Menü Kapat

Kategori: makale (sayfa 2 / 21)

yağmur

Dünyanın her yerinde, özellikle de nadir görüldüğü yerlerde, yağmur, yağmadan önce bir bütün olarak duyumsanır. Bir bulut olarak yaklaşıp gökyüzünü kaplar; yağmur yağmadan önce hava kararır ve her şey gri­liğe boğulur. O sırada, yağmur boşalmak üzereyken, gerçekten yağdı­ğı zamankinden daha çok bir bütün olarak duyumsanır; çünkü çoğu za­man şiddetle hasreti çekilmiştir ve kelimenin tam anlamıyla hayati önemi olabilir. Ancak duasına çıkıldığında bile her zaman ortaya çık­maz; büyü yardıma çağrılır; yağmuru çekmenin çok ve çeşitli yöntemi vardır.

Yağmur damlalar halinde yağar. Pek çok damla vardır; bunlar gö­rülebilir; hareketlerinin yönü de tek tek fark edilebilir niteliktedir. Bütün dillerde yağmurun yağmasından düşmek diye söz edilir. Yağmur paralel çizgiler olarak görülür ve düşen damlaların sayısı yönlerinin birörnekliğini vurgular. İnsanı düşüşten daha fazla etkileyen başka hiçbir hareket yoktur; düşmeyle karşılaştırıldığmda diğer bütün hareketler önemsiz ve ikincil görünür. Çok erken çağlardan itibaren düşmek insa­nın en korktuğu şeydir; insanın hayatta, karşısında savunmaya geçtiği ilk şeydir. Çocuklar düşmemeyi yavaş yavaş öğrenirler; düşmek belir­li bir yaştan sonra, aptalca ve tehlikeli olur. İnsanın tersine, yağmur düşmesi gerekendir ve bu kadar sık ve bu kadar çoğulluk içinde düşen başka hiçbir şey yoktur.

Düşüşün ağırlığının ve sertliğinin düşen damlalann sayısıyla azal­ması olasıdır. Damlaların yere çarpışı işitilebilen hoş bir ses çıkarır. Damlalar cildin üzerinde hissedilebilir; bu da hoş bir duygudur. En azından üç duyu, görme, işitme ve dokunma, yağmurun deneyimlenmesinde yer alır ve bütün duyular için yağmur çoğul niteliklidir. İnsanın kendisini yağmurdan koruması kolaydır. Ancak nadiren ciddi bir tehlike oluşturur; çoğunlukla yararlı ve bütün insanlan saran yoğun bir şeydir yağmur.

Yağmur damlalarının yarattığı etkide bir aynılık vardır. Düşüşleri­nin paralel çizgiler halinde oluşu, gerek seslerinin gerekse cilt üzerin­de bıraktıklan ıslaklığın birömekliği, bu aynılığı vurgulamaya hizmet eder.

Yağmurun yoğunluğu değişkendir. Yağmur şiddetli ya da hafif ola­bilir; düşen damlalann sayısı da dalgalanmalar gösterir. İnsan hiçbir şekilde giderek artacağına güvenemez; tersine sona ereceğini ve dam­lalann toprakta iz bırakmadan yok olacağını bilir. Yağmur bir kitle simgesi olduğunda, ateş’te olduğu gibi öfke ve karşı konulmaz artış aşamasını temsil etmez. Deniz kadar sabit de de­ğildir ve nadiren deniz kadar sonu gelmez bir nitelik taşır. Yağmur de­şarj anındaki kitledir ve kitlenin çözülmesini temsil eder. Zamanı ge­lince bulutlar yağmurun içinde çözünür; damlalar düşer; çünkü artık bir arada duramazlar ve tekrar birleşip birleşmeyecekleri ya da ne za­man birleşecekleri açıkça belli değildir.

