Menü Kapat

Kategori: insan (sayfa 1 / 22)

PENGUEN KALABALIĞI

Beyaz yakalı siyah ceketli kalabalık, penguen kalabalığı, sessiz bir kalabalıktır. Yaşamakta olduğumuz günlük amaçlarımızın ilerisine doğru ses getirici  adım atmadığımız bu günlerde sessizliği en çok kalabalıklarda duyumsuyorum. Hem kulağım ile hem de gözlerimle. Neden ellerim ile değil dersem bu sorunun cevabını makineleşmiş üretime yüklediğim suçta bulurum. Kulağıma ve gözlerime gelince ise kulaklarımın işittiği hızlı bir şekilde bayatlamış, moronlaşmış katı bir düzen duyuyorum. Tekrarlayan saat sesleri, şehrin aynı durağında aynı anonslar, kahve evlerinde çalınan yani yaşamın içinde her yerde karşımıza çıkan (bir zamandan sonra duyumsanmayan) sesler. Her yeni güne rağmen bu sesler günümüzün içinde sanki evvelden önce var olmuş gibiler. Birinci kalabalık kendisini gizliden gizliye yerleştirmiş, davranışlarımızı sanki yemek için zile koşullanmış köpek gibi değiştirmeye başlamış. Duyulan bütün sesler artık sessizliğin içine gömülmüş durumda. Sessizlik, gerçek sessizlik şehirlerden pılını pırtını toplayıp uzaklaştı arkadaşlar. Önceden kukla insanları konuşturanlar şimdi makineleri konuşturuyorlar, hem de gözlerimizin içine bakarak. Bu düzenin en can alıcı tanığı olarak gözlerim,sadece masumane işini yerine getiriyor. Mevcut olan dünyamızda gözlerimiz şehirde daimi olarak gerçekleştirdiğimiz hareketlerimiz, eylemlerimiz ve edimlerimiz durumunda gözlerimiz nasıl kulağımız ses kaydedici, gözlerimiz de kamera gibi işliyor. Şehrin daimi döngüsünün içinde bizler,insanlar, her türlü renkteki gömlek yakalılar, tam odak noktasında kendimizi buluruz. Her şeyin odağında olan insan, kalabalığın içinde kendine ait olanın algısını sessizlikte anlar ve sessizlik yardımıyla ayırt eder. Peki insan şehrin daimi olarak kullanılan alanında neye sahiptir? Mimarları ve şehircileri düşündüren ve aidietlik sorusu soran bu sorunun cevabına sessizliktir diyorum. Kulağımıza ve gözümüze bulaşmış sessizlik. Kalabalık sadece bunun katalizörü. İnsan en güzel manzaraları hep sessiz hayal eder. Hayallerinde görmek istedikleri, duymak ve hissetmek istediklerinden fazladır. Artık ulaşım araçları sessizlik için en uygun kalabalıktır. Bir o kadar sessiz yerlerden biri de sergi salonlarıdır elbet. İnsanın durağanlık halinde kendi kafasındakiler ile meşgul olacağı için yaratılan sessizlik bahsettiğim sessizlik değildir. Diğer yandan metro ve otobüs insanları için düşünürsek eğer, bu insanların gözleri her bir saniyede yeni kareler çeker, neredeyse hepsini unutur ama aklında sadece belirli kareler kalır. Seçilmiş kareler belkide bireysel hislerimizi en iyi anlatacak,sohbet ederken kullandığımız kelimelerden bile daha iyi açıklayacaktır. Kendisine ait olan bu görüntüler üzerinde düşünmek bile lafın gelişi diyebileceğim yapay sessizliğin içinde gerçekleşecektir.

Seyyarlık tanıdıklık

Sokaklarda seyyar satıcılardan çok seyyar toplayıcılar gördüm. Bir dakika durup betimleyelim. Şehir parkının içinde bir elinde ahşap tezgahı diğer elinde hasır bir sepet taşıyarak ağır aksak yürüyen insanlar gezer. Bu sırada sahip oldukları birbirinden farklı malları sergilerler. Durgun ağaç dalları arasında öten kuşların sesine seyyar satıcıların sesi de eklenir. Geri kalan herkes yaya halinde şehir parkı ve şehir parkını çevreleyen bulvar arasında yürüyüp parkı kendi doğasına bırakır. Kendi doğasında kuşlar, ağaçlar, kamelyalar ve seyyar satıcılar vardır. Her gün, her saat, biraz daha insan aynı amaçla parkın içinden seyyar satıcının yanından geçer.

