özür dilerim ben imparator olmak istemiyorum

Özür dilerim ben imparator olmak istemiyorum. Bu beni ilgilendirmiyor. Hükmetmek veya işgal etmek istemiyorum. Herkese yardım etmek istiyorum. Yahudi, Katolik, siyah, beyaz. Hepimiz birbirimize yardım etmek istiyoruz. Diğerinin mutluluğu hepimizi mutlu ediyor. Hiç kimseden nefret etmiyoruz. Hiç kimseyi aşağılamıyoruz. Bu dünyada herkese yer var. Dünyada herkesi doyuracak kadar zenginlik var. Hayat hür ve güzel olmalı.

yıldızları işaret eden parmak

 

Eğer biri sana parmağıyla güneşi gösterir ve sen de parmağa bakarsan aptalsın demektir. Eğer güneşe bakarsan daha da aptalsındır, çünkü güneş gözlerini kör eder. Senin bakman gereken parmakla güneş arasında uçan kuştur…

Birinci Kıtalararası Neo-liberalizme Karşı İnsanlık Buluşması İçin

Hava Çok yağışlıydı. Rüzgar onu belinden yakaladğında, yağmur bir yandan öbür yana savruluyordu neredeyse. O gece Koca Antonio’yle beraber ava çıkmıştık. Koca Antonio, tarlasındaki yeni filizlenen mısırlara dadanan bir porsuğu öldürmek istiyordu. Biz porsuğu beklerken onun yerne yağmur vebizi boş bir kulübe-dükkana sığınmak zorunda bırakan rüzgar geldi. Koca Antonio bir köşeye çekilip oturdu, ben de eşiğe iliştim. İkimizde sigara içtik. O kestirdi, bense yağmurun, her zamankinden daha kaprisli olan rüzgarın etkisiyle nasıl bir yerden bir yere doğru eğildiğini izlemeye daldım. Yağmurla rüzgarın dansı bitti ya da başka bir yere gidip orada devam etti. Kısa süre sonra yağmurdan geriye kalan tek şey, cırcırböcekleri ve kurbağalar arasındaki insanın kulağını sağır edecek rekabetti. Koca Antonio’yu uyandırmayayım diye ses çıkarmamaya çalışarak dışarı çıktım. Hava, tıpkı arzunun tatmin edildiği ve birbirine kenetlenen bedenlerin dansı sona erdiği zamanki gibi, hala ıslak ve nemliydi.

“Bak,” dedi Koca Antonio, batıdaki bulutların arasından zorlukla görünen bir yıldızı işaret ederek. Yıldıza bakıp içimde hüznün ve acı yalnızlığın ölü ağırlığını hissettim.

Yine de gülümseyip Koca Antoino bana sormadan anlatmaya başladım: “Bir atasözünü hatırladım, galiba şöyle bir şeydi: Parmak güneşi gösterdiğinde, yalnızca aptallar parmağa bakar.”

Neşeyle güldü Koca Antonio, “Güneşe bakıyorsa daha da aptaldır. Kör olur,” dedi. Koca Antonio’nun bu çarpıcı mantığı, ben tam atasözünün ne anlama geldiğini açıklamaya hazırlanırken kekelememe neden oldu. Koca Antonio gülmeye devam etti; bana mı, açıklamama mı, yoksa güneşe değil de güneşi gösteren parmağa bakan aptala mı gülüyordu, anlamadım.

Koca Antonio yere oturup silahını bir kenara koydu ve o eski kulübe-dükkandan aldığı aletle sigarasını sarmaya başladı. Susmanın ve dinlemenin zamanının geldiğini anladım. Yanına oturup pipomu yaktım.

Koca Antonio sigarasından birkaç nefes çektikten sonra başladı sözcük yağmuruna. Sözcükler ağzından dökülürken duman yüzünden yumuşuyorlardı sanki. “Az önce parmağımla yıldızı göstermiyordum. Elimle ona değebilmek için ne kadar yürümem gerek diye düşünüyordum. Tam sana elimle yıldız arasındaki mesafeyi hesaplar mısın diye soracaktım ki, sen şu parmak ve güneşle ilgili atasözünü patlattın. Senin atasözündeki aptalın daha zeki bir alternatifi yok. Eğer güneşe baksa, kör olmasa bile mutlaka tökezleyip düşecek. Çünkü yukarıya bakıyor. Parmağa baksa, kendi yolunda gidemeyecek. Ya olduğu yerde kalacak ya da parmağı takip edecek. İki yol da gayet aptalca; güneşe bakmak da, parmağa bakmak da. Gördün mü, büyük güçleri takip ederek ilerleyemez, yaşayamazsın. Çünkü ölçtüğündünde tahmin ettiğin kadar büyük olmadıklarını görürsün. Güne ulaşmak için yürüdüğümüz gece gelecek. Eğer sadece elin çok yakınına bir yere bakarsak, çok uzağa gidemeyiz. Ama çok uzaklara bakarsak da tökezleyip düşeriz. Yolumuzu kaybederiz.”

Koca Antonio sustu. “Peki, elin çok yakınına ve çok uzağına basıl bakabiliriz?” diye sordum.

Koca Antonio birkaç nefes çekti sigarasından ve yeniden konuşmaya başladı: “Konuşarak ve dinleyerek. Hem yanımızda hem de çok uzaklarda olanlarla konuşup, onları dinleyerek.”

Koca Antonio yine yıldızı gösterdi. Eline baktı, “Hayal kurarken yukarıdaki yıldıza bakman gerek, ama eğer savaşıyorsan yıldızı gösteren ele bakman gerek. Yaşamak budur. Bir aşağı bir yukarı bakar durursun.” dedi.

Koca Antonio’nun köyüne döndük. Ayrıldığımızda şafak çoktan sökmüştü. Koca Antonio kapıya kadar bana eşlik etti. Dikenli tellerin öteki tarafına geçtiğimde ona dönüp, “Koca Antonio, sen yıldızı gösterdiğinde ben ne yıldıza ne eline bakmıştım,” dedim.

Koca Antonio sözümü kesti: “Aa! Demek sen ikisi arasındaki mesafeye baktın, öyle mi?”

“Hayır,” dedim. “İkisi arasındaki mesafeye de bakmadım.”

“Neye baktın o zaman?”

“Senin elinle yıldız arasında duran porsuğa baktım.”

Koca Antonio yere eğilip bana vermek üzere bir şeyler arandı. Atacak bir şey mi bulamadı yoksa ben mi fazla uzaktaydım, bilmiyorum. Her ihtimalde silahının dolu olmayışı benim açımdan büyük şanstı.

Elin yakınlarını ve çok çok uzaklarını görmeyi deneyerek uzaklaştım. Yerde ve gökte, ışık geceyi günle buluşturmaya hazırlanırken, yağmur Temmuz’u Ağustos’a ekliyor ve benim düşüşlerim canımı daha az yakıyordu. Bundan on yıl sonra, uzakta olduğumuzu düşündüklerimizle konuşmaya ve onları dinlemeye hazırlanıyorduk. Yani, sizi.

subcomandante marcos

top

Çocuktuk, top oynardık. Yırtık, patlak, içine paçavra basılmış toplarla koşup dururduk tarlalarda. Çamurda, tozlu arazilerde, yaban otlu çimenliklerde… Günün birinde bir top gelirdi mahalleye. Siboblu, sarı güzel lastikten içliği olan. Dışı boyasız parçalı meşin. Makinayla dikilmiş, dikişleri güven veren bir top gelirdi mahallemize… Lastikçi el pompasıyla özenle sişirirdi topumuzu. Hem överdi hem havasını basardı. Basıldıkça pompa, büyürdü top, yusyuvarlak olurdu. Denerdi şöyle eliyle yerde zıplatarak. Dimdik sekerdi top yukarıya doğru, sağa sola kaymam şut atanı aldatmam der gibi. Sibob bağlanır, ülük meşinin altına gömülürken heyacan, umut ve sevinç son noktaya gelirdi. Biraz sonra Rıfkı’nın arazisine gidilecek, biraz sonra takımlar kurulacak, biraz sonra mahallede maç yapılacak… Ama o son anda hep biri çıkardı öne. Şöyle şişmanca, gözlüklü, kırmızı yanak, büzük dudaklı. Hep bir memnuniyetsizlik yüzünde. Bu çocuk hiç mutlu olmazdı. Züccaciyeci Vehbi’nin oğlu, Aziz mi, Adnan mı bişeydi adı… Bu çocuk bizi hep aşağılardı. Yukarıdan bakardı, bıdı bıdı hep bişeyler mırıldanırdı. Bu irice, güzel kazaklı, mahalledeki tek spor ayakkabılı çocuk topun sahibiydi ve Fener’liydi…

