Kategori: insan

aralıklar üzerine bir girizgâh

“Kendimi, insan gözünün bakış açısından, mesela bu salonda bulunanların arasında göstermek için hiçbir sebebim yok. Oysa sine-gözün mekânında, kendimi yalnızca sizin yanınızda oturuyor olarak değil, dünyanın farklı noktalarında bulunuyormuşum gibi de montajlayabilirim. Sine-gözün karşısına duvarlar ya da mesafe gibi engeller dikmeye çalışmak gülünç olur. Televizyonun bir habercisi olarak montajda bu “uzaktan görme”nin mümkün olduğunu anlamak gerek. Sadece insan gözünün gördüğü şeyin doğru olduğu fikri, insanın düşüncesinin kendi doğası tarafından çürütülmüştür.”

Dziga Vertov

İki arkadaş arasında Paik’in deyimiyle “ varoluşsal-teknolojik bakış açısından, yanıt verilmesini gerektiren, aksi takdirde iletişimin kesilmek bir yana başlamasının bile mümkün olmayacağı…” bir mekânda gerçekleşen bir sohbetin konusunu; Yılmaz Atadeniz, cehenneme giden dolmuş, Piraye Uzun, seks furyasına dâhil olmayan sınırları olan vamp aktrisler, arada Catherine Deneuve, yönetmenin-yapımcının yatak odasından geçen ve yeteneğe ne olursa olsun gölge düşüren elitler-Fatma Grik istisna ve müstesna-, Keşanlı Ali Destan’ındaki güççük hamfendi oluşturmaktadır. Sohbet Büyükdere’den başlayıp Sarıyer’e kadar yürümüş oradan da vapurla Anadolu Kavağı’na ve sonrasında otobüsle Beykoz Çayırı’na yol almıştır. Arada hiçbir şey olmamış olabilir kimi anlarda çünkü varoluşsal-teknolojik bakış açısının düzleminde bu kez iletişimin sanal mekânını sekteye yahut beklemeye uğratmak daha kolay olmaktadır, iletişim ara kesintileri de mümkün kılan bir arayüz mekânda bekleyerek gerçekleşmektedir. Sanal eş mekânda aynı anda bulunma zorunluğu yok ve birbirine müdahil olma biçimi asenkron, zamansal olarak da. Ve bunca girizgâhın bir önemi yok aslında!

Nihayetinde bu iki kişiden biri pek de mevsimi sayılmayacak bir zamanda adını düşünmeden (ama türküsünü bilerek) küçük bir kavun almaktadır ve diğeri ise Keşanlı Ali’den yola çıkarak içinden şamama geçen bir şarkıya düşüncesini vermektedir. Düşüncesini iletişim ortamına taşıdığı esnada diğeri elinde kavun (şamama) taşımaktadır ve bütün bunların aslında Fatma Grik’le ilintisi de sonsuz düzlemde bir nokta kadar yer kaplar sadece.

Olay hangi mekânda gerçekleşmektedir şimdi ve kendi zamanlarında hemhâl olunan zamanı sekteye uğratan iki kişiden arta kalan hemhâllik hangi gözün mekânında aksini bulmaktadır. Kesişmenin tuhaflığına kapılmış olmasak burada asla yakından görünmeyen ve zihinsel montaja gereksinim duyan görüntüler söz konusu değil mi? Kişisel olanların yine kendi kişiselliklerinden kuvvet bularak bir kişisel olmayan kesişim kümesinde aynı anda bulunmaklığı nasıl bir tesadüfe işaret eder? Hangi eşzamanda kişisel olarak, kişiselin dışında yaratılır bu kesişme? Tuhaf sorular ve dedim ya Fatma Grik’in bununla ilgisi de yok, ruhu şad olsun Memduh Ün’ün de haberi yok… Kesişme imkânlarını açığa çıkaran teknolojik-varoluşsal düzlem ve sine-gözün mekânında gezinen kameralı adam, gördüğüne inanma yahut anlamı buraya ait olmayanı olduğu yere ikame eden kurgu-montaj teorisyeni…

Her neyse efendim konuyu fazlaca uzatmanın gereği yok ve dedim ya Fatma Grik’in de bununla ne ilgisi ne de olan bitenden haberi var; olsa da bir kavunla ilgisini düşünseniz de açıklayamazsınız öyle kolay.

Yine de nihayete doğru Vertov’la yol almakta fayda var:

Sine-göz okulu, filmin “aralıklar” üzerine, yani imajlar arasındaki hareket üzerine inşa edilmesini öngörür… Hareket sanatının malzemeleri, öğeleri asla hareketlerin kendisi değil, aralıklardır (bir hareketten ötekine geçişler). Bir müzik notası sistemini, bir ritim ve aralık analizini andıran montaj tabloları vardır.

Tüm bu olan biten bir aralıkta cereyan etmiştir ve anlam iki olayın birleşmesini sağlayan aralıktan tecelli etmiştir. İki olay kişisel düzlemlerinde neyi içerir? Nedir orada görünen? Orada görünmezle ilintisini kuran sine-göz hangi eş zamanı ve ahengi çağırır? Üstü kalsın…

“eylem dağılmış gönül tenha çalgılar kış uykusunda
ölümün tartışılmazlığı nihayet anlaşılsa da
başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın…”*

Mümkün dünyaların en iyisinde “kişi ve kutsal”** gezinmektedir…

  • Attila İlhan
  • Simone Weil

Olduğumuz Yere Nasıl Geldik

“… Teoloji tarihçisi Walter Wink gibi insanlara göre, yaklaşık 8-10 bin yıl önce çeşitli nedenlerden dolayı iyi hayatın, iyi insanların kötü insanları cezalandırıp onlara hükmetmesi demek olduğu doğrultusunda bir mit oluştu. Anlaşılan bu mit, kendine çar ya da kral adını veren liderlerin otoriter rejimleri altında yaşamayı destekliyordu. Ve benim hâkimiyet toplumları adını verdiğim (kendilerinin üstün olduğunu düşünen insanların diğerleri üzerinde hakimiyet kurduğu) toplumlar, insanları kibar ve ölü hale getiren düşüncelerle programlama üzerinde yükselirler. Böyle insanlar kendilerine her söyleneni yapar.

