Kategori: gündem

Latent Bir Psikososyal Evre Olarak Feminizm*

Bir konu. Bu konu hakkında da konuşmalı çünkü kanımca bir sorun teşkil ediyor. Eskiden yani sözgelimi 2013’de filan kadın erkek ilişkileri daha kolaydı. Flörtlerimle bu kadar uyuşmazlık yaşamıyor, kendimi bu kadar değersiz hissetmiyordum. Anlayışlı kızlardı. Hatta onların anlayışlarını suistimal ettiğimi düşündürtecek hatalarım oldu, pişmanlık duymuyor değilim. Statüye vb. maddi şeylere bu denli değer vermiyorlardı. Dört dönmek zorunda kalınmıyordu. Sarılmak doğal, saf bir edimdi. Şimdi böyle değil. Hemcinslerimin çoğu bundan şikayetçi. Kadınlar tuhaf bir psikolojik evreye girdiler. Her biri durumun kişisel olduğu, bu aseksüelliğin; istemsizliğin yalnızca onlarla alakalı olduğunu sanıyor ancak tecrübelerime göre böyle değil. Kitlesel psikolojik bir dönüşüm yaşıyorlar. Feminizmin doktrinlerinin payı bunda büyük. Maalesef feminizmin en büyük algı hatası, erkeği güçle özdeşleştirmesi. Ben buna katılmıyorum. Bizler güçlü, atılgan, iktidar sahibi filan değiliz. Yalnızca annelerimiz, babalarımız bizleri bu kodla yetiştirdi. Onyıllardır gözlemliyorum. Farklı çevrelerden bir sürü kadın. Bir yığın farklı kişilik. Eleştirdikleri şeyi talep ediyorlar. Çünkü toplum hala eril ve stereotipik, hala geleneksel anlatı bitmedi. Kadınların zihnine çöreklenmiş bu. Erkek eşittir güç ve sorumluluk. Güçlü değiliz, olmak zorunda da değiliz; duygusal ilişkilerin muktediri bizler olmak zorunda değiliz. Yatakta rough olmak zorunda değiliz. Rough (kaba saba, sert) erkeklere hasretler, bizler nasıl ki stereotipik seksi, femme fatale (öldürücü dişil cazibe) kadınları ve kadın vücudunu güzelliğin biricik objesi konumuna indirgiyoruz -onların birer yanılgı olduğunu unutup- gözümüzde göklere çıkarıyoruz. Onlar da kas gücüne -ironiyle yaklaşmalarına bakmayın, güçlü erkek vücudu biyolojik olarak onları orgazma sürüklüyor. Bunun türsel de bir yazgı olduğunu düşünüyorum. Gerek erkek gerekse kadın; aklındaki bu pürüzsüz şablonlara göre partner seçmeyi sürdürecek kanımca- değer veriyor hatta bununla afsunlanıyor. Şayet bunu yapmıyorlarsa muhakkak bir nevrozları veya zaafiyetleri oluyor. Sözgelimi kiloları oluyor ya da kişilik bozuklukları. Güçlü erkeklerin kendilerini tercih etmeyeceğini varsaydıklarından daha nevrotik, zayıf kodlu erkeklerle biyolojik yoksunluklarını tatmin etme yönelimleri oluyor. Şu da var. Söz konusu seksüel arayışsa; hem nevrozlu erkek hem de kadın; issue (psikolojik sorun ve takıntılar anlamında) yoğunluğu olan partnerleri mıknatıs gibi çekiyor kendisine. Kendine güveni olmayan nevrotik bir kadın, mafyatik; kabadayıvari erkeklere cezbe geliştirirken erkekse daha kurtizan, kibar fahişe diye literatürde geçen kadınlara kendini teslim ediyor. Makyaj sektörünün bunca artışta olduğu, spor kültürünün bir pornografiye döndüğü dünyada da saf bir duygusallık sağlanamıyor, ilişkilerin motivasyon süresi çok düşük oluyor. Neden mi? Çünkü çok daha vaatkâr erkek ve kadınlar siberuzam yani internette hemen oradalar.

Modern bir toplumda yaşamasaydık, konfor alanlarımız da olmayacağı için bu kadar politik-stratejik insan ilişkilerine muhtaçlık da göstermeyecektik veya bu tür yenilikleri uygulama alanlarımız olmayacaktı. Ancak metropol, bize bu imkânı veriyor. tüm bu süreçte, hala varlığını erkeğin güçlü konumuna bina eden; kendi varlık ve güven alanını buna göre inşa etmek isteyen, toplumun hastalıklarına tepki göstermek yerine onu sineye çeken bir kadını ise oldukça zayıf bir tipoloji üzerinden değerlendiriyorum.

.

. .

.

Hemcinslerime en çok kızdığım konu şu. Kadın erkek ilişkilerinin adaletsizliğinden yakınıyorsunuz ancak seksi dişi profillerin altına yığılıyorsunuz. Evet onlar beni de cezbediyor ancak onlara rağbet etmem halinde piyasa değerimin düşeceğini biliyorum. Pekala, tüm bu seksüel veya duygusal partner arayışları birer ekonomi de elbette, bunu görmezden gelmemeli. Kolay değil bunu yapmak ancak ilgi budalası, kadın veya erkek hiç farketmez, bu tip kişiliklere karşı biraz özdenetim geliştirmeliyiz.

Çok üzücü. Bir diğer sorunsa cinsel ilginin sunumunun artık her fırsatta şayet o stereotipik veya mafyatik erkek sunumuna yakın değilseniz, yüzde 75 taciz şeklinde algılanması olası. Çok ciddi ithamlar bunlar. Tacizkâr erkeklerin varlığı azımsanmayacak kadar fazla lakin bu erkekleri içeren koşulun ben ilgi bekleyen dişil ikonografi tarafından da farkında olunmadan teşvik edildiğini düşünüyorum.

Ben cinsel ilgimi sunduğum için suçlu hissettirilemem, bunu kabul etmem. Bu yeni dişil paradigmanın suçluluk hissetmenizi bekleyen ahlaksallaştırılmış yapısını sağ duyulu olmaya gayret ederek eleştiriyorum. Ben bir kadına karşı gövde gösterisi yapmak onu etkilemek zorunda değilim veya yaptığım skorlar üzerinden iktidarımın sorgulanmasına muhtaç değilim. İkili ilişkilerin hiyerarşik, erksel doğasına adapte olamadığım için seksüel istencimi beni en az hasarla idare edecek şekilde sürdürmek isteyişim veya ilişkimde bir derinlik aradığım için “abaza”, “sapık”, “korkak”, “zayıf” ilan edilemem. Hemcinslerimin sıklıkla bu nosyonlar üzerinden alaya alındığını biliyorum. Yaptığımız skor, kapitalist süje’nin bizlere salık verdiği bir eylem planıdır. Skor yapamıyorsanız, başarısız filan değilsiniz. Saf veya salak da değilsiniz. Olsa olsa, bu yapıyı farkında olun veya olmayın karşınıza almışsınızdır. Erkekler olarak bizlerin sürüklendiği bu suçluluk ve eksiklik duygusuna karşı sağduyulu bir tavır ortaya koymalıyız. Bunu yapmak zor biliyorum. Ama her seferinde bir stereotip olmanızı fısıldayan, tüm medya enstrumanlarıyla size bunu normal gösteren bir yapının içinde romantizminizin, saf diyonizyak seksüel penetrasyon istencinizin törpülenip aseksüelize edilmesi mi daha kabul edilebilir?

