Kategori: insan

sert bir kuzey rüzgârı kayığı alabora etti…

Büyük Diktatör filminin ilk sahnelerinden birinde takım arkadaşlarıyla birlikte hücuma kalkan Charles Chaplin’i görürüz, yürürler ve yürürler, sonrasında sis gelir, sis aralandığında arkadaşlarını aramakta olan Chaplin önünde yürüyenleri gördüğünde onları bulduğunu düşünür ancak bir tuhaflık vardır, birbirlerini süzdüklerinde karşı tarafın askerleri olduklarını anlarlar ve Chaplin kaçar…

Burada daha sonra sıçrama diye bahsedeceğimiz ani değişim/dönüşüm bir doğal çevrede cereyan etmektedir. Chaplin yürümekte olanların yanından yine yürümekte olanların yanına geçtiğinde bulunuşunun taşıdığı anlam ilkinden tümüyle koparak bambaşka bir yere sıçramıştır. Sıçramayı mümkün kılan öğeler olmak zorundadır, sis bir kopuşu gerçekleştirir ve insani yanılma payı da olayı komedi öğesine dönüştürür, mekân bir an bulanıklaşmıştır ve mekân durulduğunda bulunuşun anlamı farklılaşmıştır ve artık kaçmak gerekmektedir. Bir bakıma burada sıçrama söz konusu bile değil, kopma yine sisin bir süreliğine mekânı sekteye uğratmasından dolayı mümkün ve daha ziyade bir yer değiştirme, sis farkında olmayışı sürüklüyor buraya.

Burada aynı anda hem sıçramadan hem de sıçrama yokluğundan söz edebiliyoruz. Sıçrama yokluğu kaçışın kapısını aralamakta, doğa olayı nasıl ki sıçramayı mümkün kılıyorsa yine aklın doğasındaki yanılsamanın farkına varış da oradan kaçışla sıçramanın mümkün olmadığını, dost askerlerin mekânın başka yerinde olduğunu işaret ediyor bize.

Burada sıçrama ile Chaplin arasındaki ilişkiselliği irdeleyecek olursak, Chaplin ne sıçramayı dileyendir ne de eylemiyle o yöne ilerlemek isteyendir bu açıdan sıçrama onun dışındadır ama sıçrama onunla birlikte, yanılmayı da mümkün kılan bir doğal kesinti aracılığıyla gerçekleşir, Chaplin en olmadık yere, kendi ayaklarıyla kendi istediği biçimde yol alırken kendi istemediği konuma yerleşmiştir. Kaçtık…

Bilindik bir hikâyenin erkek kahramanını, genç ve güzel bir kız olarak ele geçiren Manara, sıçramayı baştan mı yapmıştır? Sıçramakta olanın ani değişimi, en baştan, çizgilerin sonsuz sıçrama yaratma ve dönüştürme kabiliyeti, aniden ve erkek olan Gulliver belki hiç olmadan, ama yok sayamayız onu, hepimiz bir şekilde Gulliver ile tanışmışızdır, hikâyeyi zaten biliyorsak çizgiler neyi yaratır? Kuşkusuz muazzam bir çığır açabilir ama Gulliver paradoksunu kendinde yineleyerek onu yok eden bir başlangıçla aynı hikâyeyi kurmak basitçe görünen bir ters çevirmeden fazlasıdır, Gulliver olduğu için fazlasıdır, sıçrama mümkün olan en uzağa gerçekleşmiştir.

Gulliveriana deniz kenarında uzanmış bir yelkenliyi izlemektedir, içinde olmak ve onu kullanmak isteğiyle, arzulayan ve arzusu hâlâ nefes alan… Gemi onu beklemektedir… Deniz yatağından çıplak olarak düştüğünde oraya yönelir… Çıplak; şapka, kılıç,  bayrak ve kitap (Gulliver)… Arzu, düşme, çıplak kalma, yönelme ve nesneler ve sonrasında fırtınada kalanın sürüklenişi, kıyıya vurma (hangi?) ve uyanmalı şimdi… Uyumak neyi değiştirir, çizgilerle irrasyonel olana yolculuk mümkün dahası irrasyoneli rasyonelden ayırmamıza ve koparmamıza da gerek yok, kendi hikâyesiyle birlikte yer alabilir. İrrasyonel sürükleme aracı olan gemi tüm normalliği/gerçekliği ile orada durmuyor mu?