Elias Cannetti

Amsterdam Bildirgesi

  1. SİTÜASYONİSTLER kültürde ve hayatın anlamı sorusunun ortaya çıktığı her yerde, gerici güçlere ve ideolojilere karşı çıkmak için her fırsatı değerlendirmelidir.
  2. Hiç kimse, Sitüasyonist Enternasyonel üyeliğini basit bir ilke anlaşması olarak görmemelidir; bütün katılımcıların asıl faaliyeti, pratikte ve kamusal alanda, disiplinli eylemin gerekliliğiyle, ortak olarak sunulan perspektiflerle ilgili olmalıdır.
  3. Tekil ve kolektif yaratıcılık olasılığı, bireysel sanatların ayrışmasında zaten açıklanmıştır. SE onlar yenilemek için herhangi bir girişimin haklılığını ortaya koyamaz.
  4. SE’in asgari programı, üniter bir şehirciliğe uzanması gereken ve bu ortamlarla ilgili yeni davranış biçimlerini araştıran bütünleşik ortamların geliştirilmesidir.
  5. Üniter şehircilik, insan çevresini bilinçli olarak her alandaki en gelişmiş kavramlara göre yeniden yaratan karmaşık, devam eden faaliyet olarak tanımlanmaktadır.
  6. Barınma, trafik ve boş zamanı değerlendirme sorularına çözüm, yalnızca günlük yaşam düzeyinde tek bir sentetik hipotezde birleştirilen sosyal, psikolojik ve sanatsal perspektiflerle ilgili olarak düşünülebilir.
  7. Bütün estetik düşüncelerden bağımsız olarak üniter şehircilik yeni bir kolektif yaratıcılığın meyvesidir; bu yaratılış ruhunun gelişimi, üniter şehirciliğin ön koşuludur.
  8. Bu gelişmeye uygun ortamların oluşturulması, bugünün yaratıcılarının acil görevidir.
  9. Bütün araçlar, üniter bir eylemde bulunmaları şartıyla kullanılabilir. Sanatsal ve bilimsel araçların koordinasyonu, onların çekirdeklerinin birleşmesine yol açmalıdır.
  10. Bir durumun inşası, geçici bir mikro ortamın ve birkaç kişinin hayatında eşsiz bir an için olayların oyununun düzenlenmesidir. Üniter şehircilik içinde, genel, nispeten daha kalıcı bir ambiyansın inşasından ayrılamaz.
  11. İnşaa edilmiş bir durum, daha özgür bir toplumda, hem oyunda hem de ciddiyette, üniter şehirciliğin durumların inşaasının vazgeçilmez temeli olduğu gibi, üniter şehirciliğin bir aracıdır.

Constant & Guy Debord
Amsterdam, 10 November 1958
çeviri ve yorum: etilen

Maldoror’un Şarkıları

“Bu uslu coğrafyada işte böyle kasaba bandoları olmazsa bugünkü gibi uslu şiirler yazılır…” diyordum. Postadan Maldoror’un Şarkıları çıktı!

Lautremont? Ama ben işe Sait Faik’le başlayacağım, ne haber?Evet, Maldoror’un Şarkıları’nı 1952 ya da 1953’te Türkçede ilk gündeme getiren, -nedense bu olgu, kitabm Önsöz’ünde belirtilmemiş-,Sait Faik’tir. (Seksoloji Yıllıkları)

“Orada, çiçeklerle çevrili ağaçlıkta, çimenlerin üzerinde, kendinden geçmiş hünsa (erselik) uyumakta, yüzü gözyaşlarıyla ıslanmış…”

-Sonradan da olabilirdi ama önceden yazıyorum:- Kendimi kimseyle kıyaslamaya filan niyetim yok. Her bir şey, hele böylesi bir ortamda ve koşullarda, bence ancak bir ‘mahşer günü’nde, şeytansı bir kıyamette açıkça belli olabilir; yani ilerde!

Ve geceleri yaşayan bir insan olarak, Lautremont’un neresinde durduğumu açıklayacağım, açıklıyorum. Çünkü ben işte asıl buradayımdır!

“Ahmaklar, budalalar soyu! Pişman olacaksın böyle davrandığın için, -Mr. Hyde’lıklar ve aynı tomruktan çıkmış ‘kötülük dayanışması’cıları, ve benzerleri gibi- görürsün sen! Pişman olacaksın, görürsün sen pişman! Şiirimle, bütün olanakları kullanarak, insan denen bu yırtıcı hayvanın ve böyle ciğeri (ciğerleri) beş para etmez birini (birilerini) (Tatara Titiri’ler ya da ‘sanat şahsi ve muhteremdir’ usluları gibi) yaratmaması gereken Tanrı’nın camna okuyacağım. Kitap kitap üzerine yığılacak, taa yaşamımın sonuna kadar, ama şu anda bilincimde olan tek bir düşünce yer alacak şiirlerimde.”

