Menü Kapat

Kategori: makale (sayfa 1 / 19)

Birey ve Toplum Üzerine

Aşırı toplumsallaşan insan topluma psikolojik bir tasmayla bağlanır. Aşırı toplumsallaşma insanlığın, bireye yaptığı en büyük zulümdür. Muhafazakarlar aptaldır: Bir yandan geleneksel değerlerin yıkılmasından dolayı sızlanırken, diğer yandan da teknolojik ilerleme ve ekonomik gelişmeyi içtenlikle desteklerler.

Toplumda kelimelerle bir etki yaratmak, çoğu birey ve küçük grup için olanaksızdır. İnsanların çoğu önemli oranda uygunsuz davranışlarda bulunur. Yalan söylerler, önemsiz hırsızlıklar yaparlar, trafik kurallarını çiğnerler, işlerini asarlar, birbirlerinden nefret ederler ya da başka birini geçmek için sinsi hileler yaparlar. Aşırı toplumsallaşmış bir insan ise bunları yapamaz; ya da yapsa bile kendi içinde bir utanç ve öznefret duygusu geliştirir.

Ve bugünün toplumu da, bizi, önceki bütün toplumlardan daha toplumsallaştırmaya çalışıyor. Nasıl yiyeceğimizi, nasıl spor yapacağımızı, nasıl sevişeceğimizi, çocuklarımızı nasıl yetiştireceğimizi bile uzmanlardan öğrenir hale geldik. Çağdaş insanın eli kolu bir kurallar ve düzenlemeler ağıyla bağlanmıştır. Kaderi, kararlarını etkileyemeyeceği kadar uzak kişilerin eylemlerine bağlıdır. Bu durum teknolojik açıdan ilerlemiş toplumlarda gerekli ve kaçınılmazdır. Sistem işleyebilmek için insan davranışlarını sıkı sıkıya düzenlemek zorundadır.

Sistem insani ihtiyaçları doyurmak için varolmaz, varolamaz. Aksine, sistemin ihtiyaçlarına uymak üzere düzenlenmesi gereken insan davranışıdır. Bunun sistemi yönetiyormuş gibi gözüken ideolojiyle hiçbir ilgisi yoktur.

Eğer büyük devlet babanın hayatınıza şu anda fazla karıştığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz, siz asıl devlet, çocuklarınızın genetik yapısını düzenlemeye başladığında görün olacakları. Bizim önerdiğimiz olumlu ideal Doğa’dır. Yeni, Vahşi Doğa: Yeryüzünün, insan yönetiminden, denetiminden ve müdahalesinden bağımsız olarak canlılarıyla birlikte varlığını sürdürmesi ideali. Doğa birçok nedenden ötürü tam anlamıyla mükemmel bir teknoloji karşıtı idealdir. Doğa teknolojinin tam karşıtıdır…

Ted Kaczynski

hayatın geometrisi

Felsefenin büyük kitaplarının harikulade bir özelliği, hem “sokaktaki insan”ın okuyup anlayabileceği, hem de yalnızca işin “jargonundan” haberdar olan uzmanların, yani felsefecilerin başedebileceği iki ayrı düzlemde yazılmış olmalarıdır. Yayın dünyamıza üçüncü kez sessizce giren Spinoza’nın Ethica’sı işte bu tür kitaplar arasında belki de tarihsel önemi en yüksek olanlardandır. Sokaktaki insanın anlayabilmesi bütün teknik okuma zorluklarına karşı, yalnızca mümkün değil, zorunludur, çünkü orada yalnızca ve yalnızca –herkesin doğal olarak “fikir sahibi” olduğu– “günlük hayattan”, “yaşam pratiğinden”, “tutkulardan”, “imgelemden” ve “bireysel ya da kollektif” yaşamdan bahsediliyor. Buna karşın, ilk bakışta sokaktaki okuyucuyu belki de dehşete düşürebilecek sunuluş biçimi (Öklid geometrisi gibi, tanımlar, belitler, önermeler halinde düzenlenmiş “geometrik” bir sunum), sürekli olarak Tanrı’dan, Tözden, Sıfatlardan bahsedilmesi okurun cesaretini kırabilir. Oysa Spinoza’nın resmettiği “hayatın geometrisi”ydi –fikirlerin ve duygulanışların gündelik yaşamımızda olduğu kadar bütün varoluş hallerimizde (en mistik alanlara varıncaya dek) birbirlerini kovalayıp durdukları, birbirlerini etkiledikleri ve belirledikleri. Böyle bir yaşam portresi modern dünyamıza o kadar uygundur ki, Spinoza’yı günümüzün, hatta geleceğimizin filozofu olarak kabul etmek zorunda kalırız. Ve fikirlerin bir örgütlenmesi olarak felsefe geometrik bir yönteme bu yüzden ihtiyaç duyar –fikirlerden yeni fikirlerin türeyişi… Böylece eğer “geometrik sunuş”ta bir aykırılık görünüyorsa çözüm de hazırdır –Spinoza yöntemini ne kadar matematikleştirirse o kadar yetkin bir şekilde günlük bireysel yaşamın içine dalmaktadır…