Kadınlar, iyi bir kadının ihtiyaçları olmadığına inanırlar; ihtiyaçlarını aileleri için feda ederler. Cesur erkeklerin ihtiyaçları yoktur; kralın malını korumak için canlarını feda etmeye razıdırlar. Aynı zamanda ödül ve cezanın haklı gösterildiği düşünce tarzını geliştirdik. Ödül ve cezanın hak edildiği fikrini destekleyen cezalandırıcı adalet üzerine kurulu hukuk sistemleri oluşturduk. Ben, bu düşünce ve davranış biçimlerinin gezegenimizdeki şiddetin özü olduğunu düşünüyorum.

Otoriter yapıları korumak istiyorsanız, insanların bazı şeylerin doğru, bazı şeylerin yanlış, iyi, kötü, bencil ya da fedakar olduğuna inanmaya eğitmek yeter. Ve neyin ne olduğunu en iyi kim bilir? Tabii ki hiyerarşinin tepesindeki kişi. Anlayacağınız zihniniz otorite piramidinde sizden daha yüksekte olan kişinin sizi nasıl yargıladığı konusunda kaygılanmak üzere programlanır.

Bu düşünce kalıplarını geliştirmek hiç zor değildir, çünkü tek gereken, insanların kendilerinin ve başkalarının içinde canlı olandan kopmasını –başkalarının haklarında ne düşüneceğine dair kaygılanmalarını- sağlamaktır. Böylece, bu otoritelerin altında yaşarken, bizi kendimizden ve başka insanlardan koparan ve şefkati çok zorlaştıran bir dil geliştiririz.

Toplumlarımız hâlâ baskıcı. Ancak, kralın yerini oligarşi ile değiştirdik. Bizi bireylerden ziyade çete adını taktığım oluşumlar yönetiyor. Toplumsal değişim çabalarımızın birçoğunda görülüyor ki, bireylerden çok grupların eylemlerinden kaygılanıyoruz. Benim düşünce tarzımda, çeteler hoşlanmadığımız davranışlarda bulunan insan gruplarıdır. Bazı çeteler kendilerine sokak çetesi derler. Beni en az onlar korkutuyor.

Başka çeteler kendilerine çok uluslu şirket diyorlar. Bazı çeteler kendilerine hükümet adını veriyorlar. Bu son ikisi sık sık benimsediğim değerlere ters düşen şeyler yaparlar. Bu çeteler okulları kontrol eder ve birçoğu, öğretmenlerin öğrencilere doğru ile yanlış, iyi ile kötü olduğunu öğretmelerini isterler. Okulların ödül için çalışan öğrenci yetiştirmelerini isterler ki daha sonra hayatlarının kırk senesi boyunca günde sekiz saat anlamsız işlerde çalıştırabilsinler.

Esasında bu, eski yapıların aynısıdır, sadece kralın yerini bir çete almıştır. Bu konuda daha fazla okumak isterseniz G. William Domhoff’un Who Rules America? adlı kitabını öneririm. Dumhoff bir siyasal bilgiler profesörüdür ve bu kitabı yazarken iki işini birden kaybetti; çünkü çetedeki insanların çok parası var ve halkı çeteleri hakkında eğitecek profesörleri finanse etmekten hoşlanmazlar.

Bunları derken, en başından beri baskıcı sistemlerin etkisinde kalan insanların, baştan kötü insanlar olduklarını ve kitleleri alenen manipüle etmeye çalıştıklarını düşünmüyorum. Daha çok, bu yapıyı geliştirdiler, ona inanıyorlar ve yüksek otoriteye bir biçimde yakın olmaktan dolayı kendilerini kutsanmış varsayıyorlar. Ve bunu, görevlerinin bu yüksek otoritenin dünyadaki varlığını korumak olduğunu düşündükleri için yapıyorlar.

Bu, epey zamandır dünyanın başına gelenlere bir bakış açısıdır. Ancak bütün dünya için bu geçerli değildir. Ruth Benedict, Margaret Mead ve başka antropologlar dünyada böyle düşünmeye itilmemiş birçok başka bölgenin varlığını göstermişlerdir. Bu bölgelerde çok daha az şiddet yaşanmaktadır.

Şiddetsiz İletişim, baskıcı sistemlerin etkisi altındaki insanların hayatını daha güzelleştireceğinden emin olduğum düşünce ve iletişim biçimleri sunar. Onlara başka insanların üzerinde üstünlük kurmaktan ve savaşlar başlatmaktan çok daha eğlenceli bir oyun gösterebiliriz.”

“Mesela okullarımıza bakalım. Eğitimsel değişimleri araştıran eğitim tarihçisi Michael B. Katz’a göre, yaklaşık yirmi yıllık bir reform dönemindeyiz. Yaklaşık yirmi yılda bir yurttaşlar kaygılanmaya başlarlar ve büyük risklere girerek öğrenme seviyelerini yükseltmek ve okullarda şiddet gibi sorunları azaltmak için eğitimde güzel değişiklikler yaparlar.

Değişiklikleri başlatırlar fakat beş yıl içinde başlattıkları değişimler yok olur. Class, Bureaucracy and Schools kitabında Katz neden böyle olduğunu düşündüğünü gösteriyor ve problemin, reformcuların okullarda yanlışları gösterip değiştirmeye çalışmalarından kaynaklandığını söylüyor. Ama neyin doğru gittiğini görmüyorlar.

Ancak Amerikan okulları, kuruş amaçları olan çete davranışlarını destekleme işini yapıyor. Hangi çete? Bu durumda, ekonomik yapılanma çetesi, işlerimizi kontrol eden insanlardır. Okullarımızı kontrol ederler ve üç tarihi amaçları vardır.

Birincisi, insanlara otoriteye boyun eğmeyi öğretmek ki işe alındıklarında söyleneni yapsınlar.