Benim adım Zeki’ydi, öbür kavruk arkadaşımın adı Ahmet. Ama o bize hep kara derdi. Ahmet’i arada bir affeder kaleye geçirirdi ama beni hiç sevmezdi, hiç affetmezdi. Kara derdi, sen dışarıya… Ne Ahmet, ne öbür arkadaşlarım Vehbi’nin oğluna hiç itiraz etmezdi. Takımlar yapılır, kaleler kurulur, oyun başlardı. O sarı içlikli, dışı boyasız makina dikişli top bir öbür kaleye uçardı bir Ahmet’in kalesine. Yağmur da yağardı bazen, çocuklar yağmurda top oynardı. Çocuklar yağmurda mutlu, çocuklar yağmura hiç aldırış etmeden ıslanırken ben uzaktan onlara bakar hayaller kurardım. Niko’yu düşünürdüm, Sanlı’yı, Vedat’ı düşünürdüm. Ama en çok da kör Tuğrul’u. Kör Tuğrul’a hayrandım, hastaydım…Cikletlerden çıkan fotoğraflarını kimse beğenmediğinden ben yerlerden toplardım…

Sonunda bir gün dayanamadım, gözlüğü okulda yakaladım. Bak gözlük dedim o topla ben de oynayacağım, senin takımını istemiyorum zaten, zaten iyi oyuncuları seçiyorsun, gol yiyince değil diyorsun, atmadığın golleri yazıyorsun, bari karşı takımda oynayayım, oynatmazsan topunu keserim dedim. Nah kesersin dedi bana, iyi o zaman dedim. O gün bir bıçak aldım evden. Kale arkasındaki yokuşa gidip bekledim. Top auta ilk gittiğinde de yakalayıp kestim. Hem de ülüğünden, hem de bir daha tamir olmamacasına…

O günden sonra böyle çok top kestim. İçim yana yana çok top patlattım. Kırmızı yanaklı, büzük dudaklı çocukları çok ağlattım. Çok da dayak yedim ama, çok şikayetçi geldi kapımıza.. Ben böyle böyle büyüdüm, oyuna böyle dahil oldum. Böyle böyle karardım, böyle Beşiktaş’lı oldum…

zeki demirkubuz

yaralanacağı yerden vur.

theodore kachinsky

1. Bu Makalenin Amacı

Bu makalenin amacı, insan çatışmasının çok basit bir ilkesine, tekno-endüstriyel sistemin düşmanlarının dikkate almaz göründükleri bir ilkeye dikkat çekmektir. Söz konusu ilke, herhangi bir çatışma biçiminde, eğer kazanmak istiyorsanız, düşmanınızın yaralanacağı yerine vurmanız gerektiğidir.

“Yaralanacağı yerden vurmak”tan bahsettiğimde illaki fiziksel darbelere ya da fiziksel şiddetin başka herhangi bir biçimine gönderme yapıyor olmadığımı açıklamak zorundayım. Örneğin sözlü tartışmada “yaralanacağı yerden vurmak”, iddialarınızı rakibinizin pozisyonunun en zayıf olduğu noktaya yöneltmeniz anlamına gelir. Başkanlık seçiminde, “yaralanacağı yerden vurmak”, seçimle ilgili hayati olayları barındıran durumları rakibinizden kazanmanız anlamına gelir. Ben yine de, bu tartışmayı yürütürken fiziksel çarpışmayla benzerlikler kuracağım, çünkü bu daha etkili ve açık bir yol.

Birisi size yumruk attığında, kendiniz onun yumruğuna vurarak savunamazsınız, çünkü onu bu yolla yaralayamazsınız. Kavgayı kazanmak için yaralanacağı yerden vurmanız gerekir. Bu da demektir ki, yumruğun ardına geçmeli ve o kişinin bedeninin duyarlı ve zayıf yerlerine vurmalısınız.

Bir kereste şirketine ait bir buldozerin evinizin yakınındaki ormanı yıktığını ve sizin de onu durdurmak istediğinizi farz edin. Toprağı yaran ve ağaçları alaşağı eden, o buldozerin kepçesidir ama kepçeye bir balyoz indirmek zaman kaybı olacaktır. Eğer balyozla kepçe üzerinde uzun ve zorlu bir çalışma yürütürseniz, ona kullanılmaz hale gelecek zararı vermeyi başarabilirsiniz (1). Fakat buldozerin geri kalanıyla kıyaslandığında, kepçe görece ucuz ve kolay yenilenebilirdir. Kepçe, yalnızca, buldozerin toprağa vurmak için kullandığı “yumruk”tur. Makineyi yenmek için “yumruğun” ardına geçmeniz ve buldozerin hayati parçalarına saldırmanız gerekir. Örneğin motor, radikallerin iyi bildiği araçlarla, az bir zaman ve çaba harcayarak tahrip edilebilir.

Bu noktada, kimseye bir buldozeri tahrip etmesini tavsiye etmediğimi vurgulamalıyım (kendi malı olmadığı sürece). Ya da bu makaledeki herhangi bir nokta, herhangi türden illegal bir faaliyeti tavsiye ediyor gibi de yorumlanmamalıdır. Ben bir mahkumum ve eğer illegal faaliyeti özendirecek olsaydım, bu makalenin hapishanenin dışına çıkmasına izin bile verilmezdi. Buldozer benzeşimini kullanıyorum, çünkü bu açık ve etkili; ve aynı zamanda radikaller tarafından takdir edilecektir.

2. Teknoloji Hedeftir

“Çağdaş tarihsel süreci belirleyen temel değişken(in) teknolojik gelişme tarafından sağlandı”ğı (Celso Furtado) genel olarak kabul edilir. Teknoloji, dünyanın mevcut durumundan – geri kalan her şeyden daha fazla – sorumludur ve dünyanın gelecekteki gelişimini kontrol edecektir. Bu yüzden ortadan kaldırmamız gereken “buldozer”, modern teknolojinin ta kendisidir. Çoğu radikal bunun farkındadır ve bu nedenle görevin tekno-endüstriyel sistemin tümünü yok etmek olduğunu anlamaktadır. Ama malesef, sistemi yaralandığı yerden vurma gerekliliğine çok az dikkat edilmiştir.

McDonald’s ya da Sturbuck’s ı tarumar etmek anlamsızdır. McDonald’s ya da Sturbuck’s i iplediğim için söylemiyorum. Birisinin bunları dağıtıp dağıtmaması umurumda değil. Fakat bu, devrimci faaliyet değildir. Dünyadaki tüm fast-food zinciri yok edilse bile tekno-endüstriyel sistem sonuçta asgari düzeyde bir zarara uğrayacaktır, çünkü sistem, fast-food zinciri olmadan da rahatlıkla yaşamaya devam edebilir. McDonald’s ya da Sturbuck’s a saldırdığınızda, yaralanacağı yerden vuruyor olmuyorsunuz.

Bundan birkaç ay önce Danimarkalı genç bir adamdan mektup aldım. Genç adam tekno-endüstriyel sistemin yok edilmesi gerektiğine inanıyordu, çünkü – söylediği gibi – “Böyle devam edersek ne olacak?”. Bununla birlikte, göründüğü kadarıyla onun “devrimci” faaliyeti kürk çiftliklerine baskın yapmaktı. Bu faaliyet, tekno-endüstriyel sistemi zayıflatma aracı olarak, tamamen kullanışsızdır. Hayvan özgürlükçüleri kürk endüstrisini tamamen yok etmekte başarılı olsalar bile, sisteme hiç zarar vermiş olmayacaklar çünkü sistem kürkler olmadan da mükemmel bir şekilde işleyebilir.

Vahşi hayvanları kafeslere tıkmanın dayanılmaz olduğuna ve bu uygulamaya son vermenin soylu bir amaç olduğuna katılıyorum. Fakat başka soylu amaçlar da vardır: trafik kazalarının önüne geçmek, evsizler için barınak sağlamak ya da yaşlıların yolda karşıdan karşıya geçmesini sağlamak gibi. Yine de yeterince aptal olmayan kimse bunu devrimci faaliyetle karıştırmaz ya da bunların sistemi zayıf düşürecek şeyler olduğunu sanmaz.

3. Kereste Endüstrisi İkincil Bir Sorundur.

Başka bir örneği ele alırsak, aklı başında olan kimse, gerçek vahşi hayat gibi bir şeyin tekno-endüstriyel sistem var olmaya devam ettiği sürece hayatta kalabileceğine inanmaz. Çoğu çevreci radikal, bunun sistemin çöküşü için neden ve umut olduğu konusunda hem fikir. Fakat pratikte, tüm yaptıkları kereste endüstrisine saldırmak.