Spinoza, eserinin ilk anlarından itibaren Tanrı’dan, Töz’den, Özler dünyasından filan bahsedip durur: ilginçtir, ne kadar Tanrıdan bahsederse çağdaşları ve ardılları tarafından o kadar “tanrıtanımazlıkla” suçlanmaktadır; ruhtan, tinden ne kadar bahsederse, o kadar “maddecilikle” suçlanmaktadır… Spinoza’yı ilk “modern” filozof olarak algılamanın yanlış olabilir, buna karşın ona ilk “laik filozof” diye tanımlayabiliriz: Bahsettiği Tanrı ne uhrevi dinlerin Tanrısıdır ne de sanıldığı gibi, Descartes gibilerine daha uygun düşen “felsefi Tanrı”. Tek bir cümleyle ifade edersek, Spinoza Tanrısı, ezeli-ebedi ve bitimsiz bir üretim kudretidir; her şeyin kendisinden çıkabildiği bir varoluşun sonsuz akışıdır. Spinoza böyle bir Tanrıya mutlak bir ihtiyaç duyar; çünkü dar, sonlu ve belirsiz bir “öznellikle” başlayan bir felsefe (Bacon ile Descartes’ı, bir de Platon, Aristo gibi eskileri kastettiği anlaşılabilir) bize olsa olsa dar ve belirsiz “kavramlar” kazandıracaktır –Tıpkı Rönesans ressamlarının yepyeni biçimleri (çoğul perspektifler), yepyeni renk ve temaları serbest kılmak üzere, insan kalabalıklarının kısıtlı dünyasının “üstünde” yer alan ilahi dünyayı işlemeye girişmelerinde olduğu gibi, Spinoza’nın felsefesinde biçim bulan Tanrı da, kavramların büyük bir güçle fışkıracağı bir kaynak haline gelecektir –bir kavramlar jeneratörü… Dolayısıyla uhrevi dinlerin “kudreti krallarınkine benzetilen” Tanrısı’ndan çok uzaktır –nefret eden, intikamcı, ya da bağışlayıcı, sanki insan tutkularıyla bezenmiş… Bizzat kendisi doğa olduğu için doğal bir zorunlulukla eyler… Ve bu Tanrı, Spinoza bu konuda son derecede açıktır, pekala bilinebilir ve tıpkı bir üçgenin iç açılar toplamının dikaçılı bir üçgene eşit olduğu gibi kesin bir zorunlulukla ıspat edilebilir: Tanrı bir “inanç” ilkesine değil, “bilinebilirlik” ilkesine bağlıdır –kısacası o inanılacak bir merci değil, bilinecek bir varoluştur. Spinoza, yalnız ve yalnız bu açıdan “tanrıtanımaz”dır.

