Menü Kapat

Kategori: makale (sayfa 1 / 21)

Pulculuk Üzerine

Yüksek Kaldırım bilindiği gibi karışık, kozmopolit, yani belalı bir yerdir. Karaköy’den yukarıya, ya da Tünel’den aşağıya bu sokak üzerinden saptığınızda, elbette tatmin edeceğiniz arzularınıza ve ihtiyaçlarınıza göre kayıt düşerek, sağa ya da sola sapmanın tehlikeli sayılabileceği bir güzergâhı seçmişsiniz demektir. Karaköy’den Tünel’e çıkarken sağdaki sokakların birkaçı genelevleri, soldakilerin birkaçı ise pulcuların dükkânlarını barındırır. İleride ele alacağımız “sahaflık” gibidir pulculuk (bu sonuncular yukarıya, Tünel’e daha yakındırlar). Ama birkaç önemli noktada ondan ayrıldığını, tümüyle farklı bir “alçaklık” türü olduğunu göreceğiz. Sokağın öte tarafında bulunan genelevlerle hiç bir alâkası yokmuş gibi davranan bu dükkânlar, sahaflarınkine göre daha derli toplu, daha temiz pak, az biraz daha gösterişlidirler. Yaşlı kurt filatelistler arasındaki o korkunç pul pazarlıkları konumuz dahilinde olmasa bile, bunlar genellikle lise yıllarındaki genç, kolejli ve harçlığının belli bir kısmını nereye harcayacağını bilemeyecek kadar şanslı sayılabilecek erkek öğrencileri tuzağa düşürürler. “Gel sana pul koleksiyonumu göstereyim” gibisinden boktan bir klişe ile anlatılmak istenen şeyden daha tehlikelidir bu durum.

Yüksek Kaldırım’ın pulcuları genellikle orta yaşın üstünde, yaşlıca adamlardır. Ticari bir tecrübeye sahip oldukları pul koleksiyonculuğuna yeni yeni başlayan bu genç oğlanlar tarafından kolay kolay anlaşılmaz. Ama koleksiyonculuk saplantılı bir oyun olduğu ölçekte (durumun bir “saplantı”dan çok daha karmaşık olduğunu ileride göreceğiz) ticari açıdan bu tombul ihtiyarlarca kandırılmanın bu çocukların öznelliği açısından o kadar büyük bir önem taşımadığı da düşünülebilir. Hayır. bireysel saplantılardan, ya da daha tehlikeli “koleksiyonlardan” bahsediyor değiliz (bkz. “Koleksiyoncu” adlı film). Bugün Türkiye’nin en eski dernekleri arasında “filatelistler” derneği de yer alıyorsa, sorunun çoluk çocuk eğlendirmekten daha büyük bir tutku sorunu olduğu hemen kabul edilecektir. Sorun ciddi bir uluslararası devletler hukuku, ulusal eğitim ve devletin bekâsı sorunudur. Filatelistlerin antikacılarla, sahaflarla ve genel olarak her türlü nostalji tüccarıyla ortak olarak paylaştıkları tutku, bir “biriktirme” hevesinden önce bir “elitizm hezeyanı” olarak görünüyor. Borges’in “Zahir” öyküsünde sergilediği alçaklık türünün en temel bileşeni olarak beliren bu hezeyan, sahaflarda bir “gelenek merakı” gibi görünebilse de, pul satıcılarında muhafazakârlığın başka bir dalına, “devlet” meselesine ilişkin olan bir tutkuya göndermektedir. Derrida’nın, şu metinler koleksiyoncusunun, sevgili Diotima’ya göndermeden beklettiği şu kartpostal üzerindeki pula gözlerini diktiği anda anlayıverdiği gibi, filateli, philatélie bir sözcük olarak bile masum değildir: Evinde bir sözlük barındırmayan için bu terimi gerçek bir Yunanca “terkip” sanma riski söz konusudur. Oysa filateli terimi, filo-sofi ile, “bilgelik sevgisi”yle kısmi bir benzerlik taşıyan bu terim, olsa olsa pul kadar eskidir. Başka bir deyişle koleksiyonu yapılabilecek bir yığın cansız şeyden (mesela eski paralardan) daha yenidir. Eski bir Yunanlıya “filateli” derseniz, o bundan “uzaklık sevgisi” gibisinden bir şey anlayacaktır: Filos + teleia. Henüz “pul kültürünün” varolmadığı Ortaçağ’da ise böyle bir terim, aşık filozof (bilgelik-sever demek ama yalnızca “bilgelik”miş) Abaelardus’un Yunanca bilgisi ölçekleri dahilinde “mektup-severlik” diye anlaşılacaktır. Tabii ki, mektubun tarihinin pulun tarihinden anımsanamayacak kadar eski olduğu iyi biliniyor, aşk mektuplarının, Doğu bilgeliğinin yarattığı edebiyat şaheserleri arasındaki “namelerin” “pul”dan çok daha değerli simgeler  taşıdıkları da kolaylıkla tahmin edilebilir. Her durumda, filateli terimi, Yunanca terkiplerin ve neolojizmlerin hâlâ kullanılmakta olduğu bir dönemde, insanların haberleşmesinin üzerinde tekel oluşturan Devlet’in kurulduğu çağda uydurulmuştu: O zaman artık, şu karmaşık anlam kırıntılarını bir araya getirecek bilgece bir sözcüktü –fila-teli, yani “ulak-severlik”. “Postacıyı sevmek” türünden garip anlamlara kadar işi ilerletebilecek olan bu terimin ikinci kanadı öyleyse –ateleia’dır. (Derrida’nın sevgilisini uyarırken söylediği gibi “aletheia” ile, hakikat ile karıştırmayın). Yani “ulak, postacı, yoldaki…” Derrida, sevgilisine yazdığını ama asla göndermeyeceğini ima ettiği kartpostalda işi, “filateli”nin “vergi muafiyeti” gibi mali-iktisadi bir meseleyle, ya da “aşk uğruna yapılan harcama”yla (aşkın üstüne vurulan damga, dilin öptüğü bir pul…) bağlı olduğunu düıünecek kadar ileri vardırıyor işi.

