Kategori: insan

Huzur isteyin ama çok değil.*

Yıl 1923, Charlie Chaplin’in The Pilgrim filminden yola çıkalım: filmin başında küçücük bir adam hapishanenin demir parmaklıklı kapısının arasından geçerek bir afiş yapıştırır, Charlie Chaplin başına konan ödülle aranmaktadır!

  • Gidecek yeri ararız, birazcık hileyle

İstasyon sahnesine geçeriz sonra, burada tahta üzerine yazılmış kent isimleri arasında Chaplin sırtını dönerek rastgele seçim yapmaya çalışır. İlk seçimi gerçek anlamıyla rastgeledir ve Sing Sing çıkar, irkilir ve seçimini yenilemeye karar verir. Yaklaşık bir asır sonrasının izleyicisi buranın kent olmadığını ve dolayısıyla listede olamayacağını bilsin ama olma sebebi “olunmak istenmeyen hâl ve yere dair”dir. Oradan kaçtık ve başka bir şey yapmak istiyoruz o hâlde birazcık hileye gereksinmemiz var.

Tahtanın aşağı kısmındaki kentlere bakar ve tekrar sırtını döner, bu sefer arkasına geçen birisine dokunur, Varmak istediğimiz yerle aramızda insan var. Tekrar hileli rastgele seçime devam eder ve bu sefer koyu renkle işaretlenmiş Tegucigalpa çıkar ve parmağını bir altındaki Dallas’a doğru kaydırır, orayı hedeflemiştir zaten ve hileli tesadüf de orayı seçmiştir.

Yine Tegucigalpa da önemli bir noktadır ki o vakitler dünyanın demiryolu olmayan tek başkentidir. O hâlde istasyondaki listede ne işi var diyebiliriz fakat olanaklılık bakımından filmden kalkan bir treni istediğimiz yere götürebiliriz. Filmden kalkan ilk tren olan Lumiere kardeşlerin treni en olmadık yere, doğrudan seyircinin üstüne gelmemiş miydi?

Nihayetinde iki sınır arasında hileli seçim yapıyoruz, olmak istemediğiz yer olarak Sing Sing (hapishane) ve olamayacağımız yer olarak Tegucigalpa arasında. Buradaki hile, kendiliğin müdahilliğidir ancak sınırlar da bellidir. Sınırsızlık diye tutturarak müdahilliğimizi olmadık yerlere de vardırabiliriz ancak unutmayalım varmak istediğimiz yerle aramızda insan da var, biz de müdahiliz ancak insana çarparız, bana görelikle dayattığımız şey kendiliğimizin parodisine de dönüşebilir özgünlük adına. İnsana çarpmalıyız ve çarpmak için yapıyoruz zaten.

  • Meksika, yeni bir hayat, en nihayet huzur -ama çok değil!

Film “Meksika Sınırı”yla son buluyor. Şerif, dürüstlüğünden dolayı Chaplin’i salıvermek ister ve Meksika sınırına götürüp, sınırın ötesindeki çiçekleri toplamasını ister. Chaplin anlamaz toplar geri gelir vs vs. Sonunda anlar ve “yaşasın özgürlük” diyerek düşündüğü anda çölün kumları arasından kadim Meksika ruhu canlanır ve herkesin birbiriyle savaştığı ve ortamda bulur kendini, sınıra döner ve öteye geçemez, geriye de dönemez.

Herkesin kendi içinliğinden kaçmak ve kendi olabilmek için de kaçmak zorundadır. Film, Meksika Sınırı’na (arafa) ayaklarını basmadan bir ayağı Amerika’da bir ayağı Meksika’da olacak biçimde yürümeye devam etmesiyle son bulur. Sanki bir piramitin zirvesine doğru kavramsal olarak ilerliyor film. Ve film dediğimiz şey, sanatçının arafta kalmadan o yürüyüşü gerçekleştirebilmesidir, sanatçının müdahilliği o yürüyüştür.

