Menü Kapat

Kategori: gündem (sayfa 1 / 37)

Bir Ekonomik Yanılsama : DOLAR

 “Kur üzerinden bizimle savaşmaya çalışıyorlar”, ”Kredi Kuruluşlarının provakasyon amaçlı hareketleri bunlar”, “Dolar istediği kadar yükselsin, onların doları varsa bizim de halkımız var…”

Son dönemde, doların Türk lirası karşısındaki yükselişiyle ilgili sık duyduğumuz açıklamalardan bahsediyorum. Peki gerçekten dolarsız da yaşayabilir miyiz? Doların yükselişi bir algı oyunu mu? Bir de nasıl yükseliyor bu dolar, Trump’ın çıkıp ‘Şimdi Türkiye’yi ekonomisinden vuracağız, doları yükseltip onlara büyük bir oyun oynayacağız’ direktifleriyle mi?

Cevap: Elbette bu kadar basit değil.

-Önce dolara ihtiyacımız var mı yok mu buna bir bakalım:

Türkiye; 1980 yılına kadar ithal ikameci, ‘yani ne pahasına olursa olsun yerli üretelim’ anlayışını güttü. 1980-2000 yılları arasında ‘madem içeride verimli üretemiyoruz o zaman dışardan ithal edelim’ diyerek bir serbestleşme yaşadı. Son yıllarda ise ‘ne kadar cari açık o kadar büyüme’ modeliyle devam etmekte.

Hepimizin kulağına aşina bir tabir vardır: “Ekonomik Denge”. Bu dengenin de iki alt başlığı var: İç ekonomik denge ve dış ekonomik denge. Gelgelelim Türkiye’de iç ekonomik denge çoğu zaman açık vermektedir. Bu da dış ekonomik denge açığına yol açar ve dolayısıyla dışarıdan finansman arayışına girer dururuz. Türkiye’nin 2018 Nisan ayı itibariyle net dış borç miktarı 303,2 milyar dolardır. Buna ek olarak Türkiye’de üretiyoruz dediğimiz ürünlerin bile çoğu hammaddesini dışardan alıyoruz. Yani ihraç ederken de ithal etmek zorundayız. Sonuç olarak cari açık veren diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’nin de su götürmez bir biçimde dolara ihtiyacı var. Bu durumda bir kısım beyefendilerin ‘’Batı bizi kıskanıyor, 15 Temmuz’da boylarının ölçüsünü aldılar şimdi de bizi dolarla tehtid etmeye çalışıyorlar!” söylemlerinin, mukabilinde vatandaşımızın “Dolarsız da yaşarız!”ı savunuyor olmalarının, ütopik bir hayal gücüne sahip olmalarından başka bir açıklamasını bulmak mümkün görünmüyor. Bu noktada George Orwell’in “1984” ünden küçük bir alıntıyı yorumunuza bırakıyorum:

Eski despotluklar, ‘Şunu yapmayacaksın, bunu yapmayacaksın’ diye buyuruyordu. Totaliterler, ‘Şöyle yapacaksın, böyle yapacaksın’ diye dayatıyorlardı. Biz ise, insanlara, ‘Sen aslında şusun, aslında şöyle düşünüyorsun, şuna inanıyorsun’ diye bastırıyoruz.

-Kaldıralım gözlerimizdeki perdeyi, nihayetinde ekonomik gerçeklere gelelim:

Sanılanın aksine elinizde tuttuğunuz kağıt paranın, Bretton Woods’un çöküşü itibariyle bir karşılığı yoktur. (doların altın karşılığı vardı artık yok) Kağıt paranın bugün tek karşılığı devletlerin itibarıdır. İtibar ise güven ve istikrar ortamı ister.

Bir ülkede doların değerlenmesi, o ülkede doların az olmasıyla ilgilidir. Basit bir arz-talep matematiği. Yani yukarıda bahsettiğim gibi dolara talep mevcut, fakat ülkede dolar az. Doların az olmasının temel sebebi de  Türkiye’ye yabancı yatırımcı açısından güven eksikliğidir. Bu yüzden Uluslararası Kredi Kuruluşları’nın (Moody’s, S&P, Fitch) Türkiye’nin notunu düşürüyor olmalarının önemsiz bir konuymuş gibi gösteriliyor olmasının kabul edilebilir bir yanı yoktur.

 

Peki nasıl çoğaltacağız Türkiye’de doları?