Erkek veya kadın; duygusal ilişkilerinizde hata yapmış olabilirsiniz. Bunun için de utanmanız, özre muhtaç hissetmeniz veya özür beklemeniz gerekmez. Hatanızı doğuran eğreti durumları ortadan kaldırın, kâfi. Zorbalık etmediyseniz, birine karşı mağduriyet yaratacak denli sistematik bir iktidar kurmak gibi bir çabanız olmamışsa; hata yapmakta da özgürsünüz. Hatalar ve suçlar; bizlerin gölge kişiliklerinden boy veren zafiyetlerdir. Bu mutlak karanlığın üstüne örtü çekip onu bastırmak yerine, onu anlamaya; zorluklarını regüle etmeye çalışmalıyız.

Kadınların içine girdiği bu psikolojik evre hemcinslerime kendilerini zayıf ve kompleksli hissettirmemeli. Sağduyumuzu, eğer hala varsa sevgimizi korumaya dikkat edelim. Başkalarının barbarı olmamaya dikkat edelim. Kadınların bu kaçınmacı veya aşırı talepkâr bir seks ikonografisine geçişleri, kanımca geçkin kapitalizm yüzünden. Bizlerin doğal anısal, zafiyet ve hatalarıyla da varolabilen; birbirini içeren, siberuzamın ve politikanın nesnesi olmayan; salt görünümle sınırlı olmayıp fikirlerin çeşitliliğini de olumlayan yeni bir duygusallık inşa etmemiz gerekmektedir. Eğer bu olmazsa; güçle özdeşleşen erkek, reddi hazmedemeyip rövanşist davranacak ve yol arkadaşı üzerinde, gezegeni birlikte paylaştıkları biricik kadın şefkati ve onun aşk tecrübesine yabancılaşarak agresyon ve şiddet uygulamaya kalkışacaktır. Yaygınlaşan şiddet ve cinayet sorununun sonuçlarını bir kamuoyu vicdan ovuşturmasına indirgeyecek şekilde değil sebeplerine, onları oluşturan koşullara sağduyu ve özgecilikle odaklanmalıyız. Aşk ve sevgi, politikaya; gündemin suni şablonlarına sığdıralamayacak denli engin ve vaatkâr duygulardır ayrıca cinayet ve ölüm de basit kınamalar ve deccalleştirmelerle değil derinleşen psikolojik ve kriminal analizlerle çözümlenebilir. Lütfen duyguları tüketmeliyim ve karanlığın da aydınlık kadar içimizde olduğunu, geceleri ayın gündüzleri güneşin görünür olduğunu mantıklı bir şekilde idrak edelim. Karşımızdakine bir sevgi ilgisi gösterecek kadar ergin ve cesur hissediyorsak, onun da bazı çile ve yetersizlikleri olabileceği ihtimalini göz önünde bulunduralım.

Rövanşizm (intikamcılık, misillemecilik), cinsiyetlere dair algı hataları; ilgi budalalığı vb. tüm bunlar şu dönemlerde yaygınlaşan, insanlar arasında aseksüelleşme ve robotikleşme doğuran olgular bizlerdeki sağduyuyu tüketir.

Elbette kendinizi tüm bu rol dağılımının dışında hissediyorsanız da özvarlığınızın başkaları tarafından küçültücü sıfatlarla anılmasını içselleştirmek zorunda değilsiniz.

Bu yazıyı, çok tasvip etmediğim bir yöntem olan bir didaktizm içinde tamamlıyorum. Dediklerim evet, yüzeyel birer tavsiyedir ve bu tavsiyelerin ilk muhattabı kendimim elbette. Kendimle olan monologumu sizlerle de paylaşmak istedim.

.

.

.

*Latent dönem, Freudçu cinsel analizin cinselliksiz; gizil bir dönem olarak tarif ettiği bir gelişim evresidir. Kanımca, erkeğin toplumdaki dinamizmini içselleştirme kısırdöngüsünden bıkmış kadınlar, toplumsal olarak bir içe kapanma evresine girdiler ve burada yeni özdeşimler, yeni oyun alanları keşfetmekteler. Freud elbette ‘latent’ demekle çocuk cinselliğini ifade ediyor ancak ben, sadece bir yetişkin cinselliğinden de değil dişil-toplumsal bir psikoseksüel iletişim katmanından bahsediyorum. Feminizm ve türevi yaklaşımlar, kadın temelinde tüm progresif psikoseksüel kanalların bu reformasyon sürecini içeriyor fakat erkeklerin henüz bunu tam idrak edemediklerini görüyorum. Bahsettiğim olgu karşısında erkek; düşmanlaştırıcı, agresif ve suçlu davranıyor ve karanlık bir döneme giriyor. En az kadınlar kadar onun da kendini yeniden inşa etmesi gerekiyor. Mesele; kadınları takdir etmek, onların mutlaka yanında olma zorunluluğu hissetmediğinde suçluluk uyandıran özdeşimlere kapılmak değil; mesele, cinsel kimlik ve eğilimler arasında agresif olmayan bir yapı kurmak. Maalesef kadınların bu dönüşümü ve erkeğin, erk stereotiplerinin bunu bir tehdit olarak algılaması; ayrıca, teoride söylemleşen şeyle uygulamadaki mesafenin birbirinden çok farklı olması da, nihai olarak; aseksüel bir kimlik ifade etmesi bakımından duyarsız veya yıkıcı fakat yeni keşifler açısından ilginç bir sürece girildiğini düşünmemi sağlıyor.

Bir Sermaye Biçimi Olarak Politika

Şu sıralar sıklıkla duymaya alışmışsınızdır. Kişisel olan politiktir, diye bir söylem var. Şimdi bu söylemi açımlayacağım. Acaba gerçekten öyle mi?

Bu söylemi ileri sürenlerin hangi sınıftan olduğuna hiç dikkat ettiniz mi? Sosyopolitik açıdan en sık hangi çevreden çıkıyor bu söylem? Üst sınıflardan. Burjuvalaşmış kimselerden. Bilhassa feminist, profeminist (erkek olup kadın haklarını destekleyen kimselere deniyor bu tabir)  akademisyenlerden. Bu söylemin artmasının, özellikle kadınlarca dile getirilmesinin sebebi, benim tespit edebildiğim kadarıyla akademizm yani akademik çevrelerdeki tahakkümleri üzerinden sınıflaşmış entelektüel kesimin erkleşmiş olması durumu.

Kadınların, eskiye oranla sosyal hayatta daha fazla yer alması, kendilerini geliştirmeleri, entelektüel alandaki dinamizmlerine de yansıdı. Artık akademilerde eskisine kıyasla daha fazla söz sahibiler, o yüzden feminizm artışta ve yükselişte. Şunu unutmamalı: söylemler dosdoğru halk tabakasının özgül iradesinden çıkmaz. Erk sahibi azınlık bir çevre, halkı taklit ederek bir propaganda geliştirir ve bu söylemi, genel kitleye yansıtır, geliştirilen söylem bu azınlık kitleye bir pazar alanı, varolma alanı açar. Sözgelimi müslümanlık, katolisizm, cumhuriyet, marksizm, fordizm (iktisadi bir formül olarak) veya kolektivizm.

Toplumsal reform ve dönüşümler de bu şekilde sağlanır. Yani bir halkın, genel kitlenin dosdoğru, özgül bir reform ya da inkılap meydana getirmesi tarihsel olarak kanımca, idrak edebildiğim kadarıyla mümkün değildir.

Sözgelimi; modern devlet formülünün başat figürü, Hegel diyalektiğidir. Modern kolektivizmin başat figürleri ise Marx ve Engels’dir.

Bu çıkarımlara da ben, diyalektik materyalist bir yöntemle ulaşıyorum ki modernitenin neredeyse inanç düzeyinde sahiplendiği yöntemdir fakat tek yöntem değildir, bir şeyi başka şeyden ayıklarken; fikir veya felsefe üretirken sözgelimi idealizmi de kullanabilirsiniz. Diyalektik yöntemi, bir tür süreç felsefesi olarak yorumlayabiliriz.

