Menü Kapat

Kategori: makale (sayfa 1 / 21)

Akşam Biraz Fazla Kaçırmışım, Ne Serüvendi Ama!

Bir yazarın, başka bütün koşullar aynı kalmak şartıyla, bir tiyatrocudan, özellikle de bir sinemacıdan daha şanslı bir konumda olduğu zannedilebilir: Onun -satamasa, hatta yayınlayamasa bile- yazmasını engelleyecek bir güç pek yoktur; oysa bu ikinciler, kültür endüstrisinin talepleri karşısında çok daha kırılgandırlar ve bu taleplere cevap vermedikçe bir oyun sahnelemeyi, bir film çekmeyi, bazı avangard oluşumlar dışında pek ummak şansları bile yoktur. Çok kolay yapılabilecek böyle bir gözlem yine de, özellikle Türkiye’nin kültür-sanat yaşamında hüküm süren bir paradoksu açıklamaya yetmiyor: Öyleyse neden Türkiye’de bütün bu alanlar aynı ölçüde kötü ve yoksul? Neden sinema ve tiyatro gittikçe yozlaşan ve sıradanlaşan bir edebiyatın soluk gölgesi olarak faaliyet gösterirken (Ağır Roman ve benzerleri), edebiyat da sinema ve Beyoğlu (Türkiye’nin vitrini…) nostaljisini ancak istisnai hallerde aşabileceği bir ortamda? Bu yargıyı ağır bulacaklara ve bir dizi olumlu örnek sıralamaya girişeceklere de rahatlıkla bunların yalnızca ‘istisna’ olmalarının bile durumun ne kadar kötü olduğunu gösterdiği cevabı verilebilir.

Jean-François Lyotard’ın ünlü ‘yayıncı paradoksu’nun en geçerli olduğu ülkelerden birinde yaşadığımız anlaşılıyor: Kendini, bana gerçekten ünlü olup da basılmamış herhangi bir eser gösterebilir misiniz? diye savunan yayınevi sahibinin durumunda olduğu gibi… Bugün ‘kültür yayıncılığı’ denen alanda işler Batıdakinden daha iyi değildir -her iki anlamda: ‘Korsan kitap’ ve ‘bandrol’ tartışmalarının, kitap okunmuyor yakınmalarının ortamında ve aynı zamanda, ‘yayın-dağıtım’ piyasasında ciddi ‘tekelleşme’ eğilimlerinin ortaya çıktığı koşullarda… Ülkenin önde gelen yazarları, Murathan Mungan, Ahmet Altan, Latife Tekin, Orhan Pamuk birdenbire ‘kitap okunmuyor’ yakınmasından ‘yayıncılık’ sorunlarını, ‘korsan kitap ve telif hakkı’ sorunlarını tartışmaya geçtiklerinde ne düşünmemiz gerekir? Artık herkes farkedebiliyor ki, Batıdaki ‘trend’ler, Türkiye gibi ‘dirençsiz’ bir ülkede ufaktan ufaktan belirdikleri anda Batıdakinden çok daha berbat koşullar yaratabilirler. Son aylarda korsan yayıncılık ve bandrol üzerine her şey konuşuldu, ama kitap dolaşımını formel ekonomi sınırlarının dışına çıkaran dağıtım sorunlarına değinen çıkmadı.

Türkiye kültürel yaşamına hâkim olan ‘yarım-kültürlülüğün’ bir ‘ekonomi-politiği’ var. Bu ekonomi-politiğin ‘ekonomi’ yönü yalnızca dağıtım firmalarını değil, TÜYAP ve benzeri firmalar tarafından düzenlenen kitap fuarlarını, üç yüzü aşkın ‘edebiyat ödülü’nü, ‘kültür yaşamına katkı’ babında -çeşitli banka yayınlarında olduğu gibi- ‘vergiden düşme’ meselelerini hallediveren finans oluşumlarını içeriyor. Tabii ki ‘küçük yayıncılar’ın hallerinin ne kadar zor olduğunu bütün bu kültür endüstrisi sacayağı içinde algılamamak olanaksız.

