Menü Kapat

Kategori: insan (sayfa 1 / 22)

Daniel Cantrell

Çalışma sürecin ve yaptıklarına ilişkin bizleri biraz aydınlatabilir misin?

Çizgi roman yapıyorum, çizimler ve foto-manipülasyonlar. Yaptığım işin niteliği, harcadığım zamana ve moduma göre değişiyor. Çoğu zaman çizimi ve tüm yüzeyi renklendiriyorum. Bazen de yüzeye farklı bir sayfadan kopardığım kağıt parçalarını yapıştırarak katmanlar yaratıyorum veya daha çok fotoğraf işlerimde olduğu gibi farklı bir çizimden kestiğim parçalarla montajlıyorum. Bu çok katmanlı dokular şans eseri keşfettiğim bir teknik ama oldukça hoşuma gidiyor: kaba ve çirkin. Sonra geriye tarama ve belki biraz da temizleme işlemi kalıyor.

Şu an neler üzerinde çalışıyorsun?

Özel bir şey yok. Sadece çizmeyi ve birşeyler yapmayı seviyorum. En son Witchcraft Hardware için bir t-shirt ve skateboard tasarladım, gayet memnunum.

Bu karakterler nerden ilham alıyor?

Heavy metal albüm kapakları ve GG Allin’ın dövmelerinden.

Bizlere biraz fanzin kültürü ve senin nasıl bulaştığından bahsedebilir misin?

Fanzin yapmaya Hiromi Nakajima ile Good vs Evil temasına yönelik ortak çizimler yaparak başladım. Başlık hoşuma gitti ve diğer sanatçıları da bu konsepte katılmalarını ve fanzin olarak yayınlamayı teklif ettim. Bu noktadan sonra diğer sanatçıları ve yayıncıları tanımaya başladım. Fanzinleri ne kadar kaba ve çiğ olurlarsa o kadar çok seviyorum.

Çalışmalarını hangi seviyede görmek istersin?

Sanırım Le Dernier Cri işlerimden oluşan özel bir kitap yayınlayacak ayrıca 3D kitapları için de bir kapak. Onların yaptığı herşeyi seviyorum, teklifleri benim için gurur verici. Ayrıca son zamanlarda Star Wars kartları yaptım ki gayet güzeller.

Çocukken hangi çizgi romanları okurdun?

Asterix, Viz magazine, 2000AD, Beano and Dandy.

Çalışmalarına yönelik ne tip reaksiyonlar alıyorsun?

Sanırım ufak da olsa bir kısım insanın hoşuna gidiyor. Çoğunluk, büyük olasılık boktan olduğunu düşünüyorlar.

DAISUKE ICHIBA

1963 doğumlu Ichiba, çokça ürettiği çizimler ve yayınladığı kitapçıklarıyla tanınan bir sanatçı. Özel yerlerde sergilenen çalışmaları ise bir çok Japon hayranı beraberinde getirmiş.

Bilindiği üzre, manga ve animasyon kültürü Japonya dışındaki ülkeler için de her zaman ilgi çekici olmuştur. Ve bu “Otaku” kültürü, bir çok genç Japon sanatçıyı da doğal olarak etkilemiş; Ichiba da hiç şüphesiz bu kültürel iklimde büyüyenlerden ve artistik açıdan çizimlerinde bunu yakalamak hiç de zor değil; fakat hakkını vermek gerekir ki Ichiba’nın sergilediği bu mutasyon, tekniğin de yeteneğin de ötelerinden, derin ve karanlık bir tutkudan kaynaklanıyor gibi.

Henüz çocuk yaşta olmasına rağmen, küçük yaşlardan itibaren çizgi romanlar yapmaya başlar. İlkokul sıralarındayken bile dönemin popüler çizgi romanlarından esinlenerek arkadaşlarının karikatürlerini çizip dikkatleri üzerine toplamayı başarmıştır. Sonrasında ergenliğin verdiği enerjiyle çizimi bir kenara bırakır ve kısa ömürlü bir funk müzik grubu kurar; onu heyecanlandıran müzikten ziyade sahnede seyircilerin karşısında olmaktır. Grubun dağılmasıyla birlikte Ichiba kendine döner ve yeniden bir şeyler karalamaya başlar. Saplantılarla yaralanmış zihninin toplumla çekişmesi ve yarattığı kaos, Ichiba’nın karanlığını durmadan besler ve kadın figürünü merkeze alan çizgilerinde, sekiz yaşında kaybettiği annesini arayan bir kırılganlık vardır.

