Menü Kapat

Kategori: kitap (sayfa 1 / 30)

victor turner – ritüeller

bu noktada bir kayıt düşmek isterim: sanat konularında olduğu gibi dinsel konularda da “daha basit” halklar diye bir şey yoktur, sadece bizimkinden daha basit teknolojilere sahip bazı halklar vardır. insanın “hayali” ve “duygusal” hayatı her zaman ve her yerde zengin ve karmaşıktır. kabile ritüellerindeki sembolizmin ne kadar zengin ve karmaşık olduğunu göstermek bu kitaptaki hedeflerimden biri. “kendimizinkinden farklı bir zihin yapısı”ndan söz etmek de tam anlamıyla doğru sayılmaz. söz konusu olan farklı bilişsel yapılar değil, aynı bilişsel yapının büyük çeşitlilik gösteren kültürel deneyimler ifade etmesidir.

dünyayı kendi yaşadıkları dünyanın değerleri ile sınırlı tutan ciddi sayıda bir insan nüfusu var ve bu grubun büyük bir kısmı da diğer grupları küçümseme ya da kötüleme eşiğinde. bu durum özellikle afrika halkları üzerinde yıllardır tekrar ediliyor ve dile getiriliyor. burada yaşayan yerli gruplar üzerine sık sık “ilkel”, “basit”, “yamyam” gibi kelimeler kullanıldığını biliyoruz. bu durumun saçmalığını gözler önüne sermeye çalışan güzel insanlar da yok değil. büyük bir kısmı uzaktan okuduklarıyla kalmayıp bu insanların yanında bir süre yaşıyor. dolayısıyla yazdıklarının değeri de bir hayli katlanıyor.

bu güzel insanlardan biri victor turner, stanford üniversitesinde görev yapan bir hocaydı, 1983 yılında aramızdan ayrıldı. geride bıraktığı ve bir antropoloji klasiği haline gelen eser ise “ritüeller – yapı ve anti-yapı”. ziyaret ettiği kabile afrika’daki ndembu kabilesi. kitap iki bölümden oluşuyor. öncelikle ndembuların ritüellerinin tek başlarına ve karşılaştırmalı olarak derinlemesine bir analizi yapılıyor. ikinici bölümde ise geçmişte ve geçtiğimiz yüzyılda bizim de pek bildiğimiz hippiler, zen, beat kuşağı, krishna, bob dylan, 68 kuşağı gibi oluşum ve olgulardan örneklerle “komunitas” kavramını sorguluyor. ilk bölümüyle ufkunuzu açacağınız, ikinci bölümü ile bazı şeyleri artık daha iyi anlayacağınız ve antropoloji klasiği ünvanını sonuna kadar hakeden bir eser. unutmayın. etilen de bir sosyete.

kriz hali ve devlet

baskın bir devletin kullandığı şiddet daha sonra televizyonun ve diğer kitle medyasının hipnotik gücü sayesinde bireyin düşüncesinin koşullanmasıyla – gene baskın olmakla birlikte- yer değiştirdi; bu araçların yukarıdan aşağıya -birinden pek çoğuna, tek bir yönde otoriter ve ısrarlı- işleyen iletişim formu bilincin kitleselleşmesini ve geçerliliğinin onaylanmasını daha etkileyici biçimde destekledi. theodor w. adorno, frankfurt okulu’nun diğer üyeleriyle birlikte, sadece piyasayı desteklemek için kullanılan günlü sanatsal değerlerin oluşmasıyla kitle kültürü (kendisinin “kültür endüstrisi” dediği bir süreçtir bu) tarafından taşınan koşullanmayı sert biçimde eleştirmekte haklıydı.

kriz hali ve devlet, ülke sınırlarında çok sık duyduğumuz bir kelime kriz özellikle ekonomi ile ilişkilendirildiğinde ve gidişatın gösterdiğine göre yakın zamanda çok daha fazla gözler önüne serilecek havuz medyası da konuşmak zorunda kalınca. kriz kelime anlamı olarak sadece ekonomi ile alakası değil pek tabii. günümüzün giderek küreselleşen dünyasının ürettiği çözümlerin belirli konularda tıkandığını ve türeyen popülizmin hangi seviyelerde olduğunu liderlerin enteresan çıkışlarına gülüp geçerek görüyoruz. ülke bu noktada istisna değil.

kitabımız “kriz hali ve devlet” yazarları değerli sosyologlar zygmunt bauman ve carlo bodoni. içinde bulunduğumuz ve farkında olduğumuz krizleri “devletin krizi”, “modernitenin krizi” ve “demokrasinin krizi” başlıkları altında detaylı bir şekilde inceliyorlar. hobbes ve leviathan, modernite, postmodernite, yapısöküm, ilerleme etiği, post-demokrasi gibi harika başlıklar ve oldukça değerli tartışmalar var kitap boyunca.

