isyan: yeni bin yılın oyunu!

-Tunus isyanı ile başlayan Arap Baharı ve devamında Avrupa kıtasının mülksüzlerinin ayaklanmalarında öne çıkan bazı kavramları uzun uzun düşünmek gerekir: haysiyet isyanı, ruhsal devrim, etik isyan gibi. Çünkü bu kavramlar yaşadığımız gerçeklik terörü ve onu ayakta tutan .. tüketim toplumunu yıkacak kara maddenin simya formüllerini içlerinde taşırlar. -Bu şiarların ve onları haykıran isyanların en güçlü

kendi yabancılaşmamızı anlamak

yabancılaşma

liberal makinenin kaptanı yoktur. toplumsal bakımdan güzel yarınlara erişmek için ortadan kaldırılması gereken kötü adam yoktur. teknik, ekonomik, mali ya da politik mantıklar vardır. bunlar, kendi çıkarlarına uygun olarak ağlarını örer, dokunaçlarını uzatır, tomurcuklanır, büyür ve çoğalırlar. çağdaş teknolojik araçlar sayesinde, bunların tümü de hegemoniktir. kadınlara ve erkeklere baskı uygulayan, toplumsal inisiyatifi önleyen, kültürü metalara indirgeyen ve yurttaşları daha iyi uyutabilmek ve toplumu genel olarak entelektüel gerilemeye gömmek için insanları tüketiciler halinde atomize eden bu güçleri gözler önüne seren ne ilk ne de son kişi biziz.

yabancılaşmayı anlatabilmek zordur. diğer yurttaşları kendimizden daha aptal sandığımızdan değil. biz de herkes kadar cahiliz, ama biz bunun farkındayız. hepimiz birçok konuda cahiliz. toplum konusunda, yani olguları, tavırları, yönelimleri, eğilimleri, rakam ve söylemleri bağlantılandırma tarzımızdaki cehaletimiz – söylenegeldiği gibi- “bilinçlenme”yle ilgilidir. hayatlarımızın parçalanmışlığını düzenleyen çalışmanın, ticaretin taleplerine ve oyuncul isteklere gömülmüş olan bizler, genellikle dolaysız ihtiyaç ve arzularımızı tatmin etmenin ötesini pek göremeyiz. içinde bulunduğumuz toplum manzarasına görmeden bakarız.

süpermarket çıkışında ya da bankamatiğin dibinde bizi kollayan dilenciye uzun süre dalgın dalgın bakabiliriz; komşumuzun kapı dışarı edildiğini görmeyebiliriz; yandaki fabrikanın kapanmasına dikkat etmeyebiliriz, daima en ucuza giyinir, beslenir ama bunun içerdiği düşük ücretli emek payı üzerinde kafa yormayız; harçtan çok kimyanın yer kapladığı hazır yemeğin etiketini görmezden gelebilir ve bir sonra satın alacağımız nesneyle, yakındaki tatille, çocukların sınav sonuçlarıyla, o günlerde oynayan film ya da devam eden konserle ilgilenebiliriz… böylece aylar, yıllar, uzun uzun süreler, bir mahallede, bir şehirde, ticari bir bölgede hiçbir şey fark etmeden geçirilir; ta ki günün birinde, şahsi bir simyayla gözlerimiz yıkanıp günlük yaşamımızın çirkinliğini fark edene dek. durumlara açıklama bulmak için, nedenleri sonuçlara bağlamak ve bizi harekete geçiren şeyin mantıksal örgüsünün ortaya çıktığını görmek için, kişisel yaşamda bir kaza (meslek hastalığı, tayin, işsizlik, iflas, mülksüz kalma…), bir karşılaşma, bir okuma, bir düşünme çabası gerekir. metastazları günümüzde havaya, suya, toprağa, okula, sağlığa, çalışmaya saldıran kar kanserini böyle keşfederiz.