Bir diğer açıdan baktığımda,seyyar satıcının parkın doğal ortamının önemli parçası olarak öne çıkması dikkatimi çeker. Sadece ticaret insanı olarak kendini tanımlamayıp, bulunduğu mekanı da tanımlar. Böylelikle kuş sesini duyup ve yaya geçişini gözlediğim şehir parkı ve birçok kamusal alan seyyar satıcılarla birlikte kimliğe, dokuya ve tanıdıklığa bürünür. Açık kamusal alanlar yollarla, ağaçlarla ne kadar çevrelenmişse ve heykellerle kamusallaştırılmışsa, seyyar satıcılarla insancıllaştırılmıştır sanırım. İnsanı diğer şeylerden tanıdıklık yarattığı için ayırırım.

Bir meydandan bir caddeye,bir sokaktan dört yol ağzına kadar kaldırım üstünde yollarına devam ederler. İnsanlar anlamasa da gelip geçerken şehir duvarlarından,sokak kaldırımlarından; izler alıp bırakırlar. Seyyarlık kendi kendini tanıtır her yerde. Açık ve anlaşılırdır seyyar. Seyyar kendini insanlara sesiyle tanıtır. Görme duyusunun yanında duyma duygusunu da ekleyerek evinde oturan insana bir an için dışarıyı hatırlatır ve tanımlar. Bu eylemin kısa zaman aralığında gerçek dünya için bildiri aracı olduğunu düşünürüz… Eski zamanlarda saati anlamak için seyyarların at arabalarının şehirden ayrılışını dinleyen Romalılar gibi… Bir heykelin konuşan haline benzetiyorum. Heykelsi oluşu bıraktığı sürekli iz ve tanım ile örtüşse bile, seyyarın sahip olduğu hareket eylemi, kendisini yerden bağımsız, özgün tanımlayıcı kavramlara dönüştürür. Bu özgünlük şehirlerin ve sokakların özgün dokusunu, tanıdıklığını belirginleştirir.

Aslında şehir seyyarı sessizce öz-deyişler söyler farkında olmadan. İnsanların gözünde hiç boş kalmayan sokaklarla tanıtır kendisini.

Mekanlara vurur durur dalgalar

Dalgaların nereden başladığını göremem, aynı hayatımıza giren insanlar gibidirler. Nereden çıkıp gelirler! Hayatımıza hissettirmeden çarpar dururlar kendilerini…

Her insan bir dalgadır bazen. Dalgaların çatlattığı meyhane girişindeki iki ahşap basamak insanların izlerini taşır. Üstüne basan insanlara bakıp ayak izlerinden tanımaya çalışır insanları. Kaç tane dalga vurur mekanlara bilemem.  Her bir dalga zemini ezerek iz bırakır. Bu mekana girmek için önce iki basamaklık eşikten geçmek gerekir. Dalgaların iskelesidir bu mekan. Her yönden dalgaların çarptığı denizde yüzen bir iskeledir öncelikle. Yalnız başımıza iskelenin üzerinde uzunca süre yol alırız. Hiçliğin hissettirdiği bilinmezliğin ortasında (yaşam) durup bakarız. Buraya uzun dalgalar sayesinde gelmişizdir. Uzun dalgaların ardından geri dönüşün sadece batmak -yalnız kalmak- olduğunu düşünürüz. Bitişi ve durağanlığı hatırlatan her şeyden kendimizi koruruz. İskelemizde yalnız olsak bile dalgaların hiç dinmemesini isteriz. İnsanlığın tuzlu tadı bizi sürekliliğe düşürür. Her insan bir dalga kesitidir aynı zamanda. Sürekli şeylerle ileriye, geriye ve tam anlamıyla kaosun içine taşır kişiliğimizi. Kontrol altında tutup yüzdürmeye çalıştığımız iskelemiz -kişiliğimiz- nereden geldiği bilinmezlerle afallar ve karşısında güçsüz kalır. İskelenin iki basamağına basıp izini bırakan insanlar kalmadığı zaman, iskele yolunu bulmuştur. Yalnız olduğumuzu sandığımız denizde dalgalar sayesinde yüzeriz

Dalgalar bilişim sürecin yaratığıdır, cahil insanın aşacağı hiçbir şey yoktur.