İkincisi, insanları dışsal ödüller için çalıştırmaya alıştırmak. İnsanların hayatlarını nasıl zenginleştireceklerini değil, nasıl derece/not alacaklarını, gelecekte nasıl yüksek maaşlı işlerle ödüllendirileceklerini öğrenmelerini isterler. Eğer aslında hayata hizmet etmeyen, fakat çeteye bolca para kazandıracak bir ürünü ya da hizmeti yapacak birini işe almak isteyen bir çeteyseniz, kendilerine “Bu ürün gerçekten hayata hizmet ediyor mu?” sorusunu sormayacak işçiler istersiniz. Onların sadece emredilen şeyleri yapmalarını ve bir maaş için çalışmalarını istersiniz.

Katz diyor ki okullarımızın kalıcı değişimi gerçekten en çok zorlaştıran üçüncü işlevi ise, kast sistemini korumakta ve bunu demokrasi gibi göstermekteki ustalıklarıdır.

Sorun yapılardır, bireyler değil. Okuldaki öğretmenler ve yöneticiler düşman değillerdir. Çocukların iyiliklerine içtenlikle katkıda bulunmak isterler. Burada düşman yok. Esas düşman, ekonomimizi ayakta tutmak için kurduğumuz yapıdır. O zaman okulları insanlara daha iyi hizmet edecek biçimde değiştirmek istersek ne yapalım? Sadece okulları değiştirmekle kalmayıp, aynı zamanda okulların da parçası olduğu daha büyük yapıyı değiştirmeye ihtiyacımız var.

İyi haber bunun mümkün olduğudur. …”

Çatışma Ortamında Barış Dili, Yazar: Marshall B. Rosenberg, Maya Kitap, Çevirmen: Vivet Alevi, Can Baldan

konuk-sever/sevmeyen deniz

Düşündüm lâkin izaha meyleden bir nedenini bulamadım hangi sebepten ötürü Boğaz’dan Karadeniz’e gidişlerini seyrettiğimi gemilerin. Öyle memleket hasreti çekecek bir adam da sayılmam pek, sadece gemileri izlemeyi severim, iyi de izlerim hani gürültüsüz bir meyhane de bulduysam; penceresi deniz geçiren…

Alımlı bir gemiydi Lady Maria, sahil güvenliği de takmış peşine gidiyordu… Sonra aklıma geldiydi yine, dönmedi yahu dedim; kaç zaman oldu… Sonra şair ruhlu birine sorduydum yanıtı kendinden menkul soruyu (alay da etti hani, “dönmez tabii oğlum, giden dönmez ki geri” der gibisinden):

“Lady Maria’yı bekliyorum iyi mi? Döner mi sence? Peşinden gideni de çok. Mahallenin bütün afili delikanlıları takılmış peşine… Yok, dönmez bu, istese de dönemez zaten…”

Şairliğinin icabı mı kırık dökük dizeleri cümlelere sıralayıvermesi, şöyle dedi:

“Lady Maria geçiyor

Ve bir yığın leydiler

Eteklerinde köpükler

Ve uzun uzun inleyen sirenleri ile

Kaçak bir gelin gibi geçiyor önümüzden

Ama gelinliğin içindeki o, Yaşlı, yorgun bir kadın gibi…”

Arkadyalı’nın biri gitti bir zaman sonra peşi sıra (güneşi giymiş üstüne, malûm önümüz kış), belalısı olmalı bunun, belalısının belalısı Miss Simona da onun peşinden; döndüklerini görmedim… Sonuncusunun geçişindeki alım ve eda hiçbirine benzemiyordu ne yalan söyleyeyim, seyrettiğimi seyrediyordu bir kadın… Şimdi düşünüyorum da ayıkken izledim bunları hep, Ne Kandilli’de bira yudumluyordum ne de Rumeli Kavağı’nda rakı, Kireç Burnu’ndaki balıkçıyı zaten bilmiyordum daha… Ayıkken gündüz düşleri kurmuşum demek ki, ruhu şad olsun Cazibe Hanım’ın…

Helenler ‘konuk sevmeyen deniz’ (pontos aexeinos) demişler ilkin buraya, sonra sıkça gidip gelmelerden araları düzelmiş olsa gerek ‘konuksever deniz’ (pontos euxinos) demeye başlamışlar; deniz uysallaşmış mıdır üzerinde gemiler gezindikçe? Nerededirler bilmiyorum şimdi gemiler amma birinin Kaptan Ahab’ı olmayı isterdim, elbette yelkenli olacaktı gemi de… Teknoloji insana yaşanacak çok az şey bıraktı insan bedeninde ve bedeni için, vakit varken sayısız kere sevişmeli (bu aralar Heidi Klum girdi aklıma yine) ve dövüşmeli birkaç kere (çingene ve boksörse biri, uzak durmalı ondan) ve de en az bir Meksika Devrimi düşü kurmalı insan; çünkü herkes hafızası bir mermi yarasıyla örtülmüş çocuğudur yarım kalmış bir Meksika Devriminin, günün birinde toza toprağa karışmış yarım kalan işini anımsar, o her devirde Panço Villa’nın bir askeridir, huzur içinde yatsın… Çok az şey kaldı sahiden; bir düşün… Geri kalan, sev ve öldür…

Ne diyordum; gemilerden birinde olmalıydım, ben Kaptan Ahab, çoktan canı cehenneme gitti Moby Dick’in… Gemimi İngur ırmağından geçirip Svaneti dağlarından aşırdım, bir parça tuz taşımak için Dovzhenko’nun köylülerine… Kolkhis’liyim amma muhakkak bir yerde Svanlık bulaşmış olmalı soyuma…

Evet, gemileri dağlardan aşırmalıyım, Fitzcarraldo’dan epeyce ders aldım bu konuda da ve ırmak boyunca ilerlerken gemi, ormanın görünmeyenlerine müzik dinletmeli demişti Caruso’yu seven düşperest (halt etmiş düş diyen)… Operadan anlamam pek onun gibi, bana sol el için konçerto da uyar bolero da, bolero daha iyi, ormanda daha iyidir hem, değil mi ki bir kadın için en iyi ormanda dövüşülür/öldürülür/intihar edilir… Hangisi yapılır kim bilir? Yanılsamadan ibaret insan, yalan da doğru da yanılsamanın yansımasından ibaret değil mi; hakikat tekdir lâkin….Her şey Tanrı’da(n)dır…

