Menü Kapat

Kategori: gündem (sayfa 1 / 36)

Aidiyet

Sabah 7’de uyandınız, hava aydınlanmaya başlamış. Bir kaç şınav mekik, belki on dakikalık kısa bir koşu, sonra dönüp ılık bir duş, hafif bir kahvaltı. Düzenli olarak kullandığınız toplu taşıma aracına bindiniz ve saat dokuz sularında vardınız iş yerinize. Yoğun bir gün olacak, ancak ekibinizle bir kaç yıldır berabersiniz, bir şekilde halledebileceğinizi biliyorsunuz.

Akşam saat altı gibi çıkabildiniz, bugünlük olsun o kadar. Arkadaşlarınızdan bazıları akşam beraber takılmak istedi, yeni duyduğunuz bir mekan önerdiniz, şansınıza da güzel bir grup çıkıyor. Bir kaç saat oturdunuz, iki bira eşliğinde arkadaşlarınızın dertlerini, gelecek planlarını dinlediniz, gündemden konuştunuz, kafa dağıttınız. Gece yarısı gibi eve döndünüz ve kendinizi yorgun bir şekilde yatağa bıraktınız. Biraz az uyumuş olacaksınız ama olsun, genel olarak güzel bir gündü.

Bizim memlekette hangi yönleri eksik bu hikayenin? Kaçı yöneticilere ve kurumların yapısına, kaçı çalışanlara bağlı nedenlerle ortaya çıkıyor? Yıllardır eğitimle başlayarak bir çok köklü sistemde yapılan değişiklikler, özel şirketlerin öncelikle “verimlilik” adına yaptıkları çalışmalar, kamu kurumlarındaki ne idüğü belirsiz, kopyala-yapıştır anketler de aslında yıllardır var olan bu tuhaf eksikliklere çare arayışının ürünü değil mi?

Performans değerlendirmeleri çalışan kesimi aştı, öğrenciliğe kadar indi. Y kuşağının beklentileri ve kaygıları kimi zaman alay konusu ediliyor; Y kuşağı dediğim, hani şimdilerde büyükşehirlerde düşük ücret-yemek kartı-servis karşılığı çalışan, lisede adı güzel olduğu için mekatronik mühendisliği hayal eden nesil. Başvurdukları şirkette kendilerini on yıl sonra nerede gördükleri soruluyor, mülakata ingilizce devam ediyorlar, sonra patronlarına bakıyorlar ve aslında bir süredir bildikleri gerçeği tekrar görüyorlar: Değersizliklerini. “Garanti meslek” kaygısıyla doktor olan, görece başarılı tıp öğrencileri, mevcut sağlık sisteminin bu hale gelmesinin sorumlusu olan hocalarından doktorluğun ne kadar kutsal olduğuna, yeni neslin tembelliğinin tehlikelerine dair nutuklar dinliyor, en azından dinliyor gibi yapıyorlar. İlkokuldan beri parmak kaldırmayı bıraktılar, -mış gibi yapmak iyi bildikleri bir meziyet. Bütün bu yozlaşmışlığın içerisinde kendilerini var etmeye çalışırken zamanla alışıyor, oyalanacak bir şeyler buluyor, arada isyan duyguları nüks ettiğinde ise yeniden popüler olan kitaplara, nihilist akımlara yöneliyorlar. Kötü değil bu, aksine duyarlılık göstergesi; ancak aynı zamanda bir pes edişe de işaret ediyor. Sorunları görebilen, eleştirebilecek yetkinliğe sahip, ancak çözüm üretmekten aciz ve bunun çaresizliğiyle baş etmeye çalışan bir yığın insan. Başarısız Tanzimat sonrası Servet-i Fünun’un kötü bir kopyası gibi. Bir sonraki kuşak ise henüz o kadar dikkat çekmedi; oysa “post-truth era” gerçek sonuçlarını bu “youtuber” nesliyle gösterecek.

