Menü Kapat

Kategori: insan (sayfa 1 / 21)

İlk Başkaldırı: Aziz Simeon

Yunanca’da sütun manasına gelen “Stylites” terimi sütun ya da direğin üzerinde yaşayan hristiyan çilecileri anlatmak için kullanılır.

İlk Stylites olarak kabul edilen Simeon’un hayatta öğrendiği ilk şey koyun otlatmaktı. 403 yılında henüz 13 yaşındayken Antakya yakınındaki Süryani Tell’Ada Manastırına çile çekmek için gitti. Burada Hıristiyanlıkta Paskalya döneminde yaklaşık altı hafta süren Büyük Perhiz orucunu hiçbir şey yemeden tutmaya başladı, halsiz düşünce de Manastır rahibi tarafından ziyaret edildi ve kendisine su ve ekmek verildi. Simeon birkaç gün sonra yarı baygın halde bulunduğunda kendisine bırakılan yiyeceklere günlerdir hiç dokunmadığı anlaşıldı. Sonraları karnını palmiye yapraklarından yaptığı bir kemerle çok sıkı bir şekilde bağladığı anlaşıldı. Kemeri öylesine sıkı bağlıydı ki etine işleyen yaprak kalıntılarını yaradan çıkarabilmek için, dokunun günlerce suyla yumuşatılması gerekti. Manastır’da geçen dokuz yılın sonunda, diğer keşişler abartılı bir çile metodu uygulayan Genç Simeon’un akşamları gizli gizli kalkıp yemek ve su içtiğini iddia ederek, manastırdan uzaklaştırılmasını istediler. Simeon kendini gömdürüyor ya da uyumadan sürekli ayakta duruyordu. Midesi küçülen Simeon, Büyük Perhizi her yıl yeniledi. Sonunda manastır yönetiminin baskısıyla manastırdan ayrılınca eski Telassinos’un (Antakya) altmış kilometre doğusundaki Deir Samaan’da çekildiği kulübesinde üç buçuk yıl yaşadı. Bu dönemde tuttuğu Büyük Perhiz boyunca hiç yemek yemediği ve su içmediği rivayet edilir. Bu durumdan sağ salim kurtuluşu, o dönemde büyük bir mucize olarak karşılandı. Oruç zamanlarında, bir mağaraya kapanıp, mağaranın girişini duvarla kapattırıyordu.

Kulübede geçirdiği dönem sonrasında Simeon, Şeyh Bereket Dağında kayalık bir çıkıntıya yerleşti ve bu küçücük mekana kendini tutsak etti. Bölge, Suriye’nin kuzeyinde bulunuyordu. Ancak mucizelerinden ötürü kendisinden şifa ve dua dileyen, ona yüz sürmek isteyen ziyaretçi müritlerinin sayısı burada iyice arttı ve onlarla konuşmaktan yorgun düşerek ibadete yeterince zaman ayıramadı. Bu durum onu daha farklı ve köktenci bir yaşam tarzına yöneltmeye itti: bir sütunun üstüne yerleşmek. 421 yılında üç metre yüksekliğindeki eski bir sütunun tepesine çıktı. Böylece 459 yılına kadar 36 yıl sürecek çılgın ve özgün macerası başladı. Sütun başının üzerinde dört metrekarelik düz bir alan vardı. Orada yaşamaya başladı. Sürekli dua ediyor ve belli aralıklarla diz çöküyordu. Danışmak isteyenler, duasını almak isteyenler onu rahat bırakmayınca, valinin emriyle sütun 16 metreye kadar yükseltildi.

1924 yılında ise Alvin Kelly ismindeki bir adam Hollywood’daki bir bayrak direğinde tam on üç saat, on üç dakika oturdu. İhamını Aziz Simeon’dan alıyordu. Kelly’nin başarısı bir dünya rekoruydu. Zaten böyle bir şeyi deneyen ilk kişi de kendisiydi. Son derece ilginç bir modanın başlamasına neden oldu. 1930 yılında rekoru başkaları tarafından kırılan Kelly, Atlantic City’de bir direkte kırk dokuz gün oturarak yeni bir rekor kırmak istedi. Ancak bu yıllarda Amerikalılar için endişelenecek daha önemli meseleler vardı: 1929 yılında borsa çakılmış ve direğe oturmak popülaritesini kaybetmişti.