* “Postanenin köşesindeki çeşmeden su içerdim, Denver’daki çoğu çeşmeden farklı olarak bu çeşme kışın da açıktı, havanın çok soğuk olduğu bazı günlerde gümüş kaplı musluktan akan su ufak havuzda donup kalıyordu. Ben de çeşmeden bir avuç su içip, ayağımı ıslatmadan çekilebilmenin derdindeydim. Çeşmenin üzerinde yazan cümle bana oldukça paradoksal geliyordu çünkü hem huzurlu olun diyordu hem de fazla huzurdan sakının: ” Huzur isteyin ama çok değil.”

Neal Cassady, Üçün Biri, 6:45 Yayınları

El Dorado

“ İnka İmparatorluğu’nun, İspanya tarafından fethi ve yağmalanmasının ardından Kızılderililer ‘El Dorado’ efsanesini yarattılar. Amazon nehrinin memba kesimlerindeki bataklıklarda bulunan bir altın diyarını.” *

Peki, İspanyollar ya da diğerleri neden buna inandılar ve El Dorado’ya ulaşmak için seferler düzenlediler. Mesele Hume’un dediği kadar basit mi: “Bize nakledilen her şeye inanma yönünde çarpıcı bir eğilim gösteririz, hatta günlük deneyimle ve gözlemle karşıtlık içinde olan hayaletler, büyülü şeyler ve mucizeler konusunda bile.”

El Dorado her seferinde yer bile değiştirdi, asla ulaşılamayan yer olarak. Yeryüzünün sınırsız bir genişliği çağrıştırdığı zamanda ya da sınır denen mefhumun gözlenemeyenin dışına hesaplanabilir olarak atfedilemediği bir zamanda tıpkı yeryüzü gibi Amazon nehri de ucu bucağı olmayan bir sonsuzluk sayılabilirdi. Fetheden beyaz adamın karşısına dikilen bir efsane, bu kez nereye gideceğini tam olarak bilmese bile ve üstelik ne kadar gitmesi gerektiğini kestiremese bile bir kez yola çıkmış olmak daima El Dorado’ya yaklaşmış olmaktır. Tutkuyla istenen bir şeye yaklaşmış olmaktan ise ona ulaşmadan geri dönmekten mümkün olduğunca imtina edecektir.

Bu seferde gitmek daima dönmeyi de içinde barındırır, muzaffer olarak dönmek, çünkü sonsuz bir dünyada insan başladığı merkez noktasına saplanıp kalmıştır. Çünkü aslında muzafferliğinin bilineceği asıl yer başlangıçtır çünkü insan henüz var olduğu yerin dışına yayılımla hükmeden değildir. Hüküm sembolleriyle ve sembollerinin haberdar olunduğu yerlerde geçer akçedir. Hükmün bilinen olmakla eşanlam taşıdığı zaman, insani hükümler göstergelerle taşınır ya Tanrı’nın hükümleri? Kulağını kutsal kitaba dayayıp, orada konuştuğu söylenen Tanrı konuşmayınca yere fırlatan kızılderilinin hüküm tanımazlığı mı demeli yoksa Tanrı’nın da tıpkı tavuklar, domuzlar, kraliyet sembolleri gibi taşınabilir bir şey olduğu gerçeği mi? Tanrı henüz taşınmadı buraya iyi mi? Bütün kâinatı yaratan yüce varlıktan haberi olmadı buranın, onun buradan haberi var mıydı sahi? O bütün acziyetiyle elimize sığınmıştı, İbrahim’in elinden acziyetleri açığa çıkarılan Tanrıların yerine geçen muktedir Tanrı’nın sözü duyulmamış ve üstelik yere atılabiliyor. Gerçi Tanrı da bilmiyordu zaten buraları, Tanrı’nın habersiz kulları ya da Tanrı’dan habersiz kullar, geçelim. Ama taşıyoruz elimizde onu, bizim olmadığımız yerde bulunmaktan aciz Tanrı’yı…

Artık dünyanın sınırlı bir yer olduğu ve sonsuz olmadığı yıllarda beyazlar artık dönmemek üzere gittiler yenidünyaya, o zaman bile El Dorado henüz keşfedilmemiş olarak varlığını sürdürdü. Ancak bu kez gidenler bir hükümdara bahşetmek ya da geri dönmekten azade biçimde kendi cennetlerine koştular. Hükümsüz coğrafyaya hükümdar taşımak için değil, kendilerini taşımak ve cennetlerini inşa etmek için.