Kültürün ‘politikası’ ise hiç de daha iç açıcı değil. Gördükleri devlet desteği ile, basın tekellerinin kitap yayıncılığına, hatta satıcılığına (ve kuşkusuz dağıtımcılığına) kısacası her alana el attıklarından bahsetmekle yetinmemek gerekir. Birkaç yıl içinde romanı, öykü ya da şiir kitabı yayınlanmamış tek bir köşe yazarının kalmayacağı anlaşılıyor. Öte taraftan birazcık ün kazanmış bütün yazarlara büyük basında ‘köşe’ açmayan gazete de pek kalmayacak gibi. Büyük şehirlerin bütün hatırı sayılır kitapçılarında birer ‘çok satanlar’ köşesi bulunuyor artık. Yerini ‘aydın pazarlamasına’ terkeden Aydınlanmacılık (ve yan anlamlarıyla ‘ilericilik’, ‘Kemalizm’ vesaire) adına büyük basında köşe edinen ‘yaşlılar’ -Fethi Naci, Doğan Hızlan ve benzerleri- bizi hangi kitabın okunmaya ‘değer’ olduğu konusunda aydınlatıp duruyorlar. Sonuç, kısaca söylemek gerekirse, bir ‘genel kültürsüzlük’ teröründen ibarettir.

Ahmet Oktay, geçenlerdeki bir köşe yazısında aydınlarımızı ‘bandrol’ meselelerinden çok ‘yazarların karşılaştığı’ gerçek meselelerle uğraşmaya çağırıyordu haklı olarak. Metin Solmaz’ın yine geçenlerde Radikal-2 de yayımlanan ve yarı-gerçekçi bir okur profili’ çizen alaycı yazısı da işin öteki yönünü -edebî-kültürel kısırlığın dolaylı sonuçlarını- gözler önüne seriyordu. Her durumda, böyle bir kötümser portre karşısında sağlam tutulması gereken bir odağa, ‘yazara’ bakmak ve önem vermek tek çare gibi geliyor…

Devam

deniz

Deniz çoğul niteliklidir, hareket eder, yoğundur ve iç tutunumu vardır. Çoğulluğu sonsuz sayıdaki dalgalara dayanır. Dalgalar denizdeki insa­nı her yönden kuşatır. Dalgalann hareketlerinin aynılığı boyutlarının farklılığına mani değildir. Dalgalar hiçbir zaman büsbütün kıpırtısız değildir. Hareketlerini dışandan esen rüzgâr belirler; dalgalar rüzgârı emriyle şu ya da bu yöne çarparlar. Dalgaların yoğun iç tutunumu kit­le içindeki insanın çok iyi bildiği bir şeydir. Diğerlerine sanki kendileriymişlercesine, kendisiyle diğerleri arasında hiçbir mutlak ayrım yok­muşçasına yaslanır. Bu uyumdan kaçmanın hiçbir yolu yoktur; böyle­ce sonuçta oluşan hız ve kuvvet duygusu bütün birimlerce hep birlikte yaratılan bir şey olur. İnsanlar arasındaki bu birbirine tutunmanın öz­gül doğası bilinmez. Deniz bunu açıklamasa da dile getirir.

Denizdeki tek çoğul unsur dalgalar değildir. Aynca tek tek sudam­laları vardır. Bunların yalnızca yalıtıldıklarında, birbirlerinden aynl-
dıklarında damla oldukları doğrudur. Bu damlaların küçüklükleri ve tekillikleri güçsüz görünmelerine neden olur; damlalar neredeyse hiç­bir şeydirler ve izleyende acıma hissi uyandınrlar. Elinizi suya sokun, çıkarın, damlalann tek tek ve güçsüz bir biçimde elinizden kayışını seyredin. Sanki bu damlalar, birbirinden umutsuzca aynlmış insanlar­mış gibi, acıma hissi duyarsınız. Ancak artık sayılamayacak kadar çok olduklarında, yine bir bütünün parçası olduklarında önemsenirler.

