Kategori: makale

beş altın kural

Kural #1: Kural mural yok. Bir filmi çekmenin, kaç potansiyel yönetmen varsa, o kadar çok yolu vardır. Açık bir form bu. Zaten ben şahsen birine ne yapacağını, nasıl yapacağını söylemeye hayatta kalkışmam. Bence bunun birine şu dine inan, buna inanma demekten farkı yok. Siktir et. Kişisel felsefeme aykırı -ki bu felsefe de “kurallar” silsilesinden çok bir kılavuz gibidir. Bu yüzden, şu anda okuduğunuz “kuralları” kafanıza takmayın, sadece kendime yazdığım notlar sayın bunları. Herkes kendi “not”larını kendi yazmalı, çünkü bir işi yapmanın hiçbir zaman tek bir yolu yoktur. Ve eğer biri çıkıp da size bir işi yapmanı tek yolu olduğunu söyleyecek, kendi yolunu dayatacak olursa ondan hem fiziksel hem düşünsel olarak olabildiğince uzağa kaçın.

Kural #2: O hıyarların yolunuza çıkmasına izin vermeyin. Size yardım edebilirler yahut etmeyebilirler, ama sizi durduramazlar. Filmleri finanse edenler, dağıtanlar, tanıtımını yapanlar ve gösterime sokanlar yönetmenler değildir. Yönetmenlerin onların işine burunlarını sokmasına izin vermezler, dolayısıyla siz de onların filmi nasıl çekeceğinize dair dayatmalarda bulunmasına izin vermeyin. Gerekirse silah taşıyın. Ayrıca ne yapıp edip dalkavuklara bulaşmayın. Etrafta her zaman sırf zengin olmak, ünlü olmak ya da yatağa atacak birilerini bulmak için film işine girmek isteyenler vardır. Genellikle, George W. Bush’un göğüs göğüse muharebeden anladığı kadar sinemadan anlar bunlar.

Kural #3: Prodüksiyonun görevi filme hizmet etmektir. Filmin görevi prodüksiyona hizmet etmek değildir. Ne yazık ki sinema dünyasında durum neredeyse hep tersine işliyor. Film bütçeye, programa ya da işin içindekilerin CV’lerine güzellik olsun diye yapılmaz. Bunu anlamayan yönetmenler, ayak bileklerinden ağaca asılmalı, sonra da onlara dünyanın neden başaşağı göründüğü sorulmalıdır.

Kural #4: Film yapmak işbirliğine dayalı bir süreçtir. Sizinkinden daha güçlü bir zihni, daha iyi fikirleri olabilen insanlarla çalışma şansınız olacak. Onların başkalarının işine değil, kendi görevlerine odaklanmalarını sağlayın, yoksa işin içinden çıkamazsınız. Ama birlikte çalıştığınız herkese eşit ve saygılı davranın. Ekip çekimi yapabilsin diye trafiği durduran bir yapımcı asistanı sahnedeki oyunculardan, görüntü yönetmeninden, yapım tasarımcısından yahut yönetmenden daha az önemli değildir. Hiyerarşi, egoları şişenler yahut kontrolden çıkanlar içindir, bir de askeriyedekiler için. Birlikte çalışmayı seçtiğiniz insanlar, eğer seçimlerinizi doğru yaptıysanız, filmin kalitesini ve içeriğini, tek bir aklın kendi başına hayal edebileceğinden çok daha yüksek bir seviyeye çıkarabilirler. Eğer başkalarıyla çalışmak istemiyorsanız, gidin resim yapın, kitap yazın. (Yok eğer boktan bir diktatör olacağım diyorsanız, sanıyorum bugünlerde politikaya atılsanız yeter…)

Kural #5: Hiçbir şey orijinal değildir. İlham uyandıran ya da hayal gücünüzü kamçılayan her şeyden çalıp çırpın. Eski filmleri yiyip yutun, yeni filmleri, müziği, kitapları, resimleri, fotoğrafları, şiirleri, rüyaları, rastgele duyduğunuz konuşmaları, mimariyi, köprüleri, sokak levhalarını, ağaçları, bulutları, nehirleri, gölleri, ışığı ve gölgeleri yiyip yutun. Eğer bunu yaparsanız, çıkardığınız iş (ve yaptığınız hırsızlık) otantik olur. Otantiklik paha biçilmezdir, özgünlük diye bir şey ise yoktur. Hırsızlığınızı gizlemeye tenezzül etmeyin -hatta canınız isterse herkesin gözüne sokun. Her halükârda, Jean-Luc Godard’ın ne dediğini hiçbir zaman unutmayın: “Bir şeyi nereden aldığınız değil, onu nereye götürdüğünüz önemlidir.”

yığın olarak kitle

Kitle, tüketimin gerçekleşebilmesi için gerekli olan ana unsurdur. Yeni kapitalist sistem, devamlılığını sağlayabilmek için kitlelerin tüketmesine ihtiyaç duymaktadır. Bu bakımdan sistemin ilk aşamadaki amacı, kitlelerin tüketmesini sağlamaktır. Bunun için de sistemin iki ana yolu vardır. Ya kitlelerin tüketeceği ürünler üretmek ya da sistemin üretmiş olduğu ürünleri kitlenin tüketmesini sağlamak.

İki farklı madde olarak ortaya koyduğumuz bu yollar, aslında birbirinden bağımsız yollar değillerdir. Çünkü sistem, var olabilmek için ikisinden de faydalanmaktadır. Ancak bizim yazıda ağırlıklı olarak üzerinde duracağımız madde ikincisi olacaktır. Çünkü bu madde bizi, kitlenin güdümlenebilirliği meselesine götürmektedir. Kitlenin güdümlenebilirliği ya da güdümlenemezliği, başka bir deyişle kitlenin sistem içindeki aktifliği ya da pasifliği üzerinde bir kanıya varmak, tüketim toplumunun mantığını daha iyi anlamamıza, dolayısıyla da sistem içindeki varlığımızı anlamlandırmamıza yarar sağlayacaktır.

Kitleler, kitle olarak düşünüldüğünde, toplumu ve dolayısıyla toplumsal olanı göz ardı etmek imkansızdır. Bu yüzden de kitle ile birlikte ele alması gereken diğer bir unsur da “toplumsal” dır. Bu yazıda kısaca, kitlenin toplumsal olanı simülasyona uğrattığı fikri üzerinde durulacaktır.

Günümüz toplumları varlıklarını devam ettirebilmek için sembolleri tekrar tekrar üretirlerken kitleleri de yeniden üretmeye çalışmaktadır. Bir bakıma kitleleri güdümlemeye uğraşmaktadırlar. Aslında bunu yapmaya çalışırken de günümüz modern toplumları kendi sistemi içinde yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalmaktadır. Çünkü iktidar, kitleyi güdümleyebilmek için kitle iletişim araçlarıyla birlikte anlamları sürekli ve düzensiz olarak üretmektedir. Daha doğrusu kitle iletişim araçları, anlamdan yoksun mesajlar üretmektedirler.

Tüketim toplumu kitlenin güdümlenebilmesine ihtiyaç duyuyor. Düz mantıkla düşünecek olursak kitle aktif bir duruma geçmezse tüketimin gerçekleşmeyeceğinden korkuyor.

Kitleyi güdümlemekte kullanılan en etkili silah, kitle iletişim araçlarıdır. Kitle iletişim araçları, kitlelere sonsuz sayıda ve renkli şölenler halinde anlam pompalar. Bu bombardıman karşısında kitlelerin tepki vermesi beklenir. Yani önceden sistem tarafından tepkisizleştirilmeye çalışılan kitle, artık yine sistem tarafından tepki vermeye zorlanmaktadır. Çünkü daha önce de bahsettiğimiz gibi, sistem kendi kazdığı kuyuya kendisi düşmüş ve varoluşunu tehlikeye sokmuştur. Eğer kitle, kitle iletişim araçlarının pompaladığı bu haberleri, sembolleri, mesajları anlamlandırmazsa, tüketim gerçekleşmeyecek ve böylece sistemin sonu gelecektir. Bu yüzden kitlenin tepkisini ortaya çıkartmak ve ölçmek için günümüzde kitle iletişim araçlarını kitlelere testler yöneltmektedirler. Dergilerde, televizyon programlarında ve gazetelerde yayınlanan kişilik testleri gibi testler bu çabaya hizmet etmektedir.

