Kategori: gündem

Avm, Tüketim ve (Öz)eleştiriye Dair Notlar

Şu sıralar hayatımız büyük oranda Covid-19 ve etkileriyle şekilleniyor. Neredeyse ülkenin her bölgesinde uygulanan sokağa çıkma yasakları, birçok şehre giriş-çıkışın kısıtlanması, maske kullanma mecburiyeti ve sosyal mesafe gereksinimi ister istemez hepimizin hayatının bir parçası haline geldi. Karantina günleriyle birlikte sekteye uğrayan ilişkilerimizin yanı sıra tüketim pratiklerimiz de günden güne değişmekte. Her ne kadar Avm’lerin ilk açıldığı gün ziyaretçi sayısı bir milyon iki yüz bini[1] bularak kamuoyunda büyük tepkilere neden olsa da, ne yazık ki bu ülkenin tüketime/alışverişe olan yatkınlığı yalnızca Avm’lerle sınırlı değil.

Avm’lerin açılmasından sonra basına yansıyan haberlerin genelinde göze çarpan iki nokta var. İlki Avm önlerinde uzun kuyruklar oluşturan ‘doyumsuz, bilinçsiz’ tüketicilere gösterilen sert tepki(ler). İkincisi ise; parklardan, sahillerden hatta camilerden önce Avm’lerin açılmasına müsaade eden iktidara duyulan öfke. Ne var ki bu görüşlere katılıyor olmamız Avm’lerle ilgili yapılan haberlerin niteliksel bir tüketim eleştirisi barındırmasından ziyade gündelik siyasetin temsilinden ileriye gitmediği gerçeğini değiştirmiyor. Eğer Avm’lere ya da iktidar politikalarına tüketim bağlamında nitelikli eleştiriler duymak/yapmak istiyorsak öncelikle nasıl bir tüketici olduğumuza dair çözümlemelere ve ciddi bir (öz)eleştiriye ihtiyacımız var.

Sokağa çıkma yasakları açıklanmaya başladığı ilk günlerden beri Türkiye’nin tüketim haritasını anlık olarak yayınlayan bir web sitesinde [2] kısa süreli periyodlarla zaman geçiriyorum. Platform “hepsiburada, gitti gidiyor, trendyol gibi[3]” gibi satış oranı çok yüksek e-ticaret sitelerinden verilerini değil yalnızca daha küçük çapta e-ticaret sitelerinin anlık tüketim verilerini aktarmasına rağmen sonuçlar oldukça şaşırtıcı. Bijuteriden lüks yemek takımlarına süslü eşyalardan tutun renkli masa örtülerine kadar binlerce ürünün satışı saniyelik aralıklarla gözünüzün önünde beliriveriyor. Elbette satın alınan bu tüketim nesnelerinin -belirsizliğin yoğun olarak yaşandığı- zorlu karantina sürecindeki hayati gerekliliği epey tartışılır. Ancak tartışmaya açmamız gereken asıl konu; yasaklar bittiği anda soluğu Avm’de alan kitlelerin tutkusuyla, internette beğendiği bir ürünü yakın zamanda giyemeyecek olsa bile sırf indirime girdiği için sipariş veren kişilerin arzusunu aynı oranda kışkırtan sistemdir.

Günümüz insanının bu sistemde tüketime olan bağımlılığının temelleri bir türlü tatmin ol(a)mayan huzursuz dünyasını nesneler aracılığıyla ferahlatabilme umudunda aranmalıdır. Küçük de olsa bir hediyeyle kendini özel hissedebilme/hissettirebilme arzusu aynı zamanda hepimizin içinde taşıdığı modern bir yalnızlığa işaret eder. Bu boşluk hissinden çıkar sağlayan sadece büyük şirketler, iktidar(lar) yani dolayısıyla içinde yaşadığımız sistemdir. Bu ittifak kemikleşmiş bir bütündür. Kitlelerin gereksiz tüketim aracılığıyla kendilerini ilk farklı ve mutlu hissetmeye başladığı andan itibaren onları kıskacına alarak sıradan bir ‘nesne’ haline getirmekte gecikmezler. Ne yazık ki yüzyıllardır ne iktidar(lar)a ne de onun nesneleştirdiği tüketime meyilli zihinlere saldırmak bu sistemi yıkmakta başarılı olamamıştır. Yanlış anlaşılmasın, iktidarın tüketim politikalarını savunmak değil amacım ancak eğer bu sistemi değiştirmek gibi büyük iddialarımız varsa buna kitlelere hakaret etmekle veya iktidar nefreti kusmakla değil eleştiri oklarını biraz da kendimize çevirmekle başlayabiliriz.