Eğer bir ülkede cari açık söz konusuysa bunun finansmanı için en iyi yol doğrudan yabancı sermaye yatırımlarıdır. Yabancı yatırımcı da dış güzelliğimize gelecek değil. Bunun kısa ve uzun vadeli olmak üzere 2 yolu var:

Kısa vadede, kurun hızla yükseldiği ve dolayısıyla bunun enflasyonu artırdığı bir ortamda Merkez Bankası’nın “tam bağımsızlığını” sağlayarak, beklenti üstü bir faiz belirlemesi; sıcak para girişini sağlayıp iç piyasayı rahatlatırken, TL’nin değerlenmesine neden olacaktır. Bu da kur yükselişinden kaynaklı maliyet enflasyonunun önüne geçilmesine yardımcı olur. Talep enflasyonu da aynı şekilde etkilenir. Merkez Bankası, -zannımca- bir nebze bağımsızlığını sağlayarak, 13 Eylül 2018 tarihi itibariyle, politika faizi olan bir hafta vadeli repo faizi; yüzde 17,75’ten yüzde 24’e yükselterek  bunu uygulamış oldu. Böylece faizde 625 baz puan artış gerçekleşti. (Bu yaz başından beri bekleniyordu.) Faizin artmasıyla birlikte piyasada talep azalacağından enflasyon artışlarının da durması beklenir. Enflasyonda talebin önü kesilmiş olacağından, bu etkiyle birlikte TL’nin değeri artar.Fakat sadece faizi artırarak sağlanacak geçici düzeltmeler, yapısal sorunların olduğu ve bu sorunların riskleri yükselttiği bir Türkiye’de çok derin bir etki yaratmaz, sadece biraz zaman kazandırır ve zaten bir süre sonra etkisini yitirir. O noktaya varıldığında faizi artırmak da çözüm getirmemeye başlar. Üstelik sıkı para politikası anlamına gelen faiz artırımının, düşük maliyetli para bulup  yatırım yapacak olan yatırımcıyı yüksek maliyetler dolayısıyla yatırımdan caydırması ve bunun büyüme açısından olumsuz etkisi de unutulmamalıdır.

Uzun vadede ise büyümenin ithalata bağımlı yapıdan kurtarılması ve cari açığın düşürülmesi (ki bunun için iç tasarrufları artırmak ve üretimin ithalata bağımlı yapısını yerli girdilere yöneltmek gerekir), enerjimizi dışarıdan tasarruf ettiğimiz için; enerji tasarruf önlemlerinin alınması, kurumların bağımsızlaşması, Ar-Ge bütçelerinin artırılması ve hatta bana göre eğitim reformlarının artırılması gibi radikal yapısal reformlara ihtiyaç var. Benim tasarrufum, Türkiye’nin bir an önce “daha az cari açık daha çok iç üretim” modeliyle devam etmesi gerektiği yönünde. Tabi bunun da ekonomide her “seçim-feragat” ikilisinde olduğu gibi riskleri var. Bunu yaparken dış rekabete açıklığı sağlayamazsak kamu kesimi açıklarına düşmemiz kaçınılmaz olur.

Bu konuda, ekonominin çoklu hedeflere ulaşmada tercih yapmaya yarayan bir disiplin olduğunu unutmamak gerekir. Bu yüzden mutlak doğrulardan değil, göreli doğrulardan bahsedebiliriz. Sizin de önerileriniz ve doğrularınız varsa, bunları burada paylaşmanızı ve yorumlarınızı bekliyor olacağız.

kafanı kaldır

bütün arkadaşların senden daha fazla eğleniyor. ayrıca senden daha iyi görünüyorlar, daha maceracılar ve daha başarılılar. eğer bütün zamanını ne kadar muhteşem, çekici ve eğlenceli bir olduğunu kayıt altına almak için harcamasaydın, çevrenden geri kalmayacak mıydın?

tabii ki hayır:
sevdiğin bir arkadaşın ile birlikte telefonunuzu evde bırakarak bir gün geçirin. hashtag’leri, story’leri, like’ları ve bildirimleri siktir edin – iyi vakit geçirip geçirmediğinizi teyit etmek için tanımadığınız birinin onayına ihtiyacınız yok. ayrıca bonus olarak mark zuckerberg’in 24 saat nerede olduğunuzu bilmesine izin vermemiş olacaksınız!

korkmayın. yapabilirsiniz.