insan sefalet içinde yaşadığında, sırtında bir namluyla çalışmak zorunda olduğunda, aç olduğunda, yabancılaşmanın ne olduğuna dair açıklamaya ihtiyaç duymaz! bu yabancılaşma, kötü muamelelerle gözümüze sokulur. ama insanın başını sokacak bir yeri, üstüne örtecek şiltesi varsa, sosyal güvenliği, kredi kartı varsa, çalışma süresi azaltılmışsa, bir fast-food ile hızlı bir restoran arasında tercihte bulunma özgürlüğü olduğunu söyleyen televizyon kanalları varsa, kendi yabancılaşmasını, bunun dünyasal boyutunu anlaması, ancak durumları, güç ve aktörleri entelektüelleştirmekten, bunlar üzerinde düşünmekten geçer. başka şeylerin yanı sıra, bu kitap da bu düşünme sürecinden kaynaklanmıştır.

insan, dünyanın tüm bahtsızlıklarının sorumluluğunu taşıyacak değil ya; “kötülüğün, hatta en adaletsiz kötülüğün bile kökünü kazımaya kendini adamak tek bir insanın görevi değildir, yaşamda başka hedefleri olmalı insanın” diye düşünebiliriz. olsun! ama hiç olmazsa haksızlıkların, insanlığa verilen zararların bizim adımıza ya da bizim paramızla yapılmamasına dikkat edebiliriz! tembelliğe, feragate evet! ödlekliğe hayır! yazgının nüfus edilemez yollarından söz etmeye gelince, cevabı jean giraudoux’ya bırakalım: “yazgı… yalnızca insanların güçsüzlüğüyle vardır.”

bilinçlenme acı verici olabilir, insanın kendinin araçsallaştırıldığını ya da güç tarafından enayi yerine konulduğunu keşfetmesi asla hoş değildir. ama isyanla birlikte acı silinir: en mütevazı direniş bile (adil ticaret ürünü malı satın alma, bir markayı boykot etme) tüm haysiyeti anında iade eder. kişinin kendi isyanının bilincine varması, kendi yaşamına yeniden sahip çıkması için gereken gücü serbest bırakır. kendini militanca feda etmekten uzak, basit ve zevkli bir iştir bu. yani haz ilkesi eylemdedir.

gilles luneau & josé bové

dijital tahakküm

dijital tahakkum

Çok kolaydır. Cebinizden çıkartıvereceğiniz küçüklükte, hatta bir cep telefonu kadar yakınınızdadır. Hiç bir karşılık ödemezsiniz. Bir dijital kamera reklamının emrettiği gibi: ‘Düşünme, Çek’. İşte tam da şimdi, en çok olmanız istenilen halinizdesinizdir: Avanak! Siz bile çekebilirsinizdir. Şuradan bakıp, şuraya basıyorsunuz ve anında ekrana çıkartıyorsunuz. Evet, anında.

Tam da kapitalizmin teknoloji vasıtasıyla size hayat boyu buyurduğu tempoda: Anında!

Her şey, son derece kusursuz, kontrol altında, müdahale edilebilir, sınırsız, interaktif, hızlı ve kolay olmalı. Hiç bir şey kaçmamalı. Fotoğraf çekim sonrasında da manipülasyona açık olmalı. İnsanı ‘hiç’leştiren tüm bu faktörlerin lakaytlığı, tutkuyla bağlanılan köleliğe ve teknik mükemmeliyete dönüşür. Oysa fotoğrafçının kaygısı, teknik mükemmeliyet değil, sosyal sorumluluk ve doğaya duyduğu saygı gereği anlatmak istediği konuyu en iyi şekilde anlatabilmektir. Bunu, teknolojinin insanı yabancılaştıran teknik kaygılarıyla değil, hassasiyetle muhafaza ettiği insani değerleriyle yapar.

Hemen alınması gereken daha üstün teknik özelliklere sahip yeni modeller fotoğrafçıyı sürekli dürter: ‘Hadi al beni!’ Artık fotoğraf makinesi, anlatmak istediğiniz şeyi anlatacağınız bir araç olmaktan çıkıp  sürekli bir tüketim nesnesi olan dijital kayıt makinesi halini almıştır. Her yüceltmenin tapınmaya dönüşmesi gibi bu kısır döngü de, sürekli yeni modeller hayal eden tatminsiz ve mutsuz insan tipini, dijital fotoğrafçıyı yaratır.