Cüceler, devler, konuşan atlar ve neşeli Bacchante’lar macera… Diyarları terk edişi, normale varma arzusuyla yol almayı mümkün kılan her seferinde anormali mümkün kılan gemi ve dönüşü de… Anormal olan normal olanın parçası ve anormal de normal içinde yer almakta…

Chaplin’in filminde sıçrama esnasını görme şansımız yoktur, sis uzun süre kalsa dahi mekânı görünmez kıldığından zamanı da anlamsız kılar ve ne olursa olsun bir andan ibarettir. Anormal bir bulunuş -ki aslında çok da anormal değildir, yanılma onu anormal yapar- anına birden sıçrarız, arada geçen, geçişe sebep olanın bir öyküsü yoktur. Sisin nasıl bir öyküsü olabilirdi gerçi bilmiyorum, ancak doğadaki başka ani değişim anlarında da sıçramanın bir öyküsü yoktur, ansızın gerçekleşir, tıpkı Manara’nın kahramanında en baştan yarattığı değişim gibi. Burada ise sıçrama farklı bir biçimde gözden yiter, tam da göz önünde olarak gözden yiter… Sıçramanın öyküsü anlatılır ki başta en uç biçimde sıçrama gerçekleştirilir ve sonra sıçrama anlarına daha derinlikle inmemize rağmen onu gözden yitiririz ki yoktur da zaten, sıçrama normal yol alışla seyir hâlindedir, belirgin bir farkı mümkün kılan hiçbir şey yoktur, diyarlardan geçişte geçişler arasında bir boşluk yoktur, aynı uzamda seyrediyoruz. Biz hep aynı uzamda seyretmiyor muyuz? Sıçramayı belirgin kılan şey farktır, fark olmasına rağmen neden sıçrama yoktur sıçramanın öyküsünde, sırf sıçrama kendi içerisinde yok diye mi? Yanılsamaya da vurgu yapılır, yanılsamanın nesnesi olabilecek olana ama sıçrama kendi içerisinde yoktur, durup düşünürüz bir köpek eşlik ediyor bize (1 + düşüncelerimle biz ediyoruz, üstelik kafam her türlü çokluğu yaratacak denli iyi), park bekçisi uyarıyor, şişeyi görünmez biçimde tutun efendim, ahlâk bekçisi Aldo, yok adam iyi niyetli, gerçi olmasa ne yazar, düşündüğüm bu sanki…

 Çizgilerle sıçrıyordum ben, Bay Öfkeli için bir kalem ve bir silgi, harf muğlaklıklarında değil, iki boyutlu- üç boyut düşünce yoksunlarının işi- , çizgi her şeyi yaratır, kalem her yere götürebilir, yine harflerle değil, harfler düşünme kapısı açar, sıkıca kapatmalı, çizgiler boyun eğdiğinde bitik işin, hem çizgi romanda harflerle düşüp kalkan kalkmasın düştüğü yerden, her şey benim içimde…

Sert kuzey fırtınası sayfada kopar önce, sonra benim için de, sonra benim içimde…

dost bir kertenkelenin kendi kuyruğu ile karşılaşmasıdır…

“ Bilmece şudur: Vücudum hem görendir, hem de görünürdür. O ki her şeye bakmaktadır, kendine de bakabilir ve o zaman, gördüğünde kendi görme gücünün ‘öbür yanını’ tanıyabilir…” (1)

Manet’in teknesine (Teknede) oturduğum vakit orada öylece kalakaldım uzun zaman. Aslında hemen oturmadım oraya bir tuhaflık vardı orada ve ben resimlerden pek anlayan bir adam değilim. Bir tuhaflık vardı iyice baktım, teknenin kenarında oturan bendim. Nasıl gelmiştim oraya ve ne arıyordum, üstelik yabancıların arasında. Tanımadığım bana bakıyordu ve ben ona bakıyordum, bütün gördüğüm bundan ibaretti. Gözümün içine yerleşmişti şimdi resim. Daha doğrusu gözümden yansıyandı şimdi. Ressamın baktığını yansıtmak ilk kimin aklına geldi bilmiyorum fakat kendi baktığında, kendi öznellik alanında öznesini bu kadar hariçte bırakıp da yerini bana terk eden ressamı görmenin ve ressamın olduğu yerde kendimi görmekten mutluluk duydum. Ressam bakış açısını terk edip gitmişti ve en dostça yaklaşımıyla buyur etmişti beni kendisinin aradan çekildiği yere.

Ponty aklıma gelmeyecekti ve bu altını çizmiş olduğum cümlelerin de hiçbir anlamı olmayacaktı dost bir kertenkeleye kendi kuyruğunu götürmeye karar vermeseydim eğer. Ancak şimdi o kadar emin değilim kime ait götürdüğüm kuyruk. Niyetim onu kendi haricindeki parçasıyla karşılaştırmaktı lâkin bu parçaya ikimiz de belki eşit değil ama bir mesafede konumlanmaktayız, hangimiz yakın kim bilir?