Bu bağlamda devam edelim. Güncel muhalif pratikler de bu felsefe temelinde üretilir sıklıkla. Kişisel olan politiktir, söylemi gibi. Pandemiyle birlikte, toplumun nesnel özne’si değil (sözgelimi devlet veya vatandaş veya sınıf gibi kolektivist özneler) bireysel özne’si ön plana çıktı. Topluluk halinde varolabileceğimiz bir koşul olmadığı için artık birey odaklı fikirler üretiyoruz. Bu birey de yoksul mahallelerin, göçmenlerin zihnindeki birey tasarımı değil. Muhalif, liberal sol çevrelerin bireyi. Yani avukatların, yayıncıların, doktorların, sanatçıların, çevirmenlerin, müzisyenlerin, şu devirdeyse influencerların (belli bir zenginlik düzeyine erişmiş, özellikle Z kuşağının sinik zevkleri tarafından beslenen sosyal medya fenomenleri); youtuberların, twitch yayıncılarının birey’i. Tüm bu insanlar gayet kişisel ve izole yaşamaktalar ve temel yoksulluk dertleri pek bulunmuyor. O dert, sosyal güvencesiz, daha alt kesimlere ait kişilerde var.

Keza alt çevrelerde feminizm sağlam bir düzeye sahip değil.

Liberal sol, göçmenleri önemsiyor ama uzaktan. Yani politikanin nesneleri olarak önemsiyor ve haklarını dile getiriyor ama kişisel gözlemim, kendi yaşam alanlarını onlarla paylaşmak konusunda çok da vicdani tavır almadıkları yönünde. Yeni sol’un göçmenleri umursuyormuş gibi görünmesinin sebebi, ilkesel olarak ‘azınlıklar’ söyleminden bir menfaatinin bulunması.

Mahallemde çok fazla göçmen var ve bu insanların yoğun nüfusu, inanılmaz bir kültürel yabancılaşma doğuruyor. Bu yabancılaştırmayı içselleştiremeyen orta veya alt sınıf kimseler de liberal sol’un göçmen söylemindense kendi yaşam pratiklerine tehdit olarak algıladığı bu insanları ötekileştiren alternatif sağ veya etnik merkeziyetçi fikirlere sarılıyor. Kendi varlık motivasyonu için buna muhtaç ama üst sınıftaki liberal solcular bunu göremiyor ve göçmenleri istemeyen kişileri faşist diye damgalıyor. Bu yorum farkı bile sınıflar arası algı farklarını, algıların toplumsal koşullara göre oluştuğunu ispatlamaya yetiyor.

Ya da kuir. Eğer kuirseniz orta alt sınıf bir çevrenin kültürü sizi dışlar. Bu yüzden burjuvalaşmış bir çevrede varolmanız ya da seks işçiliği yapmanız gerekir. Kuir cinayetlerinin sebebi de zaten bu kültür ve ahlak farkı, yani failler aslında kültürel kodlar.

Transseksüelizm sözgelimi, burjuvaysanız size avangart bir konfor alanı hatta epey sükse verebilir ama fakirseniz bir söylem geliştiremeden yalnız kalmanız, ezilmeniz veya yönelimlerinizi gizlemeniz olası.

Bugün müzik piyasasının tepesindeki isimler kuir kodlarla klipler çekiyorlar. Bayağı da talep ediliyorlar. Keza feminizmin tüm kültürel kodları da sanat ve akademi çevrelerinde tüketiliyor. Yayıncılık da bu kodları gayet açık bir biçimde üretiyor ve tüketiyor. Yani söylemin kamuya sunulmasında çok büyük bir engel yok.

Öyleyse neden kadın cinayetleri vb. hala sürüyor? Kanımca bunun olması alt sınıflardaki kültürel kodlar yani aslına bakarsanız maddi problemler, temelde yalnızca para. Paranın müthiş bir teolojiye vardığı bu dünyada, kadınların genelinin erkekten aslında gayet eril, stereotipik davranmalarını istediğini görüyorum. Gözlemlediğim örnekler bir genelleme yapmama imkan verecek kadar fazla ve yaygın. Alt sınıflarda kadın ve erkek ilişkileri aynı eril ve stereotipik formunda sürüyor. Seksizm devam ediyor. Her iki taraf da rolünü sürdürüyor. Seksüel olarak kendini objeleştirmeyen kadın, erkeğin talep ettiği stereotipi doldurmadığı için tercih edilmezken tersi de erkekler için mümkün oluyor. Üst burjuva sınıflarda, paranın merkeze alınmadığı; marjinal entekektüelizme dayalı eşitlikçi ilişkilenme biçimleri tartışılırken (çünkü bu çevrenin bunu yapacak konfor alanı var) alt sınıflarda genelde erkeğin maddiyattan sorumlu tutulması, kadınınsa geleneksel rolünü üstlenmesi yönündeki kültür klişesi sürüyor.

Yani tüm bu politik gündem, vatandaşı ilgilendirmiyor. Azınlık bir çevrenin kendi hiyerarşik problemlerini içeriyor. Kişisel olan (üst sınıf burjuva süjesinin problemleştirdiği şeyler) politiktir, söyleminin açımlaması kanımca budur.

Lakin şu da var. Yaşam bir kredi borcuna endekslendiği ve kentler dönüştüğü için, fakir de artık eski şekliyle fakir değil ama kültürel kodları yine aynı. Sınıflar da globalist bir yaşam tarzı sebebiyle ortadan kaldırıldığı için büyük ölçüde, genel kitle de, kendi muhalefet pratiği olmamasına karşın bu liberter (özgürlükçü) insan hakları söylemlerini içselleştirebiliyor.

Bir de, dikkatinize sunarım, politize fikirler, sosyal bilimleri dönüştürme gücüne sahiptir. Mesela disfori (kişinin cinsiyetine yabancılaşması), transseksüelizm semptomu düzeyinde bir mental bozukluk olarak ele alınıyordu yakın zamana kadar. Bunu bir makalede okuduğumda çok şaşırmıştım çünkü “tercih değil yönelim” şeklinde, bilimsel olmaktan çok politik bulduğum bir söylem vardı ve ben “lan bu bilimsel olarak hakkaten doğru mu bi araştırıyım” diye düşünecek olduğumda içimde bir suçluluk oluşuyordu. Bunun sebebi yükselen lib left (liberal sol) politize paradigmanın sosyal bilimleri ziyadesiyle muğlaklaştırması. Ve bir de bunu ahlakın en kaba saba formu, onu lince yaklaştıran ve her olguyu etiğin bir ilkesiymiş gibi ele alan eskil bir yöntemiyle uygulaması, bu türden şüphelerime ket vuruyordu. “Lan acaba kişisel olan gerçekten politik mi, lan tercih değil yönelim mi gerçekten, işin aslına; metodolojisine bir bakayım, sosyal bilimler ne diyor” diye şüpheye düştüğünüzde “ben kötü biriyim, ben kötü bir insanım, bunu nasıl sorgulayabilirim” dedirten de işte bu kaba kültürel örge. Şüphe oysa progresif değil miydi, her şeyi önümüze geldiği gibi kabul etmemek marjinal bir edim değil miydi? Lib left’e göre değil anlaşılan. Burada önemli olan sosyal bilimin nihai olarak ne deyip demediği değil, sizin şüphe duymanızın sert bir tavırla engellenmesi. Bir nefret söylemine, bir düşmanlığa varmamanıza rağmen.