“ne Godiva geçer yoldan, ne bir kimse kör olur…”*

Ama çok uzaklarda dolaşmıyor Marksist hayalet; bunu da bir düşün! Faşist rejimin kırbaç şaklamasını duydu muydu, oraya yönelir Sauron’un gözü gibi…

Ne diyordum; günlük yazmalı insan bazen… Sonra hep vazgeçtim tabii…

nihayetinde saksıya dikilmiş bir kaktüsün gidebileceği herhangi 1 yer yoktur

Bu evrende bazı şeyler vardır, bayanlar ve baylar, hepimizden daha büyük şeyler.
Ve bir kaplumbağa da onlardan biridir!
  • Sen bir hiçsin!

Hiçlik mertebesinden başlamalı işe, asla tahayyül edil(e)meyecek çünkü asla yaşanıl(a)mayacak… Bir mertebe ise öyleyse erişilecek olandır da çünkü yaşamaktayızdır, başkasını bilmedik (bilmenin hangi evresinde?) … Olmamaklığımız bir başlangıçtır ve bu hep olduktan sonradır, henüz “var-olduğumuz” düzlemde, “varolduğumuz” düzleme geçtiğimizde olmamaklık başlangıçtan önceye öncelenir de ve burada hiçlik de bir mertebe değildir artık, değildir erişilecek olan, içinden gelinendir artık ve bir içte taşımak düşü-belki…

 Bu mertebeden asla başlayamayız; çünkü düşünmeden de vardım, çünkü ”küçüktüm, ufacıktım, top oynarken acıktım” , oynadım o hâlde vardım, acıktım o hâlde vardım; “aklım ermedi ellere uçtum”… Bir gün, günlerin 1inde sapanımla oynadım, bu-gün 1 gün olarak herhangi bir olmadı, kuş havalandı fırlattığım taşa çarptı, ben olsam vuramazdım biliyorum, ama ben vardım, kuş vurmak için yapılan bir sapanın kuş vurabileceği düşüncesi geçmişti aklımdan, kuşu vurabileceği değil… Virtüel ve aktüel arasında geçitler kapalı mıydı bilmiyorum, geçitlerden geçmek işime de gelmezdi, çünkü çocuk bu “omzunda otuz kuşla oturan bir yazı” ; bilirdim: nerede saklanır flânuer?

Hiçlik mertebesinden başlayamayız işe, orada olunamaz-bu gerçektir de; o bir addır yerli yersiz lâkin vardır yerli yerince… Ne? Hiç…

  • Kaplumbağanın kaçtığı

Başlangıçta da kaçmıştı, sonda da kaçmıştı; başlangıçta da aynı yerdeydi, sonda da aynı yerde… İşbu sebepten kaplumbağanın ( öyle sıradan bir kaplumbağa değil ki Başkan Roosevelt) hikâyesi hiçin hikâyesi gibidir, başlangıçta da vardır sonda da, o bir addır sadece ve henüz…

Kaplumbağanın başladığı yerde henüz hikâyemiz başlamamıştır, kaplumbağanın devam ettiği yerde ise hikâyemiz bitmiştir; öyleyse başlayan ve devam eden bizim dışımızdadır, hiçin bizim dışımızda oluşu gibi fakat bir içte taşımak düşüdür hikâyenin asıl anlamı; öyleyse düşe düşülmeli, düşünülmeli… Çünkü kaplumbağa kendisini içinde taşır, ama biz dışımızda “var” oluruz, ol sebepten düşünmeli…

Kesin olan bir şey varsa dedim (1 Descartesçi) kaplumbağa eve dönüyor son(un)da çünkü Descartesçi kendine dönüyordu artık ve kendisine dönüşü bir problemin çözümüyle ilintilidir ve bir problemin çözümünde ihmal edilebilir bir büyüklüktür kaplumbağanın aslında ne yaptığı, çözümü kolaylaştırmak adına baştan ihmal edilmiştir (çünkü dikkatli gözler dışında başlangıçta kaçırılır ve kaçırılmadığında dahi anlamı ifşa edilmemiş ve başlangıç anlamı yüklenilmemiş varlıklardan oluşu onu herhangi bir görsel öğeden fazlasına taşımaz, film boyunca kaplumbağanın ne yapacağını merak edenler: siz çok yaşayın emi!) ve problemin çözümü de insan-merkezlidir, dahası ben-merkezlidir. Vektörel olan asla ihmal edilmemelidir oysa… Burada aynı sonucu verecek olanın kısaltımı, başımıza çok işler açabilir başka bir yerde… Kaplumbağanın ne yaptığı bizim minör anlatımıza gizlenmiş meta anlatıdır, başlangıç ve nihayet ona aittir lâkin; başlangıç ve nihayet bize daimilik ona aittir: “Daimilik kelimesini de severdim.”

Hiçbir şeyin değişmez göründüğü aralıkta bir şeyler değişir ve yaşanır, o hâlde hiç, 1 şeydir, hiç addettiğimiz… Değil mi ki başlangıçta bir anlama haiz olmayan kaplumbağanın varlığı sonuçta bize bir dönüşü işaret etti, tenzih ettiklerimiz yine çok yaşasın… Ve yine de bu aralık kapanır, bu aralıkta şanslıyızdır, Lucky; yaktığımız sigara gençliğimizin önünde ve hâlâ orada yaşamaktayız yumruklarımız sıkılı, “…avukatın canı cehenneme!” ve umuma uyum sağlamayı gerektiren kuralların da, yoldan sapmalı, ilk sapakta, sapağı yaratmalı, kaçış kaçış kaçış… Varlık alanlarına, varlıktaki alanlara… Bir sigara yakmalı! Çünkü ciğerlerimiz temiz, çünkü ciğerlerimiz fiziksel büyüklük değil aşınan…

Kaplumbağanın kaçtığı küçük anlamlar dünyasıdır, kendine ait olana kaçar, kendi evini sırtında taşıyan nasıl olur da kendine ait yeri arar?