Baudrillard’a göre tüm kitleyi güdümleme çabaları yersizdir. Kitle, kendisine yönlendirilen bu sembolleri, kendi içinde eritip yok etmektedir. Bollukları yüzünden anlamdan yoksun kalmış olan tüm semboller, Baudrillard’ın deyimiyle kitlelerin üzerinden kayıp gitmektedir. Yani kitle, kendisine doğrultulan anlamlara karşı tepkisiz kalmaktadır.

Kitlelerin haber bombardımanı karşısında tepkisiz kalmaları, iletişim araçlarına ve onların ilettikleri anlama karşı ortaya çıkan bir direniş biçimidir. Baudrillard’a göre bu, göründüğü gibi pasif bir direniş niteliği taşımamaktadır. Kitle, sistemin mantığına uyarak gönderilen anlamlara karşı kayıtsız kalıp onları değişime maruz bırakmadan geri püskürtmektedir. İletişim araçları, kitleler sessiz kaldıkları için sonsuz sayıda anlam aktarımında bulunmakta ve kitleler de maruz kaldıkları anlam bombardımanına karşı tepkisiz kalmaya devam etmektedirler. Bir bakıma sistemin çok sayıda ve sürekli olarak anlam pompalamasının nedeni, kitleleri içinde oldukları sessizlik içinden çıkarmaya çalışmaktır. Ancak sonsuz sayıdaki anlam üretimi yüzünden, sembollere yüklenen anlamlar anlamsız duruma gelmektedir ve bu yüzden de kitleler bu anlamsızlık yüklü anlamları sisteme karşı geri püskürtmektedir. Yani hedef şaşmıştır.

Baudrillard, kitlenin bu sessiz kalışını sisteme karşı bir direniş mekanizması olarak nitelendirmektedir. Üstelik kitle bu direnişte pasif değildir. Ona göre kitlenin sessiz kalışı sayesinde, anlamı emerek “nötrolize” etmesi nedeniyle kitle güdümlenemez. Kitleyi güdümlenebilir bir olgu olarak ele almak, kitleyi oluşturan bireylerin bireyselliğini yadsımak demektir. Kitlenin güdümlenebilirliği, Baudrillard’a göre kitleyi değersizleştirici ve alçaltıcı bir durumdur. Halbuki bahsi geçen kitle, pasifliğiyle sisteme karşı aktif rol oynamaktadır.

Ancak Baudrillard’da eksik görülen şu vardır ki, kitle sisteme karşı bu direnişi kendi bilinciyle özümseyip gerçekleştirmemektedir. Bu noktada, ortada bilinçli olarak gerçekleştirilen bir eylem olmadığı için, kitleye artı bir değer atfedilmiş olunmamaktadır. Biraz daha sert bir dille konuşacak olursak, bu bilinçsizce gerçekleştirilen eylemin sonucu her ne kadar sistemin kendi çarkının içinde boşa dönmesini sağlamak olsa da, bilinçsizliği kitleye alçaltıcı bir değer atfetmektedir diye düşünmekteyim. Kitlenin bu yöntemle sisteme karşı bir direniş içinde olması, yine sistemin sayesinde mümkün olmaktadır. Sistemin kitleyi güdümleme konusundaki başarısızlığı yüzünden kitle aktif bir pasiflik içindedir. Baudrillard aynı zamanda gösteri isteyen kitleye, sistemin anlam aşılamaya çalıştığını savunmaktadır. Bu noktada da Baudrillardcı bir mantıkla düşünecek olursak, kitlenin istediği olmaktadır. Çünkü semboller ve anlamlar, çoklukları nedeniyle simülasyona uğrayarak bilinen anlamdaki anlamdan yoksun hale geldikleri için şölene dönüşmektedirler.

Görüldüğü gibi, Baudrillard’in bahsettiği simülasyonun yapısındaki kısır döngü, iletişimde ve dolayısıyla da toplumsalda da kendini göstermektedir. İlk bakışta, kitlelerin tepkisiz kalması kitle iletişim araçlarının daha çok haber aktarımını olanaklı kılabileceği düşüncesiyle iletişim araçlarının aleyhineymiş gibi gözükse de döngüsellik göz önünde bulundurulduğunda, bu durum kitle iletişim araçlarının sonunun geldiğinin göstergesidir. ( Gelişmenin sonuna gelmiş Modern Batı toplumlarının yok olacağı tahayyülü gibi.) Çünkü kitle, mesajlara karşı tepkisiz kalarak mesajları özümsemiyor. Tepkisizliği ile mesajların yok olmasına neden oluyor.* Kısacası sistem, anlam bombardımanı karşısında kitleyi “sessiz yığınlar”a dönüştürürken, sessiz yığın haline gelen kitle de sistemin gönderdiği anlamların yok olmasına neden oluyor. Bence, karşılıklı olarak simülasyona maruz kalmanın kanıtıdır. Bu da bizi, bir yandan kitlenin sistem tarafından güdümlendiği, aynı zamanda da sistemin de kitle tarafından güdümlendiği fikrine götürecektir.

McLuhan’ın deyimiyle “Mesaj, iletişim aracının kendisidir.” Mesajı yok edenin de iletişim aracının kendisi olduğu için, aslında iletişim aracı kendi kendinin yok olmasına zemin hazırlamaktadır. Tıpkı sanayileşme döneminde aşırı üretimin ve proteleryanın sömürülmesinin, bu durumun meydana gelmesinde esas belirleyici olan burjuvazinin sonunun gelmesi tehlikesine zemin hazırlaması gibi. Her iki durum da sistemin kendi kendisini tehlikeye düşürdüğünün kanıtıdır.

Reklam da haber gibi toplumsalın yok olmasına neden olmaktadır. Toplumsal artı değerin üretilmesine katkı sağlayan reklam, reklamlaştırılan “nesneyi” tüketmenin toplumsallaşmaya neden olacağından söz edip durmaktadır. Yani reklamlaştırılan nesneyi tüketmek, toplumsal hiyerarşide belirleyici olabilmektedir. Bu da üretilmiş ve değer atfedilmiş ideallerin, sembollerin tüketilmesine tekabül etmektedir.

Günümüzde her şey reklamlaştırılabildiği için her yerde ve her alanda toplumsallaşma sürekli olarak zikredilmektedir. Ancak bu durum toplumsalın da simülasyona uğramasına, eski anlamının eriyip yok olmasına neden olmuştur. Artık “Duvar afişlerinde hayalete dönmüş bir toplumsallık vardır.”

Reklam da artık iletişim aracı olmaktan çıkmış ve simülasyona uğrayarak yok olmuştur. Günümüzde o, ticari bir mala dönüşmüş ve kendini pazarlayan bir duruma gelmiştir. Düzenlenmiş göstergelerden oluşan bir dizi şerit halini almıştır. Yani o da toplumsallık tarafından, toplumsallığın içinde eritilmiştir. Muhteşem bir görsellikle, gerçek hayatın üzerini bir daha hiç açığa çıkmamak üzere örten reklama insanların inanmamaları söz konusu bile değildir. Çünkü reklam, insanları hayret verici bir simülasyona sokarak etkisi altına almaktadır. İnsanlar göstergeleri tüketmekten kendilerini alamaz duruma gelmektedirler. Bu da kitlenin güdümlenebilir olduğunu açıkça ortaya koymaktadırlar.

Toplumsalın simülasyona uğraması meselesini biraz daha açık olarak irdelemeye çalışalım. Baudrillard’a göre kitle, toplumsalı yansıtmamaktadır. Kitleler, toplumsalın içinde değerlendirilemezler. Çünkü toplumsalın kendi özlerine işlemesine engel olurlar. Toplumsalı nötrolize ederler. Buradan yola çıkarak, kitle iletişim araçlarının kitleye doğru sirkülasyon şeklinde göndermiş olduğu anlam ve mesajları Baudrillardcı bakış açısıyla toplumsala ait olan veriler olarak değerlendirmek gerekmektedir.