Yeni imparator Don Fernando de Guzman’ın İspanya’dan ayrılış bildirgesi ya da Kralı tahtından indiren açıklamadan her ne kadar anakaranın haberi yoksa da tıpkı taşınabilir bir Tanrı’nın varlığı gibi ancak bir hükümdarın varlığında bir hüküm söz konusu olabilir; bir yasanın varlığı, bizi hükmedenler ve hizmet edenler olarak bir arada tutan sözleşmenin varlığı.

Alışageldiğimiz yol bu bizim. Bir yasa olmak zorunda ve bizi toplum olarak bir arada tutan, yaşamımızı idame ettirmemizi mümkün kılan yasanın varlığıdır, tıpkı Tanrı gibi, o yüzden taşıyoruz onu ve asalet sembollerini de bu yüzden. Oysa yeni hükmedenimizin sesini bizden başka duyan yok, tıpkı bize hükmeden Tanrı’nın sözünü burada kimsenin duymadığı gibi. Hüküm kendisinden uzaklaşıldığı zaman gücünü yitirir ve biz en uzaktayız bu Tanrısız yerde. Taşınabilir bir Tanrı’ya sığınarak haberi olmadan eski hükümdarı tahtından indirdik. Yeni hükümdara eski usullere göre bağlılığımızı bildirdik. Bunun işe yarar bir yol olduğunu düşündük bir toplumun refahı için, yükümlülükler toplum refahını inşa ederdi. Ancak ne hükmedilecek bir zemin vardı ki suların üstünde gezinmekteydik, ne de hükmettiğimizden bir başkasının haberi vardı ve üstelik yeni kral da zar zor bulduğumuz yiyeceği tıkınırken açlıkla bekleşmekteydik. Kralın bize ne yararı var, sözleşmenin, Tanrı’nın ya da mürekkebin. Bizi bir arada tutan yasa mı yarar mı? Birbirimizin işine yaramayacaksak neden bir aradayız. Ne kolay devrilmekte tüm kutsallıklar, üstelik yıkıldıklarına olağanüstü bir şey de olmamakta.

Yasa düşmanlarımız olduğunda işe yarayabilirdi. Bizi alt edecek düşmanlarımıza karşı yükümlülüklerimizi bilerek bir arada bulunmalıydık. Ancak düşman görünmemekte ve bizi de öldürmekte. Üstelik en sessiz zamanda gelmekte düşman bu kez, haber denen şeyin tüm biçimlerine aykırı, nerede takip edeceğimizi de bilmiyoruz ama ölüyoruz ve açız.

Artık verdiğimiz sözleri tutmayabiliriz çünkü verdiğimiz sözleri tutmamız için sözün tutunduğu bir yer ve bir şey olmalı. Ayaklarımız suyun içinde, Tanrı bizden daha aciz ve tuz daha değerli. Taşımaya çalıştığımız her şey ilerlemekten alıkoyuyor bizi. Üstelik bir kral suyun üstünde gereksiz ağırlıktır sadece, toprakta oturmalı, onu taşıyabilecek bir toprağa hükmetmeli. Burada zapt edecek bir şey yok, zapt olunmayan yerde hükümdarın işi ne?  Üstelik hangi yükümlüğü verecek ki bana yerine getireyim, kafasını çevirse uzattığı kupanın suyunun nereden geldiğini görecek. Öyleyse ne önemi var yine kafasını çevirmediği bir anda sofrasını yağma etmenin?

Nereye gidiyorduk biz? El Dorado’ya elbette… “Terk edilmiş bir şehri mülk edinmek için kargıyı o şehrin kapılarına saplamak yeterli olur mu olmaz mı?