Evet, görünürde ‘omnibüs’e, yani ‘atlı tramvay’a; gerçekte ‘toplum’ bile olamayan bir ‘topluluk’a alınmayan o çocuğu, yumruyu yerden kaldıran ve yaralarını saran Eskici’de, -siz bu satırları sıkılmadan okuyan okurlardan da-, daha büyük ve ne güzel bir yürek vardır. Yedi nal değil, ipleri koparmış bir ‘kötülük toplumu’nda yaşanıyor olsa da sokağa atmayacaktır onu.

Ne demek istediğimi, Maldoror’un Şarkıları kitabını pek de var sayılmayan yüreğinizin buzu eriyerek edinirseniz ve Türk yazınında yakından bir benzeri bulunmayan ‘omnibüs’ bölümünü okursanız olup biteni belki biraz anlayabilirsiniz.

(Kari Marx, Latince “De omnibus dubi tandum” sözünü, özdeyişini çok severmiş. Yani “Her şeyden kuşkulan!” Ben bunu eski arkadaşlara çok önerdim, ama artık nodul bile işe yaramıyor.)

Bu vesileyle söyleyeyim: Bir ömür boyu esnemiş olan Salâh Birsel ve sülâlesi, hiç Lautremont’lar istemediği için olsa gerek, akimca “Lautremont ile karardık ve içinden çıkılmaz bir yola düşen Fransız edebiyatı” diye yazabiliyorlar. (Burada adeta ‘susuzluktan ölen’ ve insandan ve insanın hallerinden başlıcası olan şiirden, kendisi gibi, iyice uzak kalmış Suut Kemal. Yetkin konuşuyor sanırsınız! Yani bugünkü kullanışla, geliştirirsek, İhsan Doğramacı! – Herkesin başka alanlarda aşağı yukarı bir karşılığı var: Sözgelimi, Ahmet Tarık Tekçe de Asım Bezirci’dir.)

(Bana kalırsa Salâh Birsel, gerçek şiire kanşmayıp, kendisini yaşayan bir-iki şairden biri olarak gören, -çok garip, bunların bir şey olduklarım kimseden duymadım-, Muzaffer Uyguner, Behzat Ay ile yetinmelidir.

Ve ıslah olmuş olanları da ya da sırılsıklam yeteneksizleri ya da sözünün eri olmayanları, sıradan da olsalar, kendisiyle aynı katmandan diye kollayan Enis Batur da Salâh Birsel’i (tabii bu arada Ercüment Behzat Lav’ı da) büyük şairden sayar. Kimbilir ben yanılıyorum galiba.)

Elbet Türkiye’de Lautremont ve Lautremont’lar yok, olmamıştır. -Böyleleri kara kamu adma yaşatılmaz! Zaten çağdaş ve çağcıl şiir denince genç sanatçıların bile çok büyük çoğunluğu ancak ve biraz Baudelaire’i (1821-1867) anlıyorlar. Baudelaire 122 yıl önce ölmüştür o ayrı!

Önsöz’de hadi Sait Faik atlanmış olsun diyelim. Ama Lautremont’un işveli Montevideo’da evden kaçarak horoz döğüşlerine (aklıma Türkçenin yaşayan en önemli düzyazarı olan Yusuf Atılgan geldi; hemen, şimdi) gitmesi ve o çocuk ve yeniyetme Uruguay gecelerinde çok etkilendiği Aleysius Bertrand’ın (1807-1841) Gaspard de la Nuit’sinin hiç değilse adının şöyle bir anılması iyi olurdu. Galiba derlenen-Önsöz biraz kavaf işi. -Biliyorsunuz Aleysius Bertrand’m Gaspard de la Nuit’sini Maurice Ravel bestelemiştir-

“Her ülkede değişik tanrılar var, burada timsah, orada orospu.”

“Bir kardeş, kardeşlerinin yaptıklarını görünmeden seyretmeyi sever”.

“Yapması gereken şey, bir taş alıp şu aynayı paramparça etmek”.