Önceliğimiz kendini sürekli inkar edecek şekilde kurgulanmış; aynaya bakması kolay ancak kendine bakması zor olan biz modern tüketicilere sistemin parçasından ziyade ta kendisi olduğumuzu hatırla(t)mak olmalıdır. Bu da yalnızca eleştirel düşünceyle mümkündür. Eleştirel düşünce kitlelere dikta edilmesi ya da onları hor görmek için kullanılan kitlesel bir düşünce sistemi değil, bireyseldir; gücünü zihinsel bir kavrayış olmasından alan, anlamaya teşne bir idrak biçimidir, bir tercihtir! Bu tercihler bizlere sistemden soyutlanmak ya da ondan kaçmak yerine onu sarsmanın, değiştirmenin ipuçlarını verebilir.         

Herman Merville’in ‘Katip Bartleby’[4] adında çok şık bir öyküsü vardır. Ana karakter Bartleby bir anti-kahraman olarak kurgulanmıştır. Çalıştığı iş yerinde bir gün kendisine verilen tüm işleri “yapmamayı tercih ederim” cümlesiyle savuşturmaya başlayan kahramanımız bizlere günümüze kadar gelen naif ama çok güçlü bir direniş biçimi sunar. Kitabın çevirmenliğini de yapmış olan Utku Özmakas bizlere bu tercih biçimini son derece güçlü ifadelerle aktarmıştır: “Avukatlık bürosunda kâtiplik yapan Bartleby’nin naif bir reddedişle başlattığı direniş sarmalı, dünyaya dair esaslı bir bakış açısına dönüşür. Son derece basit görünen bu “tercih”in alışılmış davranışlar bütününü uğrattığı çaresizlik karşısında duyulan haz, büyük değişimlere yol açan yangınların küçük kıvılcımlarla alevlendiği gerçeğini de bir kez daha hatırlatır.”[5]Bu basit gibi görünen “yapmamayı tercih ederim” ifadesini genişletmek modern tüketim buyurganlığına nasıl bir çözüm sunabilir ?

İş yerinize daha kolay ulaşmak, ailenizle seyahat etmek için elbette bir araç satın alabiliriz ancak daha zengin gözük(ebil)mek için büyük bir borcun altına girerek hayat standardımızı düşürmek bir tercihtir. Her sene giymediğimiz eşyaları ihtiyaç sahiplerine dağıttığımızda yaşadığımız o gereksiz gururu yaşamak yerine bu yıl gardırobumuzu ihtiyacımızdan fazla eşyayla doldurmamanın hazzını tatmayı da tercih edebiliriz.  Ailelerimizin evi, vitrinleri göstermelik eşyalarla doldurmasından şikayet edip kütüphanelerimizi okumadığımız kitaplarla, evi pahalı dekoratif eşyalarla doldurmamanın bizim elimizde olduğunun farkına varabiliriz. İktidarın bin bir türlü israfından, lükse düşkünlüğünden şikayet edip her şey dahil kahvaltıların sırf ücretini peşinen ödediğimiz için tabaklarımıza aldığımız ama dokunmadığımız besinlerin çöpe gitmesine dur diyebiliriz.[6] Eğer senede yalnızca birkaç gün turistik olarak yurt dışına çıkabilmek için on iki ay boyunca borcunu ödemek zorunda kaldığınız bir kredi kartımız varsa onun borcunun yıllardır neden bitmediğini ve neden asla bitmeyeceğini düşünmeye başlayabiliriz. Yalnızca bir hafta tatil yapabilmek için neden tüm yıl boyunca çalışmak zorunda olduğumuzu ve sıklıkla sosyal medyada gezinmek, fotoğraf çekmek ve maillerimizi kontrol etmekle sınırlı olan akıllı telefonlarımızın neden maaşlarımıza uygun bütçeli olanı değil de maaşımızın üç-beş kat yüksek fiyatlı olanı tercih ettiğimizi sorgulamayı deneyebiliriz.