Tam da modernizmin teknoloji vasıtasıyla size hayat boyu buyurduğu tempoda: Tüket!

Hayatının son sekiz yılını fotomuhabiri olarak hikayelendiren biri olarak bu gün dijital kayıt makinesi sahibi oluşumun birinci yılı doldu. Bir yıl yapış yapış bir huzursuzluk duygusuyla geçti. Geride yüzlerce Cd, monitör başında geçen saatler ve bilgisayarın yazdığı Cd ile birlikte kaydolan korkularım kaldı. Artık arşivime, ağırlığı bana huzur veren dia dosyaları arasından değil de Cd çantalarından ulaşıyorum. Her defasında dijital şeytan ‘ya bilgisayar okumazsa’ diye fısıldıyor kulağıma. Her defasında ‘ohh işte okudu’ diye sesleniyorum şeytanıma. Her defasında kinlerimiz daha da bileniyor. Biliyorum, ruhumu şeytanıma teslim etmeden huzura kavuşamayacağım. Bu yazıyı buna sebep yazıyorum. Birilerine ne yapsam da kurtulsam diyebilmek için. Dijital şeytana tam itaat edemeyen ruhumun huzursuzluğu nasıl giderilir diye sormak için.

Oysa ben, hala o günlerin esrikliğindeyim. Çektiğim fotoğrafı günlerce, gecelerce hayal ederek yuvarlanıp durduğum hatıralarımın birinden diğerine salınıp duruyorum. Meleklere danışırdım hep. Pozlamayı doğru yaptım değil mi? O gördüğüm an değil mi? Her kare için ayrı ayrı sorular sorardım. Merak ederdim. Heyecan duyardım. Çekimdeyken her gece yatmadan önce tekrar tekrar sayardım. Toplam altmış makaraydı. Dün yirmi yedi. Bugün sekiz. Altmış eksildikçe ve otuz beş çoğaldıkça hayallerime telkinlerde bulunan meleklerimde çoğalırdı. ‘Evet, tam da gördüğün gibi çıkacak, bekle’ derlerdi. Beklerdim. Beklerdik. Beklemesini bilirdik. Beklemek, hayallediğim fotoğraflarıma aşıkça şiirler yazdıran melekler çoğaltırdı. Dilemeyi ve kıymet bilmeyi öğretirdi.

Ben, fotoğraf çekmeyi, çektiğim fotoğraflar o karanlık film rulosunun içinde beklerken öğrendim. Çektiğim fotoğrafı hayal ederek fotoğrafçı oldum. Fotoğraflarımı önce hayallerimde oluşturdum. Döne kıvrıla aktıkları film rulosunun karanlığından çıkıp düşlerimde dönmeye başlarlardı. Dilekler tutardım tam da istediğim gibi çıksın diye. Dileklerim tuttuğu için  fotoğraf çekmeyi severdim. Bu yüzden fotoğrafladığım yerlere gittim. Fotoğrafladığım insanları, doğayı, dünyayı sevdim.

Yumuşak bir aydınlığın süzüldüğü camın üzerinde sere serpe sevişmeyi beklerdi benim fotoğraflarım.

Biz. Evet, sen ve ben, beklemeyi bilirdik!

fatih pınar

çıldırmış dünya

save the planet kill yourself

Derrick Jensen

Sizi bilmem; ama ben ne zaman bir “yeşil” konferansa katılsam, oradan ilham almış ve harekete geçirilmiş bir şekilde ayrılmam gerektiğini biliyorum; ama tam tersine kalbim kırık, cesaretimi yitirmiş, yenik ve yalan söylenmiş hissediyorum. Moralimi bozan şey, organik tarımı (yeniden) keşfeden çiftçiler; mısır nişastasından yapılan plastik çatallar; güneş pilleri; yeniden yerelleşme; basit yaşamanın hazları; gezegenin öldürülmesinin yasını tutma; “hikayelerimizi değiştirme” ve özellikle de pozitif bir tavır takınma hakkında kaçınılmaz konuşmalar değil. Beni üzen şey, kimsenin, ama hiç kimsenin psiko-patolojiden söz etmemesi.