Şüpheye düştüysem şayet bu ilk şüphede kendimden düştüğüm, ikinci şüphede ressamın da düştüğünü gördüğüm için. Ressam bakmaktaydı ve aynı zamanda tuvali aracılığıyla kendine bakmaktaydı ve oradan baktığında görme gücünün öbür yanında ne vardı? İşte en yabancı olduğum da buydu, orada ben vardım! Bu en tanımadığım şey, bir yabancının karşısında üstelik, kim bu? Yazıya başlamadan önce bambaşka şeyler yazmaktı, belki bir şiir yazacaktım hepinizi kandıracaktım kim bilir ama dedim ya dost bir kertenkele aynı zamanda Ponty diye fısıldadı ve ressamla birlikte aynı tuvalin karşında öylece bakakalmama neden oldu eskiden duymuş olduğum cümleler. Devamla şöyle diyordu efendim:

“ Kendini, gören olarak görmektedir; kendine, dokunan olarak dokunmaktadır; kendisi için görünür ve hissedilirdir. Bir kendidir, herhangi bir şeyi ancak özümleyerek, kurarak düşünceye dönüştürerek düşünen düşünce gibi saydamlıkla değil –ama karıştırmayla, narsisizmle, görenin gördüğüne, dokunanın dokunduğuna, hissedenin hissettiğine dâhil olmasıyla bir kendidir- öyleyse şeylerin arasında tutulmuş bir kendi, bir yüzü ve bir sırtı olan bir geçmişi ve bir geleceği olan bir kendi…

Bu ilk paradoks, daha başkalarını üretmeyi sürdürecektir.” (2)

Bu arada bu yazının konusu Mallarmé idi. Onunla ilgili çıkmıştı bu konu esasında ve ben kertenkeleye rastlayana kadar Mallarme ile Manet’in dostluğundan ötürü onun şiirlerini okumakta olduğumu unutmuştum. Tuhaf bir biçimde de üstelik O resim/ler(e) bakarken tahayyülümde canlanan ne varsa kelimelerle gezinmekteydi. Neden Mallarmé yakınlık duymuştu sorusunu sorduğumda zincirinden boşaldı düşüncelerim? Resimde gördüklerimi ve şiirde okuduklarımı aynı anlama çabasında bir araya getirdiğimde bu kez daha iyi anlayabildim. Mallarmé’ın kalemle yaptığını Manet fırçayla yapmaktaydı, üstelik okumak ya da bakmak için geldiğinde biri, ikisi de dostane biçimde çekilmekteydi aradan ve ikisi de belki pek az kişinin yaptığı kadar bir insanı yerleştirmişti oraya ve bu yerleşme de kendiliklerinden hariçte duran bir kendi içinlikleri vardı. Kendilerinin olduğu bir, kendini değil gördüklerini ve gören kendi konumlanışlarını anlatış. Sana bulaşmayan ve sen geldiğinde aradan çekilen bir yok oluş, kim bu kadar var olabilir? Kim yarattığı eserde her seferinde aradan çekilebilecek kadar var kılabilir kendini? Kendini yarattığı eser aracılığıyla değil yarattığı eserde aradan çekilerek okura duyuracak kadar kim cesur olabilir, fırçasıyla ya da kalemiyle önce kendinden dökülen sonra bir bakışta kendini öldüren kim? Bu kertenkele de kim kuyruğunu götürdüğüm yoksa götürdüğü kuyruk hâlâ kendi taşımakta olduğu kuyruk olan ben miyim?

“Geleneksel resimde çizgi ve şekil egemendi. İzlenimci ressamlar bu geleneğe şiddetle karşı çıkıp ışığa önem verdiler, ayrıcalık tanıdılar. Işığı yansıtan nesnenin değil ışığın üzerinde durdular… Şair Mallarmé’da ressam dostları gibi ışığın büyüsü peşinde koştu.” (3)

Kim ışığı taşıyan, oradan oraya koşturan? Üstümde yıldızlı gökyüzü, Könisberg’li kadar dirayetli değilim gökyüzünün altında, sonsuz maviliği de pırıltılı karanlığı da kaybettiriyor yolumu, parçalı bulutlarında ya da sisli görünmezliğinde kendimi kavrayabiliyorum ancak, bir kendimden dışarıdan alıkoyduğu için sis kendine çekiyor beni yanan bir ateşin sıcaklığına. Yaşamak umurumda oysa yaşamak şair kadar umurumda ve onun kadar üzerime saldırıyor sabah, aslında benim sabahın üzerine saldırdığı şair değil ya,  “beyni(m): aç kuşlardan bir ambar”… Aynada her sabah gördüğüm ben miyim (1 Descartesçı):