“Kitle: Bir özne, bir özneler grubu ve bir nesne olmama tersliğini başarmıştır.” Kitleyi özneye dönüştürme çabaları da, nesneye dönüştürme çabaları da yersiz kalmaktadır. Baudrillard’a göre, kitleyi nesne olarak ele alma çabaları, kitlenin güdümlenemezliği gerçeğine çarparak geri püskürtülmektedir. Kitle güdümlenebilir olsaydı, nesneleştirilmiş olurdu. Ortada nesne olmadığı gibi, nesne olmadığı gerçeğini ortaya koyacak bir özne de yoktur. Baudrillard’ın bu görüşü, onu bizim yukarıda bahsettiğimiz düşünceye yaklaştırmaktadır. Hatırlayacağınız üzere, kitlenin kitle iletişim araçları karşısında olan tepkisizliğinin bilincinde olmamasından dolayı, onun bireyselliğini sorgulamıştık. Bu noktada Baudrillard’ın tutumu, bizim tutumumuza yaklaşmış sayılmaktadır.

Kitlenin özne ve nesne olmaması durumunu göz önünde bulundurduğumuzda, kitlenin varlığı ya da ne olduğu sorgulanması gereken bir husus olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü kitle, bir şeyin ya kendisi ya da tersi olması gerektiği düşüncesini yadsımaktadır. Ancak var olduğunu saptamak için, onu var olan yapılandırmalar içine oturtmak gerekmektedir. Bu bakımdan kitleyi bir yere oturtamadığımız için, kitle diyalektik yasalarını yadsımış olmaktadır.

Kitle kavramında görülen bu durum, “toplumsal” kavramı için de geçerlidir. Yani toplumsal da nesnel olarak ortaya konulamaz. Çünkü kendisini tanımlamaya çalışan herkesi kendi içinde yok etmektedir. Kitleler, toplumsalın içinde yok olmaktadır. Aynı zamanda toplumsal da kitle nedeniyle yok olmaktadır. Bu durumda karşılıklı simülasyon ilişkisi söz konusudur. En başından beri savunduğumuz simülasyonun “kapalı devre” gibi, kısır döngü olarak işlediği fikri, burada da kendini göstermektedir.

Kitleye sonsuz sayıda anlam gönderilmesinin nedeni, kitleyi anlamın egemenliği altına almak güdümlenebilirliğini ve denetlenebilirliğini sağlamaktır. Kitle iletişim araçlarından olan reklamın da ilettiği mesajlara kitlelerin inandığı düşünülmektedir. Bu yüzden de reklamlar kitlelere daha çok ve sürekli olarak anlam pompalamaktadırlar. Daha çok anlam, kitleler tarafından özümsenmeyen diğer anlamlarla üst üste bineceği için, daha çok anlamsızlık üretecektir. Böylece, reklam sektörünün varlığı tehlike içindedir. Baudrillard’a göre de;“mesajın alıcı üstündeki yansımasının sıfır olduğu gerçeği ortaya çıktığı anda reklam kurumu ortadan kalkacaktır.”

Aynı mantıkla devam edecek olursak, sistemde kitlenin güdümlenebilirliği fikri hakim olduğu için, yani sistemde hayali bir zafer duygusu var olduğu için, sistem kıskaç içinde de olsa varlığını devam ettirmektedir. Ancak bu varlık, gerçek anlamda bir varoluş değildir. Bu bir kandırmacayı anımsatmaktadır. O halde, sistem başarısızlığını kabul ettiği anda, kitlenin güdümlenemezliğini fark ettiği anda yok olacaktır.


* Unutulmamalıdır ki, kitlenin sessiz kalmasının nedeni sistemin en önemli güdümleyici unsuru olan kitle iletişim araçları olduğu için,  mesajı yok eden aslında kitle iletişim aracının kendisidir.

Duygu Çavdar

Bilgi, Ahlâk ve Din

Her şeye rağmen, belki de bilgi, ahlâk ve dinden ayırt etmeyi ve hattâ bunların karşısına yerleştirmeyi seveceğimiz bir akıl vardır belki. Hakikât kavramının kaynağım keşfetmek için hakikâtten çilece ideale doğru çıkıyorduk ama bir an soykütüğe değil de gelişime dikkat edelim: Çileci veya dini idealden hakikât istencine geri iniyoruz. O halde ahlâkın, bir dogma olarak dinin yerini aldığım ve bilimin de gitgide ahlâkın yerini aldığım teslim etmeliyiz. “Dogma olarak Hıristiyanlık kendi ahlâkı tarafından yıkıldı”; “Hıristiyanlığın Tanrı’sına galip gelen Hıristiyan ahlâkın kendisidir”; veya “Sonuçta hakikât içgüdüsü Tanrı’ya inanma yalanını yasaklar kendine”. Bugün, inançlı birinin veya bir papazın söyleyemeyeceği ve düşünemeyeceği şeyler vardır. Bunlar sadece birkaç piskopos ve papaya açıktır: İnâyet ve hayır, ilâhi akıl, ilâhi ereklik; “İşte artık zamanı geçmiş düşünme biçimleri bunlar, karşılarında bilincimizin sesinin durduğu düşünme biçimleri”, bunlar ahlâkdışı. Dinin çoğunlukla, kendini devam ettirmek ve bir biçimde uyum sağlamak için özgür düşünürlere ihtiyacı olur. Ahlâk dinin devamıdır, ancak başka bir yoldan devamıdır; bilgi, ahlâkın ve dinin devamıdır, ancak başka bir yoldan devamıdır. Her yerdeki çileci idealdir ama yolu hep değiştiğinden bunlar farklı tepkin kuvvetlerdir artık. İşte eleştiri bu yüzden farklı tepkin kuvvetler arasındaki bir hesaplaşmayla pek de kolay karıştırılıyor.