Bitirirken bir şey:
İşbu düz-çeviri bir ortaokul Fransızca öğretmeni için iyi, yükselebilir. Ama yine de Maldoror’un Şarkıları’m bir şair çevirseydi daha iyi olurdu gibime geliyor.

(1989)
Ece Ayhan

Yaratımın Güçleri

Gabriel Tarde’da Ekonomi-Politiğe Karşı Ekonomik Psikoloji

İtalyan otonomist sosyolog ve filozof Maurizio Lazzarato’nun Puissances de l’invention: psychologie économique contre l’économie politique (Yaratımın Güçleri: Gabriel Tarde’da ekonomi-politiğe karşı ekonomik psikoloji) adlı son kitabı henüz elime geçti. Burada ve Modern Görsel Sanatlar derslerinde (keza Birikim ve Virgül dergilerindeki birtakım yazılarda) Tarde sosyolojisine çok genel çerçevede değinmiştik. Durkheim ile polemiğini, Tarde düşüncesinin Bergson felsefesi üstündeki güçlü etkisini, neden Türkiye’de apaçık Bergsoncu olan bazı yazar ve düşünürlerin varlığına rağmen (mesela Tanpınar) asla tanınmamış olduğunu, bugün neden yeniden canlandırılmaya çalışıldığını (özellikle Eric Alliez ve adı geçen çalışmanın yazarı Maurizio Lazzarato tarafından) azar azar tartışmıştık. Şimdilik bir iki detayı vurgulamakla yetineceğim.

1. Negri & Hardt’ın Dionysos’un Emeği (şu anda Birikim Yayınlarının programında, çevrilmiş ama redaksiyonu halen sürüyor) ve İmparatorluk adlı kitaplarının oluşturduğu çerçevede bu yeni kitap (şu anda okumayı sürdürüyorum) nerede duruyor? Maurizio Lazzarato ile yıllar önceki bir konuşmamızda Tarde’ı belki de aynı anda keşfettiğimizi (bambaşka saiklerle de olsa) hissetmiştik. Negri ile birlikte çalışırken ortaya attıkları “gayrımaddi emek” mefhumunda Tarde’a, yani böyle bir emek tanımını ilk kez yapan kişiyi ele almanın zorunlu olduğunu, Negri’nin bundan haberdar olmamasının ise önemli bir eksiklik olduğunu, ne var ki yaşı gereği Negri’nin böyle bir yüklü Tarde okumasına topyekun girişmekten geri durduğunu anlatmıştı.

2. Oysa mesela Deleuze’ün Tarde okumasını oldukça ciddi yaptığı anlaşılıyor — başvurularında oldukça ender görülmesine karşın, Deleuze’deki Bergsoncu damarın kaynağında bulunan bir düşünüre çok şey borçlu olduğunu düşünmemiz gerekir. Tarde’ın çok güzel bir formülünün hem Nietzcheci bir perspektifte okunabileceği, hem de ona karşı ileri sürülebileceği fikri Deleuze’ü ziyaret etmiş olmalı: “Hakikat şudur ki insan, insanda bile hiçbir zaman insani olana hayranlık duymadı, hep insanüstüne duydu…”

3. Deleuze ile Guattari’nin Tarde’dan yola çıkan sorgulamaları sadece Bergson’dan değil Nietzsche’den kaynaklanıyordu: “peki acaba değerin değeri nedir?” Değer sadece ürünün içinde “billurlaşan” (Marx) birikmiş emek midir, yoksa varoluşun üretiminin bir etkisi olarak arzuların, “yeninin yaratılmasının”, kısacası fark ile tekrarın içkinliği midir (Tarde)?

3.1 Tarde, Marx’ın ölümünün hemen ardından ekonomiyi ve toplumsal olguları kavramak için cesurca en basit ve yeğnik kuvvetleri iş başına çağırmaktan çekinmemiş olan kişiydi –arzu, sempati, toplumsal bağ… Bunlar, onun neden klasik ekonomi-politiğin içinde saklı bulunan tuzaklara düşmediğini ve ekonomik psikolojisiyle bir çıkış yolu bulmaya yönlendiğini gösteriyor… 68 “fark ve tekrar” mefhumlarının etrafında dönmüş, ama bu tartışma ekonominin alanına sıçramamıştı — tehlikeli bir alan, ve dönemin militanları ve düşünürleri, bu alanı temkinli bir Marksizmin denetlemesini yeğlediler…