“Bir Descartesçı aynada kendini görmez, bir manken görür, bir dış görür; başkalarının da bunu aynı gördükleri konusunda bütün gerekçelere sahiptir, ama bu ne kendisi için ne de onlar için bir ten değildir. Kendinin aynadaki “imgesi”, şeylerin mekaniğinin bir etkisidir; eğer kendini tanıyorsa, “onu” benzer buluyorsa bu ilişkiyi dokuyan düşüncesidir, aynasal imge kendinden hiçbir şey değildir.” (4)

Her sabah aynada kendini gör(e)meyen ben bir şiirin karşısında bir resmin karşısında kendimin farkına varıyorum, sanatçı terk edip gitmiş eserini, ne yapacağımı da bilmiyorum üstelik. Kendi onulmaz yokluğunu bırakmış oraya, kendi varlığından yonttuğu yokluğunu. Dehşete düşmüş müydü diyorum Manet, Victorine kendisine baktığı zaman (Kırda Yemek), kendi dehşetinden mi yarattı yokluğunu ve yokluğunu yerleştirdi oraya ve daha sonrasına, herkes onun yokluğunu ve kendi varlığını duyumsasın diye. Yazık, şair değilim fakat size western filmlerinden bahsedebilirim.

Hiç düşündünüz mü iyi, kötü, çirkin üçlüsünden ne iyi ne de kötü onunla yakınlaşmamıza izin verir. Sadece ve sadece çirkinle bir duygudaşlık bağı kurabiliriz aramızda. İyinin iyiliği ya da kötünün kötülüğü sadece kendileri içindir, kendileri için vardırlar ve ne bizim ne de başkalarının yaklaşmasına izin vermezler. İyi ve kötü gökte süzülmekte olan kartal gibi kendi ihtişamları umurunda olmayan, kendi ihtişamlarına kapılanlar da umurunda olmayan bir görüntü sergilerler. Bu görüntü onlar için var, her şey onlar için ve kendileri de. Sadece çirkinle hüzne kapılabilir ve sadece onunla acı çekebilir ya da sevinebiliriz. Çirkiniz, o radde çirkiniz ki kendinde sırnaşan cümleleriyle ucuz duygu yüklü şair alıkoyabiliyor bizi ama kendimize aslında, kendi çizdiğimiz görüntümüze. İyi ve kötü kendi görüntüleri için bile değiller, sadece kendileri içinler. Çirkiniz! Bu yazı bir Mallarmé yazısıydı, kendisinden her ne kadar pek bahsetmemiş olsak da dost bir kertenkele yine de anlayabilir neden bu kuyruğun kendisine geldiğini… Geri kalanlar için yazmayı düşündüklerim benim de umurumda değil artık… Erbarme dich, mein Gott, um meiner Zähren willen!

“ Hiçbir şey… uyandığınız zaman
Yok yanınızda somurtan bile
Beter bir gülücük sarstığı an
Kanadınızı yastık üstünd

Gamsız uyuklayınız durmadan
Korku salmasın soluk size
Hiçbir şey… uyandığınız zaman
Yok yanınızda somurtan bile

Bu güzellik oyun bozuğu an
Bütün düşler tapılmış delice
Yanakta çiçek büyütmez hiç de
Gözde taksitli elmas parlayan
Hiçbir şey… uyandığınız zaman” (5)

Başlıkta geçen şey, en azından başlarken öyleydi…

  • 1-2-4 Maurice Merleau-Ponty- Göz ve Tin (Metis Yayınları)
  • 3-5 Stéphane Mallarmé-Şiirler (Varlık Şiir)

hikâyesi bilinmeyen bir aktör

“Amerika’da her akşam, 18 milyon sarışın, bir beyefendiyle yemek yemeye hazırlanır.”

Yıl 1927, demek ki Lauren Bacall üç yaşında, Marilyn Monroe bir, Ava Gardner sarışın olmadığına göre beş yaşında olmasının bir önemi yok bu durumda, hem ben de Amerika’da değildim, sonrasında da hiç gitmedim lâkin Amerika’da her akşam 18 milyon sarışın… Amerika’ya gidilebilir demek bu, demek ki 18 milyonda 1…

Lâkin benim sevdiceğim sarışın değil, kaşı kara kirpiği kara gözü kapkara güzel, Amerika’ya neden gideyim öyleyse. Hem ben de sarışın değilim ki, hem sarışın olsam Klaus Kinski… Olmasam da ne Gregory Peck yakışığı çıkar benden ne Humphrey Bogart çirkini, yolun karşısına geçtiğimizde öperim lâkin…