Geldiğimiz noktada, çalışma arzusu çok yabancı bize. En başarılı görünenlerimiz, gelecekte olabildiğince az çalışmak arzusu ile zorluyor kendini. İnanmayan tıp uzmanlık sınavı puanlarına baksın. Mevcut teknolojik gelişmelerin ve üretimin neredeyse tamamen kar amacına göre şekillendiği günümüz sisteminde, üretimin parçası olan insanlar, tam da Marx’ın öngördüğü biçimde, üretime ve yaptıkları işe yabancılaşıyorlar. yabancılaşma beraberinde bir aidiyet sorununu getiriyor; özellikle belli bir eğitim seviyesinin üzerindeki bireyler, hayata atıldıkları anda ilk olarak hayal kırıklığı hissediyorlar. Bunun bir nedeni şişirilmiş beklentilerse, diğer tarafı da bu beklentileri yaratan, bireyi yücelten ve anlam arayışını tüketime yönlendiren sistem değil midir? Kişisel gelişim furyasının önünü alamazken, toplumsal gelişimden bahseden birini bulamıyoruz kitapçılarda.

Bütün bu karmaşanın çıkışı, insanlara başkaları için çalışmanın kazandırdığı anlamı hatırlatmakta olabilir. Aidiyet duygusunu kaybettik, birlikteliğimizin dayanakları sistem içerisinde satılabilir ürünlere dönüştürüldü. Oysa insanı anlamlı kılan en önemli şey, diğer insanlar için yapabildikleridir; bu şey  bir hayat kurtarmak, 40 sene dayanan bir çamaşır makinesi yapmak veya kendini savunamayan bir grup insan için ayağa kalkmak olabilir. Bunu hatırlamayı ve özümsemeyi hedeflersek, bu tuhaf karanlık çağdan çıkabiliriz.

Savaşçının Ahlakı

Kişinin ait olduğu grupla övünmesi fanatizmle açıklanabilir. Hiçbir katkı sağlamayıp var olan bir emek üzerinden caka satmak, slogancı ahmakların yapacağı türden bir hatadır. Burada amaç, ait olduğu kesimin özelliklerini arttırıp kendisini (hiçbir şey yapmasa dahi) bu gruba dahil ettirerek özel kılmaya çalışmasıdır. Böylece kişi kendisine bir anlam yüklemiş olur. Özellikle milliyetçilik gibi ideolojilerde bu çok yaygındır. Kendisini özel hissetmek, grup için hiçbir fayda sağlamasa dahi sayısal çoğunluğa katkı sağlamak gibi dolaylı yoldan yapılan fayda, o kişi için yeterlidir. Zira fanatik, sadece kendisini özel kılacak bir neden arar. Bunu da bir gruba yapışarak yapabilir. Önemli parçası toprağın altında olan bir havuç gibi kişinin de en önemli parçası toprağın altındadır, atalarıdır. Atalara duyulan özlem, onların yaptığı en ufak bir hareketi dahi yüksek, üstün görme eğilimi ve kutsallaştırma, grubun temel düşünce organlarını oluşturur. Ataların her şeyi belli bir amaç için yaptığı ve ilahları tarafından özellikle seçildiği algısıyla hareket eden grup, zaferde ilahlarına sonsuz teşekkür ederken, mağlubiyette gruptaki elemanların vasıfsızlığından yakınır. Yani sadece mağlup olduktan sonra gerçeği görebilirler. Çünkü ilahları onları terk etmiş, onlarda ilahları olmadan yargıya ulaşabilmişlerdir. Farklı bir konu olarak, bu insanlar dünyanın en cevapsız sorusuna bir cevap verirler: ölümden sonrasına. Onlar öldükten sonra tanrılarının yanında yer alacaklarına inanırlar çünkü gösterdikleri ciddiyet ve cesaret ile ilahlarına yakışır bir tavır sergilediklerine dair şüpheleri yoktur. Ancak tanrıları onları cezalandırabilir veya en basitinden inandıkları tanrı gerçek tanrı olmayabilir veya tanrı diye bir şey de olmayabilir. Lakin fanatiklerin oynadığı bu kumar son derece risklidir ve cevap olarak onlar için en önemli olan mekanizmayı kullanırlar, bu mekanizma “onur”dur. Çünkü onlar için cehennem gibi bir yerde yanmak, yanlış bir cennette bulunmaktan daha onurludur. Binâenaleyh diğer ulusların tanrılarına biat etmezler, onların gözünde başkasının tanrıları başkasının tanrılarıdır.