İstanbul’da Ölmenin 1001 Yolu

Merhabalar,

Ben iki sene önce Türkiye’de bir sürü terör saldırısı olurken çektiğim olağan görüntülerden “İstanbul’da Ölmenin 1001 Yolu” isimli bir video yapmıştım. Zamanla, bu video başka şeylere evrildi, ama Türkiye’nin son krizlerinden etkilenerek bu ilk halini tekrardan yayınlamaya karar verdim.

Bu video zamanında benim ve tanıdıklarımın hislerime tercüman olmuştu, belki sizin de işinize yarayabilir diye düşünüyorum.

Buyurun:

Sevgiler,

Derin Emre

Aidiyet

Sabah 7’de uyandınız, hava aydınlanmaya başlamış. Bir kaç şınav mekik, belki on dakikalık kısa bir koşu, sonra dönüp ılık bir duş, hafif bir kahvaltı. Düzenli olarak kullandığınız toplu taşıma aracına bindiniz ve saat dokuz sularında vardınız iş yerinize. Yoğun bir gün olacak, ancak ekibinizle bir kaç yıldır berabersiniz, bir şekilde halledebileceğinizi biliyorsunuz.

Akşam saat altı gibi çıkabildiniz, bugünlük olsun o kadar. Arkadaşlarınızdan bazıları akşam beraber takılmak istedi, yeni duyduğunuz bir mekan önerdiniz, şansınıza da güzel bir grup çıkıyor. Bir kaç saat oturdunuz, iki bira eşliğinde arkadaşlarınızın dertlerini, gelecek planlarını dinlediniz, gündemden konuştunuz, kafa dağıttınız. Gece yarısı gibi eve döndünüz ve kendinizi yorgun bir şekilde yatağa bıraktınız. Biraz az uyumuş olacaksınız ama olsun, genel olarak güzel bir gündü.

Bizim memlekette hangi yönleri eksik bu hikayenin? Kaçı yöneticilere ve kurumların yapısına, kaçı çalışanlara bağlı nedenlerle ortaya çıkıyor? Yıllardır eğitimle başlayarak bir çok köklü sistemde yapılan değişiklikler, özel şirketlerin öncelikle “verimlilik” adına yaptıkları çalışmalar, kamu kurumlarındaki ne idüğü belirsiz, kopyala-yapıştır anketler de aslında yıllardır var olan bu tuhaf eksikliklere çare arayışının ürünü değil mi?

Performans değerlendirmeleri çalışan kesimi aştı, öğrenciliğe kadar indi. Y kuşağının beklentileri ve kaygıları kimi zaman alay konusu ediliyor; Y kuşağı dediğim, hani şimdilerde büyükşehirlerde düşük ücret-yemek kartı-servis karşılığı çalışan, lisede adı güzel olduğu için mekatronik mühendisliği hayal eden nesil. Başvurdukları şirkette kendilerini on yıl sonra nerede gördükleri soruluyor, mülakata ingilizce devam ediyorlar, sonra patronlarına bakıyorlar ve aslında bir süredir bildikleri gerçeği tekrar görüyorlar: Değersizliklerini. “Garanti meslek” kaygısıyla doktor olan, görece başarılı tıp öğrencileri, mevcut sağlık sisteminin bu hale gelmesinin sorumlusu olan hocalarından doktorluğun ne kadar kutsal olduğuna, yeni neslin tembelliğinin tehlikelerine dair nutuklar dinliyor, en azından dinliyor gibi yapıyorlar. İlkokuldan beri parmak kaldırmayı bıraktılar, -mış gibi yapmak iyi bildikleri bir meziyet. Bütün bu yozlaşmışlığın içerisinde kendilerini var etmeye çalışırken zamanla alışıyor, oyalanacak bir şeyler buluyor, arada isyan duyguları nüks ettiğinde ise yeniden popüler olan kitaplara, nihilist akımlara yöneliyorlar. Kötü değil bu, aksine duyarlılık göstergesi; ancak aynı zamanda bir pes edişe de işaret ediyor. Sorunları görebilen, eleştirebilecek yetkinliğe sahip, ancak çözüm üretmekten aciz ve bunun çaresizliğiyle baş etmeye çalışan bir yığın insan. Başarısız Tanzimat sonrası Servet-i Fünun’un kötü bir kopyası gibi. Bir sonraki kuşak ise henüz o kadar dikkat çekmedi; oysa “post-truth era” gerçek sonuçlarını bu “youtuber” nesliyle gösterecek.