Lib left’in bu paradigmasını içselleştiremeyen kişilerin alt right’a (merkez sağ fikirlere bir alternatif sunduğu iddia edilen alternatif sağ hareketler. bu hareketler de etnikçiliğe, milliyet üstünlüğüne, dini merkeziyetçiliğe varıyor bir çok biçiminde) neden kaydığını şimdi daha iyi anlayabiliyor ve açıklayabiliyorum.

68 kuşağı hakkında bir kaç video izledim. Mesela burroughs, kerouac’ın apolitik olduğunu söylüyor. Kerouac, antisemitist Celine’in çok büyük bir yazar olduğunu söylüyor. Burroughs, kuir bir yaşantının aktarıcısı. Burroughs katıldığı bir yayında eroin kullanımından bahsediyor. Ve bu yargılanmıyor. Müjdat gezen bir muhalif, bir anekdotu aktarırken diyor ki “bu eroinmanlar varken bizi tutuklamazlar heralde çünkü biz yazarız aydınız” Gezen, kendi çevresinin kodlarını tüketen bir sanatçıyken Burroughs gibi özgür cesur ve deneysel adamlar, politikanın batağına düşmeden sanat üretebilecek kadar zeki sanatçılar olarak gözümde bir kez daha yükseliyor. Dosto’nun panslavist bir koyu ortodoks, niçenin modernite karşıtı; eşitlikçilik düşmanı bir liberter olduğunu hatırlıyorum. Olayın politikayı çok aştığını, bu sınırı aşamayanınsa cesur olmadığını, korkak ve garantici olduğunu hatırlıyorum.

Şimdi içim daha rahat. Lib left kadınlarının yoga taytlarına olan ilgilerinde, tüm bu sözde muhalif paradigmanın; aslında kendi hedoni alanlarını kurabilmek uğruna manipülatif düşünce ekerek ahaliyi tahakküm altında bıraktığının bilgisini görebiliyorum.

Eskiden bir punk/grunge ikonu olan kurt cobain’in yaptığı sistem eleştirisini bugün alt right yapıyorsa dünyanın çivisi çıkmış demektir ve genel kitle maalesef bunu göremiyor. Aslında umursamıyor da. Bu küçük burjuva bir yaşam için çırpınan insanların problematiği.

Görüyorsunuz, masum bir hak arayışı sandığınız şey, diyalektik yapıtaşlarına ayrıldığında aslında bir sınıfın konfor alanı kurma çabasına çıkıyor ve benim bunu umursamam, umursamadığımda ahlaki kötü olmaktan utanmam; suçlu hissetmem bekleniyor. Bu söylemi üreten kitleye hitaben: Söylemlerinizde gerçekten çözüm üretici olsaydınız yaptığınız şeyi yine bir oturur düşünürdüm ancak değilsiniz, tek yaptığınız akıntıya kapılmak. Ve ben zaten bunu yapmamak için yazı yazmayı seçtim.

Tüm bu söylemleri üstlenenlerin popülizm batağına düştüğünü ve bataktan kendine bir çevre yonttuğunu düşünüyorum yani bir çıkarları var. Bu söylemi sahiplenen isimleri alttan alta takip ediyorum ve onlara işlerini ne kadar iyi yaptıklarından bağımsız, bazı köşeler veriliyor. Bu kişiler, evrensel doğruları söylemiyor; kendi azınlıklarını şımartan, kendi dar çevrelerini besleyecek konfor alanları oluşturuyor. Ve kısa dönemde popüler olan onlar olacaktır ancak uzun vadede pek de hatırlanmayacaklardır.

Cioran, ancak ömrünün sonunda bilinir bir yazar oldu. Çünkü sinik bir üslubu vardı, tatsız şeylerden bahsediyordu. Ama yayıncı çevreler, onun artık zarar veremeyen; tehdit oluşturmayan cesedini bir sermayeye çevirdiler ve yazarlığını, genel kitleye pazarladılar. Bugün, kitle çok fazla Cioran okuyor, bu yazarın anlaşıldığından, artık huzur bulduğundan değil sistemce içerildiğinden kaynaklanıyor. Hangi çevrelerin bu yazarları pazarladığına çok dikkat edelim ve ne şekilde pazarladıklarına. 

Bizdeyse bu tür bir yazgı, Oğuz Atay’da vardır. Onun sinik, ideolojiler üstü dünyası, belli ki kendi döneminde sevilmedi, tehdit olarak algılandı fakat şimdi genel kitle ilk onu okuyor. Atay, dergilere kapak oluyor ki Tutunamayanlar’da yazar kendi akıbetini biliyor olsa gerek, varlığının nasıl tüketileceğini birkaç pasaj üzerinden çok güzel aktarır. Keza yeraltıcılar. Hiç de yeraltı filan değillerdir. Basbayağı ağır toplardır. Ballard, yeraltının Calvino’su olarak pazarlandı, böyle olmasının bir sebebi var işte, bu bir halkla ilişkiler; bir hakikat söylemi değil bu. Burroughs, Kerouac’a göre büyük, Swift kadar büyük bir hicivci ama yazar, bir yeraltıcı olarak sanki herkesçe bilinmeyen; herkesin damak tadına hitap etmeyen biri olarak, nadir olan’ın marjinalize ve popülize edilerek sıradan okur’un dünyasını kazanmak suretiyle popülerleştirildi. Sadık Hidayet’e veya Orhan Pamuk’a doğunun kafkası demek gibi. Niçe, çok agresif; çok zor fikirlere sahip, zor da bir dille yazan bir retorikçi ve kendi döneminde okunmadı. Ama ölümünden sonra, yirminci yüzyılda hakkında methiyeler düzüldü. Kendi yaşamının son bölümünü ise hiç konuşmayarak geçirdi. Schopenhauer keza. Hegel’in yanında pek de gözde biri olarak algılanmadı. Seçkin çevreler içinde yaşamını geçiren bir aristokrat olmasına karşılık, felsefesini geniş kitlelere aktaramadı. Ta ki ölene dek. Felsefesi eşitlikçi, özgürlükçü değil tıpkı Nietzsche’ninki gibi hedonizmi ve dolaylı olarak güç ve arzu problemini sorunsallaştırıyordu. Döneminin aydınları modern devleti ve burjuvayı besleyecek felsefi temeller inşa etmekle meşgulken (marx, hegel) Schopen ve Niçe, idealist özne’yi temele alan tuhaf felsefeleri yüzünden dışlandılar. Ve sermaye, onlar birer tehdit olmaktan çıktıklarında, kendilerini deha diye aktarmaya başladı. Bugün bu iki düşünüre atıf yapmayan pek az yazı yazılıyor. Sözgelimi, Schopen’in İstenç ve Tasarım Olarak Dünya’sının Türkçeye tümden kazandırılması iltifatlara boğuluyor. Schopenhauer, felsefesinde Uphanishad’ların ve Vedalar’ın yazarlarını övdü, yaşamın kabusuna karşı arkaik Hint’in bilgelik öğretilerine, otantik olmayan hakiki bir ilgiyle sığındı. Bugünse Hint, burjuvanın oyuncağına; spiritüalistlerin safsatalarına döndü, sermaye Hint’i tüketti. Hint’i tüketen tüm bu insanlar; Atay’ı, niçeyi tüketen insanlarla aynı çevreden çıkıyor, bu tesadüf değil. Post-truth, sinik ve sol gibi gözüken; muhalif taklidi yapan sermayeci bir çevre bu. Aldanmamak ya da hangi ideolojik tavrın benimsendiği veya neyin benimsenmediği konusunda dürüst olmak gerekiyor.