  © Ersin BERK / 2018 / İstanbul

Yıllar önce Türkiye’nin önemli bir mobilya/dekorasyon mağazasında çektiğim bu fotoğraf bizlere hala içinde bulunduğumuz çirkin sistem hakkında çok önemli göstergeler sunuyor. Her ne kadar bu sistemin pandemi süreciyle birlikte çeşitli yıkımlara uğrayacağı iddia edilse de bunu mümkün kılacak olan tepkisellik yalnızca irademizde, tercihlerimizde gizli. Görselde de görüldüğü gibi: Alışveriş torbamızı (hala) daha büyük sepet ile değiştirebilir ya da Katip Bartleby’nin mirasından referansla artık ‘satın almamayı (da) tercih ederek” fikrimizi gerçekten de değiştirebiliriz!   


[1] https://www.haberturk.com/avm-lere-kac-kisi-gitti-2677916-ekonomi

[2] https://canli.ideasoft.com.tr/?fbclid=IwAR19SZ7Tix1ahNPyWqPpxlNzYv7ERe4C4ilO8C7SmmIrVUj-GTuu-XDXoqs

[3] https://shiftdelete.net/en-iyi-10-alisveris-sitesi/2

[4] Herman Merville, Katip Bartleby, İstanbul, Sel Yayınları, Kasım 2019, Çev: Utku Özmakas.

[5] https://www.academia.edu/40844869/Katip_Bartleby_-_Herman_Melville

[6] https://t24.com.tr/haber/serpme-kahvalti-yilda-100-milyar-lira-israfa-neden-oluyor,839446

Replikas – Vakt-i Kerahat

Sen yoktun doğduğunda olduğunu ben duydum
Taşımla toprağımla beşiğini ben kurdum
Küçüktün doyamazdın yemeğini ben buldum
Haydi gel anlat bana benimle nasıl güldün

Ben yoktum doğduğumda olduğumu sen duydun
Elimden kollarımdan dostum diye sen tuttun
Düşmanız deme bana alnından bir ben öptüm
Ne oldu söyle bana beni neden ağlattın

Hiç yoktum doğduğumda olduğumu ben duydum
Dişimle tırnağımla varlığımı ben buldum
Uzandım tutup çektim tam arkamdan vuruldum
Ne yaptım ne ettim sen beni neden öldürdün

hrant’a.
Vazgeçmiyoruz.
Ahparig!
Hrant13

Çevirmen Işık Ergüden’den Yapı Kredi Yayınları’na Açık Mektup

Yapı Kredi Yayınları Okur ve Çevirmenlerine Açık Mektubumdur,

Ben, Işık Ergüden. Bu açık mektubu, Yapı Kredi Yayınları’nın yıllardır basmakta olduğu ve Şubat 2019’da 43. baskısını yapmış olan Amin Maalouf’un Tanios Kayası kitabının çevirmeni sıfatıyla yazıyorum. Söz konusu kitap için yayıneviyle yapmış olduğumuz sözleşme gereği kitabın her yeni baskısından brüt yüzde altı oranında bir ödeme almaktaydım. Bu ödeme yıllara ve baskı sayısına göre değişmekle birlikte yılda 2000 tl ile 4000 tl arasında bir miktara denk düşmekteydi. Söz konusu kitap genel olarak yılda bir kez, ender olarak da iki kez baskı yapıyor ve yayınevi baskı sayısına göre yukarıda telaffuz ettiğim miktarda parayı kitabın basılmasından üç ay sonra çeviri karşılığı olarak tarafıma ödüyordu.

Yakın dönemde yayınevinin muhasebesi tarafından aranarak brüt yüzde altı oranındaki çeviri ücretinin yayınevi tarafından düşürülmek istendiği tarafıma bildirildi. Öngördükleri oran “brüt yüzde iki” idi. Bu koşulu kabul etmeyeceğimi, “çay parasına” çeviri yapmamın kabul edilebilir olmadığını belirttim. Karşılığında gönderdikleri tek taraflı fesih beyanında “muhatap ile yapılan şifahi görüşmelerde, sözleşmenin uzatılması noktasında ticari şartlarda mutabık kalınamamıştır” ibaresiyle aramızdaki sözleşmeyi tek yanlı olarak feshettiklerini belirttiler.