Haytanın biriyim ben, bunu bilsin insanlar
ruhumun peşindedir zaptiyeler ve maliye
kara ruhlu der bana görevini aksatmayan kim varsa
laboratuvarda çalışanlara sorarsanız
ruhum sahte
evi Nepal’de kalmış
Slovakyalı salyangozdur ruhum
sınıfları doğrudan geçip
gerçekleri gören gençlerin gözünde.
Acaba kim bilen doğrusunu? Hatta ben
kıyı bucak kaçıran ben ruhumu
sanki ne anlıyorum?

Bilmiyorum sorunun cevabını ben de, içinde bilmenin gizlendiği, sadece soruyu sordum, problemi en doğru biçimde serimlemeli ki yanıtın inşası mümkün kılınsın, ötesi benim işim değil… Çünkü kaplumbağa çok düşünmüştü… “Siz gülün bakalım, ama O beni etkilemişti. Ne dediğimin farkında mısınız? O beni etkilemişti. Bu evrende bazı şeyler vardır, bayanlar ve baylar, hepimizden daha büyük şeyler. Ve bir tosbağa da onlardan biridir! “

Kaplumbağa: içinde bilmenin taşındığı ve bilmemenin, içinde yaşamın taşındığı ve ölümün, içinde evin taşındığı ve tabutun, içinde varlığın taşındığı ve hiçliğin…

Ben hep geminin içindeydim, şanslıymışım, gemi kabuğummuş… Çünkü kabuklar… Çünkü Kabuklar…

  • Çünkü evrenin gerçeği hâlâ bekliyor…

Sona anlam atfediş geçici bir çözümdür çünkü evrenin gerçeği hâlâ bekliyor. Başlangıçta ve bitişte aynı öğe anlam-sız ve anlamlı olarak yer alabildiyse şayet bu tekil gerçekliğe ait oluşuyla ilintilidir ve tekil çözümlerde, bir(1) ampirist,  çözümler üretir ve üretmelidir de, hayatı idame ettirmeli, tekil hayatı…

Başlangıçta ve sonda beliriş, bu bekleyişe ve bekleyişin kadim anlamına işaret iken aynı zamanda (değil Bergsoncu sürede) geçici bir dönüş anlamının işaretidir de, çünkü bizi mutlu kılar, başka geçici anlamlar da mutlu kılar bizi ya, sadece onlardan biridir, beni kılan bu zamanda… “Yaşamak bizimçün dokunaklı bir şarkı değil ki” evet lâkin kollarında olmak dokunaklı bir şarkı ve dokunmaktayım, sana bir sır vereyim: korkuyorum! Yaşamın tadını çıkarabilirim, orada, korkusuzca ve kaygısız…

Lâkin evren kendi kadim gerçekliğinde devam eder; kargaların ve kaplumbağaların payları daha fazla olabilir evet, onlar Stoacılar daha…

  • Tek başınalık ve yalnızlık üzerine

Yalnızlık yoksunlukla belirir; baştan olumsuzlama…

Edilgin bir eksiltili oluş biçiminin varlık düzlemine yansıması olarak yalnızlık ki gerçi edilgin olan zaten eksiltilidir de ondan alınmış bir şey yoktur daha fakat o yoksundur, bir tamamlanmayış yahut tamamlanmamış olma eksikliğini taşımaya mahkûm… Bu yüzden bir alaycı kuş… Bu yüzden bir cırcır böceği…

Cırcır böceklerinin sıcaklık nispetinde ses frekanslarının değiştiğini bilmezdim, bir duvar yazısında okudum altına dikilip, yakıcı bir sıcaklıkta buğday tarlasında ne çok cırcır böceği var demiştim, sıcaklığı ihmâl etmiştim, hâlâ da ihmâl ediyorum, bir gün yazının altına dikilip tekrar öğrenebilirim…

Tek başınalık kendi üzerine kuruludur, tek başınalık her seferinde yeniden kurulur, tek başınalık asla renksiz ve rutin bir süreğenlik değildir, yaratımın yineleyen doğasıdır, fark ve tekrarla.

-Neye bakıyorsun?
-Hiç…

Orada tekrar ediyordum evet, sonradan ve sonsuz yineleme gibi….

Alıntılar ve Atıflar: Yaşar Miraç, Anita Sezgener, İsmet Özel, Georges Didi-Huberman, Maurice Blanchot, Rafael Bernal, Gilles Deleuze

bilgi insanı

Görüşmelerimiz sırasında don Juan tutarlı bir biçimde “bilgi insanı” sözcüklerini kullanıyor ya da bu kavrama göndermeler yapıyordu. Ama bununla ne demek istediğini hiç açıklamamıştı. Bunu ona sordum.

  “Bilgi insanı, öğrenimin zorluklarına katlanmayı göze almış bir kimsedir” diye yanıtladı. “Acele etmeden, bocalamadan, güç ve bilgi gizlerinin sökülmesi, çözülmesi yolunda gidebileceği son aşamaya varmış olan bir kişidir.”

  “Her isteyen bilgi insanı olabilir mi?”

  “Hayır, herkes olamaz.”

  “Bilgi insanı olmak için ne yapmak gerek öyleyse?”

  “Dört doğal düşmanına meydan okuyup onları yenmelidir.”

  “O dört düşmanını yenen bir kimse bilgi insanı olur mu?”

  “Evet. Anca, dört düşmanın her birini yenebilen insana bilgi insanı denir.”

  “Bu düşmanları yenen herkes bilgi insanı olur mu?”

  “Hepsini yenen herkes bilgi insanı olur.”

  “Bu düşmanlarla savaşıma geçmeden önce yapılması gereken başka şeyler yok mudur?”