Biz ise, ülkemizin gelişmişlik düzeyine uygun bir sembolizm çerçevesinde, filatelinin basit ve masum bir koleksiyonculuk türü olmaktan ziyade “devlet-severlik”le, devletlü bir ideolojinin en sinsi” en tehlikeli türüyle bağlantılı olduğunu vurgulamakla yetineceğiz. Pul çıkarmak yalnızca yeni bir iktidarın (söz gelişi Fransız İhtilalinin ardından) ilk yaptığı işlerden biri olmakla kalmaz, ilk devlet tekelini oluşturur. Devlet ideolojisiyle o kadar yakından ve kökten bağlıdır ki, başka hiç bir “devlet simgesi” (Para, sikke, tahvil, bordro, maaş, polis copu, Devlet Güzel Sanatlar Müzesi vesaire…) pul kadar hüzün verici değildir. Koleksiyon dendiğinde ilk olarak pulun akla gelmesi, iki yüzyıllık bir pulun milyarlara varan parasal değerlere sahip olmasından çok, devlet arşivciliğinin bir simülasyonu olarak uyarıcı nitelikte olmasındandır. Pul biriktirilerek sanki dünyanın biriktirildiği sanılabilir. Ama biriktirilen aslında Dünya devletlerinin çeşitli simgelerinden ve resmileşmiş manzaralarından başka bir şey değildir. Bu simgelerin çekiciliği, belki de metalaşma süreci ultra-modern kapitalizmle birlikte tavana vurduğu andan itibaren gülünçleşmeye meyledecektir: Yan taraftaki Allan Ginsberg pulu bunun her bakımdan kanıtıdır. Ancak biz, devletin yalnızca simgelerin dolaşımını değil, haberleşmenin her türünü de denetleme işlevinden oluştuğunu iyi bildiğimiz için, PTT’nin harf be harf özelleştirilmesinin gündemde olduğu bir anda bile, pulculuktan ve filatelistlerden ürkmemizi sürdürmek zorundayız.