Bazen de istiridyeye benzetiyorum insanları. İstiridye kabuğunun içinde yaşamını sürdürür. Dışarıdan sahili sınırlayan kayalara sığınmış sürekli çarpan dalgalara karşı durur ve korur evini. Tüm bilinci kabuğu ve kabuğunun içidir. Suyun içinde dalgalar sürekli devinip istiridyenin kabuğuna vurur. Zaman geçtikçe tutunduğu kayalar eskimeye kabuğu kalınlaşmaya başlar. İstiridye kabuğundaki izler kendisini her zaman gösterir. Çarpan her dalga belirsiz yerlerden bilgiler taşır. Dalgaların her kesitinde ayrı bilgiler vardır. Bilgiler bilinmezliğin havuzunda yüzer ve bir sonraki dalga kesitinin kendisini taşımasını bekler. Büyük bir kütüphanedir bu havuz, denizler kadardır. Zaman, mekan ve bilgi gerçeklik içinde sürekli birbirinin içine akar ve buluşur. İnsan bir midye kabuğu gibidir. Her gün biraz daha birikir insanın üzerine. Sınırsız bilgiler -etkiler- içinde bir kayaya tutunmaya çalışır insan fakat her zaman kabuğuyla bir başınadır ve dalgalara karşı koymak zorundadır.

Sanal Oda

Yaşam odalarındaki insan kalabalığı sanallaşan yaşam iletişiminin bir mekanı. Gelişerek ileriye doğru giden iletişim kanallarımız sadece haber alma aracı tanımının dışına çıkıp eğlencenin, sanatın, kültürün devamında da güncel olup güncel kalmanın aracı ve kaynağı konumuna yerleştiler. Ayrılamaz bir parçamız. Metafor yok bu sefer.

Düpedüz karşımızdalar. Kağıt, ses ve sonrasında görüntü. Sahip olduğumuz bu üç zemin, bulunduğum yüzyıl içinde gelişimini ve gerileyişini gözlemlemek için uygun bir ortam oluştururken beni de uygun bir denek haline getiriyor.

Sanallaşan odalar, medyanın çanak tuttuğu, hızlıca gerçekleşen boş bir bilgi aktarımı mekanına dönüşürken, diğer taraftan, yani, faydacı bir araç olarak, sanallıktan realiteye geçerek insanları hala gerçek tutabilir. Sanallaşan insan kavramı belki bir sonraki yüzyılın sonucu olacak ama sanallaşan insanın sürecini şu an deneyimliyoruz.

Evin, iş yerin, evinin odası, iş yerinin kafeteryası ve bazen kaldığın otel odası. Oturma düzenini ekrana çevirmiş sandalyeler yüzünüzü radyoaktif ışığın kaynağına, insanın kalın ensesini de Güneş’in radyoaktif ışınlarına göre doğrultmuş vaziyette bulunur. Sanallıkla direk karşı karşıya kalır insan. Oda da artık duvarlarını yavaş yavaş eritip yok etmeye başlar. Zira insanın elindeki sanallığın çekimine dayanamaz.

Eskimekte olan maddeden süreç olgusunu çıkaran insan, medyayı kullanarak eğlence, sanat ve güncellik ortamını zaman aşımına uğratır. İçinde bulunduğu kişiselleşmiş odaları sanal araçlarla bedenen terk eder. Tekrardan yerleşeceği yeni bir kişiselliğin ve özelleşmiş olanın arayışını başlatır.

Güncelliği dilimlere ayırıp saniyelere kadar indirebildiği süreçte sanal olan bilgisini, anısını ve sahip çıktığı anları kolaylıkla bir müzeye ve koleksiyona dönüştürebiliyor. Tozlu sayfalar ve eski kayıtlar içine yaşlı bir sahaf kaçmış benim için koleksiyon kalıyor. Sahafların tuttuğu odaların yerine ise sonsuz karolarla döşenmiş yüzen bir zeminin üstünde, dünün ve bir önceki günün sergisini, duvarları erimekte olup sanallaşma sürecine girmiş odalarda sunuyor.

genç olmanın kahrı üzerine

“Galiba büyüyordum, belki de büyümüştüm. Bir çocuk olmaktan neydi hatırımda kalan? Bazen bunu tuhaf bir ıslaklıkla hatırlatan şeyler var, gözlerimin, burnumun, ellerimin, ayaklarımın yürürken ve koşarken, bir yere oturmuş sallarken altıma toplarkenki halleri ile birikmiş anıları var. Bir zamanlar çocuk olduğumu onu zamanını ve kokusunu biliyorum. Neler duyduğumu hatırlıyorum. Ezilmiş incir ve ısınmış ot kokusu biraz da beklemiş su ve sanki şurdaki ekmeğin yarısı, bunları alıp çocukluğuma gidebilirim ve yerimi hiç şaşırmadan bulabilirim. Bir oyuk gibi duruyordur eminim. Bir büyük afete ve devrilen zamana kadar benim çıktığım oyuk olarak kalacak bunu da biliyorum. Ama genç olmaya ait ne bir yerim, ne bir kokum, ne oyuğum var. Gençlik yoksa bu mu demek, yersiz yurtsuz kokusuz bir oyuğa kıvrılamadan çocukluğun yaz güneşi çekilince çöken sis mi demek? Her şeye böyle bir sis perdesi ile bakıp da ağamamak mı demek? Genç, yaşlı birinin imrendiği bir ilkbahar mı gerçekten de? Kavak yeli mi, söğüt dalı mı, ince taze filiz mi, seyrek ve titrek bir meleyiş mi, ince damlalı geçiveren bir serpinti mi, gülüşü içten ve neşeli mi, acaba ağzı kendinin mi?