Bu durum, çevirmenlere dayatılmak istenen kölelik koşullarının somut bir örneğidir. Türkiye’de tamamen güvencesiz koşullarda, hiçbir sağlık güvencesi ve emeklilik olanağı, tek bir ücretli tatil günü olmaksızın, asgari ücretin altında gelirlerle hayatta kalmaya çalışan kalifiye emek sahibi çevirmenler açısından çevirdikleri kitapların yeni baskı yapmasının ve bu baskılardan ücret almanın bir tür “olmayan ikramiye” ya da “olmayan emeklilik” anlamına geldiğini, keza kitap çevirmenliğinin diğer sorunlarını “Kitap Çevirmenliğinin Kölelik Hâline Doğru” başlıklı yazımda belirtmiştim ( https://t24.com.tr/k24/yazi/cevirmenlik,2026 ).

Yapı Kredi Yayınları Amin Maalouf ve “Tanios Kayası” okurlarının yıllardır bildiği ve tanıdığı bu nitelikli çeviriyi reddedip verilen emeği (ve tarafımdan yapılan çeviriyi) ıskartaya çıkarıp çöp haline getirmekte, üstelik kitabın yeni yapılacak çevirisinde eski çeviriden “faydalanma”, açık tabirle “intihal” ihtimalini apaçık ortaya koyarak kitabın eski çevirmenini tedirgin ve teyakkuz halinde tutmakta, ayrıca kitabın çevirisine talip olacak yeni çevirmen için de olası bir mayınlı alan yaratmaktadır. Yapı Kredi Yayınları’nın yarattığı bu çok yönlü mağduriyetin temelinde, yılda 2000 tl ile 4000 tl arası bir parayı ödemekten imtina etmesi, yani “çoksatar” nitelikteki kitapların çevirisini tek seferde ödenecek bir miktar parayla kapatıp bütün kârı gasp etme talebindeki neoliberal yayıncılık zihniyeti yatmaktadır.

Üstelik güvencesiz çalışma koşulları çerçevesinde çevirmenlerin bir sendikası; görev tanımı gereği çevirmenin hakkını aramakla mükellef, görev tanımı gereği buna zorunlu ve bununla bağlı bir örgütlenmesi mevcut değildir. Dolayısıyla “yasallık” görüntüsü altındaki bu “bir tür işten çıkartma”, bir tür “taşeronlaştırma”, bu emrivaki karşısında çevirmen şahıs olarak tek başına mücadele etmek mecburiyetindedir.

Çevirmen emeğini köle emeğine dönüştürmeye yönelik bu politikayı bastıkları ve yayımladıkları kitapların çizgisiyle, ruhuyla nasıl bağdaştırdıkları sorusunun cevabını yayınevine bırakmak üzere, böyle bir tavrı benimsemeyeceğine inandığım kitap okurlarına ve bu kölelik koşullarını kabul etmeyeceğini düşündüğüm çevirmenler ile çevirmen dostu yayınevlerine teşhir etmeyi, keza yurtdışındaki yayıncılara da bildirmeyi görev bildiğimi belirtmek isterim.

Bu açık mektubun duyulmasına katkı sağlayacak, duyarlılık gösterecek, tavır alacak herkese şimdiden teşekkürler, saygılar.

Işık Ergüden

türkiye’nin linç rejimi

her geçen gün normal bir şeymiş gibi davranılmaya başlanılan linç kültürü üzerine bir şeyler karalamak niyetindeyken akla gelen tanıl bora’nın türkiye’nin linç rejimi eserinin giriş yazısını hatırlayıp paylaşmak istedik

Linç, 2008’de yitirdiğimiz sözlük ustası Ali Püsküllüoğlu’nun Türkçe Sözlük’ünde şöyle tanımlanır:

Halktan bir topluluğun, bir suçluyu ya da kendilerine göre suç olan davranışta bulunmuş birini yumruk, taş, sopa gibi araçlarla döve döve öldürmesi.