Ulus Baker

Dün, Bugün, Yarın

Kolaj en alttan yani temelden başlıyor. İkiye bölünmüş iki insan davranışı: Toplayıcılık ve Avcılık olarak.

Sağ taraf insanlığın ilk toplumsal hareketi olan avcılığa, sol taraf ise toplayıcılığa ve tarıma geçişi ele alıyor.

Dün

Avcı olan insan enerjiye bağımlı olarak yaşar. Tarım kökenli bir insan ise enerjisini hareketlerini kısıtlı bir alana yayarak gidereceği için enerjisini saklayabilir. Avcılar ne yapıp edip avlanmaları gerekecektir. Günlük yaşantılarındaki bilgi-enerji dengesi hayat biçimlerine yansır.

Bilgi-enerji ise evrenin yapı taşlarını  oluşturur. Bilgi ve enerji daima birlikte hareket ediyor gibi görünse bile ikisi arasındaki dengeyi yakalamak çok zordur hatta imkansızdır. Parçacık fiziğinde de olan heisenberg belirsizlik ilkesi buna örnek verilebilir. İnsanlar da durmaksızın enerji-bilgi arasında bulunur ama ikisini aynı anda yapamaz.Her zaman ikisinden biri diğerine kısmen baskın çıkar.

Sağ taraftaki avcılar bir araya gelip geyiği öldürmeye çalışıyor. Sol taraf da ise insanlar dağınık halde ve genelde bireysel duruyor. Sağ taraftaki ağaçlar, sol tarafta çimen yani ekinlere dönüştüğü için toplayıcılar tarıma geçmiştir. Bu avcılığa göre biraz daha üst sınıftır. Sınıfları bu dönemde belirleyen şey aynı zamanda sınırlardır. Tarım toplumu yükseldikçe insanlık tarihide büyük bir oranda değişiyordu çünkü artık bazı insanlar, bazı değerleri şeyleri korumak zorunda hissediyordu. Güçlenme uzun vadede çok çocuk politikasıyla ancak tarım toplumuna geçebilirdi. Avcıların sıkıntı yaşadıkları tek şey ise sınırlı sayıda insan değildi. Onların da bir alanı vardı ama genişti. Senede sadece 2 kere göçle avcı insan konumunda bir çok örnek var ama bu insanların yemek yediği bir çok şeyin ömrü kısaydı. Bu çok fazla enerji isteyen bir durum.

Ortadan başlayıp çıplak bir adamın ayağına kadar olan çizgi ise bu iki toplumun sınırlarının kesin olduğu bir zamanda yaşadıkları anlaşılır. İnsanın genetiğinde bir ‘başkaldırı’ geni var mıdır bilinmez ama insanlık tarihi bir şekilde böyle yürüyor. Bu zamanda ancak toplumsal olarak başkaldırı yapabilenler daha sonra bunu bireysel de yapabilecektir.

Dikey çizginin bittiği yerde ise bu iki topluluğun ileri versiyonlarını görüyoruz. Toplayıcılar artık tamamen tarıma geçmiştir ve medeniyeti oluşturmuşlardır. Avcılar ise bir takım değişikliklere uğramıştır. Sayıları yine azdır ama varlıklarını devam ettirebilmişlerdir.

Sol taraftaki bir mısır firavunu doğrudan yaşananlara bakıyor. baktığın yönün ilerisinde ise elinde mızrak tutan bir heykel var. Tarıma geçen insanlar avcılık ruhlarını bırakamamış, bunun sonucunda ise savaş tanrılarını ortaya çıkarmışlardır.

Firavunun yanındaki üç seçkin insan karşı tarafa bir şeyler sunuyor görünür. Bunun iyi niyetli bir plan olmadığı ortadır. Bu daha çok onları bir işe ikna etmek için olabilir. Kendi işlerine yarayacak bir işi olan tarımcılar, avcıları yemekle ikna etmeye çalışıyor. Ortaya çıkan büyük bir el ise avcı bölümündeki bir cinayete dur demek içindir. Cinsiyeti dahi belli olmayan bir insanı arkadan ilkel biri taşla öldürmeye çalışır. Cinsiyetsiz insan ise sanki hiç bir şeyden haberi yokmuş gibi çaprazındaki çıplak adamı eliyle gösterir. Avcı kısımda yer alan bütün insanların eli havadadır. Mızrak tutan heykel, eline taş alan adam ve çıplak adamı gösteren cinsiyetsiz insan. Sol taraftaki büyük el ise tarım bölümünün büyüdüğünü gösterir. Onlar ellerini büyüte bilmiştir ve bunun ödülü olarak ince işler yapma yeteneği ve yazıyı geliştirmişlerdir.