Kereste endüstrisine saldırmalarına kesinlikle hiçbir itirazım yok. Aslında bu, kalben yakın hissettiğim bir sorundur ve radikallerin kereste endüstrisine karşı kazandıkları başarılardan keyif alıyorum. Buna ek olarak, burada açıklama ihtiyacı hissettiğim nedenlerle, kereste endüstrisine karşı çıkmanın sistemi yıkma çabalarının bir öğesi olması gerektiğini düşünüyorum.

Fakat kereste endüstrisine saldırmak sisteme karşı çalışmak için kendi başına etkili bir yol değildir; hatta pek mümkün olmasa da, radikaller dünyanın her tarafındaki keresteciliği durdurmayı başarsalar dahi, bu, sistemi alaşağı etmeyecektir. Ve vahşi hayatı kalıcı bir şekilde kurtaramayacaktır. Politik iklim er ya da geç değişecek ve kerestecilik yeniden başlayacaktır. Kerestecilik dirilmese bile, vahşi hayatın yok edileceği ya da yok edilmese de uysallaştırılacağı ve evcilleştirileceği başka olaylar olacaktır. Madencilik ve maden araştırmaları, asit yağmuru, iklim değişiklikleri ve türlerin nesillerinin tükenişi vahşi hayatı tahrip ediyor; vahşi hayat – diğer şeylerin yanı sıra, hayvanların elektronik takibi, nehirlerin planlı üretilen balıklarla doldurulması ve genetik müdaheleye uğramış ağaçların dikilmesini kapsayan yollarla – yeniden yaratım, bilimsel çalışma ve kaynak yönetimi aracılığıyla uysallaştırılıyor ve evcilleştiriliyor.

Vahşi hayat yalnızca tekno-endüstriyel sistemin yok edilmesiyle kalıcı bir şekilde korulanabilir ve sistemi kereste endüstrisine saldırarak yok edemezsiniz. Sistem kereste endüstrisi ölse de kolaylıkla ayakta kalabilir, çünkü odun ürünleri sistem için faydalı olsa da, gerekirse başka malzemelerle değiştirilebilir.

Sonuç olarak, kereste endüstrisine saldırdığınızda sisteme yaralanacağı yerden vuruyor olmuyorsunuz. Kereste endüstrisi yalnızca, sistemin vahşi hayatı tahrip ettiği “yumruk”tur (ya da yumruklardan biridir) ve aynı yumruk yumruğa kavgada olduğu gibi, yumruğa vurarak kazanmazsınız. Yumruğun ardına geçmeli ve sistemin en duyarlı ve hayati organına vurmalısınız. Tabii, barışçıl protestolar gibi yasal araçlarla.

4. Sistemin Dayanıklı Olmasının Nedeni

Tekno-endüstriyel sistem, sözde “demokratik” yapısı ve sonuçtaki esnekliğine bağlı olarak, olağanüstü derecede dayanıklıdır. Diktatoryal sistemler katı olmaya eğilimlidirler; sisteme isabetli bir şekilde zarar verecek onu zayıflatacak toplumsal gerilimler ve direniş inşa edilebilir ve bunlar devrime yol açabilir. Fakat “demokratik” sistemde, toplumsal gerilim ve direniş tehlikeli bir şekilde inşa edildiğinde, sistem bu gerilimleri güvenli bir seviyeye çekmek için yeterince esner ve yeterince uzlaşır.

1960’larda insanlar, daha çok büyük şehirlerimizin havasındaki görünür ve koklanabilir pislik kendilerini fiziksel olarak rahatsız etmeye başladığı için, çevre kirliliğinin ciddi bir sorun olduğunu fark ettiler. Çevre Koruma Ajansı’nın kurulmasına ve sorunun azaltılması için önlemler alınmasına yetecek kadar protsto baş gösterdi. Tabii ki, kirlilik sorunlarımızın çözülmekten çok çok uzak olduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak halkın şikayetlerinin durulmasını ve sistem üstündeki baskının birkaç yıllığına azalmasını sağlayacak müdahaleler yapıldı.

Bu nedenle, sisteme saldırmak bir lastik parçasına vurmaya benziyor. Çekiçle bir darbe bir döküm demiri tuzla buz edilebilir çünkü döküm demir katı ve kırılgandır. Fakat lastik parçasını ona hiç zarar vermeden yumruklayabilirsiniz çünkü esnektir: Protestonun önünde size yol verir, protestonun gücünü ve önemini yitirmesine yetecek kadar… Sonra sistem geri seker.

Bu yüzden, sisteme yaralanacağı yerden vurmak için, sistemin geri tepmeyeceği, sonuna kadar savaşacağı konular seçmek zorundasınız. Çünkü ihtiyacınız olan, sistemle uzlaşmak değil, ölüm kalım mücadelesidir.

5. Sisteme Kendi Değerlerine Göre Saldırmak Yararsızdır

Sisteme onun teknolojik-temlli değerlerine göre değil, sistemin değerleriyle uyuşmaz olan değerlere göre saldırmak kesinlikle esastır. Sisteme onun değerlerine göre saldırdığınız sürece, sistemi yaralanacağı yerden vurmuş olmazsınız, sistemin yol vererek ve geri teperek protestonun altını boşaltmasına izin vermiş olursunuz.

Örneğin, eğer kereste endüstrisine öncelikle ormanlara su kaynaklarını ve yeniden yaratım fırsatlarını korumak için gerek duyulduğu temelinde saldırırsanız, sistem kendi değerlerinden taviz vermeden protestonun içini boşaltmak için zemin sağlar: Su kaynakları ve yeniden yaratım sistemin değerleriyle tamamen uyumludur ve eğer sistem esnerse, su kaynakları ve yeniden yaratım adına keresteciliği kısıtlarsa, o halde yalnızca kendi değerler kodu için taktiksel olarak geri çekilmiş olur, yoksa stratejik bir bozguna uğramış olmaz.

Mağdurlaştırma konularını (ırkçılık, cinsiyetçilik, homofobi ya da yoksulluk gibi) öne sürerseniz, sistemin değerleriyle çatışıyor ve hatta sistemi esnemesi ve uzlaşması için bile zorluyor olmazsınız. Doğrudan sisteme yardım ediyor olursunuz. Sistemin en bilgeli destekleyicileri, ırkçılık, cinsiyetçilik, homofobi ve yoksulluğun sisteme zararlı olduğunun farkındadır ve bu nedenle sistemin kendisi mağdurlaştırmanın bu ve benzeri biçimleriyle savaşmaya uğraşır.

“Sweatshop”lar (2), düşük ücret ve berbat çalışma koşullarıyla bazı şirketlere kar getiriyor olabilir, ama sistemin bilge destekleyicileri işçilere daha uygun davranıldığında bir bütün olarak sistemin daha iyi işlediğini çok iyi biliyorlar. Sweatshop’ları konu edindiğinizde sistemi zayıflatmıyor, onu güçlendiriyorsunuz.

Çoğu radikal, ırkçılık, cinsiyetçilik ve sweatshop’lar gibi gereksiz konular üzerine odaklanmanın cazibesine kapılıyorlar, çünkü bu daha kolay. Sistemin taviz verebileceği ve Ralph Nader, Winona La Duke, işçi sendikaları ve diğer tüm pembe reformculardan destek görebilecekleri bir konu seçiyorlar. Belki sistem baskı altında biraz geri adım atacak, eylemciler çabalarının belli bazı sonuçlarını görecekler ve bir şeyler başardıkları gibi tatminkar bir illüzyon elde edecekler. Fakat gerçekte, tekno-endüstriyel sistemi yok etmek yolunda hiç ama hiçbir şey başarmış olmayacaklar.

Küreselleşme konusu teknoloji sorunuyla tamamen ilgisiz değildir. “Küreselleşme” adı verilen ekonomik ve politik tedbirler paketi, ekonomik büyümeyi ve sonuçta teknolojik ilerlemeyi teşvik ediyor. Yine de, küreselleşme önemi az olan bir konudur ve devrimciler için iyi seçilmiş bir hedef değildir. Sistem küreselleşme konusunda zarar görmeden zemin sağlayabilir. Küreselleşmeyi aslında sona erdirmeden, protestoların içini boşaltmak amacıyla küreselleşmenin olumsuz çevresel ve ekonomik sonuçlarını hafifletebilir. Hatta sıkıştığında, küreselleşmeye toptan son vermek için uğraşabilir bile. Büyüme ve ilerleme yine de sürecektir, sadece biraz daha düşük bir düzeyde. Ve küreselleşmeyle savaştığınızda sistemin asıl değerlerin saldırmış olmuyorsunuz. Küreselleşme karşıtlığı, işçiler için uygun ücretleri muhafaza etmek ve çevreyi korumaktan hareket ediyor ve bunların her ikisi de sistemin değerleriyle tam anlamıyla uyumludur. (Sistem, kendi çıkarı için, çevresel bozulmanın çok ileri gitmesine izin veremez.) sonuçta, küreselleşmeyle savaştığınızda sistemi gerçekten yaralandığı yerden vurmuş olmuyorsunuz. Çabalarınız bir reformu teşvik edebilir, fakat tekno-endüstriyel sistemin alaşağı edilmesi amacı için faydasızdır.