Yoksa parlak ama sert bir ayaz gibi donduran bir ışık mı? Yoksa her şey yapabilir sanılırken kendine yönelmiş bir bıçak mı? Genç, güzel parlak bir günde kapkaranlık bir yerde daha saat öğlen onikide lokantacının pek övdüğü kaşar pane ile içkisini içen ve kendini kendine zehir olarak sunan mı? Öğlen üstü olup hava akşama döndüğünde evine varan ve sıkıntı ile yatan gece onda yıllar geçmiş gibi kalkan ve sabaha kadar dört dönen mi? Her şeye rağmen aynada iyi görünen mi? Ayna kalbi bu kadar bilmeyen mi?

Dans edene genç denir mi?
Gülüp eğlenene, o havuza girene?
İştahla oturmuş yiyene, çocuklara gülümseyene?
Ders ve ibret bilene, hikmetli söz dinleyene?
Genç denir mi geceyi sevmeyene,
Sağını solunu oturtup bir temiz dövmeyene?
Genç denir mi gençliğini şiire ve karanlık meyhanelere gömmeyene?
Gömdüğü nedir bilmeyene, gömüp geri dönmeyene, mezarını bilmeyene
Genç denir mi siste yürüyüp kaybolmayana,
Kendini görüp irkilmeyene?
Genç olduğunu bilene
Diriyi bırakıp ölüyü sırtlayıp gelmeyene
Kendi gençliğini vurup öldürmeyene
Genç denir mi?

Gençken ölmeyen ve ömrünün geri kalanını bu ölüyü sürüklemekle geçirmeyen yetişkin olabilir mi?
Gençtim. İstisnasız her gün öldüm.”

-öyle miymiş, şule gürbüz
şarkısı

DANIEL CANTRELL

Çalışma sürecin ve yaptıklarına ilişkin bizleri biraz aydınlatabilir misin?

Çizgi roman yapıyorum, çizimler ve foto-manipülasyonlar. Yaptığım işin niteliği, harcadığım zamana ve moduma göre değişiyor. Çoğu zaman çizimi ve tüm yüzeyi renklendiriyorum. Bazen de yüzeye farklı bir sayfadan kopardığım kağıt parçalarını yapıştırarak katmanlar yaratıyorum veya daha çok fotoğraf işlerimde olduğu gibi farklı bir çizimden kestiğim parçalarla montajlıyorum. Bu çok katmanlı dokular şans eseri keşfettiğim bir teknik ama oldukça hoşuma gidiyor: kaba ve çirkin. Sonra geriye tarama ve belki biraz da temizleme işlemi kalıyor.

Şu an neler üzerinde çalışıyorsun?

Özel bir şey yok. Sadece çizmeyi ve birşeyler yapmayı seviyorum. En son Witchcraft Hardware için bir t-shirt ve skateboard tasarladım, gayet memnunum.

Bu karakterler nerden ilham alıyor?

Heavy metal albüm kapakları ve GG Allin’ın dövmelerinden.

Bizlere biraz fanzin kültürü ve senin nasıl bulaştığından bahsedebilir misin?

Fanzin yapmaya Hiromi Nakajima ile Good vs Evil temasına yönelik ortak çizimler yaparak başladım. Başlık hoşuma gitti ve diğer sanatçıları da bu konsepte katılmalarını ve fanzin olarak yayınlamayı teklif ettim. Bu noktadan sonra diğer sanatçıları ve yayıncıları tanımaya başladım. Fanzinleri ne kadar kaba ve çiğ olurlarsa o kadar çok seviyorum.

Çalışmalarını hangi seviyede görmek istersin?

Sanırım Le Dernier Cri işlerimden oluşan özel bir kitap yayınlayacak ayrıca 3D kitapları için de bir kapak. Onların yaptığı herşeyi seviyorum, teklifleri benim için gurur verici. Ayrıca son zamanlarda Star Wars kartları yaptım ki gayet güzeller.

Çocukken hangi çizgi romanları okurdun?

Asterix, Viz magazine, 2000AD, Beano and Dandy.

Çalışmalarına yönelik ne tip reaksiyonlar alıyorsun?

Sanırım ufak da olsa bir kısım insanın hoşuna gidiyor. Çoğunluk, büyük olasılık boktan olduğunu düşünüyorlar.

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.