Başarılı bir savaşçı ne yapar? —Öncelikle ödüllendirileceği inancına bağlı olarak hayatını her türlü riske sokmaktan çekinmez. Her şey şanlı bir ölüm ve hatırlanmak içindir, toprağın altındaki ataların yanına ulaşmak için. Alınan her yara, vurulan her darbe savaşçının emeğini ortaya koyar ve diğer insanlar tarafından “gazi” ünvanını elde eder, ölürse “şehit” olur. Gazi ünvanı, savaşçının yaşamında ulaşabileceği önemli bir basamaktır, bağlı olduğu grup için artık önemli bir şahsiyet olmuştur. Hatırlanma hissi, -eğer yaşarsa- onun yaşlılık evresinde duyacağı saygı, gruba verilen eğitime bağlıdır. İlk başta anlattığım gibi, ata figürüne savaşçının da bir katkısı ve toprağın altındaki havucun bir parçası olur. Yaptığı bu kavgaların karşılığını en fazla kitaplarda adı geçerek alır. Eğer derin bir tarih dersi verilmez ise anılacağı tek şey sayısal verinin bir parçası olmaktır. “100,000 askerimiz bu savaşta hayatını kaybetmiştir.” gibi haberlerle ölen savaşçılara son görev yapılmış olur. Verilen can sadece bir haber başlığını doldurur. Savaşçı öldüğüyle kalır, grup yaşantısına devam eder. Grubun ne kadar bencil olduğu bu haberlerle açığa çıkar, tıpkı arı kovanı gibi, fedakar arı kovanı savunmak için intihar saldırısı yapar ve geride bencil arıları yaşatır. Şu sonuç ortaya çıkar: Toplum sürekli bencilliğe doğru evrilir ve fedakar insanları kendi varlığı için kullanır.

pre – rigor mortis

Ispanakta sanılan kadar demir yok ve diyet içeceklerde aspartam var, moleküler gizem ve uzun soluklu yaşamın ince sırları, en çıtır patates kızartması için yağın tavanın derinliğine oranını ateş ile dengelemeyi öğreniyorum, birileri ölüyor, Mac aracılığıyla organik patlıcan satıyorsun, Kılıçdaroğlu yapacağı çok önemli açıklama için tarih veriyor, poligami ve haremin farklarından yoksun oluşunun farkında olmayan birinden hızlandırılmış’ İlişkiler ve Oral Seks 1′ dersini alıyorum, Fin eğitim sistemi, Batı nezaketi, YPG tehdidi ve ass to mouth üzerine bir dizi cümleye maruz kalıyorum, sağlıklı yaşam için fitness yaptıklarını iddia eden anabolik steroid müşterileri Freud ve cinsellik üzerine konuşuyor, birileri yine ölüyor ve bu gerçekten çok üzücü ve acilen avutulman gerek, ölüm üzerine düşünüyorsun ve içinde bulunduğun her şey bir kaç dakika, saat ya da günlüğüne anlamını yitiriyor ve kültür endüstrisini eleştirmeyi çok seven sen, neden ejderhalı bir dizinin yedinci sezon finalini izliyor olabileceğini sormadığından ejderhalı bir dizinin yedinci sezon finalini izliyorsun, ‘Her şey enerji ve hepimiz birbirimize bağlıyız’, hepimizin bir tanrısı olduğunu, seninkinin insan kadar kusurlu ve eksik olduğunu söyleyip Beauvoir’ın Sartre’ın gölgesinde kaldığını düşündüğü için Camus’ya yanaşmış olabileceğini söylerken dumanlı göz makyajlı Rıdvan Dilmen’e benziyorsun, birileri diğerlerini umursamazlık ile suçlarken diğerleri birilerini umursamıyor, Pascal ve Tanrı probleminden bahseden birinin sigarasını ateşledikten sonra tanrısına ufak ihanetine eşlik edip beraber göz zinası yapıyoruz, dolar ve ekonominin gidişatından bahsedilip Amerikan başkanlık sistemi ve faşizm tehdidi, 20. yüzyıl liderleri, alkol zamları ve İç Anadolu Sosyolojisi üzerine tezler yazıldıktan sonra uzunca sure aynı yoldan gitmiş olmamak için pratik bir yalan ile ilk ara sokağa birilerine uğramak için girmem gerektiğini söyleyerek ayrılıyoruz, yalana tahammülünüz yok ama asla yalan söylemeden veda edemeyeceğimizin farkında değilsiniz, bu sırada birileri ölüyor,