  “Yoktur. Her isteyen, bilgi insanı olmayı deneyebilir ama çok azı gerçekten başarır bu işi-doğal bir şey bu. Bilgi insanı olma yolunda karşılaşılan düşmanlar gerçekten korkunç şeylerdir; çoğu insan yenik düşer onlara.”

  “Nasıl düşmanlar bunlar, don Juan?”

  Düşmanlar konusunda konuşmak istemedi.

(…)

Bir süre, ikircimli bekledi; sonra konuşmaya başladı:

“Bir insan öğrenmeye başlayınca, amaçlarının neler olduğunu kesin olarak bilmez. Başka bir niyeti vardır, amaçları belirgin değildir. Hiçbir zaman gerçekleşmeyecek ödüller ummaktadır. Çünkü öğrenmenin zorluklarını bilmiyordur henüz.

  “Yavaş yavaş öğrenmeye başlar-önceleri azar azar, sonra da büyük parçalar halinde… Çok geçmeden düşünceleri çatışır. Öğrendiği şey, umduğu, düşlediği gibi çıkmamıştır. Bu durum, onu korkutur. Öğrenim, hiç de beklenilen gibi olmamıştır. Öğrenimin her adımı yepyeni görevler yükler insana; kişinin korkuları acımasızca birikirler, baş kaldırırlar. Bir savaş alanına döner yaşamı.

  “İşte, doğal düşmanların birincisiyle böyle karşılaşılır: Korkuyla! Yenmesi güç, hain, korkunç bir düşmandır korku. Bütün yol boyunca saklanır, ummadığın yerlerde sinsi sinsi bekler seni. Eğer, onu karşında gördüğün zaman, kaçmaya başlarsan, unut artık bilgiye falan ulaşmayı…”

  “Korkup kaçan kimseye ne olur?”

  “Bir şey olmaz. Ama öğrenemez bir daha… Korkusunu göğüslemesi, korkusuna karşın öğrenme yolunda bir adım daha ilerlemeyi göze alması gerekir. Bir adım daha, bir adım daha. Korkuyla dolmalı… Evet! Ama korksa da ilerlemeyi sürdürmeli, durmamalı. Bu işin yöntemi böyledir! Bu birinci düşmanın pes edeceği bir an gelecektir. İnsana güven duygusu gelir. Niyeti daha da güçlenir. Öğrenmeyi öyle korkutucu bir şey gibi görmez artık.

  “Bu sevinçli an gelince, birinci doğal düşmanını yendiğini çok iyi bilir insan.”

  “Hemen mi olur bu, don Juan, yoksa azar azar mı?”

  “Azar azar olur, ama korkunun kaybolması çabucak olur. Birdenbire olur.”

  “Ama yeni şeyler gelirse başına, gene korkmaz mı insan?”

  “Hayır. Korkusunu bir kez yitirmeyegörsün insan, artık bütün yaşamında korku nedir bilmez. Korkunun yerini zihin berraklığı alır-korkuyu silen bir zihin berraklığı. Artık, o kimse ne istediğini biliyordur; o isteklerini nasıl doyuracağını da biliyordur. Yeni öğrenimleri kazanmak için adımlarını nasıl atması gerektiğini sezer; her şey apaçık çıkmıştır ortaya. Artık hiçbir şey saklı değildir bu insandan.

  “Bu da ikinci düşmanın karşısına çıkarır onu: Berraklık! Ulaşılması o denli zor olan zihin berraklığı korkuyu kovar, ama kör eder insanı aynı zamanda.

  “İnsanın kendisinden kuşku duymamasına yol açar; istediği şeyi yapabileceği inancını verir ona. Çünkü o kişi artık her şeyi apaçık görebilmektedir. Berraklığın yüreklendirdiği kişi, bir türlü durmak bilmez. Ama büyük bir hata yapmaktadır. Bu işin bir eksik yanı vardır. İnsan kendini bu sözde güce bırakırsa, ikinci düşmanına boyun eğmiş sayılır. Ve öğrenme diye bir şey kalmaz. Sabırlı olması gereken yerlerde aceleci olacak ya da acele edilmesi gereken yerlerde sabırlı olmayı seçecektir. Zaman gelecek, artık yeni bir şey öğrenmek yetisini yitirecektir.”

  “Bu tür bir yenilgiye uğrayan kimseye ne olur, don Juan? Ölür mü?”

  “Hayır, ölmez. İkinci düşmanı bu insanın bilgi insanı olma çabasını kösteklemiştir; artık bu insan, bilgi insanı olmayı istemek yerine, devingen, kıvrak bir savaşçı olmayı yeğleyebilir… Ya da soytarı olmayı. Ne var ki, kendisine pek pahalıya mal olan o berraklık hiçbir vakit karanlığa ve korkuya dönüşmeyecektir. Yaşamı boyunca her şeyi açıkça görecektir; ama yeni bir şey öğrenemeyecek, öğrenme özlemi çekmeyecektir.”

  “Ama yenilmemek için yapabileceği bir şey yok mudur?”

  “Korkuyu nasıl aşmışsa yine öyle yapmalıdır; berraklığa meydan okumalıdır. Elde ettiği berraklığı, önünü daha iyi görüp yeni adımlarını ona göre atmak için kullanmalıdır. En önemlisi de, berraklığının, bir yanlışlık sonucu ortaya çıktığını düşünmelidir. Ve öyle bir an gelecektir ki bu berraklığın, gözleri önündeki bir noktadan başka bir şey olmadığını anlayacaktır. Böylece ikinci düşmanını da yenmiş olacaktır; artık hiçbir şeyin ona zarar veremeyeceği bir yere ulaşacaktır. Bu, bir hata olmayacaktır. Bu, gerçek bir güç olacaktır.

  “Bu yere ulaşınca, ardından koştuğu güce sonunda kavuştuğunu bilecektir ne isterse yapar artık bu güçle. Dostu, onun buyruğundadır artık. Ne isterse yasa odur. Çevresinde ne varsa görmektedir. Ne var ki, üçüncü düşman dikiliverir karşısına: Güç!