George Akiyama’dan etkilenen Ichiba, Dadaesk kolajlar, desenler ve abartılı hikayeleriyle, mutant kurbağalardan tutun da göl başlarında iblislere şarkı söyleyen tek kollu, sakat kızlara kadar, seks ve vahşetin çarpıcı sahnelerini, tuhaf bir mizah duygusuyla gözlerimizin önüne serer ve bizleri absürd diyaloglara, karabasanlara maruz bırakır.

Ichiba sanatı için şöyle söylüyor:

Hoşumuza gitsin ya da gitmesin, içimizde çürüyen bir şeyler her zaman var. Yaşadığımız dünyanın büyüleyici güzellikteki manzaralarına paralel berbat manzaraların olması gibi. Elbette ki bunlar hastalıklı ve negatif,  fakat böyle olması, onları görmezden geleceğimiz anlamına da gelmiyor. Güzele doğru yaklaştığım her sayfada tuhaf unsurların, grotesk elementlerin dengeyi sağlamak adına  yükselen, karşı konulmaz dürtüsüne yenik düşüyorum; çoğu izleyici farkında olmasa da resimlerimde her zaman kendime has bir dengeyi korumaya çalışmışımdır.

 http://www.lederniercri.org/catid/ichiba-daisuke-25.html

 sanatçının web-sitesi: http://bada.web.fc2.com

Aurélien Estager, 2007
Türkçesi: Erman Akçay

EKMEK, ŞARAP, SEN VE BEN

Türk sinema tarihinin gizli kahramanı İhsan Yüce.

Onu bir çok filmde, mapushane ve mahalle raconcusu, ayyaş mahalle abisi, devrimci fabrika işçisi, avantasına bakan üçkağıtçı, hasis kız babası, kurnaz köy ağası gibi rollerde seyrettik. Genelde yan rollerde gördüğümüz, müthiş bir karakter oyuncusu. Hani ismi geçtiğinde bilinmeyen, fakat resmi gösterildiğinde, haa şu oyuncu denen oyunculardan aslında…

Fakat tesadüfen karşılaştığım ve beni çok etkileyen bir şiirle birkez daha tanıdım İhsan Yüceyi.

Kibar Feyzo, Bedrana, Uyanık Gazeteci, Öğretmen, İnatçı, Fazilet gibi filmlere yazdığı 60’a yakın senaryo ve 150 den fazla film de imzası var..

1968 yılında, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı ile Charlie Chaplin’in trajik son dönem filmi Sahne Işıkları’nı tiyatroya uyarlayarak sergiler, İhsan Yüce.

Kibar Feyzo gibi Türk sinemasının mihenk taşların dan biri olan bir filmin senaryosu yine İhsan Yüceye aittir.

“Kibar Feyzo”da Maho Ağa’nın (Şener Şen), duvara ‘Faşo ağa’ yazan Feyzo’ya (Kemal Sunal) sorduğu “Faşo ne demek la?” sorusu ve aldığı yanıt…

Yine bu filmde Maho Ağa’nın “Ula şurda 141-142 başsınız, valla sataram ha köyü!” sözü, Türk Ceza Kanunu’nun o dönem aydın ve sanatçısının hapse girmesine dayanak olan 141. ve 142. maddelerine ustaca yapılan göndermelerdir.

Hatta, Maho Ağa’nın Feyzo’nun köye açtığı ummi helayı yıktırırken söylediği “Ağanın pohu üzerine poh olur mu ülen” sözü yıllar sonra Gezi protestoları sırasında bir duvar yazısına ilham kaynağı olacaktır.

Yani aslında İhsan Yüce, sinema emekçisi olmasından çok daha fazlasıdır…

Dahası, sinemanın dışında resim ve heykelle uğraşmış ve şiirler yazmış. Fakat bu resim ve heykellerin, hiçbirisi gün yüzüne çıkmış değil.