“Denize ulaşınca daha büyük bir gemi yapıp Trinidad’ı İspanyol hükümetinden almak üzere kuzeye açılacağız. Oradan, seferimize devam edip Cortez’den Meksika’yı alacağız. Ne de büyük bir hainlik olacak!

İşte o zaman, bütün Yeni İspanya elimizde olacak ve tarih yazacağız tıpkı, diğer sahne oyunları gibi.

Ben, Tanrı’nın Gazabı, kendi kızımla evlenip dünyanın göreceği en saf hanedanlığı kuracağım. Birlikte bütün kıtaya hükmedeceğiz. Ve var olacağız.Ben Tanrı’nın Gazabı’yım! Kim benimle birlikte?”*

  • Aguirre, der Zorn Gottes-1972, Werner Herzog

Red Kit’in gölgesiyle vuruşmasıdır

Gölgesi suretinde

İçinde yer aldığı maceranın sonuna gelindiğinde, kötüler layığını bulduğunda, sevinen kasabalılar karmaşanın arasında bir an minnettar olmaları gereken Red Kit’i hatırlarlar ve “Red Kit nerede?” diye birbirlerine bakınırlar, yoktur. Son karede Red Kit gölgesi suretinde, tutturduğu şarkıyla (eviden uzakta kalmış yalnız bir kovboyum) güneşin battığı ufka doğru yol almaktadır, henüz gölgeleri seçilen.

Kadim bir ilerlemeyi sürdürür: “Batıya git genç adam!”.  Olay düğümü çözüldüğünde, yerleşik olana dair düzen sağlandığında, Red Kit olarak gezgin/göçebe olana yol alır; yeniden yinele(n)mek üzere (belki de ebedi dönüşe dair) henüz belir(len)memiş ifa anına doğru, belki Faustça “Eğleşsene, ne güzelsin!” denebilecek ana ve yere doğru devam eder. Faust dememişti ve göklerdeydi Faustça dursun istenilecek zaman.

Kalınamaz çünkü büyük atası Don Kişot maskarası olmuştu soytarıların kal(ın)mak zorunda olduğu yerde. Eski Dünya’dan umut ve düşler gemilerle yol aldığında Yeni olana, geride kalmıştı Don Kişot. Onun sonunda beliren umudun ve düşlerin yenilgisi olmuştu, ufuksuz ve evinde, meleklerce göğe taşınmadan.

Kant ölünceye kadar Könisberg’den, evinden hiç ayrılmadı, aynı yolları yürüdü hep, üzerinde yıldızlı gökyüzü, içinde… Red Kit’in evi neresiydi diye soracak olursanız: yıldızlı gökyüzünün altı, yatağı toprak, yorganı bulutlar, içinde ne? Hiç bil(e)medik. Red Kit’in içsel konuşmalarını bilmeyiz, içinde yer aldığı olaydan ötürü içinde olduğu kadarını biliriz. Yasa ve düzen belirdiğinde ve üstelik onun aracılığıyla tesis edildiğinde, anlarız ki onun dâhil olacağı yer değildir burası. İçindeki ahlâk ve düzen yasası değil öyleyse kuşkusuz, içindeki içinde ve gölgesi suretinde ve o (gölgesi) ilk düelloda kaybetmişti fakat ilk düello hiç yaşanmadı, hep bilinen ve hiç gerçekleşmeyen bir düello.

Silâhım, atım ve ben; böyle der eski bir kovboy şarkısı

Böyle der eski bir kovboy şarkısı ve Red Kit’in atıyla satranç oynadığı kare onun görsel alametifarikalarından bir diğeridir. Atı konuşmayı öğrenmiştir yahut atıyla konuşmayı öğrenmiştir, atı oynamayı öğrenmiştir yahut atla oynamak öğrenilmiştir.