Geldiğimiz noktada, çalışma arzusu çok yabancı bize. En başarılı görünenlerimiz, gelecekte olabildiğince az çalışmak arzusu ile zorluyor kendini. İnanmayan tıp uzmanlık sınavı puanlarına baksın. Mevcut teknolojik gelişmelerin ve üretimin neredeyse tamamen kar amacına göre şekillendiği günümüz sisteminde, üretimin parçası olan insanlar, tam da Marx’ın öngördüğü biçimde, üretime ve yaptıkları işe yabancılaşıyorlar. yabancılaşma beraberinde bir aidiyet sorununu getiriyor; özellikle belli bir eğitim seviyesinin üzerindeki bireyler, hayata atıldıkları anda ilk olarak hayal kırıklığı hissediyorlar. Bunun bir nedeni şişirilmiş beklentilerse, diğer tarafı da bu beklentileri yaratan, bireyi yücelten ve anlam arayışını tüketime yönlendiren sistem değil midir? Kişisel gelişim furyasının önünü alamazken, toplumsal gelişimden bahseden birini bulamıyoruz kitapçılarda.

Bütün bu karmaşanın çıkışı, insanlara başkaları için çalışmanın kazandırdığı anlamı hatırlatmakta olabilir. Aidiyet duygusunu kaybettik, birlikteliğimizin dayanakları sistem içerisinde satılabilir ürünlere dönüştürüldü. Oysa insanı anlamlı kılan en önemli şey, diğer insanlar için yapabildikleridir; bu şey  bir hayat kurtarmak, 40 sene dayanan bir çamaşır makinesi yapmak veya kendini savunamayan bir grup insan için ayağa kalkmak olabilir. Bunu hatırlamayı ve özümsemeyi hedeflersek, bu tuhaf karanlık çağdan çıkabiliriz.

Savaşçının Ahlakı

Kişinin ait olduğu grupla övünmesi fanatizmle açıklanabilir. Hiçbir katkı sağlamayıp var olan bir emek üzerinden caka satmak, slogancı ahmakların yapacağı türden bir hatadır. Burada amaç, ait olduğu kesimin özelliklerini arttırıp kendisini (hiçbir şey yapmasa dahi) bu gruba dahil ettirerek özel kılmaya çalışmasıdır. Böylece kişi kendisine bir anlam yüklemiş olur. Özellikle milliyetçilik gibi ideolojilerde bu çok yaygındır. Kendisini özel hissetmek, grup için hiçbir fayda sağlamasa dahi sayısal çoğunluğa katkı sağlamak gibi dolaylı yoldan yapılan fayda, o kişi için yeterlidir. Zira fanatik, sadece kendisini özel kılacak bir neden arar. Bunu da bir gruba yapışarak yapabilir. Önemli parçası toprağın altında olan bir havuç gibi kişinin de en önemli parçası toprağın altındadır, atalarıdır. Atalara duyulan özlem, onların yaptığı en ufak bir hareketi dahi yüksek, üstün görme eğilimi ve kutsallaştırma, grubun temel düşünce organlarını oluşturur. Ataların her şeyi belli bir amaç için yaptığı ve ilahları tarafından özellikle seçildiği algısıyla hareket eden grup, zaferde ilahlarına sonsuz teşekkür ederken, mağlubiyette gruptaki elemanların vasıfsızlığından yakınır. Yani sadece mağlup olduktan sonra gerçeği görebilirler. Çünkü ilahları onları terk etmiş, onlarda ilahları olmadan yargıya ulaşabilmişlerdir. Farklı bir konu olarak, bu insanlar dünyanın en cevapsız sorusuna bir cevap verirler: ölümden sonrasına. Onlar öldükten sonra tanrılarının yanında yer alacaklarına inanırlar çünkü gösterdikleri ciddiyet ve cesaret ile ilahlarına yakışır bir tavır sergilediklerine dair şüpheleri yoktur. Ancak tanrıları onları cezalandırabilir veya en basitinden inandıkları tanrı gerçek tanrı olmayabilir veya tanrı diye bir şey de olmayabilir. Lakin fanatiklerin oynadığı bu kumar son derece risklidir ve cevap olarak onlar için en önemli olan mekanizmayı kullanırlar, bu mekanizma “onur”dur. Çünkü onlar için cehennem gibi bir yerde yanmak, yanlış bir cennette bulunmaktan daha onurludur. Binâenaleyh diğer ulusların tanrılarına biat etmezler, onların gözünde başkasının tanrıları başkasının tanrılarıdır.