  “Düşmanların en güçlüsüdür güç. En doğal şey, ona boyun eğmektir. Öyle ya, o kimsenin buyruğunda değil midir güç!? Buyurur; kimi sakıncaları göze ala ala kendi yasalarını kendi yapar. Çünkü buyruk ondadır.

  “Bu durumdaki birisi yaklaşmakta olan üçüncü düşmanın farkına varmaz. Bir bakmışsın, birdenbire, haberi bile olmadan yitirivermiş savaşımı. Düşmanı onu, kıyıcı, tutarsız bir insan haline getirivermiş…”

  “Gücünü yitirir mi?”

  “Hayır, berraklığını da gücünü de hiçbir vakit yitirmez.”

  “Bilgi insanından farkı nedir, öyleyse?”

  “Kendi gücüne yenilen bir kimse, onu doğru dürüst yönlendiremeden ölür gider. Yazgısının üstüne yük gibi biner gücü. Böyle birisi kendini yönetemez ve bilmez gücünü ne zaman ya da nasıl kullanması gerektiğini.”

  “Bu düşmanlardan birine yenilirsen, bu kesin bir yenilgi mi demektir?”

  “Evet, kesin bir yenilgi olur bu. Bu düşmanlardan biri insanı yenmeyegörsün, artık yapacak bir şey kalmaz.”

  “Örneğin, güce yenilen bir insan yanlışını görerek durumunu düzeltebilir mi?”

  “Düzeltemez. Bir yenilmeyegörsün, işi bitmiştir artık.”

  “Ya geçiciyse güce aldanması; ya gücü teperse zamanında?”

  “Savaşım sürüyor sayılır o halde. Hala bilgi insanı olmaya çalışıyor demektir bu. Artık hiç çabalamıyorsa, kendini koyuverirse yenilmiş olur bir kimse ancak.”

  “Ama don Juan, bir insan yıllarca korkuya yenik düşebilir ve sonunda korkusunu yenebilir.”

  “Hayır, doğru değildir bu. Korkuya kapılırsan, korkuyu yenemezsin; çünkü öğrenmekten ürküyorsundur ve öğrenmek için çaba göstermiyorsundur. Ama korkusunun içinde yıllar boyunca sürdürürse öğrenme çabasını, ola ki korkusunu yenebilir. Çünkü kendini korkuya bütünüyle bırakmamıştır.”

  “Üçüncü düşmanı nasıl yeneriz, don Juan?”

  “Ona karşı çıkarak. Bile bile… Kendimizin gibi görünen gücün, gerçekten kendimizin olmadığını kavrayarak… Bütün öğrendiklerimizi dikkatle ve inançla kullanarak, sürekli olarak sınırlarımızı zorlamayarak… Kendimizi denetleme durumunda, berraklığın ve gücün hatalardan da kötü olduğunu görebilirsek, her şeyi denetimimiz altında bulundurduğumuz bir noktaya erişebiliriz. İşte o noktada gücümüzü nasıl ve ne zaman kullanabileceğimizi biliriz. Üçüncü düşmanı böylece yenmiş oluruz.

   “Bu da insanı öğrenim yolculuğunun sonuna getirir. Bir de ne görsün! Sonuncu düşman karşına dikilmiş durmaktadır: Yaşlılık! Düşmanların en acımasızıdır bu. Hiçbir zaman bütünüyle yenemeyeceğimiz düşman… Sürekli olarak savaşıp uzak tutmaya çalışmaktan başka yapılacak bir şey yoktur.

  “İşte bu dönemde insan hiçbir şeyden korkmaz; zihni berraktır, sabırsız değildir-bütün güçleri denetimi altındadır. Ne var ki, bu dönem aynı zamanda direngen bir dinlenme arzusunun ortaya çıktığı bir dönemdir. Bir yere uzanmak, unutmak isteğine bırakırsa kendini; yorulur yorulmaz sürdürdüğü çabayı bırakırsa, son raundu kaybetmiş olur. Titrek, yaşlı bir yaratık haline sokuverir düşmanı. Çekilme arzusu, tüm berraklığını, gücünü ve bilgisini bastırır.

  “Ama insan silkinir de yorgunluğundan sıyrılır, yazgısının gerektirdiği yaşamı sürdürürse, bu son yenilmez düşmanıyla savaşımda bir an dahi olsa başarılı olursa, işte o zaman bilgi insanı olmuş demektir. Berraklığın, gücün ve bilginin egemen olduğu bu an, yeterlidir onun için.”

Don Juan’ın Öğretileri- Yaqui Kızılderililerinin Bilgi Yöntemi, Carlos Castaneda, Çeviren: Nevzat Erkmen, Söz Yayın


Not: Don Juan’ın Öğretileri kitabından alıntıdır. Metinde geçen ‘adam’ kelimesi tarafımdan ‘insan’ kelimesiyle değiştirilmiştir.

sert bir kuzey rüzgârı kayığı alabora etti…

Büyük Diktatör filminin ilk sahnelerinden birinde takım arkadaşlarıyla birlikte hücuma kalkan Charles Chaplin’i görürüz, yürürler ve yürürler, sonrasında sis gelir, sis aralandığında arkadaşlarını aramakta olan Chaplin önünde yürüyenleri gördüğünde onları bulduğunu düşünür ancak bir tuhaflık vardır, birbirlerini süzdüklerinde karşı tarafın askerleri olduklarını anlarlar ve Chaplin kaçar…

Burada daha sonra sıçrama diye bahsedeceğimiz ani değişim/dönüşüm bir doğal çevrede cereyan etmektedir. Chaplin yürümekte olanların yanından yine yürümekte olanların yanına geçtiğinde bulunuşunun taşıdığı anlam ilkinden tümüyle koparak bambaşka bir yere sıçramıştır. Sıçramayı mümkün kılan öğeler olmak zorundadır, sis bir kopuşu gerçekleştirir ve insani yanılma payı da olayı komedi öğesine dönüştürür, mekân bir an bulanıklaşmıştır ve mekân durulduğunda bulunuşun anlamı farklılaşmıştır ve artık kaçmak gerekmektedir. Bir bakıma burada sıçrama söz konusu bile değil, kopma yine sisin bir süreliğine mekânı sekteye uğratmasından dolayı mümkün ve daha ziyade bir yer değiştirme, sis farkında olmayışı sürüklüyor buraya.