Tarih okuduğunuzda, tepe’nin her fırsatta alt’ı nasıl horgördüğünü tecrübe edersiniz. Yönetim ve kültür sistemleri, halka; vatandaşa atıf ve methiyeler düzer ama bu hakiki bir söylem değildir, tek yapmak istedikleri insanları kandırıp kendi dar iktidarlarını kurmaktır. Varlığını hakikate, özgürlüğe bina eden bu azınlık düzen grupları; haklarında mutlak onaylayıcı davranmazsanız sizin başınızdan talih kuşunuzu eksik eder.

Modern tarihin ekseni, Yunan ve Roma’nın pagan övgüsüyle açılır. Oysa her iki toplumda da kölelik vardır ve bu halleriyle medeni açıdan, çağdaşı oldukları toplumlardan bir farkları yoktur aslında ama Yunan ve Batı Avrupa kültür ekseni sözgelimi, Diyojen ve Nietzsche’yi kendi dönemlerinde küçümsemiştir. Diyojen, Yunan’daki kastı ve sınıflar arası adaletsizliği eleştirip basit ve çileci bir yaşamda özgürlük bulmuştur. Bir akademi de kurabilirdi öyle değil mi, hiç de aptal birine; eğitmenlik yapamaz bir cahile benzemiyor. Batı akademileri nice cahili baştacı etmiş, bu kişiler azınlık cemiyetlerin statükolarını besleyecek dini veya politik felsefeler üretmişler ama bir Niçe, bir Diyojen kadar genel kitle tarafından insanüstü övgülere tutulmamışlardır. Aklın hükmünden, medeniyetin darboğazından kaçanların yeri kendi pagan doğaları, kendi dünya dışı ilahiyatlarıdır. Niçe’nin Zerdüşt’ü öylesine, tarihsel bir figür değildir.

Dileyen dilediğini yapabilir ama tam olarak ne yaptıklarını keşke insanlardan gizlemeseler. Ben sinik biri olarak, olanı biteni çok umursamam. Beni bir gün bir yerde bir gün başka bir yerde görebilirsiniz. Çünkü başka çare bulamadım kendim olmaya, sürünerek ve omurgamı sökerek hareket etmek, bana sürat sağladı, bunu keşfettim.

Son tahlilde, algı hatalarından bahsettim bu yazıda. Nasıl yanılabildiğimizden. Bugün Niçe gibi görünen şey nasıl o kişinin hakikati değilse feminizm gibi görünen şey de gerçek anlamda egalitaryan (eşitlikçi) bir feminizm değil, liberal bir feminizmdir. Bu iyi okunmalı. Liberal olmasıyla da bir sorunum yok sonuç olarak, sadece işin özüne varmaya; olayların göründüğü gibi olmadığını aktarmaya çalıştım. Eleştirdiğim şeylerin karşısına, “şu bundan daha doğrudur” diye mutlak bir “haklı taraf”ı koymuyorum. Tek yaptığım, tüm yazma çabamı, ‘anlam’ üzerine bina etmek ve hicvettiğim sistemlerde bariz bir anlamsızlık olduğunu, insanların da buna nasıl kapıldığını ifşa etmek.

Yükselen feminizm değil, liberal; amerikan tip sol ve onun kullandığı yeni dişil ikonografi, kadını sömürmeye; ona özgürlük verdiği yanılgısı ardına gizlenerek devam ediyor. Bu durum sanat ve söylemde yeni bir eşik yaratıyor: ya kendinizi sansürleyecek bu sulara hiç girmeyecek ve bu yeni paradigmayı hiç eleştirmeyeceksiniz ya da eleştirecek ve seksist, mizojinist; kuir düşmanı gözükmeyi göze alacaksınız.

İşlerin bu denli cinsiyetleşmesinin kişileri asosyal ve aseksüel yapmaktan öte bir işlevi olamayacağını; çünkü sağduyu ve özgürlüğe dayalı bir sansür ortamı içinde kalan entelektüelin tam da bu iki kimliği yavaş yavaş yitirmeye başlayacağını düşünüyorum.

Böylesi bir koşulda saf bir sevgi duyumuna da erişemezsiniz. Sevgi de politik bir sermayeye dönüşür. Dediklerimin saçma olduğunu düşünenler, bizzat kendileri olanı biteni tecrübe ederek fikirlerimi deneye tabi tutabilirler. Bunları iki üç günde meydana getirmedim, çok uzun süreli, yılları kapsayan bir gözlemin sonucudur bu çıkarımlar.

Birbirimizi sevmeyi; linguistik ve politik muğlaklıklar üzerinden erk edinmeden, saf ve doğal bir sevgi üzerinden sağlamayı yeniden öğrenme vakti sizce de gelip geçmiyor mu? Kimlikten, saftan, sınıftan, tersine bir seksizmden arınarak; yol arkadaşına veya sevgiline sarılabilmenin anısal hissi, kaybettiğimiz bir şey olarak, bir nostalji olarak anılmadan önce, tüm bu sınırların suni olduğunu kavramamız gerekiyor.

Sevgiye inancı kalanlar için geçerli elbette bu. Daha, iki önceki yazımda, sevginin tehlikelerini de sergilemeye gayret etmiştim.

.

.

.

Not: Pandemiyle birlikte mecburi olarak biyopolitik bir düzene girdik. yani sarılmak bir risk artık. hatta sarılma arzusu, ilişkileri bitirebiliyor. Sarılmanın yeniden mümkün olabileceği koşulları beklerken, neden şimdi daha liberal, bireyselci ve muğlak fikirlerimizin olduğunu da sorgulayacak zamanımız olduğunu düşünüyorum.

Önce Yalnızlığı Örgütle, Sonrası GELECEK

Pandemiyle boğuşulan şu günler, kişiyi ikili ilişkilerine dönmeye ve yaşamını bütünüyle sorgulamaya iterken daha öncesinde de bir epidemi olarak “teşhisi” konmuş yalnızlığımızın gün yüzüne çıkmasını ve ilişkilere dair kör olduğumuz noktaların açığa çıkmasını sağladı. Evler, duvarlar, ekranlar, ucunda nasıl birinin olduğunu dahi unutur hale geldiğimiz telefon görüşmeleri… Evden çalışma fikrinin yerleşmesiyle birçok insanın (ülkemiz gerçekliğinde şanslı azınlık da diyebiliriz) günlük rutininin büyük bir kısmı artık daralan duvarların çerçevelediği ekranların karşısında geçmekte. Can Yücel olabilseydik çoğul türküler söylerdik ancak olamayanlar olarak ekrandan alabildiğimiz kadarını almaya ve evde olmamıza dayanarak her daim müsait olduğumuzu varsayan işverenlerimize verebildiğimiz kadarını vermeye (ülkemiz gerçekliğinde işsiz olmayan “şanslı” azınlık da denebilir) çabalamakla yetindik.

Yine bir ekran önü aktivitesi olarak kısa bir süre önce izlediğim, yalnızlığın farklı tonlarının konu edildiği Azizler filmindeki karakterler pandemi öncesi insan manzaralarını absürt bir dille gözler önüne sermekte. Filmin eleştirisi bir yana konunun güncel ve zamandan bağımsız oluşu izlerken odağıma aldığım nokta oldu. Filmin ismi, film boyunca yalnızlıkla tek barışık karakter olan Aziz karakterine nazire edercesine çoğul. Yalnızlığın ızdıraplarıyla çalkalanan hayatlara inat herhalde kendimi diğer karakterlere daha yakın görmüş olmalıyım ki karşı koyamadığım bir öç alma duygusuyla Aziz karakterinin pandemi şartlarında bir evde tek başına neler yapabileceğini merak etmeden duramıyorum.