Ölüm, uç nokta; o noktaya varmayan şiddete de “linç” diyoruz pekâlâ. En azından “linç girişimi” diyoruz. Linç girişimi de, kastı bakımından ve ortaya çıkarttığı sosyal ve insanî durum bakımından, linçten başka bir şey değildir.

Sosyal teoride bir unsur daha vurgulanır linci tanımlarken: Ajitasyon unsuru. “Halktan bir topluluk”, onları eyleme çağıran birileri tarafından seferber edilmiştir. “Bunlara kim dur diyecek!” diye tahrik eden gazeteler tarafından… doğrudan doğruya “vurun şerefsize, ne duruyorsunuz!” diye haykıran provokatör tarafından… öfkeyle fokurdayarak kendi kendini azdıran kalabalık içinden ilk yumruğu indiren birisi tarafından…

Lincin hedefi: “Suçlu veya kendine göre suç olan davranışta bulunmuş birisi” veya birileri… Linç, bir cezalandırma eylemi. Linççiler, “suçlunun” tespitini ve cezalandırılmasını bizzat ellerine alıyor, hukuku devre dışı bırakıyorlar. Hukukun “iyi” işlemediğini, suçluları lâyığınca cezalandırmadığını düşünüyorlar. Olağan yargılama prosedürü, zaten suçluluğuna çoktan karar verdikleri o reziller için –her kimseler– bir mükâfat niteliği taşıyor onlara göre: “Mahkeme aylarca sürecek, avukat bir boşluk bulup beraat ettirecek ya da içeri girse bile elini kolunu sallaya sallaya biraz yatıp çıkacak”; “Bunları zaten kolluyorlar”. Böyle düşünüyorlar. Dahası, o kişilerin “normal hukuku” hak etmeyecek derecede aşağılık mücrimler olduklarını düşünüyorlar. İnsan cinsinden saymıyorlar onları. İnsanca bir muameleyi hak etmedikleri kanaatindeler.

Linç, modern bir sözcük. Amerikan iç savaşından sonra ırkçı Ku Klux Klan gruplarının, siyahlara uyguladığı şiddeti tanımlamak üzere kullanıldı ve yerleşti. Ki Ku Klux Klan marjinal bir hücre değil, “işinde gücünde, sıradan yurttaşların” mensup olduğu binlerce kişiye yayılmış bir örgütlenmeydi. Dolayısıyla, kitlesel bir kabul gören, diyebiliriz ki belirli bir toplumsal meşruiyete yaslanan bir pratikti.

Zaten, linç sözcüğünün refakatinde linç hukuku kavramıyla beraber zuhur etmiş olması, bizi irkiltmeli. Kavramın adından türetildiği söylenen –farklı kaynaklara göre– dört kişiden üçü yargıçtır zaten. 1493’te İrlanda’nın Galway kasabasında cinayet zanlısı oğlunu mahkûm ettikten sonra evinin penceresinden sarkıtarak bizzat asan, gaddarlığıyla ünlü yargıç James Lynch… Amerikan bağımsızlık savaşında gerek İngiltere’ye sadık kalan “düşmanları” gerekse her adi suç zanlısını mahkemeye çıkarmadan, çoğunlukla kırbaçlatarak, cezalandırtan yargıç Charles Lynch… 16. yüzyıl sonlarında Kuzey Carolina’da olağanüstü sertliğiyle nam salmış bir yargıç, John Lynch… Lincin isim babası adaylarından yargıç olmayan, yalnızca William Lynch: 18. yüzyıl sonu/19. yüzyıl başlarında Pittsylvania kentinde bir haydut çetesini bizzat cezalandırmak üzere milis örgütleyen bir adam…

Yoksa linci, modern hukuk düzenlerinin bodrumlarında saklanan işkence âletlerine mi benzetmeli? Nasıl, Carl Schmitt’e göre, olağanüstü hal ilan etme ve uygulama yetkisi hukukun kurucu unsuruysa, son kertede hukuku muktedir kılan güç buysa ve her daim devreye sokabileceği bir imkânsa… Nasıl Giorgio Agamben, modern iktidarın insanları keyfî biçimde hükmedilebilir “çıplak hayata” indirgeyen hukuksuzlaştırılmış mekânlarına dikkat çekiyorsa… Linç de, “hukuk devletleri”nin gözlerden ırak tutulan ama kapatılmamış, ara ara geçit verilen ya da verilebilecek bir yan yolu olabilir mi? Dünyanın her köşesinden başka örnekler yanında, Türkiye’nin gerek bütün modern tarihindeki gerek yakın yıllardaki tecrübesi, açıkça bunları düşündürüyor.

