Kategori: kitap

flânuer

flânuer mutlaka zevk alır bakınmanın kendisinden.

aksini iddia edenler hazırlar meşeleri. altuni. gelecekten sesi.

flânuer ile flanöz birlikte düşünüldüğünden yabani otlar.

yangını geldiğinde kentlerde. upuzun pirinç.

algılamamız sebeplerimizden önceyse. ceee.

Oranienburger caddesindeki sinagogun o kubbesi.

bir meleğin bakışındaki şu geçmiş.

hidrolik toplum kavramındansa.

Hausmann’a geçirdiğimiz tırnaklar kerpiç.

bir nalbantın ağır bir sofradan kalkışını. ıslıklamadan.

atların ayaklarına nal çakıp durduğudur. no kayades.” (1)

Soru şudur ki bu şiirin başlığında “gezinme şiirlerini kim yazar” der Anita Sezgener. Kuşkusuz Hemingway gezinmenin şiirini yazanlardan biriydi, flânuer… Yüzeyi boyunca kat etti yeryüzünü ve beşaret ehline dair ne varsa, biriktirdi Blochyen gündüz düşlerini. 

Kitapta geçen öykülerin Hemingway’in yaşamına tekabül eden izdüşümleri; boks eldivenleri içinde artık son dövüşüne hazırlanan, savaşta bacağından yaralanmış yatağında uzanan kesinlikle Meksikalı kumarbaz olduğu kadar ihtilâlin istibdat sayesinde devam bulan sarhoşluğunu keşfeden, bir boşalma, safaride az sonra olacakların sevincini duyarken kafasının içinde infilak eden kendi intiharı- flânuer geleceği de gezintiye çıkar geçmişi avuçlarında-,  hayatta bir şeye kin duymalı muhakkak, bağdır bu. Boşalma anında gezinmek hayatta, daimi sevincin kıpırtısı.

Öyleyse nereden başlanabilir bir flânuer’ün hayatını anlatmaya? Meksika devriminde başlamış olabilirdi, başlamadı öyleyse bir Villastas gibi ölmeli, 47 kurşun gönderecek hainleri bulmak zor. Montmarte barikatlarında kurşuna dizilirken diz çökmeyi reddeden çocuğuna sarılmış kadın da olabilir: “ Bu alçaklara ayakta ölebileceğimizi gösterelim.” İhtilâl gündüz düşüdür kuşkusuz ve ayıkken yaşanır ve direnilir. O uyuşturmayan daimi sarhoşluktur.

“23 Mayıs. Saat sabahın üçü. Barikatlara, komün daha ölmedi!”. “ Dombrowski komün savaşları sırasında barikatlar üzerinde yiğitçe çarpışırken öldü.” (2) . Polonyalıydı ve soyluydu. Pére-Lachaise mezarlığında Komüncüler Duvarı’nın önünde anılıyor şimdi ve burada.

“Yaşlı Dionysios Latium ve Etrurya kıyılarını yakıp yıktıktan, Agylla tapınağını yağmalayıp Jupiter’in sırtındaki altın mantoyu alıp yerine bir yün mantoyu bıraktıktan sonra…”(3) Buradan başlamak gayet yerinde olabilir, Tanrı üşümesin, ben ihtiyacım olan payı aldım. “Bilmeden, anlamadan inananları takdir ederim.”(4)

Odaların birinde kitaplık, birinde ürkü, birinde saklanmak, birinde düşler var. Düş kurduğum odanın penceresinden henüz bahar yapraklarını açmadan süzülebiliyorum karşı tepelere, defaten tekrarlıyorum bunu, bugün bile, aynı açıdan. Kahverengi, yeşil, gri bir süzülme bu Çilâder karşımda, oraya hiç gitmedim henüz, gözlerim her evi seçebiliyor-her evde olması gerekeni, evlerin önündeki sokakta gezinen bir yabancıy(d)ım.

Flânuer bambaşka varlıklarla da gezinir kuşkusuz, yazgıyı değiştirmek için değil orada kendi payı olanı yaşamak için.  Meksika Devriminde yenilmeli kuşkusuz, Montmarte’da kurşuna dizilmeli… Çünkü zafer kazanan ihtilâl kendi ölümünü hazırlamıştır Kronştad’da. Madrid’de hangi Paco olduğunun önemi yoktur kuşkusuz. Seni affedecek bir baban da yoktur. Hayallerinle ölürsün, üstelik kimsenin haberi de olmaz bundan ve senin de haberin olmaz onların haberlerinin olmayışından.