Bu bir aşk deklarasyonu değildir çalan şarkıya istinaden düşünürsek, bilinmeyen bir aktörün hikâyesi demek daha münasip düşer, yine de ben hikâyesi bilinmeyen bir aktörü yeğlerdim… Çünkü hikâyesi bilinmediğinde bir aktör; düşün karayazıdır, düşün kara yazıdır, düşün kar’a yazıdır, kar ayazıdır, düş’ün…

Düşünmekten vazgeçmeli düşmemek için, balkondan küpe çiçekleri salınmış (ona göstermiştim) plastik, bazen plastik çiçekler gerçeklerinden daha güzeldir demişti eşcinsel bir güzellik kraliçesi, ne kadar gerçek değildi bilmiyorum… Yine de hayal kırıklığıdır plastik, öpülmekle aşınmalı evet…

İki paragraf önce Amerika’ya gitmekten vazgeçmiştim, iki paragraf sonra bir Güney Amerika devrimi tasarlanabilir fakat içtiğim Che purosu yüzünden vazgeçtim bundan, sevmedim, hem cangıldaki son gerilla birliği imi timi belli olmadan kayboldu ortalıktan, bir daha haber alınamadı nereye gittiler, bir kez çatışmaya bile girmediler, kimdiler Bolivya dağlarında… Devrimler tarihi bitti, ansiklopedik olarak da, lâkin Montmarte barikatlarında durur: “komün daha ölmedi!”, lâkin Lenin durur:” Ne yapmalı? Ne yapmalı?”… Amerika’da 18 milyon sarışın… Ne yapmalı?

Biz Valparaíso’ya gidecektik, orada 18 milyon sarışın yoktur, orada “cabecitas negras”; düşündüm fakat merdivenler, merdivenler… Aslında daha çok sevdim, merdivenlerin henüz daha başlangıcında…

“Ben kara bir palyaço

O hiç yüz vermedi bana

Baktım benim cıvıl cıvıl yüreğim

Havası kaçmış balona dönmüş

Çıktım sabah sabah

Yeni bir kara sevda aramıya”

Yazık şair değilim, şair olsam belki kuzeyde dinginlik güneyde rüzgâr nedir anlatabilirdim sana, neden bütün gemiler Kantçı bir rota izler… Çünkü yıldızlı bir gökyüzü, çünkü avuçlarımda zaman, senin avuçlarına değdiğinde büyüyen…

Şair olsaydım kuşkusuz burada bitirmezdim…

  1. It (1927)-Clarence G. Badger&Josef von Sternberg
  2. Langston Hughes-Kara Palyaço

Yurttan Sesler Korosuna Karşıyım

  • Neden kara şairsiniz ve karaşınlık nedir?

Pek çok şeyi benim ortaya attığımı sanıyorlar, halbuki öyle değil. Karaşın sözlükte var, sarışının tersi! Ben karamsarım, aykırıyım ama siz benim yanıma gelin de ben aykırı olmayayım, diyorum.

  • Ya karaduygululuk?

Aa o ayrı tabii. Ama ben iyimser olamam. Bütün hocalarımız, annelerimiz, babalarımız bize yalan söylemiş. Mesela, Baltacı Mehmet Paşa ve Katherina aynı mekanda bulunmamışlar bile! Fatih’in gemileri karadan yürütmesi diye bir olay yok, adam akıllı; Haliç’in sonunda tersane kurduruyor ve Bizans donanmasını haklıyor. Hezarfen Ahmet Çelebi cambazmış. Galata Kulesi’nden kendini atıyor, topuğunu kırıyor. Daha çok örnek var böyle. Hâlâ yalan söylüyorlar. Bak tarihe, biz sorumlu değiliz de, hayır! Hâlâ “sözde” diyorlar.

  • Siyasal’da okudunuz, iki-üç yıl kaymakamlık yaptınız. Devlet memurluğundan, resmiyet karşıtı bir şair, yazar olmaya nasıl geçtiniz?

Zaten oradaydım ben. Şiir yazmaya Zeyrek Ortaokulu’ndayken başladım, iyi hocalarımız vardı. Kaymakamlığı bir arkadaşımın sayesiyle yaptım, dilekçelere imza atacaksın sadece, demişti. Aslında memurluğu istemiyordum.

  • Edebiyat dünyasına nasıl girdiniz?