Kitap fuarı ya da düzenin yedi ceddi

Biraz sormak istiyorum, çok sordum hep dayak yedim. Bu kez de kitap endüstrisi hakkında sormak istiyorum. Ben biliyorum ki beni haklı bulanlar bile sorularım karşılığında bir fiskeyi benden esirgemeyecek ama ben hiçbir zaman diğer yüzümü dönmeyeceğim. İnsan hayatını kendi amprizminden türettikleriyle anlamlandırıyor. Ben bu sene İstanbul’daki kitap fuarı deneyimimle bir şeyler söylemek istiyorum. Bundan tam 10  sene öncesinde başladı kitaplarla aramdaki ilişki. O zamanlar ben her zaman kitap standının dışında duran kişiydim ve hep çaldım alamadığım ne varsa çaldım. O zamanlar sadece kitap çalmakta kararlı olan romantik bir anarşist olarak kitap fuarı benim için çok önemliydi. Bir kere yakalandım. Aynı kitabı iki kere çalmadım. Sonra pdf kitaplara bulaştım bilen çok azdır ama eskiden friendfeed diye çok tatlı bir paylaşım ağı vardı insanların pdf kitap paylaştığı çok güzel bir yerdi facebook’un satın almasıyla kapandı. Üniversiteye başladım okuldan atıldım sokaklarda kitap sattım. Sonra malum etilen sosyete’ ye geldik dört yıldır buradayız. Kitaplarla bağım hiç kopmadı ama yıllarca yazar-yayınevi-kitap-para ilişkisini hiçbir zaman diğer insanlar gibi anlayamadım. Bu sene ilk defa fuarda kitap standının arkasında durdum üstelik çalıştığım yer bir banka sermayesin kurduğu yayıneviydi. Ve durduğum yerden fuarın alışveriş merkezlerinden farkı yoktu. Müthiş bir tüketim çılgınlığı vardı domates gibi  kürk mantolu madonna  satılıyordu. Bu kadar kitap nereye gidiyordu peki herkes kitap okuyorsa dışarıdaki toplum neydi. Aydınlanmacı bir insan değilim ama Sabahattin Ali yi okuyan bir insan hiç mi onun hayatını dikkate almaz diye düşünüyordum. Sorularım gittikçe çoğalıyordu kitap bir meta mıdır, ne zaman metadır ne zaman değildir, matbaada işçi kanı bulaşırsa bir kitaba cümlelerin anlamı değişir mi? İlk çalışma günümde kendimi alçalmış hissetmiştim. Kitabın bende kutsal bir yanı yoktu ama onun bu kadar ayakaltı edilmesi ve bu kadar pazara açılıp üzerinde binlerce liranın dönmesi beni rahatsız etmişti. Ve sömürü, basım dağıtım işçileri, bunca kalabalığın çöplerini temizlemeye çalışan temizlik işçileri etrafında dönen entellektüel muhabbetler. Anlamlı bir şey bulmaya çalışıyorum ama hiç bir şey elime gelmiyor. Kitap listeleri hazırlayanları 5 kitaptan fazla almaması için ikna etmeye çalışıyorum. Olmuyor ikna olmuyorlar. Çok aç gönüllüydüler. Fazla insan tanıdım, orada tesadüfi olarak bulunan yani kitap çalmak için gelen parasız insanlar da gördüm. Günlerce kendime sordum bu kadar kitabın, cümlenin olduğu yerde güzel kalabilen bir şiir bile yok mu? Yok dedim ben galiba, gerçekliğin acısı beni bırakmıyor. They Live filminde gerçekleri insanlar taktıkları gözlükle görebiliyorlardı, bizim dünyamızda ise gerçeğin görünümü devrimci bir bakış açısıyla mümkün ancak ve aklıma Ulrike’nin bu sözleri geldi.