Devam

kum

Kumun tartışmamızla ilgili çeşitli nitelikleri vardır, ama bunlardan ikisi özellikle önemlidir. Birincisi parçalarının küçüklüğü ve aynılığıdır. Bu aslında iki değil bir niteliktir, çünkü kum taneleri küçük olduklarından aynıymış gibi algılanırlar. İkincisi kumun sonsuzluğudur. Kum  sınırsızdır; her zaman gözün görebildiğinden daha fazlası vardır. Küçük yığınlar halinde belirdiği yerlerde kum önemsenmez. Ancak sahillerde ya da çölde olduğu gibi tanelerinin sayısı sonsuz olunca kum gerçekten çarpıcıdır.

Kum sürekli yer değiştirir ve bu yüzden bir kitle simgesi olarak akışkan ile katı simgelerin arasında yer alır. Kum deniz gibi dalgalar oluşturur ve bulutlar halinde yükselir; toz incelmiş kumdur. Kumun düşman ve saldırgan nitelikli bir şey olarak insanın karşısına çıkması, tehlike oluşturması da önemlidir. Sayılamayacak kadar çok, homojen parçacıklardan oluşan çölün tekdüzeliği, göz alabildiğine uzanması ve yaşamdan yoksun olması neredeyse yenilmez bir güç olarak insanın karşısında yer alır. Kum tıpkı denizin yaptığı gibi insanı boğar; ancak bunu denizden daha haince yapar, çünkü daha yavaştır.

İnsanın çöldeki kumla ilişkisi onun giderek artan bir güçle minik düşmanlardan oluşan dev sürülere karşı sürdürdüğü mücadeleyi akla getirir. Kumun yıkıcı özelliği çekirgelere bulaşmıştır. Çekirgeler, kum gibi bitki örtüsünü kurutur ve ekip biçen biri olarak insan çekirgelerden kumdan korktuğu gibi korkar; çünkü bunlar arkalarında bir çöl bırakırlar.

Kumun nesillerin simgesi olması çok şaşırtıcıdır. Böyle bir simgenin pek çok örneği încil’de bulunabilir ve bu gerçek, insanın çok sayıda torununun olmasım şiddetle arzuladığını kanıtlar. Burada vurgu birincil olarak nitelik üzerinde değildir. İnsanların bir alay kuvvetli ve dimdik oğullarının olmasını diledikleri doğrudur, ama daha uzak bir gelecek, yani nesillerin yaşamının toplamı için bundan daha fazlasını isterler. Zürriyetlerinin bir kitle olmasını isterler; bildikleri en geniş, en sınırsız ve en sayılamaz kitle kumun oluşturduğu kitledir. Yeni nesillerin bireysel niteliğinin ne kadar önemsiz olduğu Çinlilerin benzer bir simgesinde görülebilir. Çinliler yeni nesilleri çekirge sürüsüyle bir tutarak sayılarını ve iç tutunumlarını insanın zürriyeti için bir model olarak yüceltirler.

Zürriyet için Incil’in kullandığı bir başka simge de yıldızlardır. Yıldızların da temel niteliği, sayılamayacak kadar çok olmalarıdır. Incil’de tek ve özel nitelikli yıldızların parlaklığından söz edilmez. Burada önemli olan yıldızların kalıcılığıdır; asla yok olmamaları, her zaman  orada olmalarıdır.

Elias Canetti

Akşam Biraz Fazla Kaçırmışım, Ne Serüvendi Ama!