Devam

kıyı bucak

Cemal Süreya – Biliyor musun, ilkokulda ben adımdan, soyadımdan, okulumdan, mahallemizin adından, sokağımızın adından utanırdım. Düşün: Adım Cemalettin, soyadım Seber (ki anlamı yok, herkes yanlış anlıyor); Pürtelaş Mahallesi’nde oturuyoruz, sokağımızın adı da: Tavukuçmaz … Okulum da ahşap bir yapı; A, B, C, diye şubeleri olmayan çok küçük bir okul. Pürtelaş’ın anlamını da bilmiyordum. Yıllar sonra anladım gerçeği: O adlar (benim kendi adım dışında) ne güzel adlarmış! Ben o sıralar 8-10 yaşlarındaydım. Ama beş on yıl önce kocaman kocaman adamlar Tavukuçmaz gibi son derece ince bir sokak adını değiştirdiler. Şimdi Akyol Sokak, o sokağın adı. Şeyi de değiştirdiler. Sormagir Sokağı’nın adını. Bilmem ne efendi sokağı yaptılar.

Ece Ayhan – Değiştirirler, değiştirirler! En ufak bir yapısal değişime gidilmediği içindir herhalde; hem de bin yıldır. Ben şimdi eski Sormagir’de oturuyorum. Semtlerin adı bile değiştirildi, galiba artık Denizabdal da yok.

Cemal Süreya – Kış günlerinde Kazancı Yokuşu’ndan aşağı bir iskemleyi kızak yaparak indiğimi anımsıyorum. Fındıklı Durağı’nın oraları odun depolarıyla kaplıydı. Aralarından geçip denize yaklaşamazdın. Dolmabahçe Camii’nin yanındaki denizden ayrılmış havuzda suya girerdik. Fındıklı, Cihangir, Kabataş’ın set üstü baştan başa ahşap. Ben namaz kılıyorum. İki kez de Cihangir Camii’nin minaresinde ezan okudum. Müezzin ödülü olarak.

Ece Ayhan – Ben birşey ekleyeceğim: Dolmabahçe Camii’nin yanındaki havuz değildi, cumhurbaşkanlığı deniz motoru Acar’ın bulunduğu bir korunaktı; ben yüzmeyi 1944 ya da 1945 yazında orada derin yerde öğrendim, önce ‘sivil’ giriyorduk. Taksim’de Sakızağacı’nda oturuyoruz. Evet, insanın herhangi bir ‘iş’e kendi özel tarihinden girmesi bence iyidir.

Cemal Süreya – Ama her zaman mı?

Ece Ayhan – Cumhuriyet’te özellikle (1953 gibi) 1955’ten bu yana (Keldani, Süryani … kemiklerinin bekçisi onlar ayrı – “Ben kemiklerin bekçisiyim!” diyordur bir Rum-Ortodoks patriği) süsüne kaçılmış olsun olmasın bütün Anadolu; aşiretleriyle mezralarıyla, Zap Suyu’yla, cinleriyle bunun karıştırmalarıyla töreleriyle, Siirt’teki ünlü Tilo köyüyle, Fırat’ın en kalın kollarından biri olan alabalıklı Tohma Çayı’yla … akın akın İstanbul’a, bir çağlayan gibi boşalır, boşalıyor.

Herhalde ve yalnız, 41 insan-yılı Dolmabahçe önlerinde denizle hiç kıpırdamadan yatan Missouri’yi görmek için değil ama! Evet, geçmişte ve serüvende her birşeyin bir başlangıcı ya da başlaması vardır: Missouri’nin Amerika’dan getirildiği 1946 tarihi (iktisatçı Keynes de ölmüştür) bizler için bir bakıma bir ‘milat’ (Amerika) sayılabilir, sayılmalıdır da. (Nasıl ki 1914 Osmanlısında [önce Göben, sonra da] Yavuz Zırhlısı eskiden bir başka ‘milat’ [Almanya] sayılmışsa.)

Cemal Süreya – Almanlarda ürkünçlükle trajik duygu her zaman iç içedir. Bunu da en çok mimari biçimiyle dışa vurur bu ulus. Korkunçtur evlerinin çatıları Almanların. Almanı, Nietzsche’den, Rilke’den daha iyi anlatırlar. Londra’da ise çatılardan kanguru akar.