Ankara’ya 1953’te ilk gittiğimde, bir kültür derneği vardı. Bülent Ecevit de üye, daha politika filan yok hayatında. Orada akşam karatahta dersleri veriliyordu. Atonel müzik üzerine. Biz de oraya giderdik. Müzikte yapılan şey, şiirde niye yapılmasın diye geldi aklıma. Aykırılığı da anlatırdı bu, karalığı da anlatırdı. Bunun gibi bir sürü şey etkiledi beni.

  • Ecevit’le nasıl bir ilişkiniz vardı?

Resim eleştirmenliği yapardı. Merhabamız vardı sadece. Bir mekanda bulunmuş olmaktan kaynaklanan. 21-22 yaşlarındayız. Ama yıllar sonra oldu ilişkimiz. Kanlıca’da Can Yücel’le komşuyum. Birdenbire kalp krizi zannettim, meğer beynimde tümör varmış. Bunun üzerine Yaşar Kemal ve Can Yücel açıyor telefonu İsviçre’ye, Gazi Yaşargil hemen gönderin, diyor. Yıl 1974, ben 43 yaşındayım. Kendimi İsviçre’de buldum. Ameliyat masraflarını, o zaman da Başbakan olan Bülent Ecevit karşılamıştı. Pasaport almamı da o sağladı. Artık cebinden mi ödedi, bilmiyorum.

  • Söz açılmışken, siz bu ameliyat dönüşünde, sizi gönderen insanlara dava açtınız galiba, toplanan parayı aldılar diye…

Öyle bir şey yok canım. Dedikodu. Çok eski bir olay ya. Adam öldü artık, olmaz. Brunel Nefes Nefese kitabında, “Öldüğüm zaman bir şey istemiyorum, yılda bir kere mezarlıktan kalkmak isterim ve yakın bayiye gidip gazete ve dergilere bakmak isterim, dünyada neler olmuş diye” diyor. Bu fantezi tabii. Artık bir şey söylenmez.

  • Şiirde anlatım kapanıklığını niye seçtiniz?

Hayır karşıdakinde kabahat! Benim bir Fayton şiirim yayımlandı, 58’de, Pazar Postası’nda. Kimse bilmez, ama orada şöyle bir şey var, Fikriye Hanım, Atatürk’ün Latife Hanım ile evlendiğini öğrenince, Ankara’ya geliyor ve faytonla köşke gidiyor, içeri alınmayınca faytona binip intihar ediyor.

Ahmet Muhip Dranas bu şiiri okuduğunda, “Son derece anlamlı, harikulade yeni!” demişti. Anladı, Fikriye Hanım olayını bildiği için! Bunun gibi katmanlar var benim şiirimde.

  • Yine de zor şiir sizinkisi…

Zor değil, aslında şiir işte budur. Bakın, bir yanda Shakespeare’i düşünün, ben Shakespeare değilim tabii, o da katman katmandır. Şimdi okuyucu üşeniyor. Ama bilen biliyor.

  • Zorluk deyince Yort Savul mesela… Bir şiirinizin adı, bir kitabınız da Yapı Kredi’den Bütün Yort Savul’lar adıyla çıktı. Bir aydın bunun Ermenice ya da Rumca olduğunu söyledi. Biri ‘Daüssıla’ anlamında, dedi.

Hiç alakası yok! Yunus Emre’de geçiyor. Türkçe. Kenara çekilin, savulun demek! Padişah gelirken söylenirmiş. Benim kabahatim ne, yort nidası unutulmuş yahu.

  • Dille oynamak nasıl bir duygu peki?

İçinde bulunduğum toplumla kapışan bir adamım ben. Türk edebiyatındaki bütün büyük yazarlar büyük aileye mensuptur. Tevfik Fikret’in Abdülhamit’e verdiği altı ya da sekiz tane şiiri vardır, buyur, benim kabahatim ne burada? Biz parasız yatılıyız. Sokak çocuğuyuz. Ağzımızın bozukluğu oradan geliyor. Deli kabul edilmişliğimiz oradan geliyor. Her şeye karşıyım. İki tekke vardı benim gençliğimde. Bir doğu tekkesi, Kemal Tahir’ in. Bir de batı tekkesi Sebahattin Eyüboğlu’ nun. Biz ikisine de gitmedik. Eyüboğlu benim için “Şiiri rahat bıraksın” demiş. Bırakır mıyım?

  • Hayatınız hep böyle hırlaşmayla mı geçti?

Niye hırlaşmayayım! Ben şair filan değilim, etikçiyim. Kafiye kullanmam yurttan sesler korosuna karşıyım. Bireysel davranırım.

  • Hayatta kapışmadığınız, hırlaşmadığınız biri oldu mu? Hep yalnız mı oldunuz?