Denizin, çok değişken ve hemen hemen her zaman işitilebilen bir sesi vardır. Kulağa binlerce sesmişçesine gelen bir sestir bu. Bu sese
sabır, acı, öfke gibi pek çok şey atfedilmiştir. Ancak bu sesin en etki­leyici yanı ısrarcılığıdır. Deniz asla uyumaz; yıllar, on yıllar ve yüz yıl­lar boyunca, gece gündüz sesini duyurur. Gücü ve öfkesi, bu nitelikle­ri bir dereceye kadar taşıyan bir olguyu yani kitleyi getirir akla. Ancak denizin bir de kitlenin yoksun olduğu bir sabitliği vardır. Deniz her za­man oradadır; zaman zaman giderek gözden kaybolup yok olmaz. Var­lığını korumak bir kitlenin, sonuçsuz da olsa en büyük arzusudur; bu arzu denizde gerçekleşmiş görünür.

Deniz her şeyi bağnna basandır; asla doldurulamaz. Dünyadaki bü­tün akarsular, nehirler ve bulutlar, bütün sular denize aksaydı yine de denizin suyunu artıramazlardı; deniz değişmeksizin kalırdı; onun hâlâ aynı deniz olduğunu duyumsardık. Böylelikle boyutlanyla da, sürekli büyümek ve deniz kadar büyük olmak isteyen, bunu başarmak yolun­da giderek daha çok insanı içine alan kitle için bir model işlevi görür. “Okyanus” sözcüğü, denizin vakur itibannın nihai ifadesidir. Okyanus evrenseldir, her yere ulaşır, bütün karalara değer; eski insanlar dünya­nın okyanusun üzerinde yüzdüğüne inanırlardı. İlk ve son kez okyanu­su doldurmak mümkün olsaydı, kitlenin kendi doyumsuzluğuna, gide­rek daha çok, daha çok insanı içine almak anlamına gelen o en derin ve karanlık dürtüsüne ilişkin hiçbir imgesi kalmazdı. Okyanus, kitle­nin gözlerinin önünde, evrenselliğe doğru kendi zaptedilemez itkisinin mitsel doğrulanışı olarak uzanır.

Demek ki denizin duygulan değişebilir: yatışabilir, tehdit edebilir ya da fırtınalar halinde patlayabilir. Ama o hep oradadır. Onun nerede olduğu bilinir; açık ve barizdir; daha önce hiçbir şeyin bulunmadığı bir yerde aniden belirmez. Aç bir kurt gibi olmadık yerden insanın üstüne atlayan ve bu yüzden her yerde beklenebilen ateşin gizeminden ve birdenbireliğinden yoksundur. Deniz yalnızca var olduğu bilinen yerde beklenebilir.

Gene de denizde bir gizem, birdenbirelikte yatan bir gizem değilde, içerdikleri ve üzerini örttükleriyle ilgili bir gizem vardır. İçini dol­duran yaşam, bariz değişmezliği kadar onun parçasıdır. Yüceliği, içer­dikleriyle, içinde gizlenen çok sayıda bitki ve hayvanla zenginleşir.

Denizin iç sınırlan yoktur, halklara ya da ülkelere ayrılmamıştır. Her yerde aynı olan bir tek dili vardır. Bu nedenle onun dışında tutulabile­cek bir tek insan yok gibidir. Bildiğimiz herhangi bir kitle türüne tam olarak denk düşemeyecek kadar kapsayıcıdır, ama durulmuş insanlığın imgesidir de; bütün yaşam onun içine akar ve o bütün yaşamı içerir.

Elias Canneti

Yeşil Fantezi

Popüler bir fanteziye yapılan eleştiri popüler bir kitaptan olunca bulunduğumuz durum daha da eğlenceli bir hal alıyor. En azından, evet en azından, bir yüzyıl geçirmiş herhangi bir kültürün mitolojide yer bulmuş halinin Midas değil, Medusa olduğunu yani sadece okumanın değil; bunu kendimize katıp kolektif yeni fikrimizi yeni insanlarla paylaştığımızda ortaya, burası çok önemli, bizimkinden daha farklı bir fikir çıkarılmasının marifet olduğunu anladığımızda insanlık ergenlik dönemini atlatmış olacak.

Büyük devrimler için işleyen kurallar, gündelik hayatta da geçerlidir. Genç bir çift, yeni evlerini tasarlayan mimardan evin önüne küçük bir yeşil alan yapmasını ister. Neden? “Çünkü yeşillik güzeldir,” diye cevaplayacaklar muhtemelen. Peki, neden böyle düşünürler? Bunun da arkasında bir tarih var.