6. Radikaller Sisteme Kesin Sonuç Getiren Noktalardan Saldırmalıdır.

Tekno-endüstriyel sistemin imhası doğrultusunda etkili çalışmak için devrimciler, sisteme kendisinin zemin sağlamaktan çekineceği noktalarda saldırmalıdır. Sistemin hayati organlarına saldırmalılar. Tabii, “saldırı” sözcüğünü kullandığımda fiziksel saldırıya gönderme yapmıyorum, yalnızca yasal protesto ve direniş biçimlerinden söz ediyorum.

Sistemin hayati organlarına örnekler şunlardır:

A. Elektrik gücü endüstrisi. Sistem tamamen elektrik gücü şebekesine bağımlıdır.

B. İletişim endüstrisi. Telefon, radyo, televizyon, e-posta ve benzerleri aracılığıyla hızlı iletişim olmadan sistem hayatta kalamaz.

C. Bilgisayar endüstrisi. Hepimiz biliyoruz ki, bilgisayarlar olmadan sistem çabukça çöker.

D. Propaganda endüstrisi. Propaganda endüstrisi, eğlence endüstrisini, eğitim sistemini, gazeteciliği, reklamcılığı, halkla ilişkileri ve aşağı yukarı tüm politika ve akıl sağlığı endüstrisini kapsar. Sistem, insanlar yeterince yumuşak başlı ve uyumlu olmadıkları ve sistemin onlarda ihtiyaç duyduğu alışkanlıklara sahip olmadıkları sürece işleyemez. İnsanlara bu tür düşünme ve davranışları öğretmek propaganda endüstrisinin işlevidir.

E. Biyoteknoloji endüstrisi. Sistem (bildiği kadarıyla) ileri biyoteknolojiye henüz fiziksel olarak bağımlı değil. Bununla birlikte, kendisi için kritik bir öneme sahip olan Biyoteknoloji konusu üzerinden karşıtlığa yol vermeye katlanamaz. Bunu birazdan tartışacağım.

Tekrar: Sistemin bu hayati organlarına saldırdığınızda, bunlara sistemin değerlerine göre değil, sistemin değerleriyle uyuşmaz olan değerlere göre saldırmanız zorunludur. Örneğin, elektrik gücü endüstrisine çevreyi kirlettiğinden hareketle saldırırsanız, sistem elektrik üretmenin daha temiz yöntemlerini geliştirerek protestonun içini boşaltabilir.

Hatta daha da beteri, sistem tamamen rüzgar ve güneş enerjisine geçebilir. Bu durum çevresel tahribatı azaltmak için çok işe yarayabilir ama tekno-endüstriyel sisteme son vermez. Ya da sistemin esas değerleri için bir bozgunu temsil etmez. Sisteme karşı herhangi bir şey başarmak için, bir ilke olarak, elektriğe bağımlılığın insanları sisteme bağımlı kılması zemininde, elektrik gücü üretiminin tümüme saldırmalısınız. Bu, sistemin değerleriyle bağdaşmaz bir zemindir.

7. Biyoteknoloji Politik Saldırı İçin En İyi Hedef Olabilir.

Politik saldırı için bekli de en umut verici hedef Biyoteknoloji endüstrisidir. Her ne kadar devrimciler azınlıklar tarafından tatbik edilse de, genel nüfustan bir derecede destek, sempati ya da en azından rıza gelmesi yararlı olur. Bu tür bir destek ya da rıza kazanmak politik eylemin hedeflerinden biridir. Politik saldırınızı, örneğin, elektrik gücü endüstrisine yoğunlaştıracak olursanız, radikal bir azınlık dışındakilerden destek almak aşırı derecede zor olacaktır, çünkü çoğu insan yaşama tarzlarındaki değişikliklere direnir, özellikle de onları rahatsız eden değişikliklere. Bu nedenle, çok azı elektrik kullanımına son vermeyi isteyecektir.

Fakat insanlar henüz kendilerini ileri biyoteknolojiye elektriğe olduğu kadar bağımlı hissetmiyorlar. Biyoteknolojiyi yok etmek hayatlarını radikal bir şekilde değiştirmeyecek. Aksine, biyoteknolojinin süre giden gelişmesinin hayat tarzlarını dönüştüreceği ve uzun zamandır var olan insan değerlerini sileceği insanlara gösterebilir. Böylece radikaller, biyoteknolojiye meydan okurken, insanın değişime yönelik doğal direnişini kendi lehlerine seferber etmeyi başarabilirler.

Ve Biyoteknoloji sistemin kaybetmeyi göze alamayacağı bir konudur. Sistemin sonuna kadar savaşmak zorunda kalacağı bir konudur, ki ihtiyacımız da tam olarak bu. Fakat –bir kez daha yineleyecek olursam- biyoteknolojiye sistemin kendi değerlerine göre değil, sisteminkilerle bağdaşmaz olan değerlere göre saldırmak zorunludur. Örneğin biyoteknolojiye öncelikle onun çevreye zarar verebileceği veya genetik müdahaleye uğramış yiyeceklerin sağlığa zararlı olabileceği üzerinden saldırırsanız, sistem zemin sağlayarak veya uzlaşarak –örneğin, genetik araştırmalarda yüksek gözetim ve genetik müdahaleye uğramış mısırlarda özenli tahlil ve denetimi ortaya koyarak- saldırınızı hafifletecektir. İnsanların endişeleri böylece azalacak ve protesto sindirilecektir.

8. İlke Olarak Tüm Biyoteknolojiye Saldırılmalıdır.

Böylece, biyoteknolojinin şu yada bu olumsuz sonucunu protesto etmek yerine, (a) biyoteknolojinin canlıların tümüne hakaret olduğu; (b) sistemin eline çok fazla güç verdiği; (c) binlerce yıldır var olan temel insan değerlerini radikal bir şekilde dönüştüreceği; ve sistemin değerleriyle bağdaşmaz olan benzer gerekçeler dayanarak, ilke olarak modern biyoteknolojinin tümüne saldırmalısınız.

Bu tür saldırıya karşılık, sistem karşılamak ve savaşmak zorunda kalacaktır. Aşırı düzeyde esneyerek saldırıyı hafifletmeye kalkışamaz, çünkü biyoteknoloji tüm teknolojik ilerleme girişimi için çok merkezidir ve sistem, esnediğinde taktiksel bir geri çekilme yapıyor olmayacak, değerler kodunda büyük bir stratejik bozguna uğruyor olacaktır. Sistemin bu değerleri yavaş yavaş yıpratılacak ve kapı, sistemin temellerini yaracak sonraki politik saldırılar için açılacaktır.

Doğru, ABD Temsilciler Meclisi yakın zamanda insan kopyalamanın yasaklanması yönünde oy kullandı ve en azından bazı kongre üyeleri bunun için doğru gerekçeler gösterdiler. Okuduğum gerekçeler dinsel terimlerle çerçevelenmişti, fakat söz konusu dinsel terimler hakkında ne düşünürseniz düşünün, bu gerekçeler teknolojik olarak kabul edilemez gerekçelerdi. Ve önemli olan da bu.

Bu nedenle, kongre üyelerinin insan kopyalama üzerine yaptıkları oylama, sistem için hakiki bir bozgundur. Fakat bu, çok ama çok küçük bir bozgundu, çünkü yasaklanmanın kapsamı çok dar –biyoteknolojinin ufacık bir bölümü etkilendi- ve zaten yakın gelecekte insan kopyalama sistem için az bir pratik faydaya sahip olacak. Fakat Temsilciler Meclisi’nin hareketi, bunun sistemin zayıf bir noktası olduğunu ve biyoteknolojinin tümüne yönelik daha geniş bir saldırının sisteme ve onun değerlerin büyük bir zarar verebileceğini akla getiriyor.

9. Radikaller Biyoteknolojiye Henüz Etkili Bir Şekilde Saldıramıyor.

Bazı radikaller biyoteknolojiye politik veya fiziksel olarak saldırıyorlar, ama bildiğim kadarıyla biyoteknolojiye karşıtlıklarını sistemin kendi değerlerine göre açıklıyorlar. Yani temel şikayetleri, çevresel yıkım ve sağlığa zarar riskleri.