Bu kitaba dair hakkını verecek bir şeyler yazabilmeyi, zihnimde uçuşanları yazıya dökebilmeyi çok isterdim lâkin bir sağanağı kaydetmek epey zor ve bunu sanırım satır satır yapabilirim çoğu zaman. İyisi mi fragmanlara dökmeli bunu, belki bir gün.  Ne kısa sürdü diyorum eşsiz gezinti, ne kadar kısa ve öyle yoğun. Bir gün bunu yapacağım, derken vazgeçtim şu an, bir gün tekrar okuyacağım, başka bir gün tekrar.

Panço Villa’yı ben uydurmadım bu kez Meksikalı söyledi çünkü Villastas’dı kuşkusuz, aslında başta ben uydurmuştum ama Hemingway zaten oradan geçecekti, geçmeliydi ve geçtiğine de şaşırmadım. Kitabı okurken kukuraçayı nereden hatırlıyorum ben diye düşünürken sonradan anımsadım, Meksika devriminde Panço Villa için söylendiğini. Hasta yatağında Mr. Frazer olan Hemingway ihtilâli ve sarhoşluğu, giden Meksikalıları ve giderken götürecekleri kukuraçayı düşünürken aklında Panço Villa yok mudur? Değil mi ki o da düşleri yarım kalmış bir çocuğudur ezelden beri deveran eden Meksika devriminin?

(1) Anita Sezgener, tikkun olam-walter benjamin şiirleri, Nod Yayınları, 2017

(2) Devrimler ve Karşı Devrimler Ansiklopedisi, Gelişim Yayınları, 1975

(3) Antikçağ’da Korsanlık- J.-M.Sestier, Doğubatı Yayınları,2017

(4) Ernest Hemingway, 50000 Dolar, Varlık Yayınları,1977

Görsel: Gycklarnas afton (1953)-Ingmar Bergman

IX – Modern Çağ İçin İlkel Esrime Ayinleri

ülkenin izbe tarafı, işaretler, moteller, benzin istasyonlarıyla doludur. tv antenleri arap şehirlerinden filizleniyor. buldozerler, terk edilmiş çiftlik evlerini, toz duman arasında yıkıyor. savaşçı karıncaların köşesi. çekirgelerin uçuşu.

geçen hafta serinin ilk kitabından bahsetmiştik. şimdi 9 cm serisinin ikinci kitabı “Modern Çağ İçin İlkel Esrime Ayinleri” ile devam ediyoruz. yine 9.6 x 9.6 ebatlarında, 200 adet numaralandırılmış basılmış. levy, ira cohen, hermann nitsch, fainlight ve burroughs güzelliklerini taşıyor. yine bulun, yine okuyun diyoruz.

9cm. No: 2
d.a.levy, Ira Cohen, Hermann Nitsch, Harry Fainlight, William Burroughs
kült neşriyat
2012, 30 sayfa

9cm – No:1

1961
Ve aynı anda ateşle (resim) çizmeyi becerdim.

5 fransız avangard, Jacques Vache, Paul Eluard, Yves Klein, Henri Michaux ve Rene Daumal’ın metinleri 9 cm’nin konusu. 9cm. isminin kitabın boyundan geldiğini ve serinin ilk kitabının bahsimiz olduğunu belirterek başlatabilir ya da sonlandırabilirdik bu yazıyı. şiirin başka kulvarlarında dolanan şiir müptelaları için özel basılmış sadece 200 kopyalık koleksiyon bir parça. bulabilen okusun.

9cm. No: 1
Jacques Vaché, Yves Klein, Henri Michaux, René Daumal
kült neşriyat
2012, 30 sayfa

georges bataille – madam edwarda

daha açık olalım. pierre angelique bize şöyle demeye çalıştı: hiçbir şey bilmiyoruz ve zifiri karanlıktayız. ama bizi aldatanı, üzüntümüzü, yani neşenin acıyla aynı şey olduğunu, ölümle aynı şey olduğunu bilmekten uzaklaştıranı görebiliriz hiç değilse.