Ece Ayhan – Ee, ne olsa Freud (1939) Londra’da ölmüştür. Bile isteye uzatıyorum, uzatırım da. Missouri zırhlısı Türkiye’yi özellikle Şiir’i (Dağlarca’nın tarih düşürmüş ünlü bir Missouri şiiri vardır) ve Resim’i (Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun da Missouri resmi) tam da ortadan ikiye bölmüştür! Ama zaten (Cumhuriyet tarihinde hem ‘sıkı’ hem ‘uç’ önemli ve aşağı yukarı ‘ilk sivil bir düşünür’ olarak İdris Küçükömer’in ya da ondan aktararak iktisatçı Sencer Divitçioğlu’nun kullanışıyla) ‘battal bir süreç’ içinde (eskiden ‘Bektaşi’ olan, şimdi ise ‘Laik’) ‘dar kalabalıklar’ ile taşradaki ‘İbrahim toplumu’ ayrı köşelerinde kendi yaşamları sürüp gidiyordur.

İktisadın da (yok yok yalnız iktisadın değil her türlü kültürün de) Altın Ölçüt ·kesin bir kuralı vardır: ‘Bir kentte toplanma’ (‘temerküz’)! Düşünün ki devletçi ve faşist Mussolini bile İtalyan taşrasından kentlere (tabii giderek büyük kentlere) göçü engelleyememiştir!

Cemal Süreya – 27 Mayıs’tan hemen sonra çıkan Ülke dergisinin yazarları olarak Eskişehir dolaylarında bir geziye çıkmıştık. Muzaffer Erdost, Fakir Baykurt, Süleyman Ege ve ben. Bir iki kişi daha vardı galiba. Bir Alevi köyünü, bir de Tatar köyünü ziyaret ettik. Tatar köyündeki evlerin içi nasıl güzel! Renk renk, tüller, kilimler, ibrişimler, bir arı peteği sanki. Alevi köyündeki evlerde ise yüksek tavan, boşluk hakim: Öyle bir yerde tek bir kadın vardı ve önündeki teknede hamur yoğuruyordu. Ozanmış. Adı: Döne Sultan. Şiirler okudu bize. Evde hemen hiç eşya yok. Bu iki evdeki çelişik durum beni çok etkiledi. O boşluk (duvarlarda badana edilmemişti) Alevi’nin ruhsal durumunu çok iyi anlatıyordu. Göçebeydi ya da göç zorunda kalabilirlerdi her an. (O yüzden) Maddi hayat koşuluna önem vermiyordu.

Ece Ayhan – İncir ağaçları benim için tarih demektir. Hele yıkıntılarımızdaki incir ağaçları hiç unutulmamalıdır derim. (Bence Cumhuriyet şiir ve düşünce tarihinde ve İkinci Yeni akımda 1962’ye, 1968 de olabilir-, vazgeçilmez ve önemli bir yeri bulunan -zaten her zaman üç, bilemedin dört yer vardır!-şair Sezai Karakoç’a göre keçiler de İncil seslidir.) Olof Palme İsveç’te öldürüldükten birkaç saat sonra Londra’da bilinmeyen biri bir haber ajansına telefon etmiştir: Tarihe bakarsanız anlarsınız!” İnsanlar söylencelere karışmış çok eski haklarını bile arıyorlar, ararlar, hem neden aramasınlar? Bunun gibi.

İnsanlarımız da, yeniyetmelerimiz de artık Anadolu’da tutulamıyor!

Geliyoruz 1940’a:

Ünlü Milli Korunma Kanunu (ve bu arada eş anlayış çerçevesi içersinde Köy Enstitüleri Kanunu da -zamanın Milli’ Eğitim Bakanı kendi ‘ikizleri’nin fotoğrafını okul kitaplarında yayımlatır) Ankara’da yürürlüğe sokulmuştur. Paris düşmüş, Troçki Meksika’da kazmayla öldürülmüş ve yapılan nüfus sayımına göre de Türkiye 17 milyonu bulmuştur.