Şiirlerini ise ‘şairlere saygısızlık olur’ diyerek hiç yayınlamadığı söylenir.

Fakat buna rağmen, Mazlum Çimen’in harika müziği ve Mümtaz Sevinç’in sesiyle hafızalara kazanan ‘Ekmek Şarap Sen ve Ben’ şiiri günümüze ulaşmayı başarmış.

İşte bana İhsan Yüceyi tekrardan öğreden şiir;

Ekmek şarap sen ve ben
bir de sabahın dördü
dışarda kar
odamız ılık
gözlerin ılık ılık damlarken boş kadehe
anlattın bana ağzı sarımsak kokan bir oğlanla yattığını
aşkı tattığını, karım dediğini ve aldattığını
kıskandım Gogen’i Tahitilim
terlemiş vücudunu silerken
cüzzam mikrobunu ve yaktığı kulübesini
saçların bağlamıştı ellerimi muz kokulum
güneşi doğurmuştu ölü cisim
martı çığlıklarıyla bir sahil kayalığında
nefesin vücudumu yakıyordu yer yer
sam yelim sahra-i kebirim
kahrettim her şeye o gün
babanın şarap çanağına,
Gogen’e,
kadere,
sana,
bana,
bir de gittiğin arabanın tekerine
ne diyordum arkadaş….
diyordum ki ben bu zıkkımı içmek için içerim
ama içerken düşünmem neden içiyorum diye
daha sonra yaparım hayatın felsefesini
sırayla olurum Fatih, Selim, Kanuni
bazen kadın hamamında tellak….
bazen Christoph Colomb
Napolyon’ken düşünürüm Elbe’de geçen günleri
Timur’ken Beyazıt’ı yenişimi….
bir kere Aristo’nun hocası olmuştum
ona verdiğim dersle gurur duymuştum
bazen Jan Dark’ı kurtarmak için çalışan bir kahraman
bazen odunun ateşleyen bir cellat olurum
eğer daha da içersem
Shakespare halt etmiş derim karşımda
salyalı dudaklarımdan yayık sesimi dinlerim de
işte Mozart’ın aradığı melodi bu diye gülerim
enayiymiş be Platon…
bir içsin de görsün….ne felsefesi varmış bu hayatın
anlasın geçmişi kınalı dünyanın kaç bucak olduğunu
ıslak kaldırımlarda yürürken acırım
önde yalpa vuran sarhoşun zavallı haline
ukalalık işte derim neme lazım senin
kendine bak; sende bir serserin bir sarhoş….
ve yavaş yavaş kaybolur acı kahkalarım
şehrin izbe sokaklarında
yavaş yavaş kaybolur benliğim…

İhsan Yüce

İlk Başkaldırı: Aziz Simeon

Yunanca’da sütun manasına gelen “Stylites” terimi sütun ya da direğin üzerinde yaşayan hristiyan çilecileri anlatmak için kullanılır.

İlk Stylites olarak kabul edilen Simeon’un hayatta öğrendiği ilk şey koyun otlatmaktı. 403 yılında henüz 13 yaşındayken Antakya yakınındaki Süryani Tell’Ada Manastırına çile çekmek için gitti. Burada Hıristiyanlıkta Paskalya döneminde yaklaşık altı hafta süren Büyük Perhiz orucunu hiçbir şey yemeden tutmaya başladı, halsiz düşünce de Manastır rahibi tarafından ziyaret edildi ve kendisine su ve ekmek verildi. Simeon birkaç gün sonra yarı baygın halde bulunduğunda kendisine bırakılan yiyeceklere günlerdir hiç dokunmadığı anlaşıldı. Sonraları karnını palmiye yapraklarından yaptığı bir kemerle çok sıkı bir şekilde bağladığı anlaşıldı. Kemeri öylesine sıkı bağlıydı ki etine işleyen yaprak kalıntılarını yaradan çıkarabilmek için, dokunun günlerce suyla yumuşatılması gerekti. Manastır’da geçen dokuz yılın sonunda, diğer keşişler abartılı bir çile metodu uygulayan Genç Simeon’un akşamları gizli gizli kalkıp yemek ve su içtiğini iddia ederek, manastırdan uzaklaştırılmasını istediler. Simeon kendini gömdürüyor ya da uyumadan sürekli ayakta duruyordu. Midesi küçülen Simeon, Büyük Perhizi her yıl yeniledi. Sonunda manastır yönetiminin baskısıyla manastırdan ayrılınca eski Telassinos’un (Antakya) altmış kilometre doğusundaki Deir Samaan’da çekildiği kulübesinde üç buçuk yıl yaşadı. Bu dönemde tuttuğu Büyük Perhiz boyunca hiç yemek yemediği ve su içmediği rivayet edilir. Bu durumdan sağ salim kurtuluşu, o dönemde büyük bir mucize olarak karşılandı. Oruç zamanlarında, bir mağaraya kapanıp, mağaranın girişini duvarla kapattırıyordu.

