındayız. hepimiz birçok konuda cahiliz. toplum konusunda, yani olguları, tavırları, yönelimleri, eğilimleri, rakam ve söylemleri bağlantılandırma tarzımızdaki cehaletimiz – söylenegeldiği gibi- “bilinçlenme”yle ilgilidir. hayatlarımızın parçalanmışlığını düzenleyen çalışmanın, ticaretin taleplerine ve oyuncul isteklere gömülmüş olan bizler, genellikle dolaysız ihtiyaç ve arzularımızı tatmin etmenin ötesini pek göremeyiz. içinde bulunduğumuz toplum manzarasına görmeden bakarız.

süpermarket çıkışında ya da bankamatiğin dibinde bizi kollayan dilenciye uzun süre dalgın dalgın bakabiliriz; komşumuzun kapı dışarı edildiğini görmeyebiliriz; yandaki fabrikanın kapanmasına dikkat etmeyebiliriz, daima en ucuza giyinir, beslenir ama bunun içerdiği düşük ücretli emek payı üzerinde kafa yormayız; harçtan çok kimyanın yer kapladığı hazır yemeğin etiketini görmezden gelebilir ve bir sonra satın alacağımız nesneyle, yakındaki tatille, çocukların sınav sonuçlarıyla, o günlerde oynayan film ya da devam eden konserle ilgilenebiliriz… böylece aylar, yıllar, uzun uzun süreler, bir mahallede, bir şehirde, ticari bir bölgede hiçbir şey fark etmeden geçirilir; ta ki günün birinde, şahsi bir simyayla gözlerimiz yıkanıp günlük yaşamımızın çirkinliğini fark edene dek. durumlara açıklama bulmak için, nedenleri sonuçlara bağlamak ve bizi harekete geçiren şeyin mantıksal örgüsünün ortaya çıktığını görmek için, kişisel yaşamda bir kaza (meslek hastalığı, tayin, işsizlik, iflas, mülksüz kalma…), bir karşılaşma, bir okuma, bir düşünme çabası gerekir. metastazları günümüzde havaya, suya, toprağa, okula, sağlığa, çalışmaya saldıran kar kanserini böyle keşfederiz.

insan sefalet içinde yaşadığında, sırtında bir namluyla çalışmak zorunda olduğunda, aç olduğunda, yabancılaşmanın ne olduğuna dair açıklamaya ihtiyaç duymaz! bu yabancılaşma, kötü muamelelerle gözümüze sokulur. ama insanın başını sokacak bir yeri, üstüne örtecek şiltesi varsa, sosyal güvenliği, kredi kartı varsa, çalışma süresi azaltılmışsa, bir fast-food ile hızlı bir restoran arasında tercihte bulunma özgürlüğü olduğunu söyleyen televizyon kanalları varsa, kendi yabancılaşmasını, bunun dünyasal boyutunu anlaması, ancak durumları, güç ve aktörleri entelektüelleştirmekten, bunlar üzerinde düşünmekten geçer. başka şeylerin yanı sıra, bu kitap da bu düşünme sürecinden kaynaklanmıştır.

insan, dünyanın tüm bahtsızlıklarının sorumluluğunu taşıyacak değil ya; “kötülüğün, hatta en adaletsiz kötülüğün bile kökünü kazımaya kendini adamak tek bir insanın görevi değildir, yaşamda başka hedefleri olmalı insanın” diye düşünebiliriz. olsun! ama hiç olmazsa haksızlıkların, insanlığa verilen zararların bizim adımıza ya da bizim paramızla yapılmamasına dikkat edebiliriz! tembelliğe, feragate evet! ödlekliğe hayır! yazgının nüfus edilemez yollarından söz etmeye gelince, cevabı jean giraudoux’ya bırakalım: “yazgı… yalnızca insanların güçsüzlüğüyle vardır.”

bilinçlenme acı verici olabilir, insanın kendinin araçsallaştırıldığını ya da güç tarafından enayi yerine konulduğunu keşfetmesi asla hoş değildir. ama isyanla birlikte acı silinir: en mütevazı direniş bile (adil ticaret ürünü malı satın alma, bir markayı boykot etme) tüm haysiyeti anında iade eder. kişinin kendi isyanının bilincine varması, kendi yaşamına yeniden sahip çıkması için gereken gücü serbest bırakır. kendini militanca feda etmekten uzak, basit ve zevkli bir iştir bu. yani haz ilkesi eylemdedir.