“Dogma olarak Hıristiyanlık kendi ahlâkı tarafından yıkıldı…” Ama Nietzsche ekliyor: “Böylece ahlâk olarak Hıristiyanlığın da kendi yıkımına sürüklenmesi gerekir”. Nasıl ki ahlâkın dinin yıkımı olması gerekiyorsa, hakikât istencinin de aynı şekilde ahlâkın yıkımı olması gerekir mi demek istiyor? Bu pek kazançlı olmaz, zira hakikât istenci yine çileci idealin bir parçası, yöntem hep Hıristiyancı. Nietzsche başka bir şey istiyor: İdealin değişmesi, başka bir ideal, “başka türlü hissetmek”. Peki ama modern dünyada bu değişim nasıl olasıdır? Çileci veya dini ideal nedir diye bu soruyu idealin kendisine sorduğumuzda, ahlâk veya erdem onun yerine cevaplandırmak için öne çıkıyor. Erdem der ki: “Sizin saldırdığınız benim, o halde bu soruya idealin yerine ben cevap vereyim; dinde kötü de vardır iyi de. Ben bu iyiyi biraraya getirdim, bu iyiyi isteyen benim”. Ve biz çıkıp peki ama bu erdem nedir, ne istiyor diye sorduğumuzda aynı hikâye tekrar başlar. Hakikât beri gelir ve cevap verir; “Erdemi isteyen benim, erdemin yerine cevaplıyorum; o benim anamdır ve gayemdir. Eğer erdeme götürmüyorsam ben bir hiçim. Benim de bir şey olduğumu kim inkâr eder?” Hakikâtten ahlâka, ahlâktan dine katettiğimiz soykütüksel evreler var ya, gelişim bahanesiyle bunları başımız önde, gerisin geri inmemiz isteniyor. Erdem dinin yerine, hakikât erdemin yerine cevap veriyor. Şu halde hareketi sürdürmemiz yeterlidir. Aynı zamanda da sıçrama tahtamız olan başlangıç noktamızı biz yeniden bulmadıkça bu basamakları indiremezler bize: Hakikâtin kendisi ne eleştirilemezdir ne de ilâhi yasanın bir parçası; eleştiri bizzat hakikât eleştirisi olmalıdır. “Hıristiyancı hakikât içgüdüsü tümdengele tümdengele, hep böyle celse celse, sonunda, en ürkütücü tümdengelimini de yapacak, kendisine karşı hüküm taşıyan celseyi açacak; bu ancak şu soruyu sorduğunda olur: Hakikât istenci ne demektir? Ve işte sorunuma geri döndüm ey siz bilmediğim dostlarım (zira hiç dost tanımadım): Bizdeki şu hakikât istenci, kendisinin bilincine bir sorun olarak varıyorsa bütün bir hayatın anlamı ne olacak bizim için? Hakikât istenci bir kez kendisinin bilincine vardığında, bu hiç kuşku yok ki ahlâkın ölümü olacaktır. Avrupa tarihinin gelecek iki yüz yılına mahsus yüz perdelik bu en görkemli gösteri, bizim için pek bir korkutucu da olsa, belki de büyük beklentilerin en doğurganıdır”. Bu son derece kesin ifadeli metinde söylenen her söz tartılı. “Tümdengele tümdengele”, “celse celse” ifadeleri inilen basamakları gösteriyor; çileci idealden çileci idealin ahlâki biçimine ve ahlâki bilinçten kurgul bilince. Ancak, “en ürkütücü tümdengelim” ve “kendisine karşı hüküm” ifadeleri ise şu demek: Çileci idealin hakikât istencinden öte saklanacak yeri yoktur, onun yerine cevap verecek kimse de yoktur. Tümdengelime devam etmek, daha fazla inmek, bizi indirmek istedikleri oldukları yere inmek yeterlidir. Böylece çileci ideal kovuğundan çıkarılmış, maskesi düşürülmüş olur; onun rolünü üstlenecek, ne ahlâki ne de düşünsel, kimse yoktur artık. Sorunumuza geri döndük ama bizim çıkışımıza yön verecek andayız; başka türlü hissetme zamanı, ideali değiştirme zamanı. Nietzsche, elbette, hakikât ideali çileci veya ahlâki idealle yer değiştirsin demek istemiyor; tam tersine, hakikât istencini sorgulama (yorumlama ve değerlendirme), çileci idealin yerine onu başka biçimlerde sürdürecek ideallerin geçirilmesini önlemelidir demek istiyor. Çileci idealin hakikât istencindeki sürekliliğini geçersiz kıldığımızda, onu bu ayrı sürekliliğinin koşulundan veya son defadaki tebdili kıyafetinden yoksun bırakmış oluyoruz. Bu anlamda biz de “hakikâte uygunuz” veya “bilgi arayıcısıyız”. Ancak, çileci idealin yerine bir başka şey geçirmiyoruz, onun yerinde herhangi bir şeyi devam ettirmiyoruz, o yeri yakmak istiyoruz, başka bir yerde başka bir ideal istiyoruz, başka bir bilgi tarzı, başka bir hakikât kavramı, yani bir hakikât istencinde varsayılan değil ama bambaşka bir hakikât istenci varsayan bir hakikât kavramı istiyoruz.

Giles Deleuze
Nietzsche Ve Felsefe

Bu günlerin talihsizliği delilerin körleri yönetmesidir.

Uydurma savaşlar

Reklam kampanyaları, marketing operasyonları. Hedef kamuoyu. Savaşlar, yalan söyleyerek satılıyor, aynen otomobil satar gibi.

1964 Ağustosunda, Başkan Lyndon Johnson, Vietnamlıların iki Birleşik Devletler gemisine Tonkin Körfezi’nde saldırdıklarını açıkladı.

Başkan bu nedenle Vietnam’ı istila etti, uçaklarını ve birliklerini oraya gönderdi, popülaritesi tavan yaptı, gazeteciler ve politikacılar tarafından alkışlandı, demokrat hükümet ve cumhuriyetçi muhalefet komünist saldırısına karşı tek bir parti gibi oldular.

Savaş, çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan bir yığın İraklının canını aldıktan sonra, Johnson’ın Savunma Bakanı Robert McNamara, Tolkin Körfezi saldırısının hiçbir zaman yaşanmadığını itiraf etti.
Ölenler dirilmediler.

2003 Martında, Başkan George W.Bush, böylesine öldürücü olanı daha önce icat edilmemiş kitle imha silahlarıyla Irak’ın dünyayı yok etme noktasına geldiğini açıkladı.

Başkan bu nedenle Irak’ı istila etti, uçaklarını ve birliklerini oraya gönderdi, popülaritesi tavan yaptı, gazeteciler ve politikacılar tarafından alkışlandı, demokrat hükümet ve cumhuriyetçi muhalefet terörist saldırısına karşı tek bir parti gibi oldular.

Savaş, çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan bir yığın Vietnamlının canını aldıktan sonra, Bush kitle imha silahlarının hiçbir zaman var olmadığını itiraf etti. Böylesine öldürücü olanı daha önce icat edilmemiş silahlar onun tarafından uydurulmuştu.

İlk yapılan seçimlerde halk onu yeniden seçerek ödüllendirdi.

Küçükken annem bana yalanın bacakları kısa olur demişti. O yanlış biliyormuş.

Yalancı savaşlar

Irak Savaşı, Batı’nın petrolünü Doğu’nun kumlarının altına koymuş olan Coğrafya’nın yaptığı hatayı düzeltme ihtiyacından doğdu. Ancak hiçbir savaş şunu dürüstçe itiraf etmez:
-Çalmak için öldürdüm.

Kötü niyetli dillerin Şeytanın boku adını verdikleri siyah altın sayısız savaşlara vesile oldu ve olmaya da devam edecek.

Yirminci yüzyılın sonlarıyla yirmi birinci yüzyılın başları arasında Sudan’da süren, etnik ve dini çatışma kılığına girmiş uzun petrol savaşında çok sayıda insan hayatını kaybetti. Yanmış yıkılmış köylerin ve tamamen tahrip edilmiş tarlaların bulunduğu alanlarda, ne sihirdir ne keramet, hemen kuleler, kuyular ve boru hatları bitiyordu. Ve katliamların daha sonra devam ettiği Darfur bölgesinde, ayaklarının altında petrol olabileceği ortaya çıkınca hepsi Müslüman olan yerliler birbirlerinden nefret etmeye başladılar.

Ölenlerin ve öldürenlerin tamamı Katolik olmasına rağmen, Ruanda tepelerindeki katliamın da, etnik ve dini bir savaş olduğu söylenmişti. Oysaki sömürge döneminin mirası olan nefret, Belçika’nın inekleri Tutsiler’e verip toprağı Hutular’a işletmeye ve çoğunluk Hutular’ı azınlık Tutsiler’e yönettirmeye karar verdiği günden beri sürmektedir.

Bir başka büyük çaplı can kaybı olayı geçtiğimiz yıllarda Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde koltan için mücadele eden yabancı şirketlerin hizmetinde çalışan insanlar arasında yaşandı. Bu tuhaf mineral, cep telefonlarının, bilgisayarların, mikroçiplerin ve iletişim araçlarındaki pillerin imalatında olmazsa olmaz bir şeydir, ama adı pek anılmaz.

Açgözlü savaşlar

1975’te Fas Kralı, Batı Sahra ülkesini istila etti ve halkın çoğunluğunu ülkeden kovdu.

Batı Sahra bugün Afrika’daki son sömürge.

Fas, onun kendi kaderini belirleme hakkını tanımayarak, bu ülkeyi gasp ettiğini ve en küçük bir geri verme niyeti olmadığını itiraf etmiş oluyor.

Bulutların evlatları, yağmurun iz sürücüleri olan Sahraviler ebedi bir kedere ve ebedi bir nostalji cezasına mahkum durumdalar. Birleşmiş Milletler onlara bin kere hak verdi, ancak bağımsızlık çölde sudan daha ender rastlanan bir şey.

Birleşmiş Milletler, İsrail’in Filistin topraklarındaki işgaline karşı da bin kere görüş belirtti.

1948 yılında İsrail Devleti’nin kurulması için sekiz yüz bin Filistinlinin yurtlarından kovulması gerekti. Kovulan Filistinliler evlerinin anahtarlarını da yanlarında götürdüler; asırlar önce Yahudilerin İspanya’dan kovulurken yaptıkları gibi. Yahudiler İspanya’ya bir daha asla dönemediler. Filistinliler Filistin’e bir daha asla dönemediler.Gitmeyip kalanlarsa, sürekli istilaların her geçen gün giderek küçülttüğü topraklarda boyun eğerek yaşamaya mahkum oldular.