Kulübede geçirdiği dönem sonrasında Simeon, Şeyh Bereket Dağında kayalık bir çıkıntıya yerleşti ve bu küçücük mekana kendini tutsak etti. Bölge, Suriye’nin kuzeyinde bulunuyordu. Ancak mucizelerinden ötürü kendisinden şifa ve dua dileyen, ona yüz sürmek isteyen ziyaretçi müritlerinin sayısı burada iyice arttı ve onlarla konuşmaktan yorgun düşerek ibadete yeterince zaman ayıramadı. Bu durum onu daha farklı ve köktenci bir yaşam tarzına yöneltmeye itti: bir sütunun üstüne yerleşmek. 421 yılında üç metre yüksekliğindeki eski bir sütunun tepesine çıktı. Böylece 459 yılına kadar 36 yıl sürecek çılgın ve özgün macerası başladı. Sütun başının üzerinde dört metrekarelik düz bir alan vardı. Orada yaşamaya başladı. Sürekli dua ediyor ve belli aralıklarla diz çöküyordu. Danışmak isteyenler, duasını almak isteyenler onu rahat bırakmayınca, valinin emriyle sütun 16 metreye kadar yükseltildi.

1924 yılında ise Alvin Kelly ismindeki bir adam Hollywood’daki bir bayrak direğinde tam on üç saat, on üç dakika oturdu. İhamını Aziz Simeon’dan alıyordu. Kelly’nin başarısı bir dünya rekoruydu. Zaten böyle bir şeyi deneyen ilk kişi de kendisiydi. Son derece ilginç bir modanın başlamasına neden oldu. 1930 yılında rekoru başkaları tarafından kırılan Kelly, Atlantic City’de bir direkte kırk dokuz gün oturarak yeni bir rekor kırmak istedi. Ancak bu yıllarda Amerikalılar için endişelenecek daha önemli meseleler vardı: 1929 yılında borsa çakılmış ve direğe oturmak popülaritesini kaybetmişti.

Belki de toplumsal hayata ilk başkaldırı olarak nitelendirebileceğimiz bu yaşam tarzı vaktiyle epey yankı uyandırdı. Öyle ki 1965 yılında Luis Buñuel bir film çekti: Simón del desierto

1000 gün

hiei dağı, kyoto’nun kuzeybatısında kalan bir dağ. yani japonyadayız. dağın özelliğinden biri binlerce yıldır yapılan ruhani pratikler. ve bizim konumuz “kaihōgyō” ve arkasındaki grup tendai budistleri. başlığa 1000 gün dememizin sebebi bu pratiğin süresi ve bilindiği kadarıyla son yüzyılda sadece elliden daha az sayıda rahip bunu tamamlayabilmiş.

bu istatistik zorluğu konusunda yeterli ipucu vermedi ise devam edelim. çünkü tahmin edebileceğiniz anlamda bir zorluğun ötesinde.  “kaihōgyō” doğrudan çeviri ile “dağın etrafında dolanma” anlamına geliyor. dolayısıyla dağ ve doğaya olan bağlılık önemli. fakat daha ziyade meditasyon tarafında bir önemi var ki bu rahiplerin yaptığı şey hayatın nihai anlamda özüne inmek.

kaihōgyō süresince aldığınız eğitim 7 yıl sürüyor ve fakat bu öğretmenin sonu olduğu anlamına gelmiyor. çünkü öğrenme rahibin içinde büyümeye ve yayılmaya devam ediyor.