Devam

Simulart

Simülart. Nedir simülart? 21. Yüzyılın en entelektüel sanat akımlarından biri mi?  Filmcilerin, yazarların, ressamların, şairlerin kendilerinden bir şeyler bulabilecekleri bir düşünce biçimi mi? Yoksa “kimsenin anlamayacağı” o dahiyene anarşist tutumlardan biri mi? Hayır, hiçbiri değil ve hiçbir anlam ifade etmiyor. Üstüne söylenebilecek birkaç cümle elbetteki var, ki bu cümlelerinde onunla bir bağlantısı yok. simülart, bu cümleler için sadece bir aracı, bir parantez açma şansı.

Herkesin bir şey ve bir şeyci olduğu devasa bir sıfatlar aleminde yaşıyoruz. Adlar ve onları yücelten sıfatlar. X avangard bir sinemacı. Y Dadaist bir şair. Z sürrealist bir ressam. Ardı arkası gelmeyen, gördükleri her zeminde mantar gibi türeyen sıfatlar. Varlıkları, az da olsa bir şeyler üretmek isteyen herkesi zehirlemeye devam ediyor. Sıfatlar, o sıfatlara sahip olmak isteyenler için birer rekabet aracına dönüşüyor. Kaçmaya çalışanlar için ise nihai son zamanla sevecekleri ve ona dönüşüp üretimlerinin içini boşaltacakları bir takım yaftalar. “evet, sen deepspace tarzında çalıyorsun”, “senin eserlerin videoart’ı temsil ediyor” , “ şiirin futurist bir yapıya sahip” vs vd.  İzm’ler, Ci’ler… peki bu neyi doğuruyor? Sıfatını alan, oradan yürümeye devam ediyor. Özünde yapmak istediği, aslında yaptığı ya da yapacağı şeyden farkında olmadan kopuyor. Çünkü o artık bir “şey”. Onun bir kategorisi var. O, onlardan biri ve yalnız hissetmesine gerek yok. O şekilde kabul gördüyse, o şekilde olmasında bir sorun yok. şiiri, müziği, sineması zamanla sıfatına hizmet edecek mertebeye yükselebilir. Sıfatlar alemi için bir sanatçı daha!

Üzerimizdeki geçmişin sanat sıfatı cesetlerini atmak, kokuşmuşluğun arasından dışarı bakabilmek için bir şans olabilir bu. Geçmişi öğrenebiliriz, geçmişte yapılanları sevebilir, onlardan beslenebiliriz; ama bu onların bizim yolumuzu içi boşaltılmış bir kabulleniş ile değiştirebileceği anlamına gelmez. Gelmemesi gerekir, çünkü etrafta açık bir şekilde görülen kanser, insanların bir “şeyi” , o şeyin sürecini yaşamadan  satın almasından doğan içi boşluk durumudur. “beat kuşağı” olmak, sürecini yaşamadan kolay bir şekilde, materyalist olmak, punk olmak, hippi olmak?! Fantazmagorya maskesini biraz daha havada tutmak için, kolayca satın alınabilen sanat akımları ve ideolojiler.

Süregelen durum bu iken, simülart’ın aracı olabileceği tek şey, üreten için bir nefes deliği açmaktır. Süreci mümkün olduğunca sağlıklı bir şekilde yaşayabilmek için bir seçenek olarak kullanılabilir. Ona ait bir parantez, hiçbir anlam ifade etmeyen, hiçbir kalıpsal karşılığı olmayan, üretileni hiçbir zoraki rotaya sokmayan bir boşluk yaratma şansı olabilir.

Yaratın. Çağımızın alameti bu. Kişinin yeteneklerinden bir eser yaratın. Ayaklarımıza bağlı betonların iplerini çözün, kokuşmuş sahtekarlıkları bir kenara itin. Tüm bunları yaparken simülart’ı bir kalkan olarak kullanın. Olası bir simülasyonun içinde savrulup giden simülark hayatlarımızdan çıkacak her türlü eser (bu; yemek, resim, oymacılık, şiir, müzik, intihar vs her şey olabilir) simulartın bedenlerinden fazlası olamayacaktır zaten.

Simülart yerine istediğiniz kelimeyi koyabilirsiniz. Onun içini, istediğiniz kelimelerle anlamlandırabilirsiniz. Bu nedenledir ki simülart, her zihnin içinde kendine özgü şekiller bulup, değişimini sürekli kılacaktır. Onun ritmi ve akışı bu döngüselliktir.