Filistinli Susan Abdullah bir terörist yaratmanın reçetesini biliyor:
Onu su ve yemekten mahrum et.
Evinin etrafını savaş silahlarıyla çevir.
Ona her saat, özellikle de akşamları her türlü araçla saldır.
Evini yık, ekili arazisini tahrip et, yakınlarını özellikle de çocukları öldür ya da sakat bırak.
Tebrikler: Bir intihar bombacısı ordusu yarattınız.

Dünyayı öldüren savaşlar

On yedinci yüzyılın ortalarında, İrlandalı piskopos James Ussher, dünyanın İsa’dan önce 4004 yılında 22 Ekim cumartesi günü şafak vaktiyle, ertesi gece arasında doğduğunu açıkladı.

Ne varki, dünyanın ölümüyle ilgili kesin bilgilere sahip değiliz. Ancak katillerinin yoğun çalışma temposuna bakılınca bunun çok gecikmeyeceğinden korkuluyor. Yirmi birinci yüzyıldaki teknolojik ilerlemeler, insanlık tarihi içinde yirmi bin yıllık ilerlemeye eşdeğer olacak, ama bu gelişmenin hangi gezegende kutlanacağı bilinmiyor. Shakespeare bunu çoktan öngörmüştü: Bu günlerin talihsizliği delilerin körleri yönetmesidir.

Bizim yaşamamıza yardım etmek için yaratılmış makineler bizi ölmeye davet ediyorlar.

Büyük şehirler nefes almayı ve yürümeyi yasaklıyorlar. Kimyasal bombardıman kutuplardaki buzları ve dağların zirvelerindeki karları eritiyor. Kaliforniya’daki bir seyahat acentesi, buzullara elveda demek için Grönland’a turlar düzenliyor. Deniz, kıyıları yutuyor ve balıkçıların ağlarına morina balığı yerine denizanaları takılıyor. Çeşitliliğin yemyeşil bayramı olan doğal ormanlar, endüstriyel ormanlara ya da taşların bile yaşayamadığı çöllere dönüşüyorlar. Bu yüzyılın başlarında yirmi ülkede yaşanan kuraklık yüzünden yüz milyon köylünün işi Tanrıya kaldı. “Doğa artık çok yoruldu” diye yazmıştı İspanyol keşiş Luis Alfonso de Carvallo. Hem de, 1695 yılında; bugünleri görse ne derdi acaba?

Kuraklığın olmadığı yerlerdeyse, şiddetli yağmurlar görülüyor. Her geçen yıl sellerin, kasırgaların, siklonların ve depremlerin sayısı artıyor. Bunlara doğal afetler deniyor, sanki doğa bunların kurbanı değil de, sorumlusuymuş gibi. Dünyayı öldüren afetler, yoksulları öldüren afetler: Guatemala’da bu tür doğal afetlerin eski cowboy filmlerine benzediği söyleniyor, çünkü bu afetlerde sadece yerliler ölüyor.

Yıldızlar neden tir tir titriyorlar? Yakında gökyüzündeki diğer gezegenleri istila edeceğimizi hissediyorlardır belki de.

Eduardo Galeano
Aynalar – Neredeyse Evrensel Bir Tarih

Yeni Medyanın Yıkıcı Gücü

1. James Madison’ın 19. yüzyıldan günümüze aktardığı uyarı, ‘bilgi kaynaklarının olmayışının bir komedinin ya da trajedinin, belki de ikisinin birden önsözü olacağıydı’. Günümüzde enformasyon bombardımanına tutulan bireylerin bilgi kaynaklarına ulaşmasından daha farklı sorunları olduğu görülüyor. Huxley’in öngörülerini hatırlarsak, ‘Orwellyan’ kehanetler geride kalmıştı. Korkulması gerekenler, bilgiyi yasaklayacak olanlar değil; bizi pasifliğe ve egoizme sürükleyecek kadar enformasyon yağmuruna tutacak olanlardı. Düşünce yitilerimizi pasifleştiren teknoloji, öte yandan yıkıcı ya da tahrip edici bir güce sahip olabilir mi? Bu yazı, Enzensberger’in tarihin derinliklerinden sunduğu ‘medya kuramının bileşenleri’ savı üzerine kurgulanarak, yeni medyanın ‘olağan şüpheli’ konvansiyonel medyaya karşı tahrip edici gücü olup olmayacağını Postman, Huxley, Orwell, Brecht, Benjamin, Arendt gibi düşünürlerin görüşleri eşliğinde sorgulayacaktır.

2. Arendt’in Antik Yunan’a referansla ele aldığı kamusal alan, insanın eylemlerde bulunduğu ve söz söylediği, bununla birlikte, eylemlerinin ve sözlerinin hesabını verebildiği yerdir. Geleneksel ve yeni medya, Antik Yunan kamusal alanı ‘Agora’ ile özdeşletirilebilir mi? ‘Özgür’ yurttaşların oyun alanı olan Antik Agora, özgürleşmemiş kadınlar, köleler ve yabancılar dışlanmıştı. Kitle endüstrisinin iletişim ‘medium’ları, retorik üzerine kurgulanan Agora modeli ile paralellik taşırlar. Enzensberger’in düşüncesi, kitle iletişim araçlarının herkese açık bir alan taşımadığını taşır: “Basın özgürlüğü ve fikir özgürlüğü mücadelesi, şimdiye kadar, esasen burjuvazinin kendi içinde bir argüman olmuştur; kitleler için, fikirleri ifade etme özgürlüğü bir kurguydu çünkü en başından beri üretim araçlarından – her şeyden önce basından – yasaklandılar ve bu nedenle en başından ifade özgürlüğüne katılamadılar”.

3. Enzensberger, Orwell’cı fantazyanın merkezi bir noktada total bir kontrol kurma olanağına karşı ortaya koyduğu düşüncelerin medyaya tek yönlü ve modası geçmiş bir bakış açısı sunduğunu ifade etmektedir. Böyle bir sistemin merkezi bir noktada tam kontrol olasılığı geleceğe değil, geçmişe aittir. Sistem teorisinin yardımıyla, burjuva biliminin bir parçası olan bir disiplin, belirli bir kritik boyutu aştığı ölçüde, artık merkezi olarak kontrol edilemez, sadece istatistiksel olarak ele alınabilir.

4. Elektronik medyanın gelişmesiyle, bilinci şekillendiren ve biçimlendiren endüstri, geç sanayi çağındaki toplumların sosyal ve ekonomik gelişimi için can damarı haline gelmeyi sürdürmektedir. Bu endüstri, üretimin diğer tüm sektörlerine sızar, gittikçe daha fazla yönlendirme ve kontrol fonksiyonlarını devralır; böylece hâkim teknolojinin standardını belirler. Tekelci kapitalizm, bilinci şekillendiren endüstriyi diğer üretim sektörlerinden daha hızlı ve daha kapsamlı bir şekilde geliştirir; aynı zamanda yıkıcı da olabilir. Bu ancak, Brecht’in de öne sürdüğü gibi, yeni üretici güçlerin doğasında olan özgürleştirici potansiyeli serbest bırakarak aşılabilir. Elektronik medyanın açık sırrı, taşıdığı etkin faktörü harekete geçirme gücüdür.

5.Radyo, bir dağıtım aracından bir iletişim aracına yön değiştirmelidir. Radyo, sadece iletmekle kalmayıp dinleyicinin konuşmasına ve temasa geçmesine izin verebilseydi kamusal yaşamda akla gelebilecek en harika iletişim aracı, devasa bağlantılı bir sistemi olurdu” (Bertolt Brecht: Theory of Radio).