nihai anlamda öz dedik, bunun temel sebebi de hem ruhani hem de fiziksel olarak bütün gereksiz şeylerden arınmış olmak. “doiri” dedikleri yine uç noktalarda dolanan bir örnekleri var. 5. yılın sonunda 9 gün boyunca yiyecek, su ya da uyku olmadan yaşamınıza devam ediyorsunuz. bu arada budist tanrısı acala’nın mantrasını 100.000 kere tekrarlıyorsunuz. 2015 yılında 41 yaşındaki bir rahip bunu başarmıştı.

sonuç olarak bu yolculuğu ayakta yapıyor olmaları bütün amacın hareket olduğu anlamına gelmiyor – sadece aydınlanmaya ulaşmak için bir araç çünkü yürüş boyunca kendilerini ağaçlarda, nehirlerde ve saflıkta kaybediyorlar. dağın ritmi ile ruhlarını tekrar tekrar geceden sabaha uyandırıyorlar.

gece boyunca 250 durak noktaları var ve sadece bir kez bütün şehire karşı dua etmek için bir ağaç altına oturuyorlar. bu pratik 100 günlük bölümlere ayrılıyor

  • 1. yıl: 100 gün üst üste 40 kilometre koşuyorsunuz, her gece 1.30’da 1 saatlik dua’nın ardından
  • 2. yıl: 100 gün üst üste 40 kilometre koşuyorsunuz
  • 3. yıl: 100 gün üst üste 40 kilometre koşuyorsunuz
  • 4. yıl: 100 gün üst üste 40 kilometre koşuyorsunuz, bunu 2 kere toplamda 200 gün ile tamamlıyorsunuz
  • 5. yıl.: 100 gün üst üste 40 kilometre koşuyorsunuz, bunu 2 kere toplamda 200 gün ile tamamlıyorsunuz
  • 6. yıl: 100 gün üst üste 60 kilometre koşuyorsunuz.
  • 7. yıl: 100 gün üst üste 83 kilometre koşuyorsunuz ve 100 gün üst üste 40 kilometre koşuyorsunuz

insanın sınırlarının olmadığını ve neler yapabileceğini gösteren bir başka örnek “kaihōgyō” sizin için pek tabii ekstrem olacaktır ama ayağa kalkıp harekete geçmeniz için bir takım ilhamları vermesi dileğiyle. konu hakkındaki diğer kaynaklara nasıl uğraşacağınızı biliyorsunuz.

Allah’ın Üç Fakiri

Sazının tek teli kalmış şarapçı Hasan’a…

Kimisi misafirdir bu dünyada. Kapı kapı dolaşır, ikram görür, hoşluk dağıtır. Nereye gitse, yeri yurdu hep uzaktadır. Uzaktadır ama vardır da, misafiri misafir yapan, çıkıp geldiği bir yerin yurdun oluşudur. Zaten ikramını da bu esas üzere görür, hoşluğunu da bu esas üzere dağıtır. O hep uzaktaki yerin yurdundan çıktığı günle birlikte düzmeye başladığı yol hikayesidir misafiri kuran. Böylece geriye doğru izlendiğinde misafir az çok bilinebilir biridir. Zaten bilinebilir oluşu üzerinden biraz da, hikayeleri misafirin dinlenebilir. Zira o hep uzaktaki yeri yurdunda, bu dönmesiz, bu ölümüne yolculuk kararıyla sonuçlanan yaşantısı her ne idiyse (bu her sohbette başka bir türevi anlatılan bütün bütüne bir efsane de olsa) hikayeleri de bu yaşantının tartısında, bu yaşantıya nazaran yahut kıyasla başka başka değerler yüklenir, lezzetler kazanır. Ve bu zamanla, yol sürdükçe öyle bir hal alır ki, aslı astarının peşini bırakır, vazgeçeriz misafir gerçekten kimdir. Misafir bu irtifaya ulaştırabildiğinde hikayesini, asıl şimdi dinlenmeye başlayacağını bilendir. Artık isterse, ölebilir de.