Bu kare Red Kit’in yerleşik düzen öğesidir, anlamı kendisine içkin. Köpek sıklıkla bu düzende yer alsa bile sıklıkla bocaladığını ve nereye ait olduğunu, ne yapacağını kestiremediğini görürüz, bir şekilde rastlantısallık yahut yanlışlık eseri bu düzen içerisinde o da yer alır. Sürekli bocalar çünkü köpek evcildir ve aptallığı göçebenin yasasına uyamayışından da gelir bir nebze. O yüzden köpek kendisini ona ait hissetse de köpek onun değildir fakat bir şekilde onunladır. Sanki sekteye uğramış bir düzenin taşınması gibi maceradan maceraya o da sürüklenip durur.

O hâlde bu yalnızlık kendi imkânlarına dairdir fakat nedir?

“Tırmanıyoruz Walpurgis gecesinde Brocken dağına,

Keyfimizce yalnız kalmak için burada!”

Hakkında bildiğimiz

Neresidir gölgemizi kendimizden ayırabileceğimiz yer ve kendimizi gölgemize karışmaktan ayırabildiğimiz? Yahut daha sarih olmak gerekirse ve işin aslı soruyu da doğru sormak gerekirse hangi bakışla ayırabiliriz kendimizi gölgemizden ve gölgeye karışmış olanlardan? Platon’un mağarasından nasıl çıkılır yahut tek bir kurşun halledebilir mi bu işi?

Red Kit’in hakkında tek bildiğimiz ve ilk bildiğimiz şey budur: o gölgesinden hızlı silâh çeker. Oysa buna rağmen Joe Dalton ısrarından vazgeçmez hiç ve hiçbir kötü de . İmkânın sınırı, ışığın oyununu, kendisi eyleminden ayırt edilebilecek kadar açık seçik bir görüş hâli. Batı’da varılabilecek olan, Batı’yla varılabilecek olan. Kendisini yansımalarından ayırabilir ve ayırma imkânının bâki kalması için yansımalar düzenini terk eder. Bâki kalacak olanlar zaten kendisiyle beraberdir, gölgesi ardında kalmalıdır, önüne dikildiğinde bir kurşun.

Peki Manuel Artiguez neden eve döndü?

Trajik oyunun kişileri, alegorik vatana ancak böyle, cesetler olarak girebilecekleri için ölürler.

Walter Benjamin-Alman Tiyatrosunda Trajik Oyunun Kökeni

(Filmin henüz başında Manuel Artiguez, silahlarını bırakarak Fransa’ya sığınan cumhuriyetçilerin(!) arasında görülmektedir, yitirdikleri savaşı ve yurdunu geride bırakarak… Manuel Artiguez’in silahını bırakmak istemeyip geri dönmeye çalıştığını görürüz bir an, yoldaşlarınca engellenir, akıllı olması babında…)

Yitirilmiş bir savaşı sürdürmenin anlamı nedir öyleyse? Bunun şimdilik bir önemi yok, tıpkı bu savaşın neden başlamış ve neden bitmiş olduğunun da olmadığı gibi. Bizim için önemli olan Manuel Artiguez’in neden eve(!) dönmüş olduğudur!

Düşmanları onu beklemektedir; yok etmek için. Her şey hazırlanmıştır, annesi ölüm döşeğindedir; Rahipten günahları için bağışlanmayı değil, oğluna geri dönmemesi için haber vermesini istemiştir. Haberin nasıl ulaşacağının bir önemi yok, Rahip henüz Tanrısız kulların sırlarının da kutsal bir gizlilikle korunması ve yerine getirilmesi gerektiğini bilir.

Düşmanları haber uçurur Manuel Artiguez’e: annen ölüyor. Rahip haber getirir: annen zaten öldü, seni bekliyorlar!

Manuel Artiguez, geçen yirmi yılın ardından artık eski bedensel gücünü de yitirmiştir, her ne kadar hâlâ ondan mucizeler yaratabilmesi beklense de, geçen yıllarda bunu yapabilmiş olsa da, muhbirle itişip kakışırken onu yere serememiştir. Burada duralım!