gilles luneau & josé bové

dijital tahakküm

dijital tahakkum

Çok kolaydır. Cebinizden çıkartıvereceğiniz küçüklükte, hatta bir cep telefonu kadar yakınınızdadır. Hiç bir karşılık ödemezsiniz. Bir dijital kamera reklamının emrettiği gibi: ‘Düşünme, Çek’. İşte tam da şimdi, en çok olmanız istenilen halinizdesinizdir: Avanak! Siz bile çekebilirsinizdir. Şuradan bakıp, şuraya basıyorsunuz ve anında ekrana çıkartıyorsunuz. Evet, anında.

Tam da kapitalizmin teknoloji vasıtasıyla size hayat boyu buyurduğu tempoda: Anında!

Her şey, son derece kusursuz, kontrol altında, müdahale edilebilir, sınırsız, interaktif, hızlı ve kolay olmalı. Hiç bir şey kaçmamalı. Fotoğraf çekim sonrasında da manipülasyona açık olmalı. İnsanı ‘hiç’leştiren tüm bu faktörlerin lakaytlığı, tutkuyla bağlanılan köleliğe ve teknik mükemmeliyete dönüşür. Oysa fotoğrafçının kaygısı, teknik mükemmeliyet değil, sosyal sorumluluk ve doğaya duyduğu saygı gereği anlatmak istediği konuyu en iyi şekilde anlatabilmektir. Bunu, teknolojinin insanı yabancılaştıran teknik kaygılarıyla değil, hassasiyetle muhafaza ettiği insani değerleriyle yapar.

Hemen alınması gereken daha üstün teknik özelliklere sahip yeni modeller fotoğrafçıyı sürekli dürter: ‘Hadi al beni!’ Artık fotoğraf makinesi, anlatmak istediğiniz şeyi anlatacağınız bir araç olmaktan çıkıp  sürekli bir tüketim nesnesi olan dijital kayıt makinesi halini almıştır. Her yüceltmenin tapınmaya dönüşmesi gibi bu kısır döngü de, sürekli yeni modeller hayal eden tatminsiz ve mutsuz insan tipini, dijital fotoğrafçıyı yaratır.

Tam da modernizmin teknoloji vasıtasıyla size hayat boyu buyurduğu tempoda: Tüket!

Hayatının son sekiz yılını fotomuhabiri olarak hikayelendiren biri olarak bu gün dijital kayıt makinesi sahibi oluşumun birinci yılı doldu. Bir yıl yapış yapış bir huzursuzluk duygusuyla geçti. Geride yüzlerce Cd, monitör başında geçen saatler ve bilgisayarın yazdığı Cd ile birlikte kaydolan korkularım kaldı. Artık arşivime, ağırlığı bana huzur veren dia dosyaları arasından değil de Cd çantalarından ulaşıyorum. Her defasında dijital şeytan ‘ya bilgisayar okumazsa’ diye fısıldıyor kulağıma. Her defasında ‘ohh işte okudu’ diye sesleniyorum şeytanıma. Her defasında kinlerimiz daha da bileniyor. Biliyorum, ruhumu şeytanıma teslim etmeden huzura kavuşamayacağım. Bu yazıyı buna sebep yazıyorum. Birilerine ne yapsam da kurtulsam diyebilmek için. Dijital şeytana tam itaat edemeyen ruhumun huzursuzluğu nasıl giderilir diye sormak için.

Oysa ben, hala o günlerin esrikliğindeyim. Çektiğim fotoğrafı günlerce, gecelerce hayal ederek yuvarlanıp durduğum hatıralarımın birinden diğerine salınıp duruyorum. Meleklere danışırdım hep. Pozlamayı doğru yaptım değil mi? O gördüğüm an değil mi? Her kare için ayrı ayrı sorular sorardım. Merak ederdim. Heyecan duyardım. Çekimdeyken her gece yatmadan önce tekrar tekrar sayardım. Toplam altmış makaraydı. Dün yirmi yedi. Bugün sekiz. Altmış eksildikçe ve otuz beş çoğaldıkça hayallerime telkinlerde bulunan meleklerimde çoğalırdı. ‘Evet, tam da gördüğün gibi çıkacak, bekle’ derlerdi. Beklerdim. Beklerdik. Beklemesini bilirdik. Beklemek, hayallediğim fotoğraflarıma aşıkça şiirler yazdıran melekler çoğaltırdı. Dilemeyi ve kıymet bilmeyi öğretirdi.