Bu neden önemli? Çünkü iktidarı ellerinde bulunduranlar sürdürülebilir toplulukları yok ediyor – ve söz konusu olan sadece sürdürülebilir yerli topluluklar değil. Eğer insanlar kendi topraklarında daha sürdürülebilir bir hayat sürmenin yeni yollarını geliştirebilirse ve iktidar sahipleri toprağın yol, alışveriş merkezi ve park alanları için gerekli olduğuna karar verirse, iktidardakiler o toprağa el koyacak. Egemen kültür bu şekilde işliyor. Herkes ve her şey ekonomik üretim, ekonomik büyüme ve bu kültürün devam etmesi için kurban edilmek zorunda.

Birkaç ay önce altmış kadar kadını öldürmekten sanık olan New Mexico’lu bir seri katil olan David Parker Ray ile ilgili bir belgesel izliyordum. Ray kadınları kaçırmış ve onları tecavüz kölesi olarak alıkoymuştu. Ray, bir traktör romörkünü işkence odasına çevirmişti ve orada kadınlara yaptıklarını kameraya kaydediyordu. Belgeselde FBI’ın suçlu profili çıkarma uzmanı Ray’in kurbanlarına yönelik tavırlarını çoğu insanın kağıt mendillere yönelik tavrına benzetiyordu: Onları bir kez kullandıktan sonra başlarına ne geldiğini umursar mısınız? Uzman, elbette hayır, diyordu. İşte Ray kurbanlarını böyle algılıyordu: basitçe kullanıp atılacak bir şey.

Profil çıkarma uzmanı bunu söylediği zaman aklıma gelen ilk düşünce göçücü güvercinler oldu. Sonra pasifik kral somonları. Ardından okyanuslar. Bu kültürün kaç üyesi gerçekten göçücü güvercinler için yas tutuyor? Somonlar için? Okyanuslar için? Bir bütün olarak bu kültür ve onun çoğu üyesi bu yaşam tarzının kurbanlarına David Parker Ray’in kurbanlarına gösterdiği önemden fazlasını göstermiyor. Çekilen ızdıraba karşı takınılan kör tavır, bu kültürü tanımlayan en temel özelliklerden biri. Bu aynı zamanda sosyopatolojinin en temel tanımlayıcı özelliği.

The New Columbia Encyclopedia, bir sosyopatın pişmanlık hissi duymadan kasten kötülük yapan birisi olarak tanımlanabileceğini yazıyor: “Bu bireyler, diğer insanların ihtiyaçlarına karşı duyarsızdır; kendi dürtülerine göre davranır; davranışlarının sonuçlarını idrak edemez; uzun vadeli hedefler peşinde koşamaz ya da hayal kırıklığı duygusunu tolere edemez. Psikopat birey, normalde antisosyal bir davranışın eşlik ettiği kaygı ve suçluluk hislerinin yokluğu ile tanımlanır.”
Bu kültürün üyeleri yerli ormanların (%98’i yok oldu), yerli çayırların (%99’ı yok oldu), okyanus hayatının (büyük balıkların %90’ı yok oldu) ihtiyaçlarına karşı ne kadar duyarlı? Bu kültür yerli insanların toprak taleplerine karşı ne kadar duyarlı? Bu kültürün üyeleri ormanları, çayırları, okyanusları yok etmenin ya da yerli insanların toprak taleplerini reddetmenin sonuçlarını ne kadar açık bir şekilde öngörebilir? Deniz seviyesi yükselip buzullar tamamen yok olurken, bu kültürün karar alıcıları küresel ısınmanın sonuçlarını ne kadar öngörebiliyor?