Manuel Artiguez eve dönmeye karar vermişse, her şeye rağmen burada düşmanı yere serememiş olmasının bir önemi var, tıpkı başta parantez içinde kalan gibi. Madrid’de ölünmeliydi madem savaş yitirildi. Madrid dedikse bu başka bir anlamdan gelip buraya yerleşen, ölünecek yerin Madrid olup olmadığının bir anlamı yok, bir dönüşün olduğu kadar bir kalışın/bulunuşun da adıdır Madrid. Ayakta ölünmeli komüncü kadının dediği gibi infaz anında, mademki barikatlarda yahut siperlerde savaşırken ölünmedi.

Hem ne demişti Fırat bir İspanyol İşgüzârlığı için: Kurşuna dizilenlerin ölüm nedeni, resmi kayıtlara göre ” silah patlaması” olarak kaydedilir. Resmi kayıtlar için bir ölüm bu kadar basit bir sebebe indirgense de senin de dâhil olduğun ebedi hafıza bunu unutmaz. Önemsiz mi yer kaplıyorsun orada, sen kendine ait tüm yeri kaplıyorsun!

Güç yitimi, ölümün de, anı bilinmese de yaklaşmakta olduğunu göstermiyor mu? Ya ölmesi gereken yerden uzakta ölürse, olması gereken yerden uzakta olursa bu? İnsanın ölmesi gereken yer olması gereken yer de değil midir? Olması gereken annesinin yanı başı değil midir? Onu kim taşıyabilir oraya? Düşmanları bunu yerine getirebilir ancak, kendi takati buna yetmeyecek! Hem zaten düşmanlarının onu öldürmüş olması gerekmiyor muydu? Onlardan esirgediği ölümünü de geri taşıyarak dönmeliydi oraya, onlara kendi cesedini ve arzularını taşıtmak için.

Hem güçten düşmek değiştirmez mi de insanı? Arzularının şiddeti azaldıkça onları unutmaya da başlamaz mı ve değişmez mi? O zaman Manuel Artiguez midir artık o? Hâlâ Manuel Artiguez iken dönmeli ve Manuel Artiguez olarak ölmeli, son kurşununa kadar savaşmak düşüncesiyle. Kaçıncı kurşunda ölmüşsün ne önemi var!

İki Tanrısız sofunun, anne ve oğulun beyaz örtülerle örtülmüş görüntüsünü görürüz, gözleri kapalı, devinimsiz. Zafer kazanılmıştır, yan yanadır onlar ve doğduğu kasabada… Ölüm Madrid’de* bulmuştur onu.

“…Madrid’de ölmek boşuna değildi, diyorum. Yapılabileceklerin en doğrusu, en güzeli, en anlamlısıydı belki de…”**

Dünya döndüğü müddetçe, ebediyet benim değil mi?**

  • *Oya Baydar’ın, yaşamını yitiren Türkiye sosyalist hareketinin liderlerinden Yalçın Yusufoğlu anısına yazdıklarından alıntıdır. Madrid’de Ölmek fikri de oradan tezahür etmiştir. İlgili yazı için bkz. https://t24.com.tr/yazarlar/oya-baydar/yalcin-yusufoglu-nun-ardindan-madrid-de-olmeyi-ozledigimiz-aksam,21606
  • **Ernst Bloch-Umut İlkesi
  • Frederic Rossif’in 1963 tarihli Madrid’de Ölmek adlı, İspanya İç Savaşı’na ait belgesel filmi için bkz. https://youtu.be/s-Rb0p5v5yE
  • Bir İspanyol İşgüzârlığı için Fırat Özbey’e teşekkürler…

flânuer

flânuer mutlaka zevk alır bakınmanın kendisinden.

aksini iddia edenler hazırlar meşeleri. altuni. gelecekten sesi.

flânuer ile flanöz birlikte düşünüldüğünden yabani otlar.

yangını geldiğinde kentlerde. upuzun pirinç.

algılamamız sebeplerimizden önceyse. ceee.

Oranienburger caddesindeki sinagogun o kubbesi.

bir meleğin bakışındaki şu geçmiş.

hidrolik toplum kavramındansa.