Cemal Süreya – Ankara’da Baraj’ın biraz ilerisindeki Solfasol köyünde bir dere vardır; sögüt ağaçlarının arasından bir melodi gibi akar. Daha doğrusu bazı notaları sürükleyerek akar; re-re-mi – (Nazilli’de de, kahvelerde ne isterseniz yanında mutlaka bir bardak su getirirler. Bir bardak su isteseniz, yine yanında bir bardak su .. ) Nerede kalmıştık?

Ece Ayhan – Dağlarca’nın o günlerin toplumsal ‘muvazzaf konumuyla ‘uyaklı’ Çocuk ve Allah’ı çıkmıştır.

(İleride ‘marjinal bir insan’ olacak) Cahide Sonku, Muhsin Ertuğrul ile Şehvet Kurbanı filmini çevirmiştir.

(Yine ileride benim yeniyetmeliğim açısından önemli olacak) Disney’in Fantasia’sı çekilmiştir. (Ayzenştayn’ın Şimal Hücum Taburu -Aleksandr Nevski- ise 1938’de çevrilmiştir.)

Nazım Hikmet ‘içerde’dir ve ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’nı yazmaktadır.

Yani kısacası Sivillikler, Aykırı Dallıklar (belirtileri dahi) ortaya çıkmamıştır daha.

Biz de; 1940 kasımında birgün baba Behzat, anne Ayşe, abla İffet ve ben 9 yaşında kısa pantollu bir çocuk olarak Çanakkale’den (ön kapıdan girilmeyen İstiklal İlkokulu’nu, o zaman her şeye yukardan bakan üç katlı Saat Kulesini, kömür çuvalları taşıyan ayakkabısız kahverengi develeri, o develerin uzun kirpiklerini, İngiliz Bahçesini, Şeyh Ahmet’in Oğlu, filmini, çelmeli kaçmalı deve güreşlerini, Sarıçay’ın üstündeki tahta köprüyü, perdeleri bile bulunmayan bomboş bir evi, bir (ve her) ‘vurulan’ türküde adı geçen Aynalı Çarşıyı, ‘sarışın’ höşmerimleri, okul kapısında yaşlı bir kadının sattığı üvezleri, suyu döküldükçe kuş gibi öten küçük testileri, karantina rengini, çatanaları … ve de Hastane Bayırını çok seviyordum) vapurla (belki ‘üstten mahmuzlu’ Antalya vapuru olabilir, neredeyse kaptan köşküne, bacasına kadar siyaha boyalıydı) güverte yolcusu olarak ama ambarda ince cacalalarla, 1916’da Gelibolu ‘yarımada’sından (Datça da bir ‘yarımada’dır, ‘Kherkonessos’) kaçan İngilizlerden kalma ve 1978’e kadar, gittiğimiz her yere, görünmeyen bir köpeğimiz gibi, taşıdığımız açılır kapanır hafif bir masayla -orta ikiden başlayarak işte şiirleri bu masada kurdum-, çiçeklerle ( camgüzeli ve ıtır), sepet içinde bir kediyle birdenbire kalktık, Demirkapı’daki bir asker-sivil terzisinin mıknatıslı bir çelik, makasla yere düşen toplu iğneleri toplaması gibi, bir ‘toplanma’ (ya da bir (toparlanma’) gereği lstanbul’a. – Gerçeküstücüierin düzenlediği bir haritaya baka dünyanın iki başkentinden biri olan (öbürü Paris) İstanbul!-, işte Cankurtaran’a geldik.

Cemal Süreya – Cankurtaran’dan 3-4 istasyon sonra Kocamustafapaşa var. Kocamustafapaşa dolaylarında bir durak vardı: Merhaba durağı. Kumbaracı Yokuşu’nun bir adı da İtalyan Yokuşu. Selçuk Baran orada oturur. Çeşmenin yanında.

Ece Ayhan – Ece Ovası, annemin köyü Yalova, Ece Baba; Akbaş’daki Hero’nun kalesi, bugün Tekke; Dağ Baba, Boğalı (Bigalı) köyü, Anafartalar, Ece Limanı, Sarıkız yamaçları, Kilya küçük körfezi, Maydos (Eceabat), Bolayır, babamın kasabası Gelibolu’daki denizfenerli Hamzakoy, Evreşe yolları; anneannem Hesna, teyzem Zakire; annemin ve ablamın arkadaşları Unzile, Baise … artık geride kalmıştır.