Radikal siyasal teorinin eleştirel sorgulamasının gösterdikleri, bizi “hukuk devleti” ilkesi ile linç arasındaki mutlak bağdaşmazlığa dikkat çekmekten alıkoymamalı. “Linç hukuku”, hukuksuzluk demektir. “Bazı” insanların hukuktan istisna edilmesi demektir. İnsanların hukuktan istisna edilmesinin, yani haksızlığın, adaletsizliğin doğallaşması, meşrulaşmasıdır.

Hukukun üstünlüğünün, –ki kanunlara riayetle mahdut olmayan bir etik ilkedir–, berhava olması, gücün ve şiddetin keyfîliğine alan açar. Linci “tolere etmek”, Türkiye’de siyasî ve mülkî erkânın sıkça yaptığı gibi mazur göstermek, hukuk devletinin kendini inkârıdır.

Linç sözcüğünün mecazî kullanımlarının son zamanlarda gündelik dilde hayli yaygınlaştığını fark ediyor musunuz?

Özel hayatıyla ilgili “iftiralara” maruz kalan manken veya dizi oyuncusu, medyanın itibardan düşürdüğü herhangi bir kamusal şahsiyet, “linç edildiğini”, “yargısız infaza kurban gittiğini” söyleyerek tepki gösteriyor. Haksızlığa uğradığını, adaletsizliğe maruz kaldığını söyleyen meşhur egolar, ‘gerçek’ linçlerin kurbanlarına çok zaman nasip olmayan bir duygudaşlıkla karşılanabiliyorlar. Galiba, linç kavramının ‘gerçek’ bir infiâl konusu olmamasının bir işaretidir bu.

‘Gerçek’ bir infâlin zembereği, hukuk fikrinden, kamusal bilinçten, vatandaşlık etiğinden başka bir yerde işliyordur belki. Elbette bunlarla büsbütün alâkasız olmayan, tersine bu değerlerle mâmur bir yerde: vicdanda. Kamu vicdanına gelene kadar, her nevi ‘münferit’ vicdanın da sızlaması beklenmez mi lincin dehşeti karşısında? Linç, kalabalığın azlığı çiğnemesidir – bazen, tek birisini. Korunmasız, çaresiz durumdakine saldırmaktır. Köşeye kıstırılmış, kuşatılmış olana çullanmak… Yerdekine bir tekme savurmak… Bireysel sorumluluk üstlenmeden, kalabalığın koynuna sığınmış, ‘anonim’ bir cürmün gölgesine saklanarak…

Yapılabilecek en büyük vicdansızlıklardan, olup olabilecek en şerefsizce işlerden biri, kısacası. Her canını sıkanı, her tuhafına gideni, en basit bir gündelik hayat ihtilâfındaki muhatabını şeddeli şeddeli “şerefsiz” diye anmanın konuşmada virgül yerine geçtiği bir toplumsal vasatta, lincin infiâl yaratmaması da bize bir şeyler söylüyor olmalı.

Kalabalığın koynuna sığınmaktan, ‘anonimleşmiş’ bir cürümden bahsettik. Lincin tekinsiz yanı bu. Aşağı yukarı yüz yıldır bir beşerî-doğal âfet olarak siyasî mühendislik hesaplarına dahil edilen “kitle psikolojisi” etmeni… Tek başlarına böyle bir şeye cesaret etmeyecek insanlar, birlikte yapıyor olmanın cesaret aşısıyla vurup kırarlar… Kitleyle beraber akarken, kitlenin bir parçası olmanın cezbesi içinde, yaptıklarının suç olduğunu, yüz kızartıcı olduğunu, günah olduğunu, zillet olduğunu idrak etmez, edemez, ar-hayâ eşiğini atlarlar. Bazen, meş’um bir ‘fırsat’ gibi gelir bu… Linç kurbanıyla, onun “meselesiyle” doğrudan alâkalı olması bile gerekmez; yığılmış hoşnutsuzlukların yükü, engellenmişlik duygusunun biriktirdiği saldırganlık potansiyeli, zayıf ve “serbest” bir hedef bulmuştur ya, boşalır onun üzerine.