Ve biyoteknoloji endüstrisine yaralanacağı yerden vurmuyorlar. Yeniden fiziksel çarpışmayla benzerlik kurarsam, farz edin ki kendinizi dev bir ahtopota karşı savunmak zorundasınız. Ahtapotun dokunaçlarının ucuna vurarak etkili bir şekilde savaşamazsınız. Kafasına saldırmak zorundasınız. Faaliyetlerini okuduğum kadarıyla, biyoteknolojiye karşı çalışan radikaller hala ahtapotun dokunaçlarının ucuna vurmaktan daha fazla bir şey yapmıyorlar. Sıradan çiftçileri genetik müdahaleye uğramış tohumları ekmemeleri konusunda ayrı ayrı ikna etmeye çalışıyorlar. Fakat Amerika’da binlerce çiftlik var, bu yüzden çiftçileri ayrı ayrı ikna etmek, genetik mühendisliğiyle savaşmak için aşırı derecede verimsiz bir yol. Biyoteknolojik işle uğraşan araştırmacı bilim adamlarını ya da Monsanto gibi şirketlerin yöneticilerini biyoteknoloji endüstrisini terk etmeleri konusunda ikna etmek çok daha etkili olacaktır. İyi araştırmacı bilim adamları özel yetenekleri ve kapsamlı eğitimleri olan insanlardır, bu nedenle yenilerini bulmak zor olur. Aynısı, şirketlerin yüksek yöneticileri için de geçerli. Bunların birkaçını biyoteknolojiden uzaklaşmaları yönünde ikna etmek, biyoteknolojiye, bin çiftçiyi genetik müdahaleye uğramış tohumları ekmemesi konusunda ikna etmekten çok daha fazla zarar verecektir.

10. Yaralanacağı Yerden Vur.

Sisteme politik saldırı için biyoteknolojinin en iyi konu olduğunu düşünmekte haklı olup olmadığım tartışmaya açıktır. Fakat bugün radikallerin, enerjilerinin çoğunu teknolojik sistemin ayakta kalmasıyla hemen hemen hiç ilgisi olmayan konulara harcadıkları tartışmasız. Hatta doğru konuyu işaret ettiklerinde bile, yaralanacağı yerden vurmuyorlar. Bu yüzden radikallerin küreselleşme üzerinde öfkeli tepinmeler yapmak için sonraki dünya ticaret zirvesine koşturmak yerine, üzerine düşünmek için zaman ayırmaları gereken şey, sisteme gerçekten yaralanacağı yerden nasıl vuracakları olmalıdır. Yasal yollarla tabi…

(1) Vurguların tümü Kaczynski’ye aittir.
(2) Sweatshop: İşçilerin düşük ücret karşılığında, kötü koşullarda uzun mesaiyle çalıştığı iş yeri.

[Kaczynski’nin bu makalesi Green Anarchy dergisinin Bahar 2002 tarihli 8. sayısında yayınlanmıştır.]

gnostisizm

Dinlerin tarihinde iki “kültür çatışması”nın (antropolojistlerin belirttiği gibi) önemi büyük. İlki Perslerin Suriye, Filistin ve Mısırı fethi. İkisinci İskenderin Pers İmparatorluğunu fethi. Bunlar sadece steril askeri fetihler değil aynı zamanda kültürde derin ve geniş füzyonlar oluşturan olaylardır. Her biri iki kimsayal elementin birleşimi sonucu kabarma, ısı ve yeni kimyasal bileşiklerin ortaya çıkması gibiydi. İlkinden kutsal kitaplardan bildiğimiz gibi Yahudilik doğdu. İkincisinden de Hristiyan kutsal yazılarından ve kilisenin ilk rahiplerinin yazdıklarından bildiğimiz gibi Hristiyanlık doğdu.

Çok büyük enerjiler genellikle tamamen farklı ve doğru elementlerin kaynaşması sonrası ortaya çıkar – kimyasal patlamalar, nükleer bölünme – gökyüzündeki en güçlü “radyo star” aslında bir çift çarpışan nebuladan ibaret. Bu yüzden, aynı şekilde günümüzde de hala etkisi olan ruhani ve entellektüel enerjiler eski kültürlerin çatışmasının sonucu ortaya çıktı. Sadece Yahudilik ve Hristiyanlık değil, stoacılık, yeni platonculuk, mayahana budhizmi ve mitraizm, Isis’e tapma, mani dini gibi sonradan gelen gizemli dinlerin hepsi kültürel çatışma sonucu ortaya çıktı. Hatta, Yunanistan, Mısır, Suriye, İran ve Hindistan’da eski ortodoks dinler çok ciddi şekilde değişti.

Din kelimenin tam anlamıyla köklerinden doğdu. Kesinlikle lokal ve kült dinsel ayinlerden çıkartılarak uluslararasılaştırıldı ve genişletildi. Bir kere yakındaki tepenin tanrısı ile altındaki pınarın tanrıçasına tapılan bir yerde doğdunuz. Bunlara Zeus ve Artemis diyor olabiliriz, fakat yaşayan tanrılar olarak onlar bir yere bağlıydılar ve onların ulusal karakterleri şairlerin hayali üretimleri olarak kaldı. Doğunun büyük tanrılarına bile – Amun ya da Marduk, Isis ya da Ishtar – genel olarak tapınmanın sebebi sarayın ya da başkentin tanrıları olmalarıydı. Günlük yaşamda yüzlerce küçük Amun – Marduk ve İshtar – İsis olarak köyün, tarlanın ya da yörenin tanrısı oldular. İnsanların taptıkları tanrılar büyük ulusal ve kraliyet ayinleri dışında bu lokal tanrılardı.

Dinin köklerinden doğması insanların antik dünyanın birbirlerine uzanan geniş imparatorluklarına özgürce girip çıkabilmeleri sonucu mümkün oldu. Tanrıları bu şekilde teoloji, akide, genel bir mit ve teorik doğrulamaya kavuştu. Bu dinler bir propoganda ve misyonerler üretti. Sonunda İskoçya sınırlarında Pers, Filistinli ve Mısırlı kurtarıcılar için tapınaklar; Gobi çölünde çalışmış Praksiteles ve Apelles’den ve yakın zamanda uygarlaşan Japonlardan öğrenen dini heykeltıraşlar ve ressamlar ortaya çıktı.

Bu geniş tohumluktan ya da zorla dökülen tohumlardan bütün modern ortodoksluklar filizlendi. Aynı topraktan heterodoksluk geldi. Aslında, bu vakte kadar heterodoksluk kavramı mevcut değildi. Akhenaton’un ünlü Aten’e tapması bir heterodoksluk değildi – bu sadece farklı bir kraliyet geleneğiydi. Eski folk dinleri mevsimleri ve mevsimler arası geçiş ayinlerini kutsallaştırdı. Yeni dünya dinleri bu temel üzerine kuruldu ve mitler ile gelenek göreneklere etik bir içerik sağladı. Öncelikle tek önemi bireye verdiler; ardından ona kurtuluşu teklif ettiler; fakat bu kurtuluş tapan kişinin istekli bir şekilde işbirliği yapmasına ve inancını kabul etmesine bağlıydı. İlk Yunan doğa filazofları döneminde, bilim dünyası ve ruhani folk dünyası birbirleriyle uyuşmamaya başladı.  Sokrates’e göre Anaksagoras evrenin düzenini açıklamaya çalışan çılgın ve dine saygısı olmayan biriydi. Heterodoksluk böyle varoldu.

Açık olan bir şey var ki yabancı ya da inşaa edilmiş dinlerin geleneklerinin propograndası eski yerel inançların çalışmadığı yerde işe yaramalı. Yeni gerçeklerle başa çıkmada yetersiz kalan güven üzerine alınmış ataların inançlarının karşısında, yeni dinin insanları kendi tarafına çekmeye yarayan kısımları sonuçları garanti etmelidir. Ayrıca yerel din tanımı gereği umumidir. Dinin ayinleri ve mitleri bütün topluma açıktır ve kutsal yazıtları öğrenmek isteyen herhangi biri bunları anlayabilir. Buna karşılık yabancı din esrarengizdir. Bu gizli bir öğretidir çünkü öğretinin temel bilgisi kurtuluşu sağlar, bu yüzden özel bilgiye sahip kişiler arasında olmayanların ve sınanmamışların erişebilecekleri şekilde bırakılamazlar. Gizli öğreti doğrudan mitlerin asimile edilmesini sağlayan günümüzün mevcut bilimsel bilgisini içerir. Belki de daha doğru bir söylem mitlerin dünyada mevcut olan bilgi hakkındaki bütün detayları içerdiğidir. Böylece elinizde gittikçe sihire yaklaşan bir din var. Bilgi birikimi ve ayinleri zorlayıcı. Mümin evreni istediğe sonuca ulaşmak için zorlayabilir. Duaların kimyasal formüller kadar etkili olduğu düşünülmektedir. Onlar büyüdür.