Simülart’ın bir manifestosu yok. Bir duruşu yok. söylemek istediğini, üreten kişi “ürünü”yle söylecektir zaten. Simülart bir sıfatı temsil etmiyor, öyle yada böyle değil. Ocu, bucu, şucu değil. Müzisyen gitarını eline aldığında, ne yapıyorsa, hangi notalara basıyorsa, o ‘an’ için o dur. Kamera kaydetmeye başladığında, vizörün gördüğü şey, kurgudaki çıkışa kadar kendi sürecini yaşayacaktır ve bu sürece “avangart olmak” – “olabilmek” müdahale etmeyecektir.

Simülark, sadece bir şeydir. Hiçbir anlama gelmemesini umduğumuz, üretme yolunda ki kozmik bir parçayı temsil eden bireysel hedeflerimize yönelik kıvılcımı koruyacak, zihnimizi bulandırmayan bir şey. Peşine daha fazla kelime takarak, onu yavaşlatamayız.

Adolf Loos – Süs ve Cürum

İnsan embriyosu hayvan krallığının tüm gelişmiş aşamalarından geçerek rahimdedir. Doğum anında insanın duygularıyla yeni doğmuş bir köpeğin duyguları birbirine eşittir. Çocukluğu insanlık tarihine uygun bir biçimde, tüm dönüşümleri takip ederek geçer. 2 yaşındayken bir papua yeni Gineli, 4 yaşındayken bir cermen, 6 yaşındayken sokrates, 8 yaşındayken voltaire gibidir. 8 yaşındayken 18. yüzyılda keşfedilen menekşe renginin farkına varır çünkü menekşe rengi menekşe rengi olmadan önce mavidir ve mor kırmızıyı sulandırmıştır. Bugün fizikçiler renkleri çoktan bir isme sahip olan güneşin izgesinde göstermekte, bunu onaylamaktadırlar fakat gelecek nesillere saklanmıştır.

Çocuk ahlakdışı bir kavramdır. Papua yeni Gineli olmak da bize göre öyle. Papualı düşmanlarını boğazlar ve onları yutar. Suçlu değildir. Eğer modern bir adam düşmanını boğazlayıp yutarsa o suçlu ya da yozlaşmıştır. Papualının dövmeleri, kayığı, küreği kısacası ulaşabileceği her şey içindedir. Suçlu değildir. Vücuduna dövme yaptıran modern adamsa suçlu ve yozlaşmıştır. Hapishane sakinlerinin yüzde sekseninin dövmesi vardır. Dövmesi olanlar henüz içeri tıkılmamış gizli suçlular ve yozlaşmış aristokratlardır. Eğer dövmeli birisi özgürlük için ölüyorsa, bu yalnızca birkaç yıl sonra işleyeceği cinayeti işlemediği anlamına gelir.

Birinin yüzünü süsleme dürtüsü ve ulaşabileceği her şey güzel sanatlardan gelir. Bu resmin parazitidir. Bütün sanatlar erotiktir.

Olmaktan gelen ilk süs, haç, erotik bir kökene sahiptir. İlk sanat işi, sanatçının ilk sanatsal hareket olarak kirlettiği ilk duvar, onu sahip olduğu aşırılıktan kurtarmak içindir. Yatay bir çizgide: kadının uzanması. Dikey bir çizgide: adamın kadının içine girmesi. Bunu yaratan adam Beethovenla aynı dürtülere sahip, onun 9. senfoniyi yaratırken deneyimlediği aynı zevki tadıyor.