Burada aynı anda hem sıçramadan hem de sıçrama yokluğundan söz edebiliyoruz. Sıçrama yokluğu kaçışın kapısını aralamakta, doğa olayı nasıl ki sıçramayı mümkün kılıyorsa yine aklın doğasındaki yanılsamanın farkına varış da oradan kaçışla sıçramanın mümkün olmadığını, dost askerlerin mekânın başka yerinde olduğunu işaret ediyor bize.

Burada sıçrama ile Chaplin arasındaki ilişkiselliği irdeleyecek olursak, Chaplin ne sıçramayı dileyendir ne de eylemiyle o yöne ilerlemek isteyendir bu açıdan sıçrama onun dışındadır ama sıçrama onunla birlikte, yanılmayı da mümkün kılan bir doğal kesinti aracılığıyla gerçekleşir, Chaplin en olmadık yere, kendi ayaklarıyla kendi istediği biçimde yol alırken kendi istemediği konuma yerleşmiştir. Kaçtık…

Bilindik bir hikâyenin erkek kahramanını, genç ve güzel bir kız olarak ele geçiren Manara, sıçramayı baştan mı yapmıştır? Sıçramakta olanın ani değişimi, en baştan, çizgilerin sonsuz sıçrama yaratma ve dönüştürme kabiliyeti, aniden ve erkek olan Gulliver belki hiç olmadan, ama yok sayamayız onu, hepimiz bir şekilde Gulliver ile tanışmışızdır, hikâyeyi zaten biliyorsak çizgiler neyi yaratır? Kuşkusuz muazzam bir çığır açabilir ama Gulliver paradoksunu kendinde yineleyerek onu yok eden bir başlangıçla aynı hikâyeyi kurmak basitçe görünen bir ters çevirmeden fazlasıdır, Gulliver olduğu için fazlasıdır, sıçrama mümkün olan en uzağa gerçekleşmiştir.

Gulliveriana deniz kenarında uzanmış bir yelkenliyi izlemektedir, içinde olmak ve onu kullanmak isteğiyle, arzulayan ve arzusu hâlâ nefes alan… Gemi onu beklemektedir… Deniz yatağından çıplak olarak düştüğünde oraya yönelir… Çıplak; şapka, kılıç,  bayrak ve kitap (Gulliver)… Arzu, düşme, çıplak kalma, yönelme ve nesneler ve sonrasında fırtınada kalanın sürüklenişi, kıyıya vurma (hangi?) ve uyanmalı şimdi… Uyumak neyi değiştirir, çizgilerle irrasyonel olana yolculuk mümkün dahası irrasyoneli rasyonelden ayırmamıza ve koparmamıza da gerek yok, kendi hikâyesiyle birlikte yer alabilir. İrrasyonel sürükleme aracı olan gemi tüm normalliği/gerçekliği ile orada durmuyor mu?

Cüceler, devler, konuşan atlar ve neşeli Bacchante’lar macera… Diyarları terk edişi, normale varma arzusuyla yol almayı mümkün kılan her seferinde anormali mümkün kılan gemi ve dönüşü de… Anormal olan normal olanın parçası ve anormal de normal içinde yer almakta…

Chaplin’in filminde sıçrama esnasını görme şansımız yoktur, sis uzun süre kalsa dahi mekânı görünmez kıldığından zamanı da anlamsız kılar ve ne olursa olsun bir andan ibarettir. Anormal bir bulunuş -ki aslında çok da anormal değildir, yanılma onu anormal yapar- anına birden sıçrarız, arada geçen, geçişe sebep olanın bir öyküsü yoktur. Sisin nasıl bir öyküsü olabilirdi gerçi bilmiyorum, ancak doğadaki başka ani değişim anlarında da sıçramanın bir öyküsü yoktur, ansızın gerçekleşir, tıpkı Manara’nın kahramanında en baştan yarattığı değişim gibi. Burada ise sıçrama farklı bir biçimde gözden yiter, tam da göz önünde olarak gözden yiter… Sıçramanın öyküsü anlatılır ki başta en uç biçimde sıçrama gerçekleştirilir ve sonra sıçrama anlarına daha derinlikle inmemize rağmen onu gözden yitiririz ki yoktur da zaten, sıçrama normal yol alışla seyir hâlindedir, belirgin bir farkı mümkün kılan hiçbir şey yoktur, diyarlardan geçişte geçişler arasında bir boşluk yoktur, aynı uzamda seyrediyoruz. Biz hep aynı uzamda seyretmiyor muyuz? Sıçramayı belirgin kılan şey farktır, fark olmasına rağmen neden sıçrama yoktur sıçramanın öyküsünde, sırf sıçrama kendi içerisinde yok diye mi? Yanılsamaya da vurgu yapılır, yanılsamanın nesnesi olabilecek olana ama sıçrama kendi içerisinde yoktur, durup düşünürüz bir köpek eşlik ediyor bize (1 + düşüncelerimle biz ediyoruz, üstelik kafam her türlü çokluğu yaratacak denli iyi), park bekçisi uyarıyor, şişeyi görünmez biçimde tutun efendim, ahlâk bekçisi Aldo, yok adam iyi niyetli, gerçi olmasa ne yazar, düşündüğüm bu sanki…

 Çizgilerle sıçrıyordum ben, Bay Öfkeli için bir kalem ve bir silgi, harf muğlaklıklarında değil, iki boyutlu- üç boyut düşünce yoksunlarının işi- , çizgi her şeyi yaratır, kalem her yere götürebilir, yine harflerle değil, harfler düşünme kapısı açar, sıkıca kapatmalı, çizgiler boyun eğdiğinde bitik işin, hem çizgi romanda harflerle düşüp kalkan kalkmasın düştüğü yerden, her şey benim içimde…

Sert kuzey fırtınası sayfada kopar önce, sonra benim için de, sonra benim içimde…