Dünyayı, bu acımasız ayrımı izleyerek algılayan biri için, artık normal, masum, doğal olan hiçbir şey yoktur… her küçük ayrıntı ‘yanlış hayat’a dayandırıldığından , kuşkuludur… kişi, hoşuna giden, beğendiği şeyler konusunda, iki kat dikkatli olmak ve daha fazla kuşkulanmak zorundadır… adorno, sakatlanmış yaşamdan yansımalar’ında şunları yazar: artık zararsız olan hiçbir şey yoktur… çiçeklerin üzerine düşen şiddet gölgesi görülmediği anda, bahar dalı bile yalana dönüşür; ‘ne kadar hoş’ gibi masum bir ünlem bile mide bulandıracak kadar nahoş bir varoluşun mazereti olur… artık güzellik ve avuntu yoktur – korkunç olanı gören, ona dayanabilen ve olumsuzluğun avuntusuz bilinci içinde yine de daha iyi bir dünya olasılığına bağlı kalan bakıştan başka…

ihanet

Kadim şehirlerin en önemli güzelliği, ana karakterlerini kaybetmeden yeniyi bünyelerinde eritmesi, özlerinden katarak yeniden yoğurmasıdır. İstanbul bu açıdan gerçekten müstesna bir şehirdir. Ama biz bu şehrin kıymetini bilmedik, biz bu şehre ihanet ettik, hala da ihanet ediyoruz, ben de bundan sorumluyum.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan  – 21.10.2017

ve trajedi;

Esas trajedi buydu. Bir adamın kötü olmaya cesaret etmesi değil, milyonlarca insanın iyi olmaya cesaret edememesiydi.
John Fowles

cinnet vatan

Bakan Naci Ağbal, şunları söyledi: “Biz biliyorsunuz bu düzenlemeyi yasayla yapıyoruz. Öncelikle şunu söyleyeyim MTV her sene artıyor. Enflasyon ne kadarsa otomatik olarak zaten artıyor. Eğer biz herhangi bir yasal düzenleme yapmasaydık MTV yüzde 15 oranında 2018 yılında artacaktı.

Örneğin bu sene 500 TL MTV ödemiş bir vatandaşımız, aslında bu da iki taksitte ödeniyor, 250 250 ödeniyor, gelecek sene hiçbir müdahale yapmamış olsaydık bile 575 lira olacaktı.

Dolayısıyla yaklaşık olarak 2 takside bölecek olursak yine yaklaşık 32,5 lira filan fazla ödeyecekti 2 taksitle. Şimdi biz ne yaptık burada bir yasal düzenleme yaptık ve yeni bir tarife ürettik.

Dedik ki kanuni tarife budur. Burada da doğru bir oran ifade ediyorum. Bu oranı ifade etmem lazım. Vatandaşa yanlış bilgi verecek halim yok.

Diyoruz ki MTV’de yeni bir tarife ürettik. Bu tarifeye göre rakamlar bunlardır.

O rakamlarla önceki rakamları kıyasladığımızda bir artış oranı çıkıyor. Bu sene 500 lira ödedi gelecek sene 575 lira ödeyecekti, şimdi vatandaşımıza diyoruz ki 700 lira öde…

gündeme bütün uzak kalma çabalarımıza karşılık bazen dayanamıyor ve cinnet vatan haberlerine dönmek zorunda kalıyoruz. üstteki açıklama “bakan” olan insanın birebir sözleri. geçmişte yayın yapan “olacak o kadar” ekibine uzansak muhtemelen böyle bir monolog fazla çiğ geleceği için uzak dururlardı. günümüzde resmi açıklama oluyor. milyonlarca insanı negatif etkileyen bir değişikliği böyle açıklamak sanırım kendisinin dışında kimsenin aklına gelmezdi. 1 gün önce %9.5 olacağı beklendiği söylenen enflasyonun %15 olduğunun itirafı mı dersiniz, 75/2 nasıl 32.5 lira edere mi odaklanırsınız bilmem ama birinin cebinizden paranızı alırken böyle bir açıklama yapmasını sindirebilen bir halka sahip olmak sanırım kendilerini şanslı hissettiriyordur.

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.