Taş Devri’ndeki avcı-toplayıcılar mağaralarının önü güzel olsun diye çim yetiştirmezdi. Atina Akropolisi’nde, başkent Roma’da, Kudüs Tapınağı’nda ya da Pekin’deki Yasak Şehir’de ziyaretçileri karşılayacak yeşil alan yoktu. Özel mülklerin ve kamu binalarının Fransız ve İngiliz aristokratların şatolarında doğdu. Modern çağın başında bu alışkanlık kök salarak asaletin sembolü hâline dönüştü.

Bakımlı çimler, özellikle çim biçme makineleri ve otomatik sulama sistemlerinin olmadığı devirlerde çok fazla zahmet ve emek gerektirdiği hâlde karşılığında hiçbir değerli ürün vermiyordu. Çim yemedikleri için üzerinde hayvan bile otlatamıyordunuz. Yoksul köylülerin değerli toprakları ve zamanlarını çimlere harcayacak lüksü yoktu. Şatonun girişindeki bakımlı çim alansa kimsenin taklit edemeyeceği özel duruma oldukça yaraşır bir statü sembolüydü. “O kadar varlıklı ve güçlüyüm ve o kadar çok toprağım ve hizmetkârım var ki bu yeşil fanteziyi karşılayabiliyorum,” demenin aleni bir beyanıydı. Çim alan ne kadar bakımlı ve büyükse hanedan o kadar güçlü demekti. Bir dükü ziyaret ettiğinizde çimleri bakımsızsa onun da sıkıntı içinde olduğunu bilirdiniz.

Kıymetli çimler sık sık önemli kutlamalara, sosyal etkinliklere ev sahipliği yapsa da, geri kalan vakitlerde yasaklı bölgeydi. Bugün bile sayısız saray, hükümet binası ve kamu alanında tabelalar insanlara, “Çimlere basmayınız,” uyarısında bulunur. Oxford’da olduğum dönemde sadece yılda bir gün oturmanıza ve dolaşmanıza izin verilen harikulade çimlerle kaplı kocaman bir avlu vardı. Diğer günlerdeyse ayağıyla kutsal çimeni kirleten öğrencinin vay hâline…

Asil saraylar ve şatolar çimleri bir otorite sembolüne dönüştürdüler. Modern dönemin sonunda kralların kafası uçurulup, dükler giyotine yollanırken yeni başkan ve başbakanlar çimleri korudular. Parlamentolar, yargı binaları, başkanlık sarayları ve diğer kamu binaları bakımlı keskin yeşil bıçakların üzerinde güçlerini ilan ettiler. Bir yandan da çimler spor dünyasını ele geçirdi. Binlerce yıldır buzdan kuma, akla gelebilecek her türlü zeminde oynayan insanlar, ne hikmetse son iki yüzyıldır futbol ve tenis gibi önemli oyunları çimlerde oynamaya başladı. Tabii ki sadece parası olanlardan bahsediyoruz. Rio de Janerio’nun favela’larında Brezilya futbolunun gelecek nesilleri toprak ve çamurun içinde eğreti toplarla oynarken, zengin banliyölerde çocuklar özenle bakılan çimlerin üzerinde keyiflerine baktı.

İnsanlar o vakitten beri çimleri siyasal güç, sosyal statü ve ekonomik varlıkla ilişkilendiriyor. 19. Yüzyılda yükselen burjuvazinin heyecanla çimleri benimsemesine şaşmamalı. Önceleri sadece bankacı, avukat ve sanayiciler özel mülklerinde çim alan kullanabiliyordu. Sanayi Devrimi orta sınıfı genişletip, çim biçme makinesi ve otomatik sulama sistemlerini geliştirince milyonlarca aile bir anda çim masrafını karşılayabilmeye başladı. Amerikan banliyölerinde taptaze çimler, varlıklı insanların lüksü olmaktan çıkıp bir orta sınıf ihtiyacına dönüştü.