Ama çağımızın içsel dürtülerini tatmin etmek için duvarları erotik sembollerle kirleten adamı suçludur ya da yozlaşmıştır. Belli ki dürtüsü adamın üstesinden gelmektedir: uygun umumi yerlere kendilerini şiddetle ifade etmeleri yozlaşmanın belirtisi. Birisi bir ülkenin kirletilmiş tuvalet duvarlarına bakıp değerini ölçebilir. Çocuklarla bu normal bir şeydir: ilk sanatsal dışavurumları duvarlara erotik semboller karalamaktır. Fakat bir papualıda ve bir çocukta normal olan bu şey modern adamda yozlaşmanın bir belirtisidir. Diğer gözlemi de yapıp dünyaya açıkladım: kültürün evrimi, günlük kullanılan objelerden süsleri kaldırmakla eş anlamlıdır. Dünyayı yeni bir zevkle tanıştırmayı düşünmüştüm: ama bu bana teşekkür olarak geri dönmedi. Bunun yerine hüzünle ve umutsuzlukla karşılaştı bu fikir. Bir daha süsün üretilmemesi için ne yapılmalıydı. Ne! Yalnız mıyız 19. yüzyılın insanları, herhangi bir zencinin yapabileceği bir şeyi yapabilecek kapasiteye sahip miyiz ya da bizden önceki insanlar yapmışlar mıydı?

İnsanlığın daha önceki yüzyıllarda yarattıkları süssüz objeler ilgisizce atıldı ve parçalandı. Şarlmayn dönemindeki hiçbir marangoz tezgâhına sahip değiliz. Her dönemin kendi üslubu vardır: neden bizim dönemimiz bir üslubu reddeden tek dönem? Burada “üslup” süs anlamı taşıyordu. “sızlanma. Bak! Bizim dönemimizi önemli kılan şey yeni süsler üretememe kapasitesizliğimizdir. Biz bunları geçip süssüz bir bölgede mücadele ettik. Bak, zaman geçiyor, gerçekleştirilecekler bizi bekliyor. Yakında şehrin sokaklarında ısınacak beyaz duvarlar gibi! Kutsal Kudüs, kutsal kent, cennetin başkenti! İşte böyle gelecek gerçekleştirebileceklerimiz bize.” diyorum.

Fakat hala bunun olmasına izin vermeyen ifritler var. insanlık hala süsün köleliği altında inliyor. İnsan, Papuadan farklı olarak erotik duygular üretmesin diye süs yapmakta oldukça ilerledi, dövmeli bir yüz estetiği arttırmadı, tersine azalttı da. İnsan, sade bir sigara kutusunu satın alarak zevkini buldu ve bunda ilerledi, süslü olanla fiyatı aynı olsa da. Kıyafetleriyle mutluydular ve maymunlar panayırındaymış gibi altın örgülerle ve kırmızı kadife pantolonlarıyla memnun oldular. “bakın, Goethe’nin öldüğü oda rönesansın tüm görkeminden çok daha görkemlidir ve bir parça mobilya müzelerin oymalı, kakmalı parçalarından çok daha güzeldir. Goethe’nin dili Peignitz çobanının süslemelerinden çok daha anlamlıdır.” diyorum.

Devam

panorama

0.

Fıtratı kaotik olanın basit, tutarlı ve durağan bir malumata indirgenmesi gerekir: Bu, ‘öteki’yi anlamada yaygın yaklaşım olsa gerek. ‘Öteki’, şehir ise, süreç daha da yeğinleşiyor. Aşağıda, şehri anlamada, onunla hemhal olmada denediğim kişisel yordamlardan kimileri sayılıp dökülüyor.

I. Şehrin Tabiatı

1.1.

Bir video çekmeyi planladım: Her daim kalabalık bir bulvara bakan en yüksek binanın tepesinden; aşağıda hesaplanması mümkün olmayan bir ritmle – demek ki / belki, ritmsiz – akan kalabalığı görüntülemek. Sonra, ritmi çok kuvvetli ve seçik bir müziği kuvvetli hoparlörlerden bulvara salmak. Müzik çaldıkça kalabalığın üyelerinin adımlarında, yürüyüş ritmlerinde birden bire bir düzen tesis edilebileceğini, bir uyum yakalanabileceğini düşünüyordum. Müzik sustuğunda, yukarıdan kaydettiğim düzende kaosun yeniden vücuda geleceğini zannediyordum.

Şehrin yayaları böyle tabii bir şiddetle güdülebilir mi? Bu, bir iktidar uygulaması olabilir mi?2

1.2.