Ben, fotoğraf çekmeyi, çektiğim fotoğraflar o karanlık film rulosunun içinde beklerken öğrendim. Çektiğim fotoğrafı hayal ederek fotoğrafçı oldum. Fotoğraflarımı önce hayallerimde oluşturdum. Döne kıvrıla aktıkları film rulosunun karanlığından çıkıp düşlerimde dönmeye başlarlardı. Dilekler tutardım tam da istediğim gibi çıksın diye. Dileklerim tuttuğu için  fotoğraf çekmeyi severdim. Bu yüzden fotoğrafladığım yerlere gittim. Fotoğrafladığım insanları, doğayı, dünyayı sevdim.

Yumuşak bir aydınlığın süzüldüğü camın üzerinde sere serpe sevişmeyi beklerdi benim fotoğraflarım.

Biz. Evet, sen ve ben, beklemeyi bilirdik!

fatih pınar

çıldırmış dünya

save the planet kill yourself

Derrick Jensen

Sizi bilmem; ama ben ne zaman bir “yeşil” konferansa katılsam, oradan ilham almış ve harekete geçirilmiş bir şekilde ayrılmam gerektiğini biliyorum; ama tam tersine kalbim kırık, cesaretimi yitirmiş, yenik ve yalan söylenmiş hissediyorum. Moralimi bozan şey, organik tarımı (yeniden) keşfeden çiftçiler; mısır nişastasından yapılan plastik çatallar; güneş pilleri; yeniden yerelleşme; basit yaşamanın hazları; gezegenin öldürülmesinin yasını tutma; “hikayelerimizi değiştirme” ve özellikle de pozitif bir tavır takınma hakkında kaçınılmaz konuşmalar değil. Beni üzen şey, kimsenin, ama hiç kimsenin psiko-patolojiden söz etmemesi.

Bu neden önemli? Çünkü iktidarı ellerinde bulunduranlar sürdürülebilir toplulukları yok ediyor – ve söz konusu olan sadece sürdürülebilir yerli topluluklar değil. Eğer insanlar kendi topraklarında daha sürdürülebilir bir hayat sürmenin yeni yollarını geliştirebilirse ve iktidar sahipleri toprağın yol, alışveriş merkezi ve park alanları için gerekli olduğuna karar verirse, iktidardakiler o toprağa el koyacak. Egemen kültür bu şekilde işliyor. Herkes ve her şey ekonomik üretim, ekonomik büyüme ve bu kültürün devam etmesi için kurban edilmek zorunda.

Birkaç ay önce altmış kadar kadını öldürmekten sanık olan New Mexico’lu bir seri katil olan David Parker Ray ile ilgili bir belgesel izliyordum. Ray kadınları kaçırmış ve onları tecavüz kölesi olarak alıkoymuştu. Ray, bir traktör romörkünü işkence odasına çevirmişti ve orada kadınlara yaptıklarını kameraya kaydediyordu. Belgeselde FBI’ın suçlu profili çıkarma uzmanı Ray’in kurbanlarına yönelik tavırlarını çoğu insanın kağıt mendillere yönelik tavrına benzetiyordu: Onları bir kez kullandıktan sonra başlarına ne geldiğini umursar mısınız? Uzman, elbette hayır, diyordu. İşte Ray kurbanlarını böyle algılıyordu: basitçe kullanıp atılacak bir şey.

Profil çıkarma uzmanı bunu söylediği zaman aklıma gelen ilk düşünce göçücü güvercinler oldu. Sonra pasifik kral somonları. Ardından okyanuslar. Bu kültürün kaç üyesi gerçekten göçücü güvercinler için yas tutuyor? Somonlar için? Okyanuslar için? Bir bütün olarak bu kültür ve onun çoğu üyesi bu yaşam tarzının kurbanlarına David Parker Ray’in kurbanlarına gösterdiği önemden fazlasını göstermiyor. Çekilen ızdıraba karşı takınılan kör tavır, bu kültürü tanımlayan en temel özelliklerden biri. Bu aynı zamanda sosyopatolojinin en temel tanımlayıcı özelliği.