Pek olmadı. İdris Küçükömer, Cihat Burak… Düşünsem birkaç kişi daha bulurum. Vardığım noktadan memnunum. Evlendim, oğlum oldu, şimdi torunum da var. Karım kanserden öldü. Yalnız değilim ben yahu. Oğlum bankada çalışıyor. Dedesi baktı ona, büyüttü.

  • Siz ilgilenmediniz mi?

O daha iyi bakardı, bende para pul yoktu.

  • Hep fakir miydiniz? Şiirden para hiç kazanmadınız mı?

Yok canım. Şimdi ancak kazanıyorum, o da az. Yapı Kredi ile anlaşma yaptık, onlar kitapları basacaklar, masrafları ödeyecekler. Avucumla su içerdim ben. Mesela yılbaşı eğlencelerine gitmem. İmkanlarım yoktu. Elektriği, suyu olmayan evlerde yaşadım zaman zaman. Çengelköy’den karşıya geçecek param olmazdı. Hatta bir kere biri sordu, sen nasıl geçiniyorsun, dedi. Valla zor oluyor dedim.

  • Bir dönem Çanakkale’de yaşadınız…

Orada Belediye bana işçi kadrosu vermişti, SSK’da yatmıştım. Yürüme zorluğu olunca, Metin Üstündağ ve karısı beni buraya getirdiler. Bir yıldan fazla hastanelerde yattım. Bacağımı keseceklerdi sonra kurtardılar.

  • Huzurevine gelmeye nasıl karar verdiniz?

Çanakkale’deki evi kapattık. Burayı bulan Başbakan Ecevit. Hüsamettin Özkan’ı, Yüksel Yalova’yı, Gemici adında bir bakanı görevlendirmiş. Önce Maltepe huzurevindeydim. Ama sonra hastaneye gittim. Çünkü beni yanlışlıkla ölecek adamların yanına koymuşlar; altına yapanlar vardı. Ben kusmaya başladım. Mülkiyeliler el atmışlar. Burada iyi bakıyorlar. Yavaş yavaş yürümeye başladım, yürüteçle. Daha önce yürüyemiyordum. Okuyorum, yazıyorum.

10 Aralık 2000 – hürriyet pazar

Don Kişot’un Dönüşü

  • Don Kişot yel değirmenlerini bırakıp değirmencilerle savaşırsa!

“Çılgın bir adamın, donuk, cansız bir dünyada ne yapacağı”nı modern romanın temel meselesi olarak gören G.K. Chesterton, Cervantes’ten miras kalan girişimi sürdürür ve hatayı doğru biçimde işlemek teşebbüsüne girişir, teşebbüsün bu biçimde işlenmesi nihayetinde Don Kişot’un ölümüyle nihayet bulmak yerine, miadını dolduran aklın yeniden hükmeden bir gerçeklik olarak bâki kalması yerine aklın dışına taşan durumun gerçekliğin yerini karşı-gerçeklik olarak almasıyla nihayet bulacaktır. Hatalı girişim hatadan (doğru olandan) ayıklanır, Don Kişot’un hikâyesi yeniden yazılır, Rosinante’ye kavuşarak bu kez: ”Iit in matrimonium.”

  • Oyun kendi karşıtına dönüştüğünde yahut temsile karşı karşı-temsil

Aktör rolü icra etmek istemez rolün yaşanacağı olayın koşullarının açığa çıkmasını ister, hayatın akışına uygun gerçekliği reddederek karşı-gerçekliği yaratmaya girişir ki bu karşı-gerçeklik, var olan gerçeklik gibi ifade edilebilecek mefhumdan ziyade onun yıkıma uğratılmasından ibarettir yahut Leninist bir girişimle karşı-gerçeklik nesnel dünyayı yansıtan bir girişimden öte onu yaratan girişime dönüşür ki burada yaratılan sanat olarak hayattır veyahut Oscar Wilde’den ödünç alarak ilerleyecek olursak sanatı taklit eden hayata dönüşür. Aktörün aracılığıyla karşıda seyredilen oyuncu olarak kendisi, temsil perdesini yırtarak, hayatı oyuna dâhil eden sürecin de üzerinden sıçrayarak, bizzat hayatın kendisini oyuna, oyunun gerçekliğini açığa çıkaracak olayın koşullarına dönüştürür ve aktör için kutsal bir kehaneti taşıyan tragedya sahnesi edimsel bir biçimde yaşanmaya başlar:

“Otururken hain krallar tahtlarında rahatça

Alışkanlık haline gelmiş utançlarıyla,

Korkudan ölüyorlar bir kral dürüst olacak diye!

Yıldızlar ne oyun oynamış, bu ne mucize!