Her ne kadar Aziz’i haklı çıkarmak istemesem de günün getirdikleriyle giderek etkisini arttıran yalnızlık ve bizleri zorunlu bir yalnızlıkla kendimizi korumaya iten bu yeni dönemde, insanın yalnızlığını ehlileştirmesinin zorunlu bir hal aldığını itiraf etmemiz gerekmekte. Theodore Zeldin, İnsanların Mahrem Tarihi1 adlı eserinde tarih içerisindeki mikro hikâyeler üzerinden bir çok konuya değiniyor, kitabın bir bölümünde de yalnızlığın ehlileştirilmesine yönelik çeşitli yöntemlere işaret ediyor. Ne acıdır ki bu yöntemlerde dahi insan evladı kendi içinden bir başkasını çıkarmayı hedeflemiş gibi görünüyor, adeta yalnızlığına başka bir ortak (kim bilir belki de Can Yücel şiirinde yalnızlığıyla bu sebeple konuşuyordur) bulmaya çalışıyor. Bu ortak kimi zaman tuhaflık, kimi zaman huzur, kimi zamansa ilahi bir güç. Yalnızlığımızın üstünü örtecek bir arkadaş edindiğimizde işlerin daha kolaylaştığı hissine kapılmak insanı rahatlatan bir durum olsa gerek.

Zeldin’in kitabında geçmiş çağlarda bu durumla başa çıkma yöntemlerine baktığımızda geçmişle benzer öze sahip, yalnızlığa bağışıklık kazanma metotlarının değişen çağlara rağmen varlığını koruyor olması yalnızlığın insanın sürekli içinden çıkmaya çalıştığı bir sorun olduğunu yüzümüze vuruyor. Yalnızlıklarına bağışıklık kazanma yolunda kullandıkları yöntemden dolayı “eksantrikler” olarak adlandırılmış gruptan biri olan, 1800’lü yılların ilk yarısında yaşamış Beşinci Portland Dükü’nün yalnızca tebdili kıyafetle dolaşırken özgür hissetmesiyle günümüzde genellikle sosyal medya üzerinden anonim kimliklerin kullanımı sırasında (ülkemiz gerçekliğinde politik paylaşımlar dışında) oluşan özgürlük algısının benzeştiğini söyleyebiliriz. Konunun zamandan bağımsızlığına vurgu yapmışken Yorgos Lanthimos’un yönetmenliğini yaptığı The Lobster (2015) filmiyle bağdaştırdığım bir noktaya değinmek istiyorum. Bekâr olmanın bir diğer ifadeyle yalnız olmanın yasadışı olduğu bir toplumun anlatıldığı filmde, Lanthimos filmin geçtiği zamana dair bir ipucu vermezken aslında yaratılan distopyada, belirtilen sorunların evrenselliğine ve zamandan bağımsız oluşuna vurgu yapıyordu.

Yalnızlık ve ona bağışıklık kazanma hali her ne kadar bireysel bir mesele olarak görülse de toplum üzerinde oluşturacağı etkiler dolayısıyla iktidar sahiplerinin elinde kullanılmaya değer bir mesele olmaktan kaçamadı. İçinde yaşadığımız dünya düzeni bir yandan yalnızlığı kutsarken bir yandan da ceza evlerine F tipi hücre koşullarını getirerek yalnızlığı bir ceza yöntemi olarak kullanma ikiyüzlülüğünden çekinmiyor. Hapishanelerdeki binlerce tutsak ve ehlileştirilememiş yalnızlıklarına saplanmış “dışarıdaki” milyonlar benzeşen bir ironinin iki kutbu sanki. İçerdekilerin ve dışarıdakilerin özgürleşebilmek için yıkmaları gereken biri insan yapısı diğeri farazi fakat taştan daha soğuk duvarları var. Johann Hari’nin Kaybolan Bağlar2 adlı eserinde kurduğu şu cümle “dışarıdaki” yalnızların durumunu özetliyor gibi: “Ancak duvarların arkasında kendini güvende hisseden insanların duvarlarını yıkmak hapishaneden kaçış değil, istilaya uğramak gibi oluyor.”. Kişinin etrafına duvarlar örüp izole alanını yaratması ehlileştirilmiş bir yalnızlıktan ziyade kusursuz bir F tipi. Tam da “toplum mühendisliği” ile iktidar sahiplerince yaratılmak istenen prototip. 

Yüzyıllar boyunca insan evladının ehlileştirip törpülemek istediği bu durumu çözmesi ve çözmek isterken başkaca sorunlarla yüzleşmesindeki temel zorluk ne oldu? Adam Phillips’in Kaçırdıklarımız3 adlı eserinde yer verdiği Psikanalist Joseph Sandler’ın “acı çekmek ben ile ben ideali, olduğumu düşündüğüm kişiyle olmak istediğim kişi arasındaki mesafenin sonucudur.” ifadesinden yola çıkarak insanın kendisiyle baş başa kalmasının iç çatışmayı arttırdığı ve yalnızlığı ehlileştirmedeki en caydırıcı etken olduğu tespiti yapılabilir. Fatmagül Berktay’ın Tarihin Cinsiyeti4 kitabındaki şu ifadeleri tespiti olumluyor: “Nietzsche, kişinin kendisine karşı mesafeli davranma ya da kendisinin “ötesi”ne geçme yetisinden söz eder. Onun açısından, “bugünkü ben” ile “olmaya çalıştığım ben” imgeleri arasındaki mesafe ve kendilik içindeki bu mesafeye ilişkin farkındalık, kendiliğin oluşturulması ve geliştirilmesi için gerekli.”. Zeldin’in kitabının ilgili bölümünde yer verdiği Jan-Jacques Rousseau’nun “kendi kendimle baş başa kalmanın sıkıntısı içime korku salıyor.” alıntısını da aynı yerden okumak mümkün görünüyor. Yani kendimizi aşmak için çıktığımız bu yolda çoğu zaman yine kendimize takılıp düşüyorduk.

İnsan yalnızlığının ehlileştirilmesi kişinin özgürlüğüne ulaşmasında önemli bir basamak, kendiyle barışması için bulunmaz bir yol. Kendini kabul edip her türlü saldırıyla baş edebilmesine açılabilecek bir kapı. “Öteki”yi anlama, sevme ve ötekiler için mücadele etme yoluna doğru atılabilecek bir adım. Kurtuluşun tek başına olmadığının su götürmezliğinde hep beraberleşebilmeliyiz ki bunun ilk adımı kendimizi kabullenebilmekte, yalnızlığı ehlileştirebilmekte.

“Kendi omzuna tırman; başka türlü nasıl yükselebilirsin ki ?”5

.

.

1 Zeldin,T. (2020). İnsanlığın mahrem tarihi. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

2 Hari, J.(2019). Kaybolan bağlar: depresyonun gerçek nedenleri ve beklenmedik çözümler. İstanbul: Metis Yayıncılık.

3 Phillips, A.(2017). Kaçırdıklarımız: yaşanmamış hayata övgü. İstanbul: Metis Yayıncılık.

4 Berktay, F. (2003). Tarihin cinsiyeti. İstanbul: Metis Yayınları.

5 Nietzsche, F. (2018). Böyle Söyledi Zerdüşt (M.Tüzel, Çev.). İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Avm, Tüketim ve (Öz)eleştiriye Dair Notlar

Şu sıralar hayatımız büyük oranda Covid-19 ve etkileriyle şekilleniyor. Neredeyse ülkenin her bölgesinde uygulanan sokağa çıkma yasakları, birçok şehre giriş-çıkışın kısıtlanması, maske kullanma mecburiyeti ve sosyal mesafe gereksinimi ister istemez hepimizin hayatının bir parçası haline geldi. Karantina günleriyle birlikte sekteye uğrayan ilişkilerimizin yanı sıra tüketim pratiklerimiz de günden güne değişmekte. Her ne kadar Avm’lerin ilk açıldığı gün ziyaretçi sayısı bir milyon iki yüz bini[1] bularak kamuoyunda büyük tepkilere neden olsa da, ne yazık ki bu ülkenin tüketime/alışverişe olan yatkınlığı yalnızca Avm’lerle sınırlı değil.