Bir yazarın, başka bütün koşullar aynı kalmak şartıyla, bir tiyatrocudan, özellikle de bir sinemacıdan daha şanslı bir konumda olduğu zannedilebilir: Onun -satamasa, hatta yayınlayamasa bile- yazmasını engelleyecek bir güç pek yoktur; oysa bu ikinciler, kültür endüstrisinin talepleri karşısında çok daha kırılgandırlar ve bu taleplere cevap vermedikçe bir oyun sahnelemeyi, bir film çekmeyi, bazı avangard oluşumlar dışında pek ummak şansları bile yoktur. Çok kolay yapılabilecek böyle bir gözlem yine de, özellikle Türkiye’nin kültür-sanat yaşamında hüküm süren bir paradoksu açıklamaya yetmiyor: Öyleyse neden Türkiye’de bütün bu alanlar aynı ölçüde kötü ve yoksul? Neden sinema ve tiyatro gittikçe yozlaşan ve sıradanlaşan bir edebiyatın soluk gölgesi olarak faaliyet gösterirken (Ağır Roman ve benzerleri), edebiyat da sinema ve Beyoğlu (Türkiye’nin vitrini…) nostaljisini ancak istisnai hallerde aşabileceği bir ortamda? Bu yargıyı ağır bulacaklara ve bir dizi olumlu örnek sıralamaya girişeceklere de rahatlıkla bunların yalnızca ‘istisna’ olmalarının bile durumun ne kadar kötü olduğunu gösterdiği cevabı verilebilir.

Jean-François Lyotard’ın ünlü ‘yayıncı paradoksu’nun en geçerli olduğu ülkelerden birinde yaşadığımız anlaşılıyor: Kendini, bana gerçekten ünlü olup da basılmamış herhangi bir eser gösterebilir misiniz? diye savunan yayınevi sahibinin durumunda olduğu gibi… Bugün ‘kültür yayıncılığı’ denen alanda işler Batıdakinden daha iyi değildir -her iki anlamda: ‘Korsan kitap’ ve ‘bandrol’ tartışmalarının, kitap okunmuyor yakınmalarının ortamında ve aynı zamanda, ‘yayın-dağıtım’ piyasasında ciddi ‘tekelleşme’ eğilimlerinin ortaya çıktığı koşullarda… Ülkenin önde gelen yazarları, Murathan Mungan, Ahmet Altan, Latife Tekin, Orhan Pamuk birdenbire ‘kitap okunmuyor’ yakınmasından ‘yayıncılık’ sorunlarını, ‘korsan kitap ve telif hakkı’ sorunlarını tartışmaya geçtiklerinde ne düşünmemiz gerekir? Artık herkes farkedebiliyor ki, Batıdaki ‘trend’ler, Türkiye gibi ‘dirençsiz’ bir ülkede ufaktan ufaktan belirdikleri anda Batıdakinden çok daha berbat koşullar yaratabilirler. Son aylarda korsan yayıncılık ve bandrol üzerine her şey konuşuldu, ama kitap dolaşımını formel ekonomi sınırlarının dışına çıkaran dağıtım sorunlarına değinen çıkmadı.

Türkiye kültürel yaşamına hâkim olan ‘yarım-kültürlülüğün’ bir ‘ekonomi-politiği’ var. Bu ekonomi-politiğin ‘ekonomi’ yönü yalnızca dağıtım firmalarını değil, TÜYAP ve benzeri firmalar tarafından düzenlenen kitap fuarlarını, üç yüzü aşkın ‘edebiyat ödülü’nü, ‘kültür yaşamına katkı’ babında -çeşitli banka yayınlarında olduğu gibi- ‘vergiden düşme’ meselelerini hallediveren finans oluşumlarını içeriyor. Tabii ki ‘küçük yayıncılar’ın hallerinin ne kadar zor olduğunu bütün bu kültür endüstrisi sacayağı içinde algılamamak olanaksız.