Tabii ki bu tür sihirli elementler eski dünyanın bütün dinlerinin kaynaklarında vardı ve en büyük ilerlemelerini Babil ve Mısırda gerçekleştirmişlerdi. Gelişen uygarlık Mısır ölüler kitabının sihirli formüllerine kişisel ve etik yorumlar katmıştır. Fakat alışılmış yaşam biçiminde tedirgin edici değişikliğe ve güvensizliğe eşlik eden ruhun bireysel krizleri, kurtuluşu sağlayan ilkel büyülerin, formüllerin, zorlayıcı ayinlerin, varsayılan mutlak gerçeğin bilgisinin eksik kalan bölümlerini doldurmuştur.

Son tipteki gizemli dine ait ilk kayıt Nil deltasında eski dilin konuşulduğu modern İskenderiye tarzı bir yerde bulunan 4. yy’da yazılmış halka ait bir papirustur. Bu yazı Mısır el yazısıyla yazılmıştır ancak dili Persler ile Helenistik Yakın doğunun ortak dili olan Aramicedir. Bir gizemli oyun olan bu yazı tanrıça Anat’ın Baal’ı ölüm tanrısı Mut’un arkadaşlığından kurtardıktan sonra yaptıkları kutsal evliliği anlatır. Ayrıca üçlü çiftler ve hepsinin arkasında cennetin efendisi Baal Shamain bulunmaktadır. Bu dokuz tanrının hepsi tek bir yerden değil Kenan, Babil, Asur ve eski Sümer topraklarından gelmektedir. Bunlar kasıtlı olarak, bizim yirminci yüzyıl dini vitrin gezicilerimiz aksine, yakın doğu din uzmanları tarafından – bir bilinmeyen “kurucu” – bir araya getirilmiştir. Ayrıca metin Mısır karakterlerini şövalyeler gibi yansıtmasının yanında iyi kodlanmıştır. Hiçbir Mısır ya da Aramice katibe deşifre anahtarı olmadan bu yazıları çözemez. Ayrıca metin o günün günlük olağan Aramicesinde değil, bizim “İncil düzyazılarının” kötü klasik çevirileri gibi yapay, pseudo-arkaik biçimdedir. Bu yazıdan önce kriptogramlara sadece astroloji ve kehanetler yazılırdı – çünkü üzerinlerinde bilimsel prosedürlerin etkinliği olduğu düşünülürdü. Burada gizli bir ritüel ile yabancı topraklarda yabancı bir geleneğimiz var, miti kısa bir süre önce bileşik fanztezi olarak inşa edildi, ayini çalışmayı garanti etti, tanrıları kozmosun bilimsel resmine paralel olarak mevcut. Daha öncede dediğim gibi elimizde bildiğimiz son dönem gizemli dinlerin ilki ve Gnostisizmin ilk imaları var. Gelecek sekiz yüz yıl içinde şablon çok az değişecek ve sadece gelişecek.

Gnostisizm bu ad altında Hristiyanlıktan sadece bir kaç yıl daha eski fakat kökenleri ya da en azından materyalleri zaman içerisinde kayboluyor. Bu materyallerin bir kısmını Hristiyanlık ile paylaşıyor, fakat Gnostisizm çok daha muhafazakar, geçmişi çok daha fazla kullanıyor. Hristiyanlık geçmişi sadece merkezi bir din draması olarak kullanırken, Gnostisizm bir bütün kozmoloji ve kozmogoniyi elinde bulunduruyor.

Gnostik inancın temel öğelerini tek tek ele alıp ilk ortaya çıkışlarının izini araştırıp bulalım.

Türümcülük (emanationism) Mısır’da yüksek uygarlığın başlangıcı ile birlikte çağdaştır. “Memphis İlahiyatı”ı Eski Krallıktan bir risaledir. Memphis Mısırlılarının tanrıların en yaşlısı kabul ettiği tanrı Ptah’tan dişi ve erkek dört çift tanrı varolmuştur. Ptah düşünüp, konuşmuş ve sözleri bu tanrıları yaratmıştır. Her bir tanrı ya da tanrıçanın “Ptah’ın kalbi ve dilinden” başka bir varoluşu yoktur ve onlar olmadan yapılmış herhangi bir şeyi yapmak mümkün değildir. (Ptah’ın kendisi tesadüfen sıradan bir insanın vücudu ile değil, ölüm ve yaşamın kombinasyonunu temsilen devasa erkeklik organına sahip bir mumya olarak temsil edilmiştir.) Memphis ilahiyatından önce var olan Memphis Dokuzlusunda aynı dört çift yaratıcı Atun’dan türetilmiştir. Ancak bu sıradan bir yaratılış mitidir ve Memphis törenlerinin fevkalade filozofisiyle ortak yönü yoktur. Türümcülüğün benzersiz fikri Büyük Tanrının sadece kendi türümleri üzerinden hareket etmesidir.

İyinin ve kötünün savaşı ile yaradılışın baştan çıkartılması Babilli ve son dönem Perslerin fikirleridir. Mısırlılar ya da erken Samiler hiç bir zaman dünyayla ilgili ciddi bir yanlışlık olduğunu düşünmemişlerdir; fakat Mezopotamya ve sonraki Pers dinleri kötünün gücüne yakalanmıştır. Bu önemli bir ayrım. Mısırlılar kötülüğün farkındaydı ama onu metafizik olarak bahşetmeyip yalnızca ontolojik açıdan önemli gördüler. Isis ve Osiris insanı ölümden kurtarmıştır. Kurtarıcılar, Saoshyant, Pers dinini başıboş insanın yaradılışıyla üstesinden gelemediği günahtan kurtarmıştır. Quakerlar gibi Mısırlıların iyi olmayı nispeten daha kolay bulduğunu bildiren bir çok metne sahibiz. Daha doğuda, Babilliler, ardından Persler ve onlardan sonra sürülmüş İbraniler ve sonra Hristiyanların büyük çoğunluğu bunu gerçekten zor bulmuş gibi görünüyor.

Gnostikler daha da ileri gitmiştir. Her ne kadar Pers dininde şeytan bağımsız bir işlev üstlense de, yaradılışın, insanın kötü olduğuna dair bir söylem yoktur. Dünyanın içsel kötülüğünü ifade eden bu fikir, Gnostik kültürlerin ayırt edici ve kendine özgü görüşüdür.

Perslerden evren kavramının, varoluşun kendisinde karanlığa karşı aydınlığın mücadelesini içeren ahlaki bir savaş olduğu düşüncesi gelmiştir. Biz Yeni Ahitten ve Ölü Deniz Parşomenlerinin Yahudi katiplerinden bu dile aşinayız. Bununla birlikte Gnostisizmin içinde yüzyıllar boyunca Batı düşüncesinde çeşitli şekillerde hayatta kalabilmek için ışığın bütün fizik ve metafiziği bulunmaktadır.

Mısır Ölüler Kitabı’nın reprodüksiyonlarının içinden bir resim gören herhangi biri Ruhların Tehlikesi olarak bilinen kavrama aşinadır. Bu kavram ölümün ardından ruhun alt dünyanın soruşturma yapan kişilerinin önünden geçmeden önce kurtarılması için uygun dua ya da her tanrının ismiyle birlikte gizli isimlerini bilmesi gerektiği düşüncesidir. Perslerin zamanında Mısırda Osiris’in Dokuzlusu  ölümün orijinal yargıçlarının yerini almaya geldi, fakat talihsiz ruh binlerce küçük tanrıdan ya da şeytan tarafından ufak bir soruşturmaya maruz kalmak zorunda kaldı. Gnostisizm cenneti çevreleyen kozmik güçler ile ruhun bu sorgucularını eşitledi. Ruhun alt dünyada ilerlemesi, alçalmış ama artık yükselen kurtarıcı, en yüksek gök tabakasına ve bütün yaratımın ve yaratıcıların içinden çıktığı bilinmeyen bir tanrıyla birleşmenin saadeti ile ruhun yükselişi olarak değişti. Fakat Mısır alt dünyasında bu yükselişe ulaşmanın sihirli süreci aynen kaldı. Gnostik ruh kurtarıldı çünkü o cennetin sırlarını biliyordu ve doğru cevapları verebiliyordu.