Avm’lerin açılmasından sonra basına yansıyan haberlerin genelinde göze çarpan iki nokta var. İlki Avm önlerinde uzun kuyruklar oluşturan ‘doyumsuz, bilinçsiz’ tüketicilere gösterilen sert tepki(ler). İkincisi ise; parklardan, sahillerden hatta camilerden önce Avm’lerin açılmasına müsaade eden iktidara duyulan öfke. Ne var ki bu görüşlere katılıyor olmamız Avm’lerle ilgili yapılan haberlerin niteliksel bir tüketim eleştirisi barındırmasından ziyade gündelik siyasetin temsilinden ileriye gitmediği gerçeğini değiştirmiyor. Eğer Avm’lere ya da iktidar politikalarına tüketim bağlamında nitelikli eleştiriler duymak/yapmak istiyorsak öncelikle nasıl bir tüketici olduğumuza dair çözümlemelere ve ciddi bir (öz)eleştiriye ihtiyacımız var.

Sokağa çıkma yasakları açıklanmaya başladığı ilk günlerden beri Türkiye’nin tüketim haritasını anlık olarak yayınlayan bir web sitesinde [2] kısa süreli periyodlarla zaman geçiriyorum. Platform “hepsiburada, gitti gidiyor, trendyol gibi[3]” gibi satış oranı çok yüksek e-ticaret sitelerinden verilerini değil yalnızca daha küçük çapta e-ticaret sitelerinin anlık tüketim verilerini aktarmasına rağmen sonuçlar oldukça şaşırtıcı. Bijuteriden lüks yemek takımlarına süslü eşyalardan tutun renkli masa örtülerine kadar binlerce ürünün satışı saniyelik aralıklarla gözünüzün önünde beliriveriyor. Elbette satın alınan bu tüketim nesnelerinin -belirsizliğin yoğun olarak yaşandığı- zorlu karantina sürecindeki hayati gerekliliği epey tartışılır. Ancak tartışmaya açmamız gereken asıl konu; yasaklar bittiği anda soluğu Avm’de alan kitlelerin tutkusuyla, internette beğendiği bir ürünü yakın zamanda giyemeyecek olsa bile sırf indirime girdiği için sipariş veren kişilerin arzusunu aynı oranda kışkırtan sistemdir.

Günümüz insanının bu sistemde tüketime olan bağımlılığının temelleri bir türlü tatmin ol(a)mayan huzursuz dünyasını nesneler aracılığıyla ferahlatabilme umudunda aranmalıdır. Küçük de olsa bir hediyeyle kendini özel hissedebilme/hissettirebilme arzusu aynı zamanda hepimizin içinde taşıdığı modern bir yalnızlığa işaret eder. Bu boşluk hissinden çıkar sağlayan sadece büyük şirketler, iktidar(lar) yani dolayısıyla içinde yaşadığımız sistemdir. Bu ittifak kemikleşmiş bir bütündür. Kitlelerin gereksiz tüketim aracılığıyla kendilerini ilk farklı ve mutlu hissetmeye başladığı andan itibaren onları kıskacına alarak sıradan bir ‘nesne’ haline getirmekte gecikmezler. Ne yazık ki yüzyıllardır ne iktidar(lar)a ne de onun nesneleştirdiği tüketime meyilli zihinlere saldırmak bu sistemi yıkmakta başarılı olamamıştır. Yanlış anlaşılmasın, iktidarın tüketim politikalarını savunmak değil amacım ancak eğer bu sistemi değiştirmek gibi büyük iddialarımız varsa buna kitlelere hakaret etmekle veya iktidar nefreti kusmakla değil eleştiri oklarını biraz da kendimize çevirmekle başlayabiliriz.

Önceliğimiz kendini sürekli inkar edecek şekilde kurgulanmış; aynaya bakması kolay ancak kendine bakması zor olan biz modern tüketicilere sistemin parçasından ziyade ta kendisi olduğumuzu hatırla(t)mak olmalıdır. Bu da yalnızca eleştirel düşünceyle mümkündür. Eleştirel düşünce kitlelere dikta edilmesi ya da onları hor görmek için kullanılan kitlesel bir düşünce sistemi değil, bireyseldir; gücünü zihinsel bir kavrayış olmasından alan, anlamaya teşne bir idrak biçimidir, bir tercihtir! Bu tercihler bizlere sistemden soyutlanmak ya da ondan kaçmak yerine onu sarsmanın, değiştirmenin ipuçlarını verebilir.         

Herman Merville’in ‘Katip Bartleby’[4] adında çok şık bir öyküsü vardır. Ana karakter Bartleby bir anti-kahraman olarak kurgulanmıştır. Çalıştığı iş yerinde bir gün kendisine verilen tüm işleri “yapmamayı tercih ederim” cümlesiyle savuşturmaya başlayan kahramanımız bizlere günümüze kadar gelen naif ama çok güçlü bir direniş biçimi sunar. Kitabın çevirmenliğini de yapmış olan Utku Özmakas bizlere bu tercih biçimini son derece güçlü ifadelerle aktarmıştır: “Avukatlık bürosunda kâtiplik yapan Bartleby’nin naif bir reddedişle başlattığı direniş sarmalı, dünyaya dair esaslı bir bakış açısına dönüşür. Son derece basit görünen bu “tercih”in alışılmış davranışlar bütününü uğrattığı çaresizlik karşısında duyulan haz, büyük değişimlere yol açan yangınların küçük kıvılcımlarla alevlendiği gerçeğini de bir kez daha hatırlatır.”[5]Bu basit gibi görünen “yapmamayı tercih ederim” ifadesini genişletmek modern tüketim buyurganlığına nasıl bir çözüm sunabilir ?

İş yerinize daha kolay ulaşmak, ailenizle seyahat etmek için elbette bir araç satın alabiliriz ancak daha zengin gözük(ebil)mek için büyük bir borcun altına girerek hayat standardımızı düşürmek bir tercihtir. Her sene giymediğimiz eşyaları ihtiyaç sahiplerine dağıttığımızda yaşadığımız o gereksiz gururu yaşamak yerine bu yıl gardırobumuzu ihtiyacımızdan fazla eşyayla doldurmamanın hazzını tatmayı da tercih edebiliriz.  Ailelerimizin evi, vitrinleri göstermelik eşyalarla doldurmasından şikayet edip kütüphanelerimizi okumadığımız kitaplarla, evi pahalı dekoratif eşyalarla doldurmamanın bizim elimizde olduğunun farkına varabiliriz. İktidarın bin bir türlü israfından, lükse düşkünlüğünden şikayet edip her şey dahil kahvaltıların sırf ücretini peşinen ödediğimiz için tabaklarımıza aldığımız ama dokunmadığımız besinlerin çöpe gitmesine dur diyebiliriz.[6] Eğer senede yalnızca birkaç gün turistik olarak yurt dışına çıkabilmek için on iki ay boyunca borcunu ödemek zorunda kaldığınız bir kredi kartımız varsa onun borcunun yıllardır neden bitmediğini ve neden asla bitmeyeceğini düşünmeye başlayabiliriz. Yalnızca bir hafta tatil yapabilmek için neden tüm yıl boyunca çalışmak zorunda olduğumuzu ve sıklıkla sosyal medyada gezinmek, fotoğraf çekmek ve maillerimizi kontrol etmekle sınırlı olan akıllı telefonlarımızın neden maaşlarımıza uygun bütçeli olanı değil de maaşımızın üç-beş kat yüksek fiyatlı olanı tercih ettiğimizi sorgulamayı deneyebiliriz.