6. Tarihte ilk kez medya, pratik araçları kitlelerin elinde olan sosyal ve sosyalleştirilmiş üretken bir sürece kitlesel katılımı mümkün kılmaktadır. Bunların bu şekilde kullanımı, şimdiye kadar adı hak etmeyen iletişim araçlarını kendi haline getirecektir. Enzersberger, elli yıl önce, gelenekten günümüze doğru yön alan yeni medyanın, düşünceye değil eyleme yönelik olduğunu yazmıştır. Hatırlanacağı ve düşünüleceği üzere, medya, bir araya getirilip müzayede edilebilecek hiçbir nesne üretmeyerek “fikri mülkiyeti” tamamen ortadan kaldırır ve “mirası”, yani maddi olmayan sermayenin sınıfsal dolaşımını yok eder. Kitle iletişim araçlarını bir tüketim aygıtı olarak görme yanılsaması, tarihin derinliklerinden entelektüellerce yapılmış bir uyarıdır. Enzersberger’cı düşünce, yeni medya araçlarının yapısal doğalarının yakın bir sonucu da bugün iktidarda bulunan rejimlerden hiçbirinin bu araçların potansiyellerini özgür kılamamalarını savunur. Bunun nedeni olarak böyle düşünme, araç olarak, yapılarının kolektif olduğu düşünülen bu medyanın ancak özgür bir toplumda verimli olacağını öne sürer.

7. “İletişim ağları üzerinden akan enformasyon, verili ilişkileri meşrulaştırdığı ve insanları bu ilişkilerin içerisinde tutmaya hizmet ettiği kadar, insanlığın daha ileri bir toplumsal ilişkiler sistemine geçmesini sağlamaya hizmet etme potansiyeli taşımaktadır” (Başaran, 2016). Nasıl ki Osmanlı’da emperyalizmin denetim aracı olarak kullanılan telgraf, Anadolu hareketinin ‘telgraf stratejisiyle’ birlikte Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasına yardımcı olmuşsa (Başaran, 2016: 111-123), yeni iletişim teknolojileri de yaratıcılarının amacı dışında kullanılabilir (Ek: Yeni medyanın sonsuz sömürüyü yücelterek emeği dijital ve karşılıksız bırakma hali ile bireyin verilere dönüşümü paradoksal bir şekilde dijital yaşamın farklı bir yönüdür).

8. Enzensberger, kitle iletişim aygıtları üzerine sol bakışlı düşünceye karşı çıkarak, yeni iletişim araçlarının potansiyeline dikkat çekmektedir. Ona göre, bu araçların burjuva entelijensiyasının kültürel tekelini sona erdirecek yapısı vardır. Benzer şekilde, Kellner (1995), yeni iletişim teknolojilerinin çağdaş, yüksek-teknolojik toplumlarda demokratikleşmenin yaratılmasında, kamusal alanın dönüşümünde ve genişlemesinde önemli bir rol oynadığını belirtir. Brecht ve Benjamin’in sinema ve radyo gibi, o zamanın yeni iletişim teknolojilerinde gördükleri eleştirel ve dönüştürücü potansiyel, bugün internet teknolojisi için yeniden düşünülebilir (aktaran Timisi, 2003: 27).

9. “İşlevsel dönüştürme” [Umfonktionierung] mefhumu, Brecht tarafından teorileştirilmiştir. Bu kavram, üretim alet ve biçimlerinin ilerici ve dönüştürücü yönüne odaklanır. Araçlar, entelektüellerce özgürleştirilmeli ve dönüştürülmelidir. Benjamin ise üretim aygıtını donatmak ve onu değiştirmek hakkındaki belirgin farka dikkat çekerek bu donanımın kalemşorlar tarafından yapıldığında burjuva üretim ve yayın aygıtının hâkim sınıfların elinden çekip alınamayacağını hatırlatır. Ona göre, Brecht’in epik tiyatrosu ya da tekniğiyle kitap kapağını politik bir araç haline dönüştürmüş Dadaist sanatçı John Heartfield’in çalışmaları, eserlerin kutulanmış metalar olarak pazarlanmasının önüne geçer; üretici olarak yazar, entelektüel üretim araçlarının değişikliğe ve dönüşüme yol açan teknik ilerlemeleri izleyerek kendi üretim araçlarını geliştirebilir.

10. “Burjuva gazetelerini okuyanlar kör ve sağır olur: Sizi aptallaştıran sargıları çıkarın kafanızdan” –Wer Bürgerblätter liest wird blind und taub. Weg mit den Verdummungsbandagen (John Heartfield,  1930; AIZ, vol. 9, no. 6, s. 102-103).

Kaynakça:

Avcı, Artun (2008). “Türkiye’de Kamusal Alan ve Televizyon: Vatandaş Televizyonundan Tüketici Televizyonuna Dönüşüm Süreci”. Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi.

Başaran, Funda; Geray, Haluk (2016). İletişim Ağlarının Ekonomisi: Telekomünikasyon, Kitle İletişimi, Yazılım ve İnternet. Ankara: Ütopya Yayınevi.

Benjamin, Walter (1984). Brecht’i Anlamak (Çev. Haluk Barışcan, Güven Işısağ). İstanbul: Metis Yayıncılık.

Hans Magnus Enzensberger, “Constituents of a Theory of the Media”, New Left Review, no.64, pp. 13-36, 1970.

Timisi, Nilüfer (2003). Yeni İletişim Teknolojileri ve Demokrasi. Ankara: Dost Kitabevi Yayınları.

Kapitalizmi Adlandırmak Mümkün mü?

Savaş sonrası Fransa’sında, sol kesim aydınlar arasında bir şaka yaygınlaşmıştı: “Sosyalizm diye bir şey var, çünkü bir yığın insan ‘ben sosyalistim’ diyor. Kapitalizm diye bir şey yok, çünkü ‘ben bir kapitalistim’ diyen tek bir kişi bile bulamazsınız.” Reel-sosyalizmin, SSCB ve blokuyla birlikte çökmesinin ardından ‘ben sosyalistim’ sözünün rahatça telaffuz edilebilirliğinin zorlaştığını, buna karşın ‘ben kapitalistim’ sözlerinin de pek kolaylaşmadığını söylemek mümkün. Kapitalizmi “ahlâk” terimleriyle anlatmaya çalışmak ise, Türkiye’de aydın kültürüne ’80’li yılların depolitize ortamında yapılacak geriye kalan tek iş olarak algılanan bir “okuma” ve “kültürlenme” uğraşısına borçlu olduğumuz bir durum olarak ortaya çıkıyor. Türkçe’ye tercüme edilmiş bir iki kitabıyla Max Weber gibi biri, bir ara kapitalizm meselesini “ahlâki” terimlerle tartışmayı olası kılmıştı. Bunun ardından “sivil toplum” öğretilerinin tartışılmaya başlamasıyla birlikte, işleri “kapitalizme” değinen terimlerle tartışmayı neredeyse tümüyle bir yana bırakarak, hattâ Marksizmin terminolojik terkibini önemsizleştirmeyi veya utangaç bir tavırla reddetmeyi seçerek konuşmak geçerlilik kazandı. Bugün, sol ve sosyalist sözcelerin üretiminde en kolay terk edilen etiket “Marksizm”, en kolay telaffuz edilen “benlik” etiketi ise, “ben eski sosyalistim” filân gibi bir şeydir. Kapitalizmin bir “ahlâk meselesi” olduğu gibisinden düşünceler de tam bir entellektüel felâket boyutuna varabilir. Bunun nedeni, Max Weber gibi birinin bile, “dinsellik” ve “ahlâk-etik” tutumlar düzeyinde tartıştığı bir “doğuş” halinin aslında kapitalizmin artık olmayı bıraktığı, artık içinde yaşamadığımız bir yönüyle ilgili olduğu düşüncesinin gözden kaçırılmasıdır. Weber’in eseri, kapitalizmin çoktandır kaybolmuş olan bir görünümüne ilişkindi – kapitalist ilişkileri olası kılan ahlâki ve dinsel bir tutumun, biriktirmeye yönelik çileci anlağın yaygınlaşması… Bugün artık, en az Weber kadar biliyoruz ki, bu “ahlâki tip” kaybolmuştur – kapitalizmin ahlâk filân gibi şeylerle alıp vereceği hiçbir şey kalmamıştır. Kapitalizm meselesini “ahlâki terimlere” başvurarak düşünmeye çalışmak kadar zayıf bir düşünce yoktur.