The New Columbia Encyclopedia, bir sosyopatın pişmanlık hissi duymadan kasten kötülük yapan birisi olarak tanımlanabileceğini yazıyor: “Bu bireyler, diğer insanların ihtiyaçlarına karşı duyarsızdır; kendi dürtülerine göre davranır; davranışlarının sonuçlarını idrak edemez; uzun vadeli hedefler peşinde koşamaz ya da hayal kırıklığı duygusunu tolere edemez. Psikopat birey, normalde antisosyal bir davranışın eşlik ettiği kaygı ve suçluluk hislerinin yokluğu ile tanımlanır.”
Bu kültürün üyeleri yerli ormanların (%98’i yok oldu), yerli çayırların (%99’ı yok oldu), okyanus hayatının (büyük balıkların %90’ı yok oldu) ihtiyaçlarına karşı ne kadar duyarlı? Bu kültür yerli insanların toprak taleplerine karşı ne kadar duyarlı? Bu kültürün üyeleri ormanları, çayırları, okyanusları yok etmenin ya da yerli insanların toprak taleplerini reddetmenin sonuçlarını ne kadar açık bir şekilde öngörebilir? Deniz seviyesi yükselip buzullar tamamen yok olurken, bu kültürün karar alıcıları küresel ısınmanın sonuçlarını ne kadar öngörebiliyor?

Sosyopatlar üzerine bir uzman olan Dr. Robert Hare şöyle diyor: “Psikopatlığın en yıkıcı özellikleri arasında diğer insanların haklarını umursamayan bir aldırmazlığa ve saldırgan, şiddet dolu davranışlara meyilli olmak var. Psikopatlar, diğer insanları pişmanlık duymadan kendi çıkarları için etkileyebilir ve sömürebilir. Empati ve sorumluluk hissinden yoksundurlar. Karşılarındaki insanın hislerine aldırmadan onları manipüle edebilir, yalan söyleyebilir ve aldatabilirler.” Aklıma Kızıl Bulut’un söyledikleri geliyor: “Bizlere hatırlayabildiğimden daha fazla vaatte bulundular. Sadece bir tanesini yerine getirdiler. Toprağımızı alacaklarını söylemişlerdi, ve aldılar.”

Dr. Robert Hare ayrıca şöyle diyor: “Çoğu insan, psikopatların aslında katil veya hükümlü olduğunu sanıyor. Aslında halk sosyal klişelerin ötesini görebilecek bir tarzda eğitilmedi. Psikopatların girişimci, politikacı, CEO ve diğer başarılı bireyler olabileceğini ve asla hapse girmeyebileceklerini bilmiyor.” Başkan olabilirler, bir patron olabilirler, komşunuz olabilirler.

Şimdi egemen kültürün sosyopatların özellikleriyle ne kadar uyuştuğunu Dünya Sağlık Örgütü tarafından 1992 yılında Cenevre’de yayımlanan “ICD-10 Ruhsal ve Davranışsal Bozukluklar Sınıflandırması” bölümünde listelendiği şekliyle inceleyelim:

a) Başkalarının duygularını umursamayan bir tavır. Nereden başlamalı? Bu kültürün üyeleri topraklarını çaldıkları yerli insanların duygularını umursadılar mı? Peki yuvalarından sürülen ya da varlıklarına son verilen insan olmayan canlıların duygularını? Dahası, popüler bilim dünyası duyguların bütün bilimsel çalışmalardan çıkarılması gerektiğini talep etmiyor mu? Duyguların işle ilgili alınan kararlara ve ekonomi politikasına müdahale etmemesi gerektiği söylenmiyor mu? Kafeslerde bekleyen tavukların duyguları var mı? Peki deney laboratuarlarındaki köpeklerin? Ya ağaçların? Yağmurun? Taşların? Bu kültür, tüm bu canlıların duygularının var olduğunu reddetmek için bile diğer canlıların duygularını “umursamayan bir tavrın” ötesine geçiyor.