Hausmann’a geçirdiğimiz tırnaklar kerpiç.

bir nalbantın ağır bir sofradan kalkışını. ıslıklamadan.

atların ayaklarına nal çakıp durduğudur. no kayades.” (1)

Soru şudur ki bu şiirin başlığında “gezinme şiirlerini kim yazar” der Anita Sezgener. Kuşkusuz Hemingway gezinmenin şiirini yazanlardan biriydi, flânuer… Yüzeyi boyunca kat etti yeryüzünü ve beşaret ehline dair ne varsa, biriktirdi Blochyen gündüz düşlerini. 

Kitapta geçen öykülerin Hemingway’in yaşamına tekabül eden izdüşümleri; boks eldivenleri içinde artık son dövüşüne hazırlanan, savaşta bacağından yaralanmış yatağında uzanan kesinlikle Meksikalı kumarbaz olduğu kadar ihtilâlin istibdat sayesinde devam bulan sarhoşluğunu keşfeden, bir boşalma, safaride az sonra olacakların sevincini duyarken kafasının içinde infilak eden kendi intiharı- flânuer geleceği de gezintiye çıkar geçmişi avuçlarında-,  hayatta bir şeye kin duymalı muhakkak, bağdır bu. Boşalma anında gezinmek hayatta, daimi sevincin kıpırtısı.

Öyleyse nereden başlanabilir bir flânuer’ün hayatını anlatmaya? Meksika devriminde başlamış olabilirdi, başlamadı öyleyse bir Villastas gibi ölmeli, 47 kurşun gönderecek hainleri bulmak zor. Montmarte barikatlarında kurşuna dizilirken diz çökmeyi reddeden çocuğuna sarılmış kadın da olabilir: “ Bu alçaklara ayakta ölebileceğimizi gösterelim.” İhtilâl gündüz düşüdür kuşkusuz ve ayıkken yaşanır ve direnilir. O uyuşturmayan daimi sarhoşluktur.

“23 Mayıs. Saat sabahın üçü. Barikatlara, komün daha ölmedi!”. “ Dombrowski komün savaşları sırasında barikatlar üzerinde yiğitçe çarpışırken öldü.” (2) . Polonyalıydı ve soyluydu. Pére-Lachaise mezarlığında Komüncüler Duvarı’nın önünde anılıyor şimdi ve burada.

“Yaşlı Dionysios Latium ve Etrurya kıyılarını yakıp yıktıktan, Agylla tapınağını yağmalayıp Jupiter’in sırtındaki altın mantoyu alıp yerine bir yün mantoyu bıraktıktan sonra…”(3) Buradan başlamak gayet yerinde olabilir, Tanrı üşümesin, ben ihtiyacım olan payı aldım. “Bilmeden, anlamadan inananları takdir ederim.”(4)

Odaların birinde kitaplık, birinde ürkü, birinde saklanmak, birinde düşler var. Düş kurduğum odanın penceresinden henüz bahar yapraklarını açmadan süzülebiliyorum karşı tepelere, defaten tekrarlıyorum bunu, bugün bile, aynı açıdan. Kahverengi, yeşil, gri bir süzülme bu Çilâder karşımda, oraya hiç gitmedim henüz, gözlerim her evi seçebiliyor-her evde olması gerekeni, evlerin önündeki sokakta gezinen bir yabancıy(d)ım.

Flânuer bambaşka varlıklarla da gezinir kuşkusuz, yazgıyı değiştirmek için değil orada kendi payı olanı yaşamak için.  Meksika Devriminde yenilmeli kuşkusuz, Montmarte’da kurşuna dizilmeli… Çünkü zafer kazanan ihtilâl kendi ölümünü hazırlamıştır Kronştad’da. Madrid’de hangi Paco olduğunun önemi yoktur kuşkusuz. Seni affedecek bir baban da yoktur. Hayallerinle ölürsün, üstelik kimsenin haberi de olmaz bundan ve senin de haberin olmaz onların haberlerinin olmayışından.