Kültürün ‘politikası’ ise hiç de daha iç açıcı değil. Gördükleri devlet desteği ile, basın tekellerinin kitap yayıncılığına, hatta satıcılığına (ve kuşkusuz dağıtımcılığına) kısacası her alana el attıklarından bahsetmekle yetinmemek gerekir. Birkaç yıl içinde romanı, öykü ya da şiir kitabı yayınlanmamış tek bir köşe yazarının kalmayacağı anlaşılıyor. Öte taraftan birazcık ün kazanmış bütün yazarlara büyük basında ‘köşe’ açmayan gazete de pek kalmayacak gibi. Büyük şehirlerin bütün hatırı sayılır kitapçılarında birer ‘çok satanlar’ köşesi bulunuyor artık. Yerini ‘aydın pazarlamasına’ terkeden Aydınlanmacılık (ve yan anlamlarıyla ‘ilericilik’, ‘Kemalizm’ vesaire) adına büyük basında köşe edinen ‘yaşlılar’ -Fethi Naci, Doğan Hızlan ve benzerleri- bizi hangi kitabın okunmaya ‘değer’ olduğu konusunda aydınlatıp duruyorlar. Sonuç, kısaca söylemek gerekirse, bir ‘genel kültürsüzlük’ teröründen ibarettir.

Ahmet Oktay, geçenlerdeki bir köşe yazısında aydınlarımızı ‘bandrol’ meselelerinden çok ‘yazarların karşılaştığı’ gerçek meselelerle uğraşmaya çağırıyordu haklı olarak. Metin Solmaz’ın yine geçenlerde Radikal-2 de yayımlanan ve yarı-gerçekçi bir okur profili’ çizen alaycı yazısı da işin öteki yönünü -edebî-kültürel kısırlığın dolaylı sonuçlarını- gözler önüne seriyordu. Her durumda, böyle bir kötümser portre karşısında sağlam tutulması gereken bir odağa, ‘yazara’ bakmak ve önem vermek tek çare gibi geliyor…

Devam

deniz

Deniz çoğul niteliklidir, hareket eder, yoğundur ve iç tutunumu vardır. Çoğulluğu sonsuz sayıdaki dalgalara dayanır. Dalgalar denizdeki insa­nı her yönden kuşatır. Dalgalann hareketlerinin aynılığı boyutlarının farklılığına mani değildir. Dalgalar hiçbir zaman büsbütün kıpırtısız değildir. Hareketlerini dışandan esen rüzgâr belirler; dalgalar rüzgârı emriyle şu ya da bu yöne çarparlar. Dalgaların yoğun iç tutunumu kit­le içindeki insanın çok iyi bildiği bir şeydir. Diğerlerine sanki kendileriymişlercesine, kendisiyle diğerleri arasında hiçbir mutlak ayrım yok­muşçasına yaslanır. Bu uyumdan kaçmanın hiçbir yolu yoktur; böyle­ce sonuçta oluşan hız ve kuvvet duygusu bütün birimlerce hep birlikte yaratılan bir şey olur. İnsanlar arasındaki bu birbirine tutunmanın öz­gül doğası bilinmez. Deniz bunu açıklamasa da dile getirir.

Denizdeki tek çoğul unsur dalgalar değildir. Aynca tek tek sudam­laları vardır. Bunların yalnızca yalıtıldıklarında, birbirlerinden aynl-
dıklarında damla oldukları doğrudur. Bu damlaların küçüklükleri ve tekillikleri güçsüz görünmelerine neden olur; damlalar neredeyse hiç­bir şeydirler ve izleyende acıma hissi uyandınrlar. Elinizi suya sokun, çıkarın, damlalann tek tek ve güçsüz bir biçimde elinizden kayışını seyredin. Sanki bu damlalar, birbirinden umutsuzca aynlmış insanlar­mış gibi, acıma hissi duyarsınız. Ancak artık sayılamayacak kadar çok olduklarında, yine bir bütünün parçası olduklarında önemsenirler.