Belki de toplumsal hayata ilk başkaldırı olarak nitelendirebileceğimiz bu yaşam tarzı vaktiyle epey yankı uyandırdı. Öyle ki 1965 yılında Luis Buñuel bir film çekti: Simón del desierto

1000 gün

hiei dağı, kyoto’nun kuzeybatısında kalan bir dağ. yani japonyadayız. dağın özelliğinden biri binlerce yıldır yapılan ruhani pratikler. ve bizim konumuz “kaihōgyō” ve arkasındaki grup tendai budistleri. başlığa 1000 gün dememizin sebebi bu pratiğin süresi ve bilindiği kadarıyla son yüzyılda sadece elliden daha az sayıda rahip bunu tamamlayabilmiş.

bu istatistik zorluğu konusunda yeterli ipucu vermedi ise devam edelim. çünkü tahmin edebileceğiniz anlamda bir zorluğun ötesinde.  “kaihōgyō” doğrudan çeviri ile “dağın etrafında dolanma” anlamına geliyor. dolayısıyla dağ ve doğaya olan bağlılık önemli. fakat daha ziyade meditasyon tarafında bir önemi var ki bu rahiplerin yaptığı şey hayatın nihai anlamda özüne inmek.

kaihōgyō süresince aldığınız eğitim 7 yıl sürüyor ve fakat bu öğretmenin sonu olduğu anlamına gelmiyor. çünkü öğrenme rahibin içinde büyümeye ve yayılmaya devam ediyor.

nihai anlamda öz dedik, bunun temel sebebi de hem ruhani hem de fiziksel olarak bütün gereksiz şeylerden arınmış olmak. “doiri” dedikleri yine uç noktalarda dolanan bir örnekleri var. 5. yılın sonunda 9 gün boyunca yiyecek, su ya da uyku olmadan yaşamınıza devam ediyorsunuz. bu arada budist tanrısı acala’nın mantrasını 100.000 kere tekrarlıyorsunuz. 2015 yılında 41 yaşındaki bir rahip bunu başarmıştı.

sonuç olarak bu yolculuğu ayakta yapıyor olmaları bütün amacın hareket olduğu anlamına gelmiyor – sadece aydınlanmaya ulaşmak için bir araç çünkü yürüş boyunca kendilerini ağaçlarda, nehirlerde ve saflıkta kaybediyorlar. dağın ritmi ile ruhlarını tekrar tekrar geceden sabaha uyandırıyorlar.

gece boyunca 250 durak noktaları var ve sadece bir kez bütün şehire karşı dua etmek için bir ağaç altına oturuyorlar. bu pratik 100 günlük bölümlere ayrılıyor

  • 1. yıl: 100 gün üst üste 40 kilometre koşuyorsunuz, her gece 1.30’da 1 saatlik dua’nın ardından
  • 2. yıl: 100 gün üst üste 40 kilometre koşuyorsunuz
  • 3. yıl: 100 gün üst üste 40 kilometre koşuyorsunuz
  • 4. yıl: 100 gün üst üste 40 kilometre koşuyorsunuz, bunu 2 kere toplamda 200 gün ile tamamlıyorsunuz
  • 5. yıl.: 100 gün üst üste 40 kilometre koşuyorsunuz, bunu 2 kere toplamda 200 gün ile tamamlıyorsunuz
  • 6. yıl: 100 gün üst üste 60 kilometre koşuyorsunuz.
  • 7. yıl: 100 gün üst üste 83 kilometre koşuyorsunuz ve 100 gün üst üste 40 kilometre koşuyorsunuz

insanın sınırlarının olmadığını ve neler yapabileceğini gösteren bir başka örnek “kaihōgyō” sizin için pek tabii ekstrem olacaktır ama ayağa kalkıp harekete geçmeniz için bir takım ilhamları vermesi dileğiyle. konu hakkındaki diğer kaynaklara nasıl uğraşacağınızı biliyorsunuz.

Allah’ın Üç Fakiri

Sazının tek teli kalmış şarapçı Hasan’a…

Kimisi misafirdir bu dünyada. Kapı kapı dolaşır, ikram görür, hoşluk dağıtır. Nereye gitse, yeri yurdu hep uzaktadır. Uzaktadır ama vardır da, misafiri misafir yapan, çıkıp geldiği bir yerin yurdun oluşudur. Zaten ikramını da bu esas üzere görür, hoşluğunu da bu esas üzere dağıtır. O hep uzaktaki yerin yurdundan çıktığı günle birlikte düzmeye başladığı yol hikayesidir misafiri kuran. Böylece geriye doğru izlendiğinde misafir az çok bilinebilir biridir. Zaten bilinebilir oluşu üzerinden biraz da, hikayeleri misafirin dinlenebilir. Zira o hep uzaktaki yeri yurdunda, bu dönmesiz, bu ölümüne yolculuk kararıyla sonuçlanan yaşantısı her ne idiyse (bu her sohbette başka bir türevi anlatılan bütün bütüne bir efsane de olsa) hikayeleri de bu yaşantının tartısında, bu yaşantıya nazaran yahut kıyasla başka başka değerler yüklenir, lezzetler kazanır. Ve bu zamanla, yol sürdükçe öyle bir hal alır ki, aslı astarının peşini bırakır, vazgeçeriz misafir gerçekten kimdir. Misafir bu irtifaya ulaştırabildiğinde hikayesini, asıl şimdi dinlenmeye başlayacağını bilendir. Artık isterse, ölebilir de.