Kapitalizm bir zamanlar en gereksiz yollardan sosyalizmle karşılaştırıldığında sanki mümkün iki sistem, dolayısıyla varoluşun olası iki kutbu arasında seçim şansıyla karşı karşıya kalabildiğimizi sanmıştık. Bu seçim “şansı” bir taraftan devrimci mücadelenin sanki bir ön koşuluymuş, iki kamptan birine aidiyet ise “derin” siyasetin tanımlayıcısıymış gibi görülebiliyordu rahatlıkla. En doğru hatırlatmayı 1977 yılındaki bir konuşmasında Fransa’nın sağcı Cumhurbaşkanı Giscard d’Estaing’den işittiğimize şaşmamak gerekiyor: Doğu-Batı ekseni üstündeki kamplaşma, gizlediği Kuzey-Güney ekseni üzerinde iş gören büyük bir karşıtlığı meşrûlaştırmaya yarıyor. Bu, hâlâ ahlâki bir önerme filan değil, bir durum tespiti, görülmeyen bir durumun hatırlatılmasıdır. Sorun, kapitalizmin işleyişine direnebilecek güçlerin karşısına kaçınılmaz olarak çıktı: SSCB’nin parti aygıtı ile devlet bürokratik mekanizmasını çakıştıran rejiminin ayırdına gittikçe daha belirgin bir şekilde varılması insanların dikkatini önce öteki kutupsallığa, Üçüncü Dünya’nın varlığına çekti. Ardından Üçüncü Dünya’da da “işlerin o kadar iyi gitmediğinin” anlaşılması üstüne sol-sosyalist dünya portreleri kâh verimli, kâh dağınık ve güçsüz farklılaşma zincirleri oluşturmaya başladılar. Kapitalizmi “adlandırmanın” zorluklarıyla birlikte elbette. Kapitalizmin eski, Marx’ın betimlediği 19. yüzyıla ait görünüşlerinden başka, yeni olduğu anlaşılan görünüşleri olduğu, şu ünlü “kapitalizmin bunalımların ardından yeniden restorasyonu” denen şey uyarınca yeniden tanındı – önünde sonunda, bu konulara yönelik çeşitli Marksist tahliller ile “sosyalist” Schumpeter’in, Dahrendorf gibi sosyal demokratların, Charles Wright Mills gibi radikal toplumbilimcilerin tahlilleri arasında, salt “tahlil” olarak pek büyük bir mesafe yoktur. Tıpkı bir zamanlar bizzat Marx’ın “sınıflar” kavramını kendisinin ortaya atmadığını, bunun Fransız Tarih Ekolü denen bir burjuva tarihçiler grubunun (Taine ve Guizot) mefhumu olduğunu, başka bir yerde de, “ekonomi politiğin yaratıcısı”nın kendisi olmadığını, bunu Britanyalı iktisatçılara (Adam Smith ile Ricardo) borçlu olduğunu ısrarla vurgulaması gibi… Aynı Marx, sosyalizmin bir “seçenek”, kapitalizmle karşıtlaşmasının ise “ahlâki bir mesele” asla olmadığını da vurgulayan kişi oldu.

Kapitalist ya da burjuva ahlâki bir tip değildir – öyleyse proletarya da öyle olamaz. Bilindiği gibi, 19. yüzyıl ahlâki tipler üretimi konusunda son derecede zengindi: İyiliksever Hıristiyan cemiyetleri, Saint-Simonculuğu, ya da ütopik sosyalizmin başka değişkelerini yer yer samimiyetle uygulamaya çalışan “ütopya” cemaatleri, hattâ ahlâki-dinsel kökenlerini yadsımayan sendikalist veya anarşist gruplar. Marx’ın yer yer bu eğilimler karşısında sertleşmesinin nedenlerini iyi anlamak gerekiyor: Sınıfların tanımını, onu ilk tanımlayanların elinden söküp almakta, dolayısıyla sınıfsal bir öznellik tipi üretmekte pek yeterli değildiler.

Bu durumu daha derinden kavramak gerekir: Genellikle Marksçı kuramsal-pratik tartışmalar, kuram ile pratiğin bizzat ilişkisini yansıttıkları ölçüde değer kazanıyor gibidirler. Klişeleşmiş bir deyişle, kuram ile pratik arasında “diyalektik” türden bir ilişki vardır – bunlar birbirlerini karşılıklı olarak belirleyip dönüştürmeli, sonra yeniden başlamalıdırlar. Buradan yola çıkılarak varılacak hatalı sonuç ise, sınıf ilişkilerindeki terimlerin diyalektik “anlar”, yani nitelik biçimleri olduğunu düşünmek olurdu. Bu Hegel’in kapattığı antik diyalektik anlayışının doruk noktasıdır: Diyalektikte “anlar” ayrıcalıklı, başlı başına “nitelikler” ve “özler” taşıyan, başka bir deyişle, “herhangi bir varoluşu” değil, “ayrıcalıklı konumları” ön plana çıkaran biçimler olarak görülürler. Böyle bir okuma, kuşkusuz Marx’a ayrıcalıklı tarihsel “anlar” olarak “sınıflar”, “egemenlik” formunda algılanan kapitalist ilişkiler, altyapılar-üstyapılar ve “hukuki”, “özsel” formlar çizdirecektir. Oysa bütün Marx’ın (genç ve yaşlı dememekle Althusser’den ayrılabiliriz) bizzat kendisinin tercih edeceğini sandığımız bambaşka bir okunuşu da mümkündür: Kapitalist ilişkilerin doğuşunu iki porte üzerinde ele almak – tarihsel bakımdan ve oluşum bakımından.