Konuyla ilgili sosyoloji, psikoloji, siyasetbilimi, antropoloji literatüründe, linç sözcüğünün daimî refakatçisi: güruh. Değersiz kalabalık, ayaktakımı, sürü.

Lincin öznesi olduğu kadar, nesnesidir de güruh. Linç girişimcilerini illâ bir lümpenler topluluğu, azgın bir fanatik kitlesi, tutunacağı bir dal, bağlanacağı bir değer kalmamış kopuklardan müteşekkil bir kara kalabalık olarak tasavvur etmeyin. Elbette, böyle bir kitlenin lince celp edilmesi bilhassa kolaydır; ‘böyleleri’ eşiği kolayca geçebilir, kırıp dökebilirler. Ama unutulmasın: Linç eylemi, ona kalkışanları, ona kapılanları güruha dönüştürür. Linci yapan güruh olduğu kadar, güruhu yaratan da linçtir. Linç deneyimi, girişim ve ajitasyon ‘aşamasından’ itibaren, kitleyi, kalabalık içindeki insanları güruh haline getirir. Güruhlaşmanın meyli, lincedir.

Lincin insanı dehşete düşüren, düşürmesi gereken yanı, budur. İnsan topluluklarının güruhlaşması… Av güruhuna benzemesi… Yırtıcı hayvan sürüsüne benzemesi… Barbarlaşması… İnsanlıktan çıkması…

Linç, en aşikâr medeniyet kaybıdır. Lincin sıradanlaştığı, kolektif bir utanç yaratmadığı, infiâl uyandırmadığı bir toplum, toplum olma vasfını yitiriyor demektir

Türkçülüğün öncü düşünürü ve Türk faşizminin en tutarlı ideologu Nihal Atsız, 1963’te yazdığı bir mektupta “Polatlı civarında iki Alman turiste yapılan canavarlık” hakkındaki bir gazete haberine değinir ve şöyle hayıflanır:

Doğrusunu istersen, bu olayda millî bir utanç ve rezalet var. Bu utanç ancak bu iki canavarın halk tarafında linç edilmesiyle temizlenebilir ama o haysiyet, o şuur, o kan, o gayret nerede?

Sanki medenî cesaret kavramını tersine çeviren bir eda vardır bu serzenişte. Toplum (daha doğrusu millet) olma vasfı, “şerefini” kanla temizlemeye hazır olma pervasızlığıyla sınanır. Faşist ahlâk, millî-toplumsallığın hayatiyetini, kandaş ilkel topluluğun güdü ekonomisini canlandırmakta bulur.

Ümit Kıvanç, 2008 Ekim’inde Balıkesir/Ayvalık/Altınova’da iki genç grubu arasındaki gerginliğin cinayetle sonuçlanmasından sonra beldedeki Kürtlere karşı bir linç havasının estirilmesi üzerine yazdığı yazıyı şöyle bitirmişti:

Halimi sorarsanız, bir sonraki linç-katliam girişiminde ilk öldürüleceklerden biri olmayı diliyorum.

Bu sardonik infiâl, linç vakalarının olağanlaştığı bir toplumun toplumluktan/insanlıktan çıkmasının karşısında insanın dibine battığı umutsuzluğun  ifadesidir.

Buraya kadar, soyut olarak linçten söz ettim. Lincin vahametini idrak etmek için buna ihtiyacımız var. Saiklerine, ‘muharriklerine’, sebeplerine, sonuçlarına hiç girmeden, bunları hiç bilmeden ve hesaba katmadan, linci ağır bir zillet, bir insanlıktan çıkma düşkünlüğü olarak görmek için… Faillerine, kurbanlarına, yerine yurduna, toplumsal ve politik bağlamına, vesilesine hiç bakmadan, her linç vakası başımızı önüne eğdirir, eğdirmelidir. En mühimi, bu.