Mısır’da Memphis Dokuzlusu’nda gezegenler, güneş ve ay çok geç dönemlere kadar eşit değildi. Fakat Babil’de benzer hiyerarşiler erken tarihlerde tespit edilmiştir. Babil astrolojisi Perslerden hemen önce ve Pers döneminde tam gelişimine ulaştığında bu (tabiri caizse) güneş-sistemi dini bütün Yakın Doğu boyunca yayıldı ve sonunda sadece Yunanlılar ile Romalıları değil, Keltler ile Cermenleri de etkiledi.

İştar ya da Anahit ya da Isis, kurtarıcı tanrıların inişi güneş sisteminin içine yapılan ulusal kahramanların anıtlarından daha eskidir, fakat iki kavram bir araya geldiğinde kozmosun müthiş bir dramanın tiyatrosu haline gelmesi kaçınılmazdır. Evrenin  bu yaradılış düşüncesi küçümsenmek için değildi. Bir buçuk milenyum sonra William Blake için hala anlamlıydı.

Diğer elementler – yılana tapma, erotik mistisizm ve ritüel, mistik evlilik, öldürülen kurtarıcı tanrı – bütün bu fikirler sıkça belirtildiği gibi neredeyse evrenseldir ve çoğu durumda Yakın Doğuya önemli nüfusların gelişinin öncüsü olmuştur. Bunlar Cilalı taş devrine hatta daha erken dönemlere aittir. Yani pek çok Gnostik mezhebin güçlü anaerkil ya da en azından ataerkil karşıtı vurgularının sebebi de budur.

Homerosun ve Yunan oyun yazarlarının tanrıları ve onlardan daha az bir şekilde Mısır ve Babil’in kraliyet gelenekleri insanı içermeden kendi yollarında devam etmiştir. Gnostisizm Hıristiyanlık, Musevilik ve Zerdüştlük ile insana odaklanan, tapınan kimsenin temel rolü oynadığı yaratıcı ve kurtarıcı bir drama konseptini paylaşır. Kurtuluşun eksiksiz dramaları, gerçek oyunları, Antik Yakın Doğu boyunca yaygındır. Memphis İlahiyatı aslında bir oyundur, Ugarit’in belli başlı el yazmaları da, daha önce de bahsettiğim Aramice papirüs de, Gılgamış Destanının bir formu ve İştar’ın çöküşü de bir oyundur. Bu dramatik formun kutsal emanetleri neşideler neşidesi, Eyyub ve Ester kitaplarında mevcuttur. Bu antik drama gösterileri tasvir ettikleri mitleri koşullandırmış ve diğer taraftan yeni dramatik mitler miti bir edebiyat çerçevesine almış ve sonunda İsa’nın çilesi ile dramayı bir sanat eseri olarak sunmuştur. Bu Shakespeare’in trajedilerinde özellikle büyülü gizemli dinin kılık değiştirmiş ritüellerini içeren “Fırtına”da garip fikirleri olan adamların bulamadıkları şeyler için değildir. Gnostisizmin belgelerinde dramatik bölümler özellikle “Acts of John” daki ünlü dans ve zikirde mevcuttur. Antik ritüel dramalar büyük imparatorluklardan önce sosyaldi – objektif gerçeklik, toprakların verimliliği ve yıl dönümleriyle ilgileniyorlardı. Memphis ya da Teb’de büyük bir kraliyet oyunununda, Firavun Tanrı olarak canlandırılırdı, fakat sadece Mısır toplumuyla ilgili çalışırdı, ulusal törenler gelini olarak Mısır toprağını kucaklardı. Gnostisizm kozkmik bir dramı konu edindi. Tanrının insan şekline girmiş hala olarak Simon Magus, Levant’ta sıradan bir adam gibi gezer ve onun eşi, mistik Helen kelimenin tam anlamıyla genelevden çıkmış bir kızdı. Gnostik kurtarıcılar düzenli toplumun yaptırımları olmadan bireysel günahkarları kurtarmak için bağımsız çalışanlardı.

Gnostisizmin mitolojik kökenleri ve gelenekleri konusunda uzun bir vakit geçirmemin sebebi Gnostisizmin modern zamanlara bu ayin ve doktrinler ile birlikte uzanmasaydı. Tapınakçıların gizemli tanrısı ya da cadıların erotik törenleri ya da Gül-Haçlılar ve Masonların törenleri hepsi Gnostisizm ile başlayan özel bir aykırılıktır. İyi ya da kötü, Gnostikler okültizm dediğimiz şeyin kurucularındandır.

Okültizm her zaman bir azınlık dinidir. Bir imparatorluk dini olmak için ve yeterince uzun süre var olmak için artık gizli olmayacak ve sosyal bir yapıya kavuşacaktır.

Bazı eleştirmenler Gnostisizmi, Hristiyanlıktan önceki yıllarda Yakın Doğu boyunca yayılmış bir tür uluslararası gizli din olarak görmüştür. Yunan, Fars, Babil ve Mısır etkenlerini, basitleştirilmiş Neo-Platonculuk ve Stoacılık’a olan borcunu vurgulamışlar ve Yahudilik ile Hristiyanlık oluşumundan uzaklaştırmaya çalışmışlardır. Bence bu tartışmaya açık bir sorudur. Hiç şüphe yok ki bütün bu tür bileşik kültler Yakın Doğu’dan yayılmıştır, ama aslında biz bunu Gnostisizmiden çıkartıyoruz, diğer yoldan değil. Bunu ispatlamak için çok az bilgimiz var.  Deltadaki Aramice papirüs gibi çok az döküman mevcut, fakat bunlar basitleştirilmiş Neo-Plantonculuğu, sihiri, Hermetisizmi – Gnostisizm dışındaki herşeyi – içeren sentezlenmiş gizemli dinler. Kesin bir varlık olarak Gnostisizm Simon Magus, Menander ve Saturninum ile görünürken, Yahudi ve Hristiyan bağlamda tamamen yer alır. Aslında Yahudi heterodoksi tarafından Hristiyanlığın gelişmediği yıllarda oluşmuştur. Gnostisizm birçok antik fikri sonraki heretikler ve okültistlere aktarmış, fakat Yahudi ekstantrik spekülasyonları tarafından değiştirilmiş olarak almıştır. Gnostik sistemlerdeki bir çok element çoğuYahudi apokrifa ve taklit yazılarında bulunabilir.

Mesela, ben Kabalizm’den Yahudi Gnostisizmi olarak bahsettim. Bu az çok doğru ama Kutsal Kitaptaki (Apokrika kitapları değil) kurgularda geçen, halihazırda tamamlanmış bir Yahudi akdi ile çağdaş gnostik inanç temellerinden haberdarız. İlk Emir, Zohar’ın Ayn Soph’u, bunların hepsi Baruch’ta Priapus olarak geçer. O, Elohim ve O’na eşlik eden Aden Bahçesi’ni yarattı ve onlar da sırasıyla 24 meleği, kadın ve erkek çiftlerini, dünyayı ve Adem ile Havva’nın yaratıcısını yarattılar. Elohim, yaradılışın zirvesine tırmanan ve Priapus ile birleşen tanrı olduğuna inanıyordu. Aden geride kaldı, kıskançlığa başladı ve dünyaya günah, ölümü getirdi. Bunu takiben, Elohim,  Musa, Herakles ve İsa’ya, erkekleri Elohim’in keşfettiği yol ile Priapus’a ulaştırması için meleği Baruch aracılığı ile vahiy gönderdi. Erkekler yalnız değil, eşleriyle birleşerek tırmanıyorlar. Dünyadaki geçici kötülüğün kaynağı, Elohim’in karısını terkinin ve boşanma ile zinanın sonuçlarıdır. Herakles ve Musa başarısız oldular fakat İsa Hristiyanlığın esaslarını öğrenmeyi, esaretten kurtulmayı ve Tanrı’ya ulaşmayı başardı. Neredeyiz? Gnostisizm Hrisitiyan Kabalası mı? İsa’nın ismi dışında hepimiz tamamen Yahudi dünyasındayız. Bunlar Zohar’ın ve Hasidim’in gizemleridir. Cinsel eylemler, tüm varoluşun temelidir ve bu düş kırıklığı ya da ihanet veya tüm günahların kötülüğe kullanılmasıdır. 2 özgün bireyin ilişkisi sadece evrenin oluşumunun yansıması değildir fakat makrokozmos ve mikrokozmos birbirini etkiler. Bu Kabbalizm, fakat Gnostisizm mi? Tabi ki Gnostisizm’in pek çok ayırt edici özelliğinden yoksundur. Işık metafiziği, ruhani tehlikeler, günahın dinsel konumu, maddenin degismez doğası, en önemlisi, topluluk uyelerini gerceklige yöneltebilecek gizemli ve saklı bilgiyi iletmeyi düşünmemesi. Binaenaleyh, Yahudi apokaliptik, eskatolojik ve kozmolojik kurgu gibi bir takım kurguların olduğu Filistin gibi dinlerin birbiriyleriyle karıştığı ve hıristiyanlığın yükseldiği bir yerde Gnostizm ortaya çıktı.