Sosyopatlar üzerine bir uzman olan Dr. Robert Hare şöyle diyor: “Psikopatlığın en yıkıcı özellikleri arasında diğer insanların haklarını umursamayan bir aldırmazlığa ve saldırgan, şiddet dolu davranışlara meyilli olmak var. Psikopatlar, diğer insanları pişmanlık duymadan kendi çıkarları için etkileyebilir ve sömürebilir. Empati ve sorumluluk hissinden yoksundurlar. Karşılarındaki insanın hislerine aldırmadan onları manipüle edebilir, yalan söyleyebilir ve aldatabilirler.” Aklıma Kızıl Bulut’un söyledikleri geliyor: “Bizlere hatırlayabildiğimden daha fazla vaatte bulundular. Sadece bir tanesini yerine getirdiler. Toprağımızı alacaklarını söylemişlerdi, ve aldılar.”

Dr. Robert Hare ayrıca şöyle diyor: “Çoğu insan, psikopatların aslında katil veya hükümlü olduğunu sanıyor. Aslında halk sosyal klişelerin ötesini görebilecek bir tarzda eğitilmedi. Psikopatların girişimci, politikacı, CEO ve diğer başarılı bireyler olabileceğini ve asla hapse girmeyebileceklerini bilmiyor.” Başkan olabilirler, bir patron olabilirler, komşunuz olabilirler.

Şimdi egemen kültürün sosyopatların özellikleriyle ne kadar uyuştuğunu Dünya Sağlık Örgütü tarafından 1992 yılında Cenevre’de yayımlanan “ICD-10 Ruhsal ve Davranışsal Bozukluklar Sınıflandırması” bölümünde listelendiği şekliyle inceleyelim:

a) Başkalarının duygularını umursamayan bir tavır. Nereden başlamalı? Bu kültürün üyeleri topraklarını çaldıkları yerli insanların duygularını umursadılar mı? Peki yuvalarından sürülen ya da varlıklarına son verilen insan olmayan canlıların duygularını? Dahası, popüler bilim dünyası duyguların bütün bilimsel çalışmalardan çıkarılması gerektiğini talep etmiyor mu? Duyguların işle ilgili alınan kararlara ve ekonomi politikasına müdahale etmemesi gerektiği söylenmiyor mu? Kafeslerde bekleyen tavukların duyguları var mı? Peki deney laboratuarlarındaki köpeklerin? Ya ağaçların? Yağmurun? Taşların? Bu kültür, tüm bu canlıların duygularının var olduğunu reddetmek için bile diğer canlıların duygularını “umursamayan bir tavrın” ötesine geçiyor.

b) Apaçık ve kalıcı sorumsuzluk tavrı ve toplumsal normlara, kurallara ve zorunluluklara uymamak. Gezegeni öldürmekten daha sorumsuz bir eylem var mı? Şimdi bu kültürün normlarını, kurallarını ve zorunluluklarını düşünün. Normlar: tecavüz, istismar, yıkım. Kurallar: iktidar sahiplerinin iktidarı ellerinde tutmaya devam etmeleri için yaratılmış yasal bir sistem. Zorunluluklar: mümkün olduğu kadar çok para ve güç elde etmek.

c) İlişki kurmakta zorluk çekmese bile onları devam ettirebilme konusunda yetersizlik. Ben Tolowa topraklarında yaşıyorum. Tolowalılar en azından 12 bin 500 senedir insan ve insan olmayan canlılarla sürekli ilişkilere sahipti. Egemen kültür 180 sene kadar önce buraya geldiğinde burası bir cennetti; şimdi ise çöplüğe dönmüş durumda. Sömürmek sürekli bir ilişki değildir – ister başka bir hayvanla, isterse bir toprak parçasıyla olsun.