ve asıl değerli olan hiçbir iktidarın bilgi ve iletişimle ateşlendiğinde hayal gücünü durduramayacağı gerçeğini gözler önüne sermesi. 

okumanız, bilginin ve gerçeklerin peşinde koşmaya devam etmeniz dileğiyle.

modernizmin siyaseti

bir zamanlar “modern”, hatta “avangard” olan bugün için oldukça eskidir. modernist dilin ve yapıtların ifşa ettiği şey, en kuvvetli ifadelerinde bile, tespit edilebilir bir tarihsel dönemdir – gerçi bu dönemden tamamen çıkmış da sayılmayız. dönemin en faal ve yaratıcı yıllarında bugünden tespit edebileceğimiz şey, birçok yapıtın zeminini teşkil eden, hızla değişen çeşitli bir sanatsal yöntem ve pratikler yelpazesidir; aynı zamanda da görece sabit, kalıcı tutumlar ve bir dizi inanç söz konusudur.

bu haftanın okumasında raymond williams ile birlikteyiz. kendisini şahsen “gerçek radikallik, umutsuzluğu ikna edici bir şekilde açıklamakla değil, umudu mümkün kılmakla olur” sözü ile tanıyıp sevmiştik. şimdi kendisinin en çok söz söylediği alanlardan olan kültürel teori üzerine bir eser ile baş başayız. modernizm ve kültürel teori ile başlayıp, metropol algıları ve modernizmin doğuşu, dil ve avangard, siyasal forum olarak tiyatro, sinema ve sosyalizm, kültür ve teknoloji, kültürel incelemenin geleceği gibi birbirinden değerli bir çok başlık mevcut. bu başlıkların raymond tarafından değil, kendisinin aramızdan ayrılışının ardından tony pinkney isimli akademisyenin taslak metinleri düzenleyerek oluşturulduğunu belirtmek de gerekiyor.

bütün bu metinlerin, herhangi bir yolculukta ya da ayaküstü okunacak şeyler olmadığını belirtmek gerekiyor. sindire sindire, üzerinde düşünerek okunması gereken eserlerden. sabrettiğiniz ve gerekli özeni gösterdiğiniz takdirde ek olarak keyifli bir edward said söyleşisi de karşına çıkacak. kolay gelsin.

modernizmin siyaseti
raymond williams
türkçesi: barış sannan
Sel Yayıncılık
2018, 248 sayfa
ISBN: 978-975-570-916-1

hannah arendt – siyasette yalan

Siyasi emellere ulaşmak için meşru araçlar olarak kullanılan gizlilik ve kandırma, yani kasıtlı sahtekârlık ve açık yalan, yazılı tarihin en başından itibaren yaşamımızda olmuştur. (Diplomasi dilinde  “tedbir” adı verilen gizlilik, aynı zamanda arcana imperii, yani devlet sırları olarak da ifade edilir.) Doğruculuk hiçbir zaman siyasi erdemler arasında sayılmamış, yalanlarsa her zaman siyasi meselelerde kullanımı savunulabilir araçlar olarak görülmüştür. Bu konular hakkında düşünen herkes, meselenin felsefi ve siyasi düşünce geleneğimizde ne denli az yer tuttuğuna şaşırabilir, halbuki bu konular,  hem eylem dediğimiz şeyin doğasını hem de düşünce ve sözü kullanarak her türlü olguyu inkâr edebilme becerimizin doğasını anlamak bakımından hayli önemlidir. Bu aktif ve agresif inkâr becerisi, pasif olarak açık olduğumuz hata ve yanılsamalardan, belleğimizin çarpıtmalarından, duyusal ve zihinsel işlevlerimizin eksikliklerine atfedilebilecek diğer her şeyden açıkça farklıdır.

yazara gelmeden başlığa odaklandığınızda ee zaten bu bizim en iyi bildiğimiz şey diyeceksiniz. çağ biraz fiyakalı isim verme çağı. “post-truth” diye adlandırılan bir dönemdeyiz. politik gerçeklik yani politik yalan diyebiliriz. ülkemizde yalan söylenmeyen gün olmadığını biliyoruz. hem de yalan söyleyenler kendini o kadar inandırmışlar ki her durumda üste çıkmayı başarabiliyorlar. özellikle rakamlarla oynama konusundaki başarıyı eminim diğer ülke siyasileri kıskanıyordur. daha geçenlerde 16 yılda 4 milyar 39 milyon fidan dikildiğini açıkladı bir şahıs, inanmayan saysın dedi. kimse nerede bu fidanlar demedi. bu rakama ulaşmak için her gün kesintisiz 691 bin 609 fidan dikilmesi gerektiğini kimse sorgulamadı ama ilgili şahıs hala inanmayanlar gitsin saysın dedi.