“bataille’ın dehası pornografinin cinselliğe değil ölüme dair olduğunu anlamış olmasıdır,” demiş susan sontag. katılanlar ve katılmayanlar olacaktır. bizim için aykırılığı ve aşırılığı, belirli duvarları yıkmaya yardımcı olması bakımından yaşadığı çağda ve günümüzde kendisini oldukça değerli kılmaktadır. gece yarısı kitapları dizisinden çıkmasının da en uygun konumlandırma olduğunu vurgularken, gece ve tek oturuşta okumayı ihmal etmeyin ve karanlıkta madam edwarda’ya eşlik edin diyoruz.

madam edwarda
georges bataille
türkçesi: yaşar avuç
sel yayıncılık
2020, 46 sayfa

alain badiou – sonlu ve sonsuz

hiç kuşkusuz, “salona bir sıfır girdi” demek şiirsel, hayal bir şeydir. tiyatroda bir kişiyi kesinlikle bir sıfır kıyafetine büründürebiliriz. tiyatronun çekici ve muhteşem olmasının sebebi budur. orada, böyle bir şey hayatta var olmasa bile, kılıç düellosuna tutuşan bir sıfırla bir dördü temsil edebiliriz: sıfır kostümü, dört kostümü tasarlarsınız, onlara kılıç dövüşü yaptırırsınız ve herkes sıfırla dördün düellosuna katılır. tiyatronun sihri matematiğin soyut bir meselesini, karakterlerin bir meselesi haline dönüştürmeye yarar. her şeye değinip, her şeyi dönüştürebilir, tiyatroyu bir kenara bırakamamamızın nedeni budur. matematiği es geçmemeliyiz, ama tiyatrodan da vazgeçmemeliyiz.

beni en çok mutlu eden kitaplar çok fazla uzatmayan ama yeterince derine daldırıp gerekli soruları sordurabilenler. bunu yaparken de baskısına ve tipografisine ayrı özen gösterenler ise bonus oluyor. sonlu ve sonsuz bunlardan biri. alain badiou ise daha önce pek çok kez paylaştığımız ve güzel insanlardan. yani karşınızda kesinlikle tavsiye ettiğimiz bir eser var. “sonlunun sevincine ve sonsuzun gücüne sahip olursak, mutluluğa kavuşacağımıza inanıyorum” denmiş. mutluluk bütün sonlu ve sonsuzluğuyla sizin olsun.

alain badiou – sonlu ve sonsuz
alain badiou
türkçesi: murat erşen
Monokl
2017, 61 sayfa

sert bir kuzey rüzgârı kayığı alabora etti…

Büyük Diktatör filminin ilk sahnelerinden birinde takım arkadaşlarıyla birlikte hücuma kalkan Charles Chaplin’i görürüz, yürürler ve yürürler, sonrasında sis gelir, sis aralandığında arkadaşlarını aramakta olan Chaplin önünde yürüyenleri gördüğünde onları bulduğunu düşünür ancak bir tuhaflık vardır, birbirlerini süzdüklerinde karşı tarafın askerleri olduklarını anlarlar ve Chaplin kaçar…

Burada daha sonra sıçrama diye bahsedeceğimiz ani değişim/dönüşüm bir doğal çevrede cereyan etmektedir. Chaplin yürümekte olanların yanından yine yürümekte olanların yanına geçtiğinde bulunuşunun taşıdığı anlam ilkinden tümüyle koparak bambaşka bir yere sıçramıştır. Sıçramayı mümkün kılan öğeler olmak zorundadır, sis bir kopuşu gerçekleştirir ve insani yanılma payı da olayı komedi öğesine dönüştürür, mekân bir an bulanıklaşmıştır ve mekân durulduğunda bulunuşun anlamı farklılaşmıştır ve artık kaçmak gerekmektedir. Bir bakıma burada sıçrama söz konusu bile değil, kopma yine sisin bir süreliğine mekânı sekteye uğratmasından dolayı mümkün ve daha ziyade bir yer değiştirme, sis farkında olmayışı sürüklüyor buraya.

Burada aynı anda hem sıçramadan hem de sıçrama yokluğundan söz edebiliyoruz. Sıçrama yokluğu kaçışın kapısını aralamakta, doğa olayı nasıl ki sıçramayı mümkün kılıyorsa yine aklın doğasındaki yanılsamanın farkına varış da oradan kaçışla sıçramanın mümkün olmadığını, dost askerlerin mekânın başka yerinde olduğunu işaret ediyor bize.

Burada sıçrama ile Chaplin arasındaki ilişkiselliği irdeleyecek olursak, Chaplin ne sıçramayı dileyendir ne de eylemiyle o yöne ilerlemek isteyendir bu açıdan sıçrama onun dışındadır ama sıçrama onunla birlikte, yanılmayı da mümkün kılan bir doğal kesinti aracılığıyla gerçekleşir, Chaplin en olmadık yere, kendi ayaklarıyla kendi istediği biçimde yol alırken kendi istemediği konuma yerleşmiştir. Kaçtık…

Bilindik bir hikâyenin erkek kahramanını, genç ve güzel bir kız olarak ele geçiren Manara, sıçramayı baştan mı yapmıştır? Sıçramakta olanın ani değişimi, en baştan, çizgilerin sonsuz sıçrama yaratma ve dönüştürme kabiliyeti, aniden ve erkek olan Gulliver belki hiç olmadan, ama yok sayamayız onu, hepimiz bir şekilde Gulliver ile tanışmışızdır, hikâyeyi zaten biliyorsak çizgiler neyi yaratır? Kuşkusuz muazzam bir çığır açabilir ama Gulliver paradoksunu kendinde yineleyerek onu yok eden bir başlangıçla aynı hikâyeyi kurmak basitçe görünen bir ters çevirmeden fazlasıdır, Gulliver olduğu için fazlasıdır, sıçrama mümkün olan en uzağa gerçekleşmiştir.