Bu kitaba dair hakkını verecek bir şeyler yazabilmeyi, zihnimde uçuşanları yazıya dökebilmeyi çok isterdim lâkin bir sağanağı kaydetmek epey zor ve bunu sanırım satır satır yapabilirim çoğu zaman. İyisi mi fragmanlara dökmeli bunu, belki bir gün.  Ne kısa sürdü diyorum eşsiz gezinti, ne kadar kısa ve öyle yoğun. Bir gün bunu yapacağım, derken vazgeçtim şu an, bir gün tekrar okuyacağım, başka bir gün tekrar.

Panço Villa’yı ben uydurmadım bu kez Meksikalı söyledi çünkü Villastas’dı kuşkusuz, aslında başta ben uydurmuştum ama Hemingway zaten oradan geçecekti, geçmeliydi ve geçtiğine de şaşırmadım. Kitabı okurken kukuraçayı nereden hatırlıyorum ben diye düşünürken sonradan anımsadım, Meksika devriminde Panço Villa için söylendiğini. Hasta yatağında Mr. Frazer olan Hemingway ihtilâli ve sarhoşluğu, giden Meksikalıları ve giderken götürecekleri kukuraçayı düşünürken aklında Panço Villa yok mudur? Değil mi ki o da düşleri yarım kalmış bir çocuğudur ezelden beri deveran eden Meksika devriminin?

(1) Anita Sezgener, tikkun olam-walter benjamin şiirleri, Nod Yayınları, 2017

(2) Devrimler ve Karşı Devrimler Ansiklopedisi, Gelişim Yayınları, 1975

(3) Antikçağ’da Korsanlık- J.-M.Sestier, Doğubatı Yayınları,2017

(4) Ernest Hemingway, 50000 Dolar, Varlık Yayınları,1977

Görsel: Gycklarnas afton (1953)-Ingmar Bergman

şehirden değil tavuktan yanayız

fotoğrafa bakınız.

oradan baktığımızda şehrin içinde olması gerekenler; insan yığınları, nesneler ve durumlar. bu üçlü, şehrin anlamı için kâfidir. aksi durum reddedilir, şaşırtır, güldürür yahut kızdırır.

bu anlamın dışında x bir anlama sahip iseniz, işiniz zor. bundan sonrası ya savaş ya da teslimiyet. burası size kalmış. teslimiyete sıcak bakmıyoruz, bu da bize.

şehrin içine dönelim. insan yığınlarının nesneler üzerinden kurdukları ve yaratmış oldukları ilişkilerin sonucu olarak şehirde var edilen zorba anlamlar/dünyası. bunlardan yana değiliz.

o’nun herhangi bir anlamıyla zorba bir anlama şekillenir şehrin anlamına katılırsınız yahut aforoz sonucu, şehrin dışında kalırsınız. şehrin dışından yanayız. şehrin içine ise kavga daveti. kavgadan yanayız.

bu zorba anlamlar dünyasında dolaşan bir tavuğu hayal ediniz. bu tavuğa göstereceğiniz tepki de yine bu anlamın içinden çıkan duygulardan herhangi birisi. çünkü; şehre yüklediğimiz anlam dışına çıkmamız, otoritemizi, ezberimizi, kutsallarımızı sarsacaktır. tavuğun bunları sarsabileceğine de inanmayabilirsiniz lâkin elinize yiyeceğiniz bir gaga darbesini hesap etmemiş olabilirsiniz, o’na acı ve gerçek diyelim. gagadan yanayız.

bugün şehrin hâli ve içinde var olan anlam, dün x anlam(ı)\ları “üzerine” kurduklarımızdı. yan yana durmayı bilmediğimiz için hep üzerine, üzerine, tahakküm. tahakkümden yana değiliz.

x’e gelelim. o, doğa ve içinde var olan her şey diyelim. biz dışındaki her şey. velhasıl, tavuğun şehirde dolaşmasını reddediyor, gülüyor, şaşırıyor yahut kızıyorsak bu ikiyüzlülüktür. sen, ben ve o; o’nun yaşam alanında koşturuyoruz. tavuktan yanayız.