Denizin, çok değişken ve hemen hemen her zaman işitilebilen bir sesi vardır. Kulağa binlerce sesmişçesine gelen bir sestir bu. Bu sese
sabır, acı, öfke gibi pek çok şey atfedilmiştir. Ancak bu sesin en etki­leyici yanı ısrarcılığıdır. Deniz asla uyumaz; yıllar, on yıllar ve yüz yıl­lar boyunca, gece gündüz sesini duyurur. Gücü ve öfkesi, bu nitelikle­ri bir dereceye kadar taşıyan bir olguyu yani kitleyi getirir akla. Ancak denizin bir de kitlenin yoksun olduğu bir sabitliği vardır. Deniz her za­man oradadır; zaman zaman giderek gözden kaybolup yok olmaz. Var­lığını korumak bir kitlenin, sonuçsuz da olsa en büyük arzusudur; bu arzu denizde gerçekleşmiş görünür.

Deniz her şeyi bağnna basandır; asla doldurulamaz. Dünyadaki bü­tün akarsular, nehirler ve bulutlar, bütün sular denize aksaydı yine de denizin suyunu artıramazlardı; deniz değişmeksizin kalırdı; onun hâlâ aynı deniz olduğunu duyumsardık. Böylelikle boyutlanyla da, sürekli büyümek ve deniz kadar büyük olmak isteyen, bunu başarmak yolun­da giderek daha çok insanı içine alan kitle için bir model işlevi görür. “Okyanus” sözcüğü, denizin vakur itibannın nihai ifadesidir. Okyanus evrenseldir, her yere ulaşır, bütün karalara değer; eski insanlar dünya­nın okyanusun üzerinde yüzdüğüne inanırlardı. İlk ve son kez okyanu­su doldurmak mümkün olsaydı, kitlenin kendi doyumsuzluğuna, gide­rek daha çok, daha çok insanı içine almak anlamına gelen o en derin ve karanlık dürtüsüne ilişkin hiçbir imgesi kalmazdı. Okyanus, kitle­nin gözlerinin önünde, evrenselliğe doğru kendi zaptedilemez itkisinin mitsel doğrulanışı olarak uzanır.

Demek ki denizin duygulan değişebilir: yatışabilir, tehdit edebilir ya da fırtınalar halinde patlayabilir. Ama o hep oradadır. Onun nerede olduğu bilinir; açık ve barizdir; daha önce hiçbir şeyin bulunmadığı bir yerde aniden belirmez. Aç bir kurt gibi olmadık yerden insanın üstüne atlayan ve bu yüzden her yerde beklenebilen ateşin gizeminden ve birdenbireliğinden yoksundur. Deniz yalnızca var olduğu bilinen yerde beklenebilir.

Gene de denizde bir gizem, birdenbirelikte yatan bir gizem değilde, içerdikleri ve üzerini örttükleriyle ilgili bir gizem vardır. İçini dol­duran yaşam, bariz değişmezliği kadar onun parçasıdır. Yüceliği, içer­dikleriyle, içinde gizlenen çok sayıda bitki ve hayvanla zenginleşir.

Denizin iç sınırlan yoktur, halklara ya da ülkelere ayrılmamıştır. Her yerde aynı olan bir tek dili vardır. Bu nedenle onun dışında tutulabile­cek bir tek insan yok gibidir. Bildiğimiz herhangi bir kitle türüne tam olarak denk düşemeyecek kadar kapsayıcıdır, ama durulmuş insanlığın imgesidir de; bütün yaşam onun içine akar ve o bütün yaşamı içerir.

Elias Canneti

Yeşil Fantezi

Popüler bir fanteziye yapılan eleştiri popüler bir kitaptan olunca bulunduğumuz durum daha da eğlenceli bir hal alıyor. En azından, evet en azından, bir yüzyıl geçirmiş herhangi bir kültürün mitolojide yer bulmuş halinin Midas değil, Medusa olduğunu yani sadece okumanın değil; bunu kendimize katıp kolektif yeni fikrimizi yeni insanlarla paylaştığımızda ortaya, burası çok önemli, bizimkinden daha farklı bir fikir çıkarılmasının marifet olduğunu anladığımızda insanlık ergenlik dönemini atlatmış olacak.

Büyük devrimler için işleyen kurallar, gündelik hayatta da geçerlidir. Genç bir çift, yeni evlerini tasarlayan mimardan evin önüne küçük bir yeşil alan yapmasını ister. Neden? “Çünkü yeşillik güzeldir,” diye cevaplayacaklar muhtemelen. Peki, neden böyle düşünürler? Bunun da arkasında bir tarih var.