hannah arendt, geçen yirminci yüzyılın en etkili düşünürlerinden olduğunu biliyorsunuz. siyaset bilimci, 18 kitabı, sayısız makalesi ve özellikle totaliter rejimler üzerine çalışmaları oldukça önemli. siyasette yalan adlı çalışması ise 1971’de pentagon belgeleri’nin ifşa edilmesinden sonra yazılmış. amerikan hükümeti ve politikaları üzerinden günümüzde yaşananların çok da çağa özel olmadığını hatırlatırken, baskılara boyun eğmeden mücadele eden insanların önemini de unutturmuyor.

bütün bu sansüre ve çabalara rağmen gerçeği paylaşmaktan çekinmeyen o güzel insanlarla okuyalım.

siyasette yalan
hannah arendt
türkçesi: imge oranlı, berfu şeker
Sel Yayıncılık
2018, 99 sayfa
ISBN: 978-975-570-920-8

salâh birsel – hacivat günlüğü

19 Nisan
öyle çeviriler okuyorum ki, hiçbir şey anlamıyorum.
oysa, anlam her şeyin temelidir.
anlamı olmayan şiirler bile, kimseye yutturamaz kendini.
yalnız okurların da şiirin gizine varabilmek için, çaba göstermesi gerekir. dümbeleğin biri bir şiiri çakmadı diye, o şiirin anlamsız olduğuna varamayız.
soyut şiirlerde bile az çok bir anlam vardır. daha doğrusu, ozan şiirini öyle kurar ki, okuyan onda hemen bir anlam bulur.

salâh birsel’in kim olduğunu anlatmaya gerek yok diye düşünüyoruz. bildiğiniz ya da bilmeniz gerektiği varsayımındayız. karşımızda günlükleri var, hacivat günlüğü şeklinde isimlendirilen. sıradan bir günlük değil öncelikle, deneme ustasının ciddi gayreti ve titizliği olduğu ortada. tarih olarak 1949-1956 ve 1972-1975 yıllarını kapsıyor. çoğu zaman kısa, az ama öz ve anlatmak istediklerini net bir şekilde anlatan içten yazılar. özellikle edebiyat severler için harika bir kaynak ve biz de bir yazımızda “edebiyat severler” sözcük grubunu kullandığımız için gururluyuz.

fransa’da kapıcılara varınca, herkes anılarını yazmıştır diyor birsel. günümüzde fransa için ne kadar geçerli bilemem ama bizim için twitter’ın ötesine geçmiyor çoğu insan için anılar. biz yine de tavsiyemizi yineleyelim, birsel’in günlüğü gibi günlüklerden ilhamınızı alıp siz de yazmaya başlayın. eminim bir noktada ne kadar doğru bir karar verdiğinizin farkına varacaksınız.

şimdi yıl 1949.

hacivar günlüğü
salâh birsel
Sel Yayıncılık
2018, 286 sayfa
ISBN: 978-975-570-912-3

Dada Manifestoları & Diğer Metinler

ahlak doğurdu iyilikseverlikle merhameti, fil gibi, gezegenler gibi büyüyen ve iyi diye nitelenen o iki yağ topağını. iyilikle ilgisi yok onların. iyilik açıktır, aydınlıktır, kem küm etmez, uzlaşmaya ve politikaya aman vermez. bütün insanların damalarına çikolata akıtır ahlak. bu görevi buyuran doğaüstü bir güç değil, düşünce tacirleriyle üniversite tekelcilerinin tröstüdür. duygusallık: birbiriyle kavga eden ve sıkılan bir grup insanı görünce, takvimi ve bilgelik ilacını icat ettiler. şuna buna yafta yapıştırarak, filozoflar savaşı patlak verdi (bezirganlık, bilanço, inceden inceye, aşağılık önlemler) ve bir kez daha anlaşıldı ki merhamet bir duygudur, tıpkı sağlığı bozan, tiksintiyle ilintili ishal gibi, güneşe leke sürmek isteyen it heriflerin iğrenç çabasıdır.

tristan tzara yani orijinali “trist en tsara” dilimizde “vatanında hüzünlü” anlamına geliyor. asıl adı samuel rosenstock’tu ama biz tzara ile yola devam edeceğiz. karşımızda dada manifestoları var. bildiğimiz kadarıyla ilk önce norgunk basmıştı bu manifestoları o kitabın baskısı tükenmiş. sel yayıncılık manifestoların üzerinden  türkçeye ilk kez çevrilen 20den fazla diğer metinler (lampisteries) ekleyerek yine arşivlerde bulunması gereken bir hale getirmiş. destek olarak francis picabia’nın çizimleri de mevcut. bütün bunların sizi çoktan kitaba yönlendirmiş olması gerekiyor. şarkılar arasında ilaçlar ve bilgelik arayalım ve yeniden başlayalım.

dada manifestoları & diğer metinler
tristan tzara
türkçesi: elif gökteke
Sel Yayıncılık
2018, 126 sayfa
ISBN: 978-975-570-911-6

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.