Kimisi yabancıdır bu dünyada. Fırlatılmıştır filozofun dediği gibi, yerkürenin bir noktasına. Gölgelerde yürür imkanı varsa, gün kararınca başlar adımlamaya; gündüzün, öğle vakti gölgesizliği altında kalıverdiyse işin, gücün, insan trafiğinin, ilişkilerinin ortasında, sessizlik, şaşkınlık ve yargısızlıktan bir bulutsu örer yerleşir içine. İyidir ne kadar unutulsa bir yerde. Yabancının hikayesi yoktur, yani ilk bakışta, yüzeyden bir şey anlamayız. Ne kadar izlesek de, takibin bir yerinde kopar gider görüntüden, bir boşluk bırakır ardında, neyle dolduracağımızı bilemeyiz. Kim nasıl kurar kurgularsa öyledir artık, zamanla köşeleri kırılır mantığın. Sonra gene yabancıyı bir köşede, bu olan bitenlerden habersiz, biraz hızlı, biraz dalgın, yürürken görürüz. Yabancı nadiren sevilir, daha ziyade hep şüphededir. Nereden geldiği, neden geldiği, nereye gideceği meseleleri işlendikçe, içerdikleri muamma da büyür. Bu tekinsiz, zeminsiz, belirsiz varoluşu yabancının, çevreyi kendi güvenliğinden, imanından, bilip ettiğinden şüpheye düşürür. Kimisi bu şüpheyi örgütleyip yabancıyı ezmeye, derisini yüzmeye götürür, kimisi bu şüpheye tutunup yabancıyı anlamaya, korumaya koyulur; çoğuysa ağırlık ne yana çökerse o yana meyleder, uykusunu uyur. Gün gelip de yabancı ortalarda görülmediğinde anlarız, bir hikaye yaşanmıştır burada. Her bir kafa, yabancıyla kendi küçük temasını merkeze alıp diğer duyumları ve olayları bu merkez üzerine örerek bir gerçek sürer ortaya. Ne zamanki kafalar tükenir, yorulur, bir kış gelir geçer, sular durulur, yabancının bıraktığı yere unutuş gelir kurulur.

Kimisiyse sığıntıdır bu dünyada. Karanlık, meçhul, muamma hiçbir şey yoktur onda. Hikayesi açık, basit ve sadedir. Bir acı kader, bir büyük felaketin olması mecbur değildir illa. Ne kolu, kafası yetmiştir yükünü taşımaya. Belki bırakmış, belki altında kalmış, belki de ölüme yatmıştır düşüp kaldığı yerde. Her kim çekip çıkardıysa onu çukurundan, tanımaz, bilmez de; öyle çok düşmüş, öyle çok yolda kalmıştır ki, zamanla öyle yılmış, öyle bıkmıştır ki canından, taş atanı da, elinden tutup kaldıranı da bir olmuştur artık gözünde. Bir yaprak gibi savrulup konduğu her kapı eşiğinde bir kez daha denemiş, kendinden saklayarak en çok da (öyle ya, ekmeği hakedecek hiçbir iş görmemiş) yemiş içmiş, biraz semirip güçlenince de gitmiş suyun başını tutana küfretmiş. Sık sık haddini, hududunu şaşırır sığıntı, iş tutamayışı ağır gelir ona, ama bir de görür ki bu ağırlık onu çukurundan çekip çıkaran, ağzına lokmayı koyandandır. Karışır kafası, alıştıkça lokmasına, oyuna çekildiğini düşünür. ‘Lokmam Allahtandır, kimdir bunlar?’ der, dikelir bazen biraz. Sonra bir yerde yoluna çıkar ekmeğin, beli bükülür, kırılır. Sussa birikir çatlar, konuşsa kıyamettir, lanettir. Eğse boynunu, bazen kabul ağırdır ama çoğun açlık daha ağır. Ve bir bakar, batmış bulaşmış, oyundadır, şimdi hangi rüzgar bu yaprağı şu kapı önünden alıp uzaklara savuracaktır? Bir ölüm vardı üzerine yatıp kaldığı, şimdi hangi gölgeye kaçmış, saklanmaktadır? Sığıntının uykuları zorlaşır, üstü başı tozlanır, bir ayağı diğerine dolanır; tutar çocukluğunu düşünekoyulur.