b) Apaçık ve kalıcı sorumsuzluk tavrı ve toplumsal normlara, kurallara ve zorunluluklara uymamak. Gezegeni öldürmekten daha sorumsuz bir eylem var mı? Şimdi bu kültürün normlarını, kurallarını ve zorunluluklarını düşünün. Normlar: tecavüz, istismar, yıkım. Kurallar: iktidar sahiplerinin iktidarı ellerinde tutmaya devam etmeleri için yaratılmış yasal bir sistem. Zorunluluklar: mümkün olduğu kadar çok para ve güç elde etmek.

c) İlişki kurmakta zorluk çekmese bile onları devam ettirebilme konusunda yetersizlik. Ben Tolowa topraklarında yaşıyorum. Tolowalılar en azından 12 bin 500 senedir insan ve insan olmayan canlılarla sürekli ilişkilere sahipti. Egemen kültür 180 sene kadar önce buraya geldiğinde burası bir cennetti; şimdi ise çöplüğe dönmüş durumda. Sömürmek sürekli bir ilişki değildir – ister başka bir hayvanla, isterse bir toprak parçasıyla olsun.

d) Çok düşük engellenme toleransı ve şiddet dahil saldırganlığın dışa vurulması konusunda düşük eşik. Uygar insanlar yerli insanları on binlerce yıldır yok ediyor. ABD diğer ülkelere karşı sürekli olarak “saldırganlığını dışa vuruyor” (onları işgal ediyor). Bireyler, şirketler ve hükümetler saldırganlıklarını kır kurtlarına, çayır köpeklerine, deniz aslanlarına, sulak alanlara, kömür yatakları olan dağlara, petrol bulunan kıyı düzlüklerine karşı her gün dışa vuruyor.

e) Suçluluk duygusu hissetme ve deneyimden, özellikle cezalandırılmaktan, menfaat sağlama yetersizliği. Sizce kereste şirketlerinin CEO’ları kâdim ormanların yok edilmesi karşısında ne kadar suçluluk duyuyor? Ve burada menfaat sözcüğü; ormanları, okyanusları ve diğerlerini öldürmekten elde ettikleri finansal kazanç anlamında değil, insanın geriye bakarak olayları farklı değerlendirmesi anlamında kullanılıyor. Orta Doğu’yu, Avrupa’nın tamamını, Amerika, Afrika ve Asya’nın büyük kısmını ormansızlaştırdıktan sonra sizce sorumluların geçmiş hatalarından ders aldığını söylemek akıl kârı mı? Sınır tanımaz bir şekilde kömür, petrol ve doğal gaz yakarak iklimi değiştiren kararları ve politikalarından herhangi bir şey öğreniyorlar mı?

f) Başkalarını suçlama veya davranışı için mantıklı bahaneler ortaya koyma eğilimi. CEO’lar uyguladıkları şiddetin sorumluluğunu alıyorlar mı? Ya tecavüzcüler? George Bush ormansızlaşma suçunu orman yangınlarına attı. Clinton her şeyin böceklerin suçu olduğunu söyledi. Çoğu insan ne zaman Doğu Yakasını bir kış fırtınası vursa gezegenimizin hızla ısındığını reddetmelerini haklı çıkaracak bir sebep bulmuş oluyor.

Elbette hepimiz böle davranmıyoruz. Ama sosyopat olmayanlarımız, farklı yaşamaya çalışanlarımız bir adım öne çıkıp bu kültürün davranış tarzına dikkatleri çekmeli.

Sonsuz olmayan gezegenimizi bu kültürle paylaşmak demek, bir odada bir psikopatla sıkışıp kalmak demek. Çıkış yok. Psikopat önce diğer hedeflere yönelse de, eninde sonunda sıra bize de gelecek. Eninde sonunda hayatlarımız için savaşmak zorunda kalacağız. Bu yüzden, yaşayabileceğimiz bir toprak parçasına sahip olmak ve torunlarımızın orada gelecekte de yaşayabilmesini istiyorsak, bu ölümcül kültürü durdurmak için politik anlamda organize olmamız gerekiyor.

Orion Dergisi
Eylül/Ekim 2010 sayısı
Çeviri: CemC