d) Çok düşük engellenme toleransı ve şiddet dahil saldırganlığın dışa vurulması konusunda düşük eşik. Uygar insanlar yerli insanları on binlerce yıldır yok ediyor. ABD diğer ülkelere karşı sürekli olarak “saldırganlığını dışa vuruyor” (onları işgal ediyor). Bireyler, şirketler ve hükümetler saldırganlıklarını kır kurtlarına, çayır köpeklerine, deniz aslanlarına, sulak alanlara, kömür yatakları olan dağlara, petrol bulunan kıyı düzlüklerine karşı her gün dışa vuruyor.

e) Suçluluk duygusu hissetme ve deneyimden, özellikle cezalandırılmaktan, menfaat sağlama yetersizliği. Sizce kereste şirketlerinin CEO’ları kâdim ormanların yok edilmesi karşısında ne kadar suçluluk duyuyor? Ve burada menfaat sözcüğü; ormanları, okyanusları ve diğerlerini öldürmekten elde ettikleri finansal kazanç anlamında değil, insanın geriye bakarak olayları farklı değerlendirmesi anlamında kullanılıyor. Orta Doğu’yu, Avrupa’nın tamamını, Amerika, Afrika ve Asya’nın büyük kısmını ormansızlaştırdıktan sonra sizce sorumluların geçmiş hatalarından ders aldığını söylemek akıl kârı mı? Sınır tanımaz bir şekilde kömür, petrol ve doğal gaz yakarak iklimi değiştiren kararları ve politikalarından herhangi bir şey öğreniyorlar mı?

f) Başkalarını suçlama veya davranışı için mantıklı bahaneler ortaya koyma eğilimi. CEO’lar uyguladıkları şiddetin sorumluluğunu alıyorlar mı? Ya tecavüzcüler? George Bush ormansızlaşma suçunu orman yangınlarına attı. Clinton her şeyin böceklerin suçu olduğunu söyledi. Çoğu insan ne zaman Doğu Yakasını bir kış fırtınası vursa gezegenimizin hızla ısındığını reddetmelerini haklı çıkaracak bir sebep bulmuş oluyor.

Elbette hepimiz böle davranmıyoruz. Ama sosyopat olmayanlarımız, farklı yaşamaya çalışanlarımız bir adım öne çıkıp bu kültürün davranış tarzına dikkatleri çekmeli.

Sonsuz olmayan gezegenimizi bu kültürle paylaşmak demek, bir odada bir psikopatla sıkışıp kalmak demek. Çıkış yok. Psikopat önce diğer hedeflere yönelse de, eninde sonunda sıra bize de gelecek. Eninde sonunda hayatlarımız için savaşmak zorunda kalacağız. Bu yüzden, yaşayabileceğimiz bir toprak parçasına sahip olmak ve torunlarımızın orada gelecekte de yaşayabilmesini istiyorsak, bu ölümcül kültürü durdurmak için politik anlamda organize olmamız gerekiyor.

Orion Dergisi
Eylül/Ekim 2010 sayısı
Çeviri: CemC

geceye övgü

I Gece, düzen güçleri uykudadır. Bürokrasi, askeriye, okullar, polis, kısacası yaşamımızı düzenleyen tüm güçler uykudadır; sokakta devriye gezen nöbetçi polis dışında. Askerlerde hepimizden önce yatağa girerler. Dünyanın bu en baskıcı kurumunun mensupları, en erken yatanlardır aynı zamanda. Aslında, tüm totaliter kurumlarda, daha doğrusu, tüm kurumlarda (tüm kurumlar totaliter değil midir zaten?) insan her zaman erken yatmak zorundadır

halka açık öğretiler

daniel quinn amerikalı, çevreci, antropolog. tarım devriminin yarattığı problemlerden bugünkü nüfus artışına ulaşıyor. büyük unutuş, kaynayan kurbağa, değerlerin çöküşü, nüfus: bir sistemler yaklaşımı, büyük anımsama başlıkları altında okul kitaplarında pek göremeyeceğiniz faydalı bilgilerini paylaşıyor. yabanıl samizdat sayesinde bize de okuma şansı düşüyor. siz de muhtemelen okumuyorsunuz. iyi ve kötü haberlerinden başlayabilirsiniz; iyi ve kötü haber