Kesinlikle Yasak Olmayacaklar

Elbette kimsenin belli bir noktası olmaması gerekiyor ancak bir ideolojiye sahip olmasına rağmen başka bir tanesinin de özelliklerini gösterip diğerinin yaşam şeklini beğenir ise o, ne değişken olur, ne de sabit. Böyle ideolojiler çok fazla ve her ne kadar tüm hepsinin yaslandığı duvar sağlam olmasa da en dayanıksız olanları işte bu aradaki insanları barındıranlardır. Böyleleri hem her şeyi mahveder hem de gizlice kendilerine zarar verirler. Tahmin edilemeyecek sonuçları olabilir bu tutarsızlığın ve aslında oluyor da gözlerimizin önünde. Kendini analiz etmeden ötekine karşıtlığı ile kargaşa yaratanlar kargaşadan zevk alırlar, kendini ait hissettiği toplum adına bir savaş başlattığı için. Ancak ne için? Toplumun buyruğu böylesine önemliyken özgür olunmaz ve özgürlükte delik açılır. Ardından gelen uzun süreçte özgürlüğün alışılmadık tanımlarıyla savaşılır. Eğer giderse böylece, özgürlük artık tek ve doğrusal olmaz toplum için. Engeller gerçekten görüldüğünden daha zorlayıcı olabilirler ve çoğunlukla öyle olurlar. Arada yaşayan toplum, gelişime bir engeldir.

İnsan için alışmak zorlayıcı ve uzun bir süreç değilken engeller ile yaşamaya alışmak aynı şekildedir diyebiliriz. Bize karşı yapılan her kötülük zamanla alışkanlık hâlini alır, bazen de kötülüğe karşı gelmek alışkanlık halini alır (kinizm). Kötülük karşı gelinmesi gereken bir şey değildir ve kötülük tanımlananın aksine zarar vermek değildir. Kötülük her şeydir ve her şey, bir şeye göre küçük de olsa kötülük içerir. Kötülük karşıttır ve karşıtı yok etmek değil de onunla yaşamak gerekir. Tabii burada karşıt toplum ile aradaki toplumun ayrımını çok iyi yapmak gerekir.

Aklımıza ne oldu?

C.G. Jung

Carl Gustav Jung, 1959 yılında BBC’de yayınlanan Face to Face programının konuklarından biri olur. John Freeman’ın sorularına tüm içtenliğiyle cevap vermekle kalmayıp savaşın her biçiminin bir düşünme biçiminin dışavurumu olduğunu ve insanın içindeki kötülükle yüzleşmesi gerektiğini bir kere daha hatırlatır.

John Freeman: 1930’larda çoğunlukla Alman hastalarla çalıştığınız zamanlarda İkinci Dünya Savaşı’nın muhtemelen başlayacağını tahmin etmişsinizdir. Bugünün dünyasına baktığınızda Üçüncü Dünya Savaşı’nın geleceğini hissediyor musunuz?

C.G. Jung: Bu konuda kesin bulgularım yok. Ama insanın gördüğü şeyin ne olduğunu bilmediğine dair bulgular var. Söylemesi çok güç, çünkü rüyalar, çünkü insanların rüyaları kaygılarla dolu.Ancak bunun bir dünya savaşına işaret ettiğini söylemek çok güç. Eskiden çok daha kolaydı. İnsanlar savaşı düşünmezdi ve bu yüzden rüyaların anlamı çok daha belirgindi. Artık günümüzde öyle değil. Neyi işaret ettiğini tam bilemediğimiz kaygı ve korkularla doluyuz. Psikolojik durumumuzda büyük bir değişimin eşiğindeyiz. Kesin olan bu.

John Freeman: Neden?

C.G. Jung: Çünkü var olan tek gerçek tehlike insanın kendisidir. İnsan en büyük tehlikedir ve gülünç bir biçimde bunun farkında değiliz. İnsan hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. İnsanın aklı incelenmeli. Çünkü olacak bütün kötülüklerin kaynağı biziz.

 

gabriel garcia marquez’in arşivleri

gabriel garcia marquez, kim olduğunu tanıtacak değiliz ama karşınızda bir arşiv var. kendisinin yayınlanmış ve yayınlanmamış eserlerinin taslaklarını, araştırma materyallerini, fotoğraflarını, karalama defterlerini, yazışmalarını, küpürlerini, not defterlerini, basılı materyallerini ve bazı konuşmalarını içeriyor. arama yapabileceğiniz arşivde 27.500 parça var. tadını çıkarmak size kalmış.  marquez’in dediği gibi; “her şeyin bir sonu var, doğrudur. ama en mutlu son hafta sonudur.” haftasonu mutluluğunuz olsun.

gabriel garcia marquez

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.