Gulliveriana deniz kenarında uzanmış bir yelkenliyi izlemektedir, içinde olmak ve onu kullanmak isteğiyle, arzulayan ve arzusu hâlâ nefes alan… Gemi onu beklemektedir… Deniz yatağından çıplak olarak düştüğünde oraya yönelir… Çıplak; şapka, kılıç,  bayrak ve kitap (Gulliver)… Arzu, düşme, çıplak kalma, yönelme ve nesneler ve sonrasında fırtınada kalanın sürüklenişi, kıyıya vurma (hangi?) ve uyanmalı şimdi… Uyumak neyi değiştirir, çizgilerle irrasyonel olana yolculuk mümkün dahası irrasyoneli rasyonelden ayırmamıza ve koparmamıza da gerek yok, kendi hikâyesiyle birlikte yer alabilir. İrrasyonel sürükleme aracı olan gemi tüm normalliği/gerçekliği ile orada durmuyor mu?

Cüceler, devler, konuşan atlar ve neşeli Bacchante’lar macera… Diyarları terk edişi, normale varma arzusuyla yol almayı mümkün kılan her seferinde anormali mümkün kılan gemi ve dönüşü de… Anormal olan normal olanın parçası ve anormal de normal içinde yer almakta…

Chaplin’in filminde sıçrama esnasını görme şansımız yoktur, sis uzun süre kalsa dahi mekânı görünmez kıldığından zamanı da anlamsız kılar ve ne olursa olsun bir andan ibarettir. Anormal bir bulunuş -ki aslında çok da anormal değildir, yanılma onu anormal yapar- anına birden sıçrarız, arada geçen, geçişe sebep olanın bir öyküsü yoktur. Sisin nasıl bir öyküsü olabilirdi gerçi bilmiyorum, ancak doğadaki başka ani değişim anlarında da sıçramanın bir öyküsü yoktur, ansızın gerçekleşir, tıpkı Manara’nın kahramanında en baştan yarattığı değişim gibi. Burada ise sıçrama farklı bir biçimde gözden yiter, tam da göz önünde olarak gözden yiter… Sıçramanın öyküsü anlatılır ki başta en uç biçimde sıçrama gerçekleştirilir ve sonra sıçrama anlarına daha derinlikle inmemize rağmen onu gözden yitiririz ki yoktur da zaten, sıçrama normal yol alışla seyir hâlindedir, belirgin bir farkı mümkün kılan hiçbir şey yoktur, diyarlardan geçişte geçişler arasında bir boşluk yoktur, aynı uzamda seyrediyoruz. Biz hep aynı uzamda seyretmiyor muyuz? Sıçramayı belirgin kılan şey farktır, fark olmasına rağmen neden sıçrama yoktur sıçramanın öyküsünde, sırf sıçrama kendi içerisinde yok diye mi? Yanılsamaya da vurgu yapılır, yanılsamanın nesnesi olabilecek olana ama sıçrama kendi içerisinde yoktur, durup düşünürüz bir köpek eşlik ediyor bize (1 + düşüncelerimle biz ediyoruz, üstelik kafam her türlü çokluğu yaratacak denli iyi), park bekçisi uyarıyor, şişeyi görünmez biçimde tutun efendim, ahlâk bekçisi Aldo, yok adam iyi niyetli, gerçi olmasa ne yazar, düşündüğüm bu sanki…

 Çizgilerle sıçrıyordum ben, Bay Öfkeli için bir kalem ve bir silgi, harf muğlaklıklarında değil, iki boyutlu- üç boyut düşünce yoksunlarının işi- , çizgi her şeyi yaratır, kalem her yere götürebilir, yine harflerle değil, harfler düşünme kapısı açar, sıkıca kapatmalı, çizgiler boyun eğdiğinde bitik işin, hem çizgi romanda harflerle düşüp kalkan kalkmasın düştüğü yerden, her şey benim içimde…

Sert kuzey fırtınası sayfada kopar önce, sonra benim için de, sonra benim içimde…