Taş Devri’ndeki avcı-toplayıcılar mağaralarının önü güzel olsun diye çim yetiştirmezdi. Atina Akropolisi’nde, başkent Roma’da, Kudüs Tapınağı’nda ya da Pekin’deki Yasak Şehir’de ziyaretçileri karşılayacak yeşil alan yoktu. Özel mülklerin ve kamu binalarının Fransız ve İngiliz aristokratların şatolarında doğdu. Modern çağın başında bu alışkanlık kök salarak asaletin sembolü hâline dönüştü.

Bakımlı çimler, özellikle çim biçme makineleri ve otomatik sulama sistemlerinin olmadığı devirlerde çok fazla zahmet ve emek gerektirdiği hâlde karşılığında hiçbir değerli ürün vermiyordu. Çim yemedikleri için üzerinde hayvan bile otlatamıyordunuz. Yoksul köylülerin değerli toprakları ve zamanlarını çimlere harcayacak lüksü yoktu. Şatonun girişindeki bakımlı çim alansa kimsenin taklit edemeyeceği özel duruma oldukça yaraşır bir statü sembolüydü. “O kadar varlıklı ve güçlüyüm ve o kadar çok toprağım ve hizmetkârım var ki bu yeşil fanteziyi karşılayabiliyorum,” demenin aleni bir beyanıydı. Çim alan ne kadar bakımlı ve büyükse hanedan o kadar güçlü demekti. Bir dükü ziyaret ettiğinizde çimleri bakımsızsa onun da sıkıntı içinde olduğunu bilirdiniz.

Kıymetli çimler sık sık önemli kutlamalara, sosyal etkinliklere ev sahipliği yapsa da, geri kalan vakitlerde yasaklı bölgeydi. Bugün bile sayısız saray, hükümet binası ve kamu alanında tabelalar insanlara, “Çimlere basmayınız,” uyarısında bulunur. Oxford’da olduğum dönemde sadece yılda bir gün oturmanıza ve dolaşmanıza izin verilen harikulade çimlerle kaplı kocaman bir avlu vardı. Diğer günlerdeyse ayağıyla kutsal çimeni kirleten öğrencinin vay hâline…

Asil saraylar ve şatolar çimleri bir otorite sembolüne dönüştürdüler. Modern dönemin sonunda kralların kafası uçurulup, dükler giyotine yollanırken yeni başkan ve başbakanlar çimleri korudular. Parlamentolar, yargı binaları, başkanlık sarayları ve diğer kamu binaları bakımlı keskin yeşil bıçakların üzerinde güçlerini ilan ettiler. Bir yandan da çimler spor dünyasını ele geçirdi. Binlerce yıldır buzdan kuma, akla gelebilecek her türlü zeminde oynayan insanlar, ne hikmetse son iki yüzyıldır futbol ve tenis gibi önemli oyunları çimlerde oynamaya başladı. Tabii ki sadece parası olanlardan bahsediyoruz. Rio de Janerio’nun favela’larında Brezilya futbolunun gelecek nesilleri toprak ve çamurun içinde eğreti toplarla oynarken, zengin banliyölerde çocuklar özenle bakılan çimlerin üzerinde keyiflerine baktı.

İnsanlar o vakitten beri çimleri siyasal güç, sosyal statü ve ekonomik varlıkla ilişkilendiriyor. 19. Yüzyılda yükselen burjuvazinin heyecanla çimleri benimsemesine şaşmamalı. Önceleri sadece bankacı, avukat ve sanayiciler özel mülklerinde çim alan kullanabiliyordu. Sanayi Devrimi orta sınıfı genişletip, çim biçme makinesi ve otomatik sulama sistemlerini geliştirince milyonlarca aile bir anda çim masrafını karşılayabilmeye başladı. Amerikan banliyölerinde taptaze çimler, varlıklı insanların lüksü olmaktan çıkıp bir orta sınıf ihtiyacına dönüştü.

Yuval Noah Harari, Homo Deus

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.