Tarihsel bakımdan kapitalizm kuşkusuz bir başlangıca, bir büyüme ve gelişme dönemine sahiptir. Bununla beraber, hemen anlaşılabilir ki, “tarihsel” bakımdan bir geçicilikle damgalanması mümkündür. Su değirmenini feodal, buhar makinesini ise kapitalizmin bir metaforu olarak ele almak bir zamanlar modaydı. Oysa bunları yalnızca birer “metafor” olarak kabul etmek hem eksik hem de sakıncalı görünüyor. Bütün bu benzetmeler dizisinin mantığı eninde sonunda suya bağlandığına göre, soyutlamayı biraz daha büyük bir cesaretle ilerletmemiz gerekir: Bir sel baskınıyla karşı karşıyayız ve çağdaş kapitalizm bize baskın sahnelerinden başka bir görüntü sunmuyor: Önce fiziksel-iklimsel anlamda seller var – bir deprem dalgasının yoksul Filipin toplumlarını binlerce onbinlerce insan kaybıyla ve büyük bir mal kaybıyla vurması ile ABD’nin Miami’sinde birkaç ölüme yol açan kaza dışında olsa olsa basına ve TV kanallarına güzel görüntüler bahşetmesi aynı şiddette de olsalar, aynı deprem dalgasıyla karşı karşıya olmadığımız izlenimini uyandırır. Bu fark nereden gelmektedir? Uzun uzun tarihsel süreçlerin gelişiminden, kapitalist dünya ekonomisinin oluşmaya başlamasıyla birlikte azgelişmişlik olgusunun ortaya çıkışından bahsetmeyi sonraya bırakmayı öneriyorum. Çünkü bütün bu konular ancak sonradan ele alınacak konulardır gerçekten. Şimdilik, kapitalizme ilişkin yukarıda andığımız metaforun hiç de uygun olmadığını, daha doğrusu, bunun bir metafor olarak kabul edilmesinin hiç de uygun düşmediğinin altını çizmek istiyorum. Bu benzetmeyi bir metafor halinde tutmak, doğrudan doğruya şöyle bir yanlış anlamaya yol açacaktır: Feodal toplum, temel üretim aracı olarak su değirmenine bağlıdır; üretim araçlarının niteliğinin değişmesi, bir toplumsal oluşumdan başka bir toplumsal oluşuma geçişin temel süreçlerinden biri olduğuna göre, su değirmeninin teknolojik başatlığını yitirerek yerini, sanayi toplumunun ve “Devriminin” gelişiminde başat bir rol oynayan buhar makinasına terk etmesi gerekir. Teknolojik indirgemecilik olarak eleştirilebilecek böyle bir bakış, tek kelimeyle benzetmeyi bir metafor olarak algılamaktan daha doğrudur – ama asla yeterli olduğu söylenemez. Bu yüzden, bütün bu metaforik yaklaşımları ve indirgemeleri dışlayabilecek güçte bir mefhumun ortaya atılması zorunluluk kazanıyor. Evet, feodal toplumun su değirmeniyle çok yakın ve içsel bir ilişkisi vardır. Toplumsal kuvvetler ve iktidarlar değirmenlerin denetimini ve korumasını ellerinde tutmak zorundadırlar. Osmanlı toprağında da, “su başlarında bıyık buran sipahiler” vardır. Evet, değirmene hayat veren sudur. Ancak unutulmaması gereken bir nokta, suyun başedilmez güçleriyle çıldırdığı anların da bulunduğudur. Bir toplum her şeyden fazla sel baskınlarından korkar – ölümden korkmaz, ölümden sonraki hayattan, ya da kuşakların ebediliğinden, Tanrı’nın krallığının bir gün geleceğinden bahsedilebilir. Hastalıklardan, salgınlardan da korkmaz, hatta Ortaçağ kültüründe çok yaygın olabildiği üzere, büyük salgınlar zıvanadan çıkmış neşe kültürlerinin doğmasına olanak sağlayabilirler. Seyrelmek, azalmak gibi tehlikeler ise feodal örgütlenmeye sahip toplumları olsa olsa rahat ettirir: Emeğin kitlesel sömürüsü ve yoğunlaşması henüz çok uzaklardadır ve iktidarın icraatı geniş nüfuslar üzerinde seyretmez. Evet, kesinlikle emin olabiliriz ki, bir toplum en çok bir sel felâketinden korkar. Çünkü sel, toplumsal gövdenin üzerinden akıp geçmekte, ayakları altındaki zemini aşındırarak alıp götürmektedir. En kötüsü, akıp gidenin ne olduğu da pek bilinmemektedir. İki çare düşünülebilir önce: Taşkınları düzenleyerek zararları en aza indirmeye çabalamak. İki nehrin arasındaki Mezopotamya’da, Nil deltasında, İndüs vadisinde ya da Muson yağmurlarının tepeden tırnağa yıkayıp durduğu uzak Çin’de birkaç bin yıl önce bu tedbirler alınmıştır. İkinci çare, kuşkusuz, büyük bir panikle sel baskınını kovmaya, bastırmaya çalışmaktır. Bu ise, aynı toplumların Nuh Tufanı türünden efsanelere neden bu kadar düşkün olduklarını açıklayan yarı-mitolojik bir mirası dışavurmaktadır: Akışlar artık denetlenemez bir güce erişmişlerdir ve Tufan pek yakındır. Birinci çare henüz mümkün olduğu dönemde düzen, en az zararla yeniden kurulmakta, toplumsal mekanizmaların işleyişi rahatlamaktadır. Oysa bir zaman gelir, baskın her türlü zemini, toprağı bile akışı boyunca alıp götürecek güce erişir. At sürüleri bozkırda başıboş kalırken, ne idüğü belirsiz, çoluk çocuk, askere benzemeyen ve yırtık pırtık elbiselerinin sırtlarında haç şekli çizili kalabalıklar, genç bir devleti kendi mülkü olarak inşâ etmeye çalışan Kılıç Arslan’’ın karşısına dikiliverirler. Çölün karşı kıyısından Tatarlar sökün edip gelirler. İş artık zordur; hatta tam bir felâkettir. Sel, bir toplum için en korkulacak olaydır.

Toplumlar, bu yüzden her türlü kodlanmamış akışı kodlamak zorunda hissederler kendilerini: Ortaçağın sapkınlık akışları, para ve faiz akışları, büyük ısraflar… Dinsel kuralların her yerde “ısrafı” ve “aşırılığı” en büyük günâhlar arasında kabul etmeleri kolayca anlaşılabilir. Çünkü bu küçük akışlar, kodlanmamış olarak kaldıkları ölçüde, gün gelir büyük bir tufan içinde biraraya gelebilirler. Sel baskını ölümden de kötüdür, çünkü ölümden sonra bir hayat mümkünken, tek bir varlık bile, akışın sonunda nereye varacağından emin olamaz.

Neyse ki akış, dünyada kodlanabilen tek şeydir de. Unutmayalım ki, fikirler akışlardır: Herakleitos “aynı nehre bir kez daha giremeyiz” demesinin ardından ekliyordu: “üstümüze başka başka sular geldikçe, hem biziz, hem değiliz.” Sorunun bir zaman sorunu olmasından çok, bir akış sorunu olduğu besbellidir. Yine unutmayalım ki, arzular akışlardır; davranışlar akışlardır; zaman ve olaylar akıp geçerler. Ve hepsinin kodlanması gerekir: Saçlar uzadığında iki şey yapılabilir; Orta Asya göçebelerinde yaygın olan örgü modelleri, İslam uygarlığında vaazedilen örtü, yani tesettür modeli. Bu iki estetik model birbirleriyle buluşup karışabilirler de. Kadın saçı bir akıştır; değişik kodlar tarafından kesilerek düzenlenir – bu yüzden genç bir kızın saç kodu vardır; bir dulun saç kodu vardır; evli bir kadının saç kodu vardır ve bunlar aynı modeller değildirler. Yapısalcılığın bu türden kültürel kodlara eğildiğinde göremediği tek şey, kodların kendi başlarına, soyut yapılar olarak var olmadıkları, kodlanan bir şeyin, yani akışların bulunması gerektiğidir. Haçlı Seferleri’ndeki akış da, başarıya erişildikçe yerleşikleşme adına yeniden kodlanır: Kaleler ve ruhani rejimler kurulur, Ortaçağın bütün hiyerarşik modelleri Levanten toplumlar arasında yeniden yürürlüğe konulur. Bir şey daha eklemek gerekir; modeller “özgürlük alanları” açabildikleri kadar, onları boğabilirler de. Şimdilik bilinmesi gereken esas sorun, her şeyin akış olduğu (maddelerin akışı, insanların akışı, paranın akışı) ve bu akışın pekâlâ fiziksel bir akış olduğudur.

Asya toplumlarından bahsettiğinde Marx ve onu takip eden Wittfogel, akışları kodlamanın çok özgün bir türüne değinirler: Hidrolik toplumlar, yani baraj, set ve suyolu toplumları. Bu toplumlar, öyle olmalarının bir an öncesinde sanki ilkel toplumlar gibidirler: Gördükleri her akışı kodlarlar – müzik kuş ötüşlerinin kodlanması, sağaltma, beden üzerinde ve içinde gizlenen (bazı düşünceler yüzeyde olan şeylerin gizlenmiş olabileceğini düşünebilecek kadar yeteneklidirler) şeytani akışların kodlanması, üretim Muson yağmurlarının ardlarında bıraktığı birikintilerin ve akıntıların kodlanmasıdır. Toplumlar bunları kodlayamayacak bir ana geldiklerinde bir anda dev bir makine başgösterir – tıpkı göklerden, tepeden inmiş gibidir. Baskına yol açabilecek bütün akışları bir anda kodlayarak yeniden düzenleyecek ve her şeyi yerleşik, neolitik yaşama yeniden kavuşturacaktır. Meşrûiyet tamdır, çünkü kodlama eylemiyle “aynı anda” gerçekleşmiştir. Gerçekten de Marx, Asya toplumları üzerine yazarken, hep bir “aynı andalık”tan bahsetmektedir. Asya toplumlarının “tarihe dahil olmayışlarının” özü budur. Asya toplumu tezini reddeden bazı yorumcularının bu tezleri Asya toplumlarının feodal toplumlardan farklılaşması sorunu etrafında tartışmaya girişmeleri tam anlamıyla bir anlayışsızlık ve felâket olmuştur. Marx karşıtlaştırmayı feodalite ile Asya toplumu arasında değil, Asya toplumu ile kapitalizm arasında yapmaktadır. Bu açıdan, feodalitenin de kapitalizm ile karşıtlığı zaten esas bildik konular arasında bulunduğundan, önümüze açılan perspektif şudur: Asya toplumları ile feodalite, karşıt olmak şöyle dursun, kapitalizmin oluşuna karşı iki çaredirler. Çarelerden birisi, feodalite, Asya toplumlarına göre daha önce başarısızlığa uğrayarak darmadağın olmuştur, hepsi bu. Asya toplumlarının boyun eğişi ise çok daha sonraları, emperyalizm ve kolonyalizmin gelişmesiyle birlikte gerçekleşmiştir…

Birikim, Aralık 1997, sayı 104
Ulus Baker