Yuval Noah Harari, Homo Deus

yağmur

Dünyanın her yerinde, özellikle de nadir görüldüğü yerlerde, yağmur, yağmadan önce bir bütün olarak duyumsanır. Bir bulut olarak yaklaşıp gökyüzünü kaplar; yağmur yağmadan önce hava kararır ve her şey gri­liğe boğulur. O sırada, yağmur boşalmak üzereyken, gerçekten yağdı­ğı zamankinden daha çok bir bütün olarak duyumsanır; çünkü çoğu za­man şiddetle hasreti çekilmiştir ve kelimenin tam anlamıyla hayati önemi olabilir. Ancak duasına çıkıldığında bile her zaman ortaya çık­maz; büyü yardıma çağrılır; yağmuru çekmenin çok ve çeşitli yöntemi vardır.

Yağmur damlalar halinde yağar. Pek çok damla vardır; bunlar gö­rülebilir; hareketlerinin yönü de tek tek fark edilebilir niteliktedir. Bütün dillerde yağmurun yağmasından düşmek diye söz edilir. Yağmur paralel çizgiler olarak görülür ve düşen damlaların sayısı yönlerinin birörnekliğini vurgular. İnsanı düşüşten daha fazla etkileyen başka hiçbir hareket yoktur; düşmeyle karşılaştırıldığmda diğer bütün hareketler önemsiz ve ikincil görünür. Çok erken çağlardan itibaren düşmek insa­nın en korktuğu şeydir; insanın hayatta, karşısında savunmaya geçtiği ilk şeydir. Çocuklar düşmemeyi yavaş yavaş öğrenirler; düşmek belir­li bir yaştan sonra, aptalca ve tehlikeli olur. İnsanın tersine, yağmur düşmesi gerekendir ve bu kadar sık ve bu kadar çoğulluk içinde düşen başka hiçbir şey yoktur.

Düşüşün ağırlığının ve sertliğinin düşen damlalann sayısıyla azal­ması olasıdır. Damlaların yere çarpışı işitilebilen hoş bir ses çıkarır. Damlalar cildin üzerinde hissedilebilir; bu da hoş bir duygudur. En azından üç duyu, görme, işitme ve dokunma, yağmurun deneyimlenmesinde yer alır ve bütün duyular için yağmur çoğul niteliklidir. İnsanın kendisini yağmurdan koruması kolaydır. Ancak nadiren ciddi bir tehlike oluşturur; çoğunlukla yararlı ve bütün insanlan saran yoğun bir şeydir yağmur.

Yağmur damlalarının yarattığı etkide bir aynılık vardır. Düşüşleri­nin paralel çizgiler halinde oluşu, gerek seslerinin gerekse cilt üzerin­de bıraktıklan ıslaklığın birömekliği, bu aynılığı vurgulamaya hizmet eder.

Yağmurun yoğunluğu değişkendir. Yağmur şiddetli ya da hafif ola­bilir; düşen damlalann sayısı da dalgalanmalar gösterir. İnsan hiçbir şekilde giderek artacağına güvenemez; tersine sona ereceğini ve dam­lalann toprakta iz bırakmadan yok olacağını bilir. Yağmur bir kitle simgesi olduğunda, ateş’te olduğu gibi öfke ve karşı konulmaz artış aşamasını temsil etmez. Deniz kadar sabit de de­ğildir ve nadiren deniz kadar sonu gelmez bir nitelik taşır. Yağmur de­şarj anındaki kitledir ve kitlenin çözülmesini temsil eder. Zamanı ge­lince bulutlar yağmurun içinde çözünür; damlalar düşer; çünkü artık bir arada duramazlar ve tekrar birleşip birleşmeyecekleri ya da ne za­man birleşecekleri açıkça belli değildir.