Başarılı bir savaşçı ne yapar? —Öncelikle ödüllendirileceği inancına bağlı olarak hayatını her türlü riske sokmaktan çekinmez. Her şey şanlı bir ölüm ve hatırlanmak içindir, toprağın altındaki ataların yanına ulaşmak için. Alınan her yara, vurulan her darbe savaşçının emeğini ortaya koyar ve diğer insanlar tarafından “gazi” ünvanını elde eder, ölürse “şehit” olur. Gazi ünvanı, savaşçının yaşamında ulaşabileceği önemli bir basamaktır, bağlı olduğu grup için artık önemli bir şahsiyet olmuştur. Hatırlanma hissi, -eğer yaşarsa- onun yaşlılık evresinde duyacağı saygı, gruba verilen eğitime bağlıdır. İlk başta anlattığım gibi, ata figürüne savaşçının da bir katkısı ve toprağın altındaki havucun bir parçası olur. Yaptığı bu kavgaların karşılığını en fazla kitaplarda adı geçerek alır. Eğer derin bir tarih dersi verilmez ise anılacağı tek şey sayısal verinin bir parçası olmaktır. “100,000 askerimiz bu savaşta hayatını kaybetmiştir.” gibi haberlerle ölen savaşçılara son görev yapılmış olur. Verilen can sadece bir haber başlığını doldurur. Savaşçı öldüğüyle kalır, grup yaşantısına devam eder. Grubun ne kadar bencil olduğu bu haberlerle açığa çıkar, tıpkı arı kovanı gibi, fedakar arı kovanı savunmak için intihar saldırısı yapar ve geride bencil arıları yaşatır. Şu sonuç ortaya çıkar: Toplum sürekli bencilliğe doğru evrilir ve fedakar insanları kendi varlığı için kullanır.

pre – rigor mortis

Ispanakta sanılan kadar demir yok ve diyet içeceklerde aspartam var, moleküler gizem ve uzun soluklu yaşamın ince sırları, en çıtır patates kızartması için yağın tavanın derinliğine oranını ateş ile dengelemeyi öğreniyorum, birileri ölüyor, Mac aracılığıyla organik patlıcan satıyorsun, Kılıçdaroğlu yapacağı çok önemli açıklama için tarih veriyor, poligami ve haremin farklarından yoksun oluşunun farkında olmayan birinden hızlandırılmış’ İlişkiler ve Oral Seks 1′ dersini alıyorum, Fin eğitim sistemi, Batı nezaketi, YPG tehdidi ve ass to mouth üzerine bir dizi cümleye maruz kalıyorum, sağlıklı yaşam için fitness yaptıklarını iddia eden anabolik steroid müşterileri Freud ve cinsellik üzerine konuşuyor, birileri yine ölüyor ve bu gerçekten çok üzücü ve acilen avutulman gerek, ölüm üzerine düşünüyorsun ve içinde bulunduğun her şey bir kaç dakika, saat ya da günlüğüne anlamını yitiriyor ve kültür endüstrisini eleştirmeyi çok seven sen, neden ejderhalı bir dizinin yedinci sezon finalini izliyor olabileceğini sormadığından ejderhalı bir dizinin yedinci sezon finalini izliyorsun, ‘Her şey enerji ve hepimiz birbirimize bağlıyız’, hepimizin bir tanrısı olduğunu, seninkinin insan kadar kusurlu ve eksik olduğunu söyleyip Beauvoir’ın Sartre’ın gölgesinde kaldığını düşündüğü için Camus’ya yanaşmış olabileceğini söylerken dumanlı göz makyajlı Rıdvan Dilmen’e benziyorsun, birileri diğerlerini umursamazlık ile suçlarken diğerleri birilerini umursamıyor, Pascal ve Tanrı probleminden bahseden birinin sigarasını ateşledikten sonra tanrısına ufak ihanetine eşlik edip beraber göz zinası yapıyoruz, dolar ve ekonominin gidişatından bahsedilip Amerikan başkanlık sistemi ve faşizm tehdidi, 20. yüzyıl liderleri, alkol zamları ve İç Anadolu Sosyolojisi üzerine tezler yazıldıktan sonra uzunca sure aynı yoldan gitmiş olmamak için pratik bir yalan ile ilk ara sokağa birilerine uğramak için girmem gerektiğini söyleyerek ayrılıyoruz, yalana tahammülünüz yok ama asla yalan söylemeden veda edemeyeceğimizin farkında değilsiniz, bu sırada birileri ölüyor,

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.