Halk gaddar bir efendiyi bağrına basıyor

Ama bin bir acı çekiyor adaletli kral,

Soylular ayaklanıyor ona karşı,

Şövalyeleri onu arkadan bıçaklıyor,

Oysa o devam ediyor yoluna benim gibi, yalnız.”

Aktörün dilediği biçimde kehanetvari durum birebir onun yaşanmasına dönüşür, kendisini oyunlarına dâhil edenler, oyununda kalmasını bir delilik biçimine yorarak ve bu deliliği ihtiyaçları olan şeye, Bolşevizm tehlikesine karşı bir araca dönüştürmek isteyenler bu karşı-gerçeklik oyununda bir kez daha seyirci konumuna düşerler ve bu yaşananlar onları hiç de memnun etmemiştir, kralın dürüstlüğü onlara acı gelmiştir. Kendi yarattıklarını düşündükleri düzlemde yaratılan olmak, oynatandan ziyade üzerinde oynanılan gerçeklik nesnesine dönüşmüşlerdir, kendileri için ve bir kez daha. Kendilerini oynamakta olanlar kendilerinin oyun olamadığı, oyunun bir parçası olmayıp bizatihi yaşadıkları bir anda kendilikleri olduğu gerçekliğiyle karşılaşırlar. Bir olayın nitelediği bir anda kendileriyle karşılaşırlar.

  • “Aşamalılık sıçramalar olmadan hiçbir şey ifade etmez. Sıçramalar! Sıçramalar! Sıçramalar!” (Lenin)

Kentin Bolşevik devrimcisi akıldışı eski aristokrat mahkemede yargılanır, işçilerin iddia ettikleri mülkiyet hakları ortaçağ yasalarının hükümleri ışığında kılıç ve kalkanın gölgesinde ele alınır. Bir aşamayı kat etmeye çalışan devrimci önder kendisini Ortaçağa geri sıçramış bir hükmedenin karşısında bulur ve aristokrasinin kadim hükümlerince olaylar değerlendirilir ve işçiler haklıdır, üstelik aristokrat olduğunu iddia eden tabaka sadece soysuzlar çetesidir. Bolşevik lider Ortaçağ hükümlerince çağın doğrularını savunmaktadır ve soysuzlar çetesi için denilebilecek olanı hükümdar aşikâr ettiğinde:

“Başka bir insanın evinde oturuyor, başka birinin adını taşıyorsunuz; kalkanınızın, şatolarınızın kapılarının üstünde başkasının arması var, tüm tarihiniz eski kıyafetlere bürünmüş yeni birinin hikâyesinden ibaret ve buraya gelmiş, soylu atalarınız adına benden adalet talep ediyorsunuz.”

İtirazlar yükselir ve soylu kral tahtını terk ederek tahtsız biçimde sürdürür savaşını kehanete (yahut oyundakine) uygun olarak… Tahtından ve tacından öteye sıçrar, bir kez daha… Oyunun sürmesi adına sıçrama kaçınılmazdır…

13th – 2016

istatistiklere bakalım. amerika birleşik devletleri dünya nüfusunun %5’ine ev sahipliği yapıyor. ama dünyadaki tutukların %25’i onlarda.

başakşehir maçında yaşananlar ile birlikte, ırkçılığın ve tahammüzlüğün zirvede olduğu topraklardan ve enteresan bir şekilde bunu körükleyen ve ateşleyen gruplardan gelen destek mesajlarını okuduk. yapılanların mantıksızlığı bir yana, bunu yapan kişilerin ne yaptığının dahi farkında olmaması ayrıca incelenmesi gereken bir konu.

fakat biz bir hatırlatma ile farklı bir noktaya değinelim. 13th. 2016 yapımı netflix belgeseli. ava duvernay’ın abd anayasası’ndaki 13. maddenin kölelik ve ülkedeki suç tanımı konusunda geçmişten bugüne olan etkisini anlatıyor.

dünyaya demokrasi ve barış getirmeye hevesli bir ülkenin iki yüzlülüğünden başka bir şey değil diyebilirsiniz. sistematik olarak yapılan mühendisliğe ses çıkarılmamasını tartışabilirsiniz ya da belirli gün ve haftalarda ırkçılığa karşı olduğunuzu belirten sosyal medya paylaşımlarını yapıp alkışları toplayabilirsiniz. ne yaparsanız yapın, farklı olana olan bakışın değişmesi ve insanları belirli normlar altında yaşatmaya zorlayan bu saçma düzenin karşısında çıkan seslerin artması için çaba göstermeyi ihmal etmeyin. tek yapılması gereken süreci hızlandırmak.

13th (2016) – mubi