  © Ersin BERK / 2018 / İstanbul

Yıllar önce Türkiye’nin önemli bir mobilya/dekorasyon mağazasında çektiğim bu fotoğraf bizlere hala içinde bulunduğumuz çirkin sistem hakkında çok önemli göstergeler sunuyor. Her ne kadar bu sistemin pandemi süreciyle birlikte çeşitli yıkımlara uğrayacağı iddia edilse de bunu mümkün kılacak olan tepkisellik yalnızca irademizde, tercihlerimizde gizli. Görselde de görüldüğü gibi: Alışveriş torbamızı (hala) daha büyük sepet ile değiştirebilir ya da Katip Bartleby’nin mirasından referansla artık ‘satın almamayı (da) tercih ederek” fikrimizi gerçekten de değiştirebiliriz!   


[1] https://www.haberturk.com/avm-lere-kac-kisi-gitti-2677916-ekonomi

[2] https://canli.ideasoft.com.tr/?fbclid=IwAR19SZ7Tix1ahNPyWqPpxlNzYv7ERe4C4ilO8C7SmmIrVUj-GTuu-XDXoqs

[3] https://shiftdelete.net/en-iyi-10-alisveris-sitesi/2

[4] Herman Merville, Katip Bartleby, İstanbul, Sel Yayınları, Kasım 2019, Çev: Utku Özmakas.

[5] https://www.academia.edu/40844869/Katip_Bartleby_-_Herman_Melville

[6] https://t24.com.tr/haber/serpme-kahvalti-yilda-100-milyar-lira-israfa-neden-oluyor,839446

Replikas – Vakt-i Kerahat

Sen yoktun doğduğunda olduğunu ben duydum
Taşımla toprağımla beşiğini ben kurdum
Küçüktün doyamazdın yemeğini ben buldum
Haydi gel anlat bana benimle nasıl güldün

Ben yoktum doğduğumda olduğumu sen duydun
Elimden kollarımdan dostum diye sen tuttun
Düşmanız deme bana alnından bir ben öptüm
Ne oldu söyle bana beni neden ağlattın

Hiç yoktum doğduğumda olduğumu ben duydum
Dişimle tırnağımla varlığımı ben buldum
Uzandım tutup çektim tam arkamdan vuruldum
Ne yaptım ne ettim sen beni neden öldürdün

hrant’a.
Vazgeçmiyoruz.
Ahparig!
Hrant13

Çevirmen Işık Ergüden’den Yapı Kredi Yayınları’na Açık Mektup

Yapı Kredi Yayınları Okur ve Çevirmenlerine Açık Mektubumdur,

Ben, Işık Ergüden. Bu açık mektubu, Yapı Kredi Yayınları’nın yıllardır basmakta olduğu ve Şubat 2019’da 43. baskısını yapmış olan Amin Maalouf’un Tanios Kayası kitabının çevirmeni sıfatıyla yazıyorum. Söz konusu kitap için yayıneviyle yapmış olduğumuz sözleşme gereği kitabın her yeni baskısından brüt yüzde altı oranında bir ödeme almaktaydım. Bu ödeme yıllara ve baskı sayısına göre değişmekle birlikte yılda 2000 tl ile 4000 tl arasında bir miktara denk düşmekteydi. Söz konusu kitap genel olarak yılda bir kez, ender olarak da iki kez baskı yapıyor ve yayınevi baskı sayısına göre yukarıda telaffuz ettiğim miktarda parayı kitabın basılmasından üç ay sonra çeviri karşılığı olarak tarafıma ödüyordu.

Yakın dönemde yayınevinin muhasebesi tarafından aranarak brüt yüzde altı oranındaki çeviri ücretinin yayınevi tarafından düşürülmek istendiği tarafıma bildirildi. Öngördükleri oran “brüt yüzde iki” idi. Bu koşulu kabul etmeyeceğimi, “çay parasına” çeviri yapmamın kabul edilebilir olmadığını belirttim. Karşılığında gönderdikleri tek taraflı fesih beyanında “muhatap ile yapılan şifahi görüşmelerde, sözleşmenin uzatılması noktasında ticari şartlarda mutabık kalınamamıştır” ibaresiyle aramızdaki sözleşmeyi tek yanlı olarak feshettiklerini belirttiler.

Bu durum, çevirmenlere dayatılmak istenen kölelik koşullarının somut bir örneğidir. Türkiye’de tamamen güvencesiz koşullarda, hiçbir sağlık güvencesi ve emeklilik olanağı, tek bir ücretli tatil günü olmaksızın, asgari ücretin altında gelirlerle hayatta kalmaya çalışan kalifiye emek sahibi çevirmenler açısından çevirdikleri kitapların yeni baskı yapmasının ve bu baskılardan ücret almanın bir tür “olmayan ikramiye” ya da “olmayan emeklilik” anlamına geldiğini, keza kitap çevirmenliğinin diğer sorunlarını “Kitap Çevirmenliğinin Kölelik Hâline Doğru” başlıklı yazımda belirtmiştim ( https://t24.com.tr/k24/yazi/cevirmenlik,2026 ).

Yapı Kredi Yayınları Amin Maalouf ve “Tanios Kayası” okurlarının yıllardır bildiği ve tanıdığı bu nitelikli çeviriyi reddedip verilen emeği (ve tarafımdan yapılan çeviriyi) ıskartaya çıkarıp çöp haline getirmekte, üstelik kitabın yeni yapılacak çevirisinde eski çeviriden “faydalanma”, açık tabirle “intihal” ihtimalini apaçık ortaya koyarak kitabın eski çevirmenini tedirgin ve teyakkuz halinde tutmakta, ayrıca kitabın çevirisine talip olacak yeni çevirmen için de olası bir mayınlı alan yaratmaktadır. Yapı Kredi Yayınları’nın yarattığı bu çok yönlü mağduriyetin temelinde, yılda 2000 tl ile 4000 tl arası bir parayı ödemekten imtina etmesi, yani “çoksatar” nitelikteki kitapların çevirisini tek seferde ödenecek bir miktar parayla kapatıp bütün kârı gasp etme talebindeki neoliberal yayıncılık zihniyeti yatmaktadır.

Üstelik güvencesiz çalışma koşulları çerçevesinde çevirmenlerin bir sendikası; görev tanımı gereği çevirmenin hakkını aramakla mükellef, görev tanımı gereği buna zorunlu ve bununla bağlı bir örgütlenmesi mevcut değildir. Dolayısıyla “yasallık” görüntüsü altındaki bu “bir tür işten çıkartma”, bir tür “taşeronlaştırma”, bu emrivaki karşısında çevirmen şahıs olarak tek başına mücadele etmek mecburiyetindedir.

Çevirmen emeğini köle emeğine dönüştürmeye yönelik bu politikayı bastıkları ve yayımladıkları kitapların çizgisiyle, ruhuyla nasıl bağdaştırdıkları sorusunun cevabını yayınevine bırakmak üzere, böyle bir tavrı benimsemeyeceğine inandığım kitap okurlarına ve bu kölelik koşullarını kabul etmeyeceğini düşündüğüm çevirmenler ile çevirmen dostu yayınevlerine teşhir etmeyi, keza yurtdışındaki yayıncılara da bildirmeyi görev bildiğimi belirtmek isterim.

Bu açık mektubun duyulmasına katkı sağlayacak, duyarlılık gösterecek, tavır alacak herkese şimdiden teşekkürler, saygılar.

Işık Ergüden