Kimisi yabancıdır bu dünyada. Fırlatılmıştır filozofun dediği gibi, yerkürenin bir noktasına. Gölgelerde yürür imkanı varsa, gün kararınca başlar adımlamaya; gündüzün, öğle vakti gölgesizliği altında kalıverdiyse işin, gücün, insan trafiğinin, ilişkilerinin ortasında, sessizlik, şaşkınlık ve yargısızlıktan bir bulutsu örer yerleşir içine. İyidir ne kadar unutulsa bir yerde. Yabancının hikayesi yoktur, yani ilk bakışta, yüzeyden bir şey anlamayız. Ne kadar izlesek de, takibin bir yerinde kopar gider görüntüden, bir boşluk bırakır ardında, neyle dolduracağımızı bilemeyiz. Kim nasıl kurar kurgularsa öyledir artık, zamanla köşeleri kırılır mantığın. Sonra gene yabancıyı bir köşede, bu olan bitenlerden habersiz, biraz hızlı, biraz dalgın, yürürken görürüz. Yabancı nadiren sevilir, daha ziyade hep şüphededir. Nereden geldiği, neden geldiği, nereye gideceği meseleleri işlendikçe, içerdikleri muamma da büyür. Bu tekinsiz, zeminsiz, belirsiz varoluşu yabancının, çevreyi kendi güvenliğinden, imanından, bilip ettiğinden şüpheye düşürür. Kimisi bu şüpheyi örgütleyip yabancıyı ezmeye, derisini yüzmeye götürür, kimisi bu şüpheye tutunup yabancıyı anlamaya, korumaya koyulur; çoğuysa ağırlık ne yana çökerse o yana meyleder, uykusunu uyur. Gün gelip de yabancı ortalarda görülmediğinde anlarız, bir hikaye yaşanmıştır burada. Her bir kafa, yabancıyla kendi küçük temasını merkeze alıp diğer duyumları ve olayları bu merkez üzerine örerek bir gerçek sürer ortaya. Ne zamanki kafalar tükenir, yorulur, bir kış gelir geçer, sular durulur, yabancının bıraktığı yere unutuş gelir kurulur.

Kimisiyse sığıntıdır bu dünyada. Karanlık, meçhul, muamma hiçbir şey yoktur onda. Hikayesi açık, basit ve sadedir. Bir acı kader, bir büyük felaketin olması mecbur değildir illa. Ne kolu, kafası yetmiştir yükünü taşımaya. Belki bırakmış, belki altında kalmış, belki de ölüme yatmıştır düşüp kaldığı yerde. Her kim çekip çıkardıysa onu çukurundan, tanımaz, bilmez de; öyle çok düşmüş, öyle çok yolda kalmıştır ki, zamanla öyle yılmış, öyle bıkmıştır ki canından, taş atanı da, elinden tutup kaldıranı da bir olmuştur artık gözünde. Bir yaprak gibi savrulup konduğu her kapı eşiğinde bir kez daha denemiş, kendinden saklayarak en çok da (öyle ya, ekmeği hakedecek hiçbir iş görmemiş) yemiş içmiş, biraz semirip güçlenince de gitmiş suyun başını tutana küfretmiş. Sık sık haddini, hududunu şaşırır sığıntı, iş tutamayışı ağır gelir ona, ama bir de görür ki bu ağırlık onu çukurundan çekip çıkaran, ağzına lokmayı koyandandır. Karışır kafası, alıştıkça lokmasına, oyuna çekildiğini düşünür. ‘Lokmam Allahtandır, kimdir bunlar?’ der, dikelir bazen biraz. Sonra bir yerde yoluna çıkar ekmeğin, beli bükülür, kırılır. Sussa birikir çatlar, konuşsa kıyamettir, lanettir. Eğse boynunu, bazen kabul ağırdır ama çoğun açlık daha ağır. Ve bir bakar, batmış bulaşmış, oyundadır, şimdi hangi rüzgar bu yaprağı şu kapı önünden alıp uzaklara savuracaktır? Bir ölüm vardı üzerine yatıp kaldığı, şimdi hangi gölgeye kaçmış, saklanmaktadır? Sığıntının uykuları zorlaşır, üstü başı tozlanır, bir ayağı diğerine dolanır; tutar çocukluğunu düşünekoyulur.

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.