Kırsalda uygulanan ilkel ve pastoral bir “şehircilik” yöntemini anlattıklarını anımsıyorum. Bir yolun izleyeceği rotayı tayin etmenin en basit, etkili ve ucuz yolu, arazide bir eşeği salıvermekmiş; sonra da onun izleyeceği yolu takip etmek.3 Bir şehir planının ekonomisi bu temel düzeyden çok daha karmaşık olsa gerek.4

1.3.

Bir şehri planlama sürecinin, şehir denen eylemler ve ilişkiler alanını var eden örüntü ve programların, sofistike ve karmaşık olduğunu teslim etsem de; şehre yukarıdan, çok yukarıdan bakınca onun gelişimine tabii bir veçhe atfetmekten alıkoyamıyorum kendimi. Devlet Planlama Teşkilatı binasının 16. katında, orada memur olarak çalışan bir arkadaşımın ofisinden başkente bakıyorum. Şehir planlama bir bilim, bir uzmanlık, yahut buna benzer bir şey olduğundan, eğitimini almış arkadaşım; Ankara’nın planından, cumhuriyetin ilk yıllarında modernist plancıların coğrafya üzerinde uyguladıkları akılcı örüntülerden bahsederken, benim kentin gelişiminde etkili olan tabii ilkeleri teşhis etmeye çalışmam, ironik.

Yine de, hayli romantik bir edayla, gördüğüm manzaraya doğal örüntüler atfediyorum: Bu dev hücrenin hudutlarında tabii bir evrimin izlerini arıyorum. Ona tepeden baktığımı, orada sağlıklı olmasa da bir doku, kanserli bir lezyon gördüğümü hayal ediyorum. Şehir, benim tahayyülümde, arkadaşımın ve meslektaşlarının ona dayatmak zorunda olduğu akılcılığa direniyor. Hasta ve kontrol edilemez bir tabiat fikri, şehre, nedense daha çok yakışıyor. Bu fikir, hem pür ve masum tabiat fikrinin büyüsünü ortadan kaldırıyor; hem de akıldışılığa kapı açıyor. Akıldışılıktan kastım, şehrin asla tümüyle akla hafsalaya sığmayacağı, tam olarak anlaşılamayacağı… Şehirde, onu anlamaya meyleden aklı aşacak bir şeylerin her zaman varolacağını varsaymak zorunda hissediyorum. Bu gelişimin, daima akılcılıktan gizlenecek, bilinçdışı ilkelerini hissetmeye meyilliyim.

2. Akılcılık ve İktidar Üzerine

2.1.

On yıl kadar önce yayınlanan bir reklamı anımsıyorum. Reklam, bir bankanın, cumhuriyetin en eski bankasının, ‘kurucu’ tarafından kurulmuş olan bankanın reklamı. ‘Kurucu’nun partisiyle ve orduyla sıkıfıkılığından ve  pek tabii ki kimi finansal sebeplerden, hala ülkenin en kuvvetli bankası bu. Reklamda bankanın kurulmasına ilişkin bir anlatı aktarılıyor: ‘Kurucu’nun bankayı kurmaya karar verme anı canlandırılıyor. Akabinde, bir simülasyon başlıyor: Başkent panoramasını, bankanın kurulduğu binanın bir penceresinden izliyoruz. Kamera panoramayı kat ederken şehir gözlerimizin önünde hızla gelişiyor, binalar inşa ediliyor, yollar yapılıyor, kuleler ve bulvarlar başkentin çorak tepelerini dolduruyor bir kaç saniye içinde. Kuruluş mitinin bilgisayar destekli inşası, büyülenmiş izleyicinin gözleri önünde gerçekleşiyor. Bankanın kendine atfettiği kuruculuk niteliği, bu görselleştirmede vücuda geliyor. Banka kendini şehrin gelişiminin bir şahidi olarak tanımlıyor; ne ki edilgen bir izleyici değil, bilakis bu gelişimin en önemli etkenlerinden biri olarak.5 Ancak bu gelişimde payı olanlar onu yukarıdan izleme hakkına sahipler. Dahası, onların, bunun tarihini yazma, görselleştirme, anlatma hakları da var. İktidar, akılcılaştırma hakkını da beraberinde getiriyor. Akılcılaştırma, yukarıdan bakmayı ve öngörmeyi gerektiriyor. İrtifa, akılcılık ve iktidar bu metaforik sahnede kesişiyorlar. Böylece ‘yüksek merciler’ terimi daha bir anlamlı hale geliyor.6