Gnostisizm hakkında bunun gibi, günümüze ulaşan belgelerde gün yüzüne çıkarılanlar George R.S. Mead düzenlemesi için gereksizdir. Antolojisini toparlayıp yorumlamasından önce araştırma ve yeni keşiflerle altı sene geçti. Ölü deniz parşömenlerinden, heretik Judaism’e bağlı bir mezhebe dair bir anlaşmadan yakın zamanlarda haberdar olduk ve bu parşömenlerde Gnostisizmi geliştirmek için farklı fikirler saptayabiliriz. 1955’e kadar Berlin Papyrus, Mead’s Akhmin Codex, tümüyle kritik sayılarıyla basılmadı, Mead’s sayısı ise hala ses getiriyor. 1945 senesinde Yukarı Mısır’da Nag-Hammadi’de Gnostik kitaplardan oluşan koca bir kütüphane keşfedildi, 13 cilt, 48 tez, 700den fazla sayfa. Ne yazık ki, ekonomik ve politik dengesizlikler bunların çoğunu kamudan sakladı. Şimdiye kadar, Gnostic kitaplar sadece Akhmin of Codex, Gospel of Truth ve Gospel od Thomas’ı kapsıyor gibi göründü. Fakat biliyoruz ki diğerler baştan sona Jean Doresse serisidir. Gnostisizm hakkındaki bilgilerimiz derinleşti ve zenginleşti fakat Mead yazdığından beri hiç köklü bir değişime uğramadı.

Faith Forgetten parçaları duruluğun başyapıtıdır veya berrak olduğu kadar inanılmaz karmaşık, zor ve muğlak bir konuyu yorumluyor olabilir. Bir zamanlar, kısa bir süre Mead’in Gnostiklere olan sempatisi onu biraz hassaslaştırmıştı fakat o asla bu sempatinin objektifliğine zarar vermesine müsaade etmedi. Altı yıldan sonra hala Gnostisizm’in temellerinin en iyi rehberiydi.

Ortodoksluğun evrimine Gnositizmin etkileri üzerine Mead’den öğrendiklerimize bir kaç şey eklememiz faydalı olabilir. Sinoptik İncillerde enkarnasyon  tarihi dramalarda bir doruk noktasıdır. Paul ve biraz daha az seviyede Romalıların Mektubu’nun yazarı John sürekli olarak Gnostik terimleri kendilerine göre yorumlayarak enkarnasyonu kozmik dramalarda doruk noktasına taşımıştır. Gnostik melek bilimi, Dionysius’un Pseudo-Areopagite’siyle birlikte cennetin bütün Katolik ve popüler mitolojik yapısını etkilemiştir. Gnostik kozmolojinin izleri Dante’nin her yerinde bulunmaktadır. Gnostiklerin Perslerden etkilendikleri özel hafif fizik ve metafizik bütün Skolastik felsefeyi etkilemiş ve St. Bonaventura’da doruğuna ulaşmıştır. Jakob Boehme’de Gnostik teorinin yükselmesi (ve modern fiziğin temel varsayımları altında hala var olmadığını kim söyleyebilir?) ile birlikte tekrar ortaya çıkmıştır.

Gnostiszm popülerliğini yitirip yerini Mani dini almıştır. Mani dininden de Paulusçuluk, Bogomilizm ve onlardan da Rus sapkınlıkları ve ünlü Albigeois Haçlı seferi katarisi gelmiştir. Takip etmenin imkansız olduğu şekillerde, Gnostisizm mitolojisi hayatta kalmıştır ve yer altında 17. yüzyılda okültizmin yeniden canlanmasıyla birlikte ortaya çıkmıştır.

Velhasıl, Gnostisizm ilk Hıristiyan çağlarının Gnostisizm ilk Hristiyan çağlarının Gnostik alıştırmaları için ne yaptı? Klise güçsüz olduğu müddetçe ayrılıklara razı gelmek zorunda kaldı. Bazıları doğuştam heterodoks gibi görünüyordu. Bu, belirli kişiliktekilerşn Eski Ahdin resmi tanrısına ve kilisenin gerçekten şeytan olduğuna inanması için muhteşem bir teselliydi. Bu kulağa gelebileceği kadar saçma, uçarı değil, Troçkistler’in bulunduğu çevrelerce medeniyet için muhteşem bir şeydi. Klise ataerkil ve otoriter olduğundan dolayı, Gnostisizm anaerkil ve liberter eğilimlere, bunların bastırıldığı ya da serbest bırakıldığı tüm toplumlarda dışavurum imkanı verdi.

Bunun da ötesinde, Gnostiklerin zihinlerindeki evrenin fotoğrafı olarak zemine yansıttıkları kendilerinin derinlemesine cehaletidir. Bu mitolojik bir tanımlamadır, adeta tasarlanmış bir yapıyı işleten güçlerden biri ve insanoğlunun kişisel devrimidir. Bu, diğer inanç sistemlerine göre daha yakın, imkanlıdır mümkündür çünkü diğerlerinin tümü en uyduruk, en düzmece ve Jung’ın tanımladığı Kolektif Şuursuzluğun kurumlaşmış bir panaromasıdır. Bu Gnostik sapkınlık bir çeşit toplumsal terepatik rüyadır. (Bu kavram Jung’un işaret ettiği gibi hiç bir gizemli ruhani durumun insanlarla paylaşmını gerektirmez. Bu, kolektif bir resimdir çünkü herkes çoğunlukla aynı yollarla cevap verir çünkü hepsi aynı psikolojik inayete sahiptir.

Evren üzerinde olmasa bile sembollerin güdümlemesiyle kendi zihnimizde yapılandırabilirdik. Gnostisizm esasen hayatın, insanın, tanrının ve ahlakın büyülü bir teorisidir. Ruh-madde, iyi-şeytani, tanrı-yaradılan, sınırsız güç-özgürlük, Hristiyanlıkla ortaya çıkan ikilemlerdir. Gnostisizm insanın ve evrenin birbirlerini etkilediğine dair yazışmaların büyülü öğretisiyle sorunu çözmek için atılımda bulunmuştur. Aslında bilim tarihinde olduğu kadar inanç tarihinin de de bir aşamasıdır. Bu zorlu bir aşama fakat hala etkileşimde oldukları halde sadece Teosofist değiller fakat Heisenberg’in Belirsizlik İlkesinin onkolojik bir buluş olmasından ziyade matematiksel bir ifade olduğunu düşünürler. Simya, Gnostisizm vasıtasıyla ve buna rağmen mikro ve makro kozmosun benzer güdümlemesiyle zenginlik ve affedilmeyi elde etmek amacıyla bir girişimdir. Ama Alfred North Whitehead felsefesi de aynı ilke üzerine kurulmuştur. Gnostisizmden güneş sistemi hakkında hiç bir şey öğrenemezsen, dünyadaki iyilik ve kötülüğe dair bir parça ve kendimiz hakkında oldukça fazla şey öğrenebiliriz.

Başka bir yerde dediğim gibi G.R.S Mead, A.E. Waite ile son yüzyılın sonlarının okült mezheplerinden ve hareketlerinden yuvarlanarak gelen tek gerçek alimlerin ayrımını paylaşıyor. Bizim Gnostisizim anlayışımzda ona sadece antolojisini değil, aynı zamanda Gnostik risale, Pistis Sophia’nın baskısını da borçluyuz. Ona aynı zamanda İngilizce Hermetik edebiyatın tek okunabilir çevirisi olan Thrice-Greatest Hermes’i de borçluyuz. Ona toplam borcumuz için hesaplaşmayı ertelememiz gerekir. Günümüz için yeterli, altmış yıl sonra da o Gnostisizm için en güvenilir kılavuz olmaya devam ediyor.

KENNETH REXROTH | 1960

çeviri: flagg / etilen
d.not: elimize geçince tanıtacağımız siber gnosis için çevrilmiştir.

bukowski – sansür üzerine

Charles Bukowski, bir okuyucusundan 1985’te Hollanda’nın bir kütüphanesinden  bir kitabının kaldırıldığı yönünde bir mektup alır… Sevgili Hans van den Broek, Nijmejen Kütüphanesi’nden kitaplarımdan birinin kaldırıldığını haber veren mektubunuz için teşekkür ederim. Kitabım siyahlara, kadınlara ve eşcinsellere ayrımcılık yapmakla itham edilmiş. Sadist olmak için sadist olduğu söylenmiş. Ben en çok mizah ve gerçekler konusunda ayrımcılık yapmaktan