Elias Cannetti

Amsterdam Bildirgesi

  1. SİTÜASYONİSTLER kültürde ve hayatın anlamı sorusunun ortaya çıktığı her yerde, gerici güçlere ve ideolojilere karşı çıkmak için her fırsatı değerlendirmelidir.
  2. Hiç kimse, Sitüasyonist Enternasyonel üyeliğini basit bir ilke anlaşması olarak görmemelidir; bütün katılımcıların asıl faaliyeti, pratikte ve kamusal alanda, disiplinli eylemin gerekliliğiyle, ortak olarak sunulan perspektiflerle ilgili olmalıdır.
  3. Tekil ve kolektif yaratıcılık olasılığı, bireysel sanatların ayrışmasında zaten açıklanmıştır. SE onlar yenilemek için herhangi bir girişimin haklılığını ortaya koyamaz.
  4. SE’in asgari programı, üniter bir şehirciliğe uzanması gereken ve bu ortamlarla ilgili yeni davranış biçimlerini araştıran bütünleşik ortamların geliştirilmesidir.
  5. Üniter şehircilik, insan çevresini bilinçli olarak her alandaki en gelişmiş kavramlara göre yeniden yaratan karmaşık, devam eden faaliyet olarak tanımlanmaktadır.
  6. Barınma, trafik ve boş zamanı değerlendirme sorularına çözüm, yalnızca günlük yaşam düzeyinde tek bir sentetik hipotezde birleştirilen sosyal, psikolojik ve sanatsal perspektiflerle ilgili olarak düşünülebilir.
  7. Bütün estetik düşüncelerden bağımsız olarak üniter şehircilik yeni bir kolektif yaratıcılığın meyvesidir; bu yaratılış ruhunun gelişimi, üniter şehirciliğin ön koşuludur.
  8. Bu gelişmeye uygun ortamların oluşturulması, bugünün yaratıcılarının acil görevidir.
  9. Bütün araçlar, üniter bir eylemde bulunmaları şartıyla kullanılabilir. Sanatsal ve bilimsel araçların koordinasyonu, onların çekirdeklerinin birleşmesine yol açmalıdır.
  10. Bir durumun inşası, geçici bir mikro ortamın ve birkaç kişinin hayatında eşsiz bir an için olayların oyununun düzenlenmesidir. Üniter şehircilik içinde, genel, nispeten daha kalıcı bir ambiyansın inşasından ayrılamaz.
  11. İnşaa edilmiş bir durum, daha özgür bir toplumda, hem oyunda hem de ciddiyette, üniter şehirciliğin durumların inşaasının vazgeçilmez temeli olduğu gibi, üniter şehirciliğin bir aracıdır.

Constant & Guy Debord
Amsterdam, 10 November 1958
çeviri ve yorum: etilen

Maldoror’un Şarkıları

“Bu uslu coğrafyada işte böyle kasaba bandoları olmazsa bugünkü gibi uslu şiirler yazılır…” diyordum. Postadan Maldoror’un Şarkıları çıktı!

Lautremont? Ama ben işe Sait Faik’le başlayacağım, ne haber?Evet, Maldoror’un Şarkıları’nı 1952 ya da 1953’te Türkçede ilk gündeme getiren, -nedense bu olgu, kitabm Önsöz’ünde belirtilmemiş-,Sait Faik’tir. (Seksoloji Yıllıkları)

“Orada, çiçeklerle çevrili ağaçlıkta, çimenlerin üzerinde, kendinden geçmiş hünsa (erselik) uyumakta, yüzü gözyaşlarıyla ıslanmış…”

-Sonradan da olabilirdi ama önceden yazıyorum:- Kendimi kimseyle kıyaslamaya filan niyetim yok. Her bir şey, hele böylesi bir ortamda ve koşullarda, bence ancak bir ‘mahşer günü’nde, şeytansı bir kıyamette açıkça belli olabilir; yani ilerde!

Ve geceleri yaşayan bir insan olarak, Lautremont’un neresinde durduğumu açıklayacağım, açıklıyorum. Çünkü ben işte asıl buradayımdır!

“Ahmaklar, budalalar soyu! Pişman olacaksın böyle davrandığın için, -Mr. Hyde’lıklar ve aynı tomruktan çıkmış ‘kötülük dayanışması’cıları, ve benzerleri gibi- görürsün sen! Pişman olacaksın, görürsün sen pişman! Şiirimle, bütün olanakları kullanarak, insan denen bu yırtıcı hayvanın ve böyle ciğeri (ciğerleri) beş para etmez birini (birilerini) (Tatara Titiri’ler ya da ‘sanat şahsi ve muhteremdir’ usluları gibi) yaratmaması gereken Tanrı’nın camna okuyacağım. Kitap kitap üzerine yığılacak, taa yaşamımın sonuna kadar, ama şu anda bilincimde olan tek bir düşünce yer alacak şiirlerimde.”