Devam

efendimiz acemilik

Hep bunu düşünüyorum. Zorlamadan, kendiliğinden düşündürüyor beni. Sanıyorum bu, sanatla falan değil doğruca yaşamanın kendisiyle ilgili. Düşünün, on yıl önce bir şiir yazmışsınız; bazı evrimler, gelişmeler geçirmişsiniz ama bugün de aşağı yukarı o eski yapıda, eski durumda başka şiirler yazıyorsunuz. Dünyada ve zaman içinde durduğunuz yer değişmemiş yani. Yahut eteğinizi bir yere çakmışsanız, siz yürüyorsunuz  sözüm ona, ama ardınızdan bir iplik uzuyor. Sizi o çakıldığınız yere bağlıyor. Diyorum ki insan,  nerede ise orada olmalıdır. Hiçbir dükkânda, hiçbir otelde, hiçbir komşuda bir şeyinizi unutmayınız. Bağlarınızı koparın. Derli toplu, hemen gitmeye hazır, köksüz.

Bir de şu var. Çok değil, on yıl önce, yeni diye, güzel diye sevip baş tacı ettiğimiz şiirlerin, bir deneyin, bugün kaçını sevebileceksiniz. Onlar güçsüz şiirler miydi de bugüne kalamadılar. Sanmam. Günlerinde sevilip sayıldıklarına göre iyi şiirlermiş, yeni şiirlermiş. Şiiri eskiten, kendi yapısındaki öğelerdir. Yahut şiirin bazı gerekleridir. Montaigne, “Beni Paris için en çok korkutan Paris’tir” diyor. Şiir için de öyle. Şiir, günlük olmak zorundadır. Gününde olmalıdır. Daha ileri gideceğim, inanır mısınız, bazen bir şiir yazıyorum, hemen yayınlamazsam, aradan bir iki ay geçerse yayımlamak gelmiyor içimden. Hiç değilse benim için eskimiş sayıyorum. Şiiri sadaka gibi düşünüyorum. Zamanında verilmelidir korkusu, kaybolmak korkusu.

Öbürünün bir de macera tarafı var. Orası da çekici. Durmadan yeni uyumlar, yeni alanlar keşfetmek. Uzun zaman romanın, hikâyenin tekelinde kalmış birtakım beşerî davranışları şiire sokmaya çabalamak. Hep yanılmak korkusu, kaybolmak korkusu.

Bilhassa insanla ilgili kalmaya çalışmak, bizi ister istemez uyanık durmaya, değişen çağ ve uygarlık karşısında insanı türlü yönleriyle kavrayabilmek endişesi, insanla uygarlıkla birlikte değişmeye, hiç değilse değişmeye hazırlıklı olmaya zorunlu tutuyor. Bu arada dile alışılmadık mısra yapıları getirmek –benzetmek uygunsa- kulağı arkadan göstermenin de güzel olabileceğini sanmak. Artık kolayca yenileyemeyeceğimiz, eskimiş yaşamımızda yerlerine alıştığımız kelimelere hiç olmazsa yeni düzenler, yeni özler içinde yeni ifade imkânları vermek. Okuyana bildiği kelimeyi birden yadırgatmak daha doğrusu. Kelimeleri tedirgin etmek. Örneğin duvar sözünü on yıl, yirmi yıl, elli yıl sonra başka bir anlamda yeniden bulmak, sevmek. Ama bunun sonucu bir çıkmaza varamaz mı? Elbet varabilir. Şu kadar diyeceğim: güçlü kişilerin bu işin üstesinden geldiği tellim görülmüştür. Bir yığın örnek var. Başaramayan, tuttuğu yolun sapıklığından değil, güçsüzlüğünden başaramamıştır. Yazmazsa kimseler bir şey kaybetmiş olmaz.

Devam

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.