Cemal Süreya – Evreşe türküsünü bilirsin. Tek türküsüyle var olan o (köyü) şiirime sokmuştum. Evreşe’nin de adını değiştirmişler, Kadıköy yapmışlar.

Ece Ayhan – Ekliyorum; Denizabdal bir deniz evliyasıydı. Ne garip hep kara evliyaları olacak değil ya?

(…..)

Şehir dergisi – 1987

Hayat-Ölüm

Bloson oğlu Ephesoslu Herakleitos “doktorlar kesip dağlayıp bir de karşılığında para istiyorlar, hastalıkların yaptığıyla aynı şeyi yaptıklarından bunu hiç haketmedikleri halde” dediğinde belki de asırlar sonra başka bir düzlemde keşfedilecek bir hayatölüm meselesini derinden sezmişti. Elimize kalan fragmanları sürekli olarak hayatölüm, uyku-uyanıklık karşıtlıklarını işleyip duruyorlar. Hayat-ölümün bir süreklilik, tek bir “içkinlik düzlemi” üzerine yerleştirilmesi onun “karanlık” felsefesinin esas meselesiydi –inen ve çıkan yol bir ve ayni, ölümlüler ölümsüzlerdir, ölümsüzlerse ölümlüler, çünkü birileri öbürlerinin ölümünü yaşarlar, ötekiler diğerlerinin hayatlarını ölürler… Karşıtların birliği öğretisini asla hayat ile ölümün aynı şey oldukları şeklinde yorumlamamak gerekiyor. Söylenmeli ki Hegel bile “diyalektiğini” geliştirirken böyle bir hataya düşmemişti. Daha çok hayatla ölümün aynı düzlemde yer aldıkları fikrini kabul etmek gerekiyor. Böyle bir öğreti hayatı ve ölümü aynı doğaya ve yeryüzüne indirmekteydi ve Herakleitos’tan Stoa felsefesine, oradan da Spinozacılığa kadar gelişimini sürdürecekti…

Ne demektir hayat-ölümün tek bir düzleme yerleştirilmesi? Öncelikle bütün kültürlerde her ölümle bir hayatın başladığı, hayatın başladığı her yerde bir ölümün vuku bulduğu doğrultusunda bir inanç biçimin varolduğunu, bunun çoğu zaman mitolojilerin esas temalarından biri olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Hayatı yinelenen bir çember olarak tasarlayan bu öğretiler bir taraftan “edebi dönüş” fikrine, öte taraftan ölümün “evcilleştirilme” pratiklerine bağlanıyorlar. Versiyonlarından biri ölümü ötedeki bir hayata, bir öte dünya düşüncesine doğru itiyorlar –ruh göçü, ahiret öğretileri… Nietzsche’nin hatırlattığı gibi “ruhun ölümsüzlüğü” inancı herhalde çok basit bir deneyimin yanlış yorumlanışıydı: ölürken ıkınma ve can çekişme görüntüsü ve sanki bir şeyin bedenden kopup gittiği fikri…

Ölümü bir öte dünyanın yaşantısına atan dinsel ve ahlaki öğretiler ölümün bu “dışsallığını” onun evcilleştirilmesi için bir çare olarak kullandılar. Hayatı ölümle yargılamak… Ya da daha sofistike ve tek tek tüm bireylere kadar uzanan bir mutlak Tanrı sorgulaması, Son Yargı… Hayatın artık bir sonu, bir amacı ve daha yüksek, aşkın bir düzlemde yer alan bir hedefi vardı. Herakleitos’tan başlayarak Spinoza’ya dek vardığını söylediğimiz “içkinlik” düşüncesi hep bu aşkınlık öğretisi tarafından dinsel ve düşünsel bir baskı altında tutulmuştu.

Ölüm konusundaki en ilginç felsefi tutumu Spinoza’da buluyoruz: canlı bireyin özünün değil varoluşunun sonlanışı olarak ölüm onun için bir hiçtir ve onun bilincine hiç bir kavram sunamaz. Başka bir deyişle bir hiçlik olan ölümü düşünmek bir hiçten ibarettir.

Ulus Baker

etilen sosyete . 2003 - 2019 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.