Evet, görünürde ‘omnibüs’e, yani ‘atlı tramvay’a; gerçekte ‘toplum’ bile olamayan bir ‘topluluk’a alınmayan o çocuğu, yumruyu yerden kaldıran ve yaralarını saran Eskici’de, -siz bu satırları sıkılmadan okuyan okurlardan da-, daha büyük ve ne güzel bir yürek vardır. Yedi nal değil, ipleri koparmış bir ‘kötülük toplumu’nda yaşanıyor olsa da sokağa atmayacaktır onu.

Ne demek istediğimi, Maldoror’un Şarkıları kitabını pek de var sayılmayan yüreğinizin buzu eriyerek edinirseniz ve Türk yazınında yakından bir benzeri bulunmayan ‘omnibüs’ bölümünü okursanız olup biteni belki biraz anlayabilirsiniz.

(Kari Marx, Latince “De omnibus dubi tandum” sözünü, özdeyişini çok severmiş. Yani “Her şeyden kuşkulan!” Ben bunu eski arkadaşlara çok önerdim, ama artık nodul bile işe yaramıyor.)

Bu vesileyle söyleyeyim: Bir ömür boyu esnemiş olan Salâh Birsel ve sülâlesi, hiç Lautremont’lar istemediği için olsa gerek, akimca “Lautremont ile karardık ve içinden çıkılmaz bir yola düşen Fransız edebiyatı” diye yazabiliyorlar. (Burada adeta ‘susuzluktan ölen’ ve insandan ve insanın hallerinden başlıcası olan şiirden, kendisi gibi, iyice uzak kalmış Suut Kemal. Yetkin konuşuyor sanırsınız! Yani bugünkü kullanışla, geliştirirsek, İhsan Doğramacı! – Herkesin başka alanlarda aşağı yukarı bir karşılığı var: Sözgelimi, Ahmet Tarık Tekçe de Asım Bezirci’dir.)

(Bana kalırsa Salâh Birsel, gerçek şiire kanşmayıp, kendisini yaşayan bir-iki şairden biri olarak gören, -çok garip, bunların bir şey olduklarım kimseden duymadım-, Muzaffer Uyguner, Behzat Ay ile yetinmelidir.

Ve ıslah olmuş olanları da ya da sırılsıklam yeteneksizleri ya da sözünün eri olmayanları, sıradan da olsalar, kendisiyle aynı katmandan diye kollayan Enis Batur da Salâh Birsel’i (tabii bu arada Ercüment Behzat Lav’ı da) büyük şairden sayar. Kimbilir ben yanılıyorum galiba.)

Elbet Türkiye’de Lautremont ve Lautremont’lar yok, olmamıştır. -Böyleleri kara kamu adma yaşatılmaz! Zaten çağdaş ve çağcıl şiir denince genç sanatçıların bile çok büyük çoğunluğu ancak ve biraz Baudelaire’i (1821-1867) anlıyorlar. Baudelaire 122 yıl önce ölmüştür o ayrı!

Önsöz’de hadi Sait Faik atlanmış olsun diyelim. Ama Lautremont’un işveli Montevideo’da evden kaçarak horoz döğüşlerine (aklıma Türkçenin yaşayan en önemli düzyazarı olan Yusuf Atılgan geldi; hemen, şimdi) gitmesi ve o çocuk ve yeniyetme Uruguay gecelerinde çok etkilendiği Aleysius Bertrand’ın (1807-1841) Gaspard de la Nuit’sinin hiç değilse adının şöyle bir anılması iyi olurdu. Galiba derlenen-Önsöz biraz kavaf işi. -Biliyorsunuz Aleysius Bertrand’m Gaspard de la Nuit’sini Maurice Ravel bestelemiştir-

“Her ülkede değişik tanrılar var, burada timsah, orada orospu.”

“Bir kardeş, kardeşlerinin yaptıklarını görünmeden seyretmeyi sever”.

“Yapması gereken şey, bir taş alıp şu aynayı paramparça etmek”.

Bitirirken bir şey:
İşbu düz-çeviri bir ortaokul Fransızca öğretmeni için iyi, yükselebilir. Ama yine de Maldoror’un Şarkıları’m bir şair çevirseydi daha iyi olurdu gibime geliyor.

(1989)
Ece Ayhan

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.