Türkiye’de son yıllarda neredeyse rutinleşen linç vakaları ve bunların yetkililerce belirli bir ‘toleransla’ karşılanması karşısında, bu ‘soyut’ ve ‘ahlâkî’ infiâlin eksikliğinden muzdarib olmalıyız. Vekil vükelâ, askerî ve mülkî erkân, büyük medyada söz sahibi olanlar, kanaat önderleri, politikacı zümresi, linç olaylarına tepki gösterdiklerinde, –gösterirlerse–, kâhir ekseriyetle, bu olayların yine asayiş cinsinden sonuçlarına dikkat çekerek kaygı belirtiyorlar – belirtirlerse. Vatandaşlar kendini devlet otoritesi yerine koyarak suçlu gördüklerini cezalandırma ya da hak alma (ihkak-ı hak) cihetine giderlerse bunun devlet otoritesinin altını oyacağını ve hukuk devletini iflâs ettireceğini söyleyerek… ve tabii, bu gibi provokasyonların Türk-Kürt çatışmasına, yani sivil/ iç savaşa yol açarak birlik ve beraberliğimizin köküne kibrit suyu dökeceği uyarısında bulunarak…

Linçlerin ‘kendisinden’ çok sonuçlarından duyulan bu endişeye de razıyız tabii. Kimileri bu vakalardan ancak devletli ve millî mülahazalarla rahatsızlık duyacaksa, bari öyle duysun…

Zira, söylemeye gerek yok, Türkiye’de yakın dönemde çoğalan linç vakalarının gerçekten “Türkler” ve “Kürtler” arasında, husumet tohumları eken, gündelik hayattaki ayrışmaları derinleştiren bir etkisi vardır.

Söz konusu vakaların çoğunun belirgin muharriki, Kürtlere yönelik hınçtır. Her Kürt’ün şahsında PKK’yı görmektir; kimi zaman rant ihtilâfında öne çıkmak, kimi zaman kendini “asıl yerlisi” saydığı kentin/kasabanın/mahalledeki hâkimiyet ve ‘üstünlüğünü’ savunmak için, bayrakları fora edip ahaliyi “hain Kürtlere” karşı ayaklandırma ‘imkânıdır’. Başka bir şeyleri protesto eden solcu gençleri hedef alan linç girişimlerinde bile, atılan ilk yumruk, çakılan ilk kibrit: “Bunlar PKK’lı!” lâfıdır.

Korkulacak uç nokta, kaybedecek bir şeyi ve bir ümidi olmayan kitlelerin biriktiği yerlerde-ortamlarda, ‘lümpen’ kalabalıkların toplu kırımlara girişmesidir. Fakat ‘hazır’ güruhlara dikmeyelim sadece gözümüzü; linç atmosferinin ‘işinde gücündeki’ insanları güruhlaştırıcı etkisini unutmayalım. Ayrıca, en uç noktaya, felâket raddesine varmasa, daha ‘hesaplı’ ölçeklerde kalsa ve gerek kendi içinden gerek ‘yukardan’ gemlense dahi, bu eğilimin, bu ‘yatkınlığın’, toplulukları gitgide birbirinden uzaklaştıracağı açıktır. Bu, toplulukların kendi içinde de etnik ‘şuurun’ pekişmesi, insanların etnikliğine indirgenmesi demektir. Ve ne kadar tekrarlasak az: Toplum olma vasfının kaybı demektir, toplumun iliğinin erimesidir.

Yetkililerin engin hoşgörüsü, linç güruhlarına fevkalâde geniş bir “tahrik olma hakkı” bahşedilmesi, kimi zaman bunların yarı-legal milis gruplarıymışçasına hayırhâh muameleye tabi tutulması, Türkiye’de linç ‘olgusunun’ son derece önemli bir veçhesini oluşturuyor. Lincin, meşrulaşma demeyeceksek, olağanlaşmasının belki de temel sebebi budur.

Dahası, bu sunuş yazısının başlarında geçerken imâ ettiğim ve başka bir yerde üzerinde durduğum gibi Türkiye’de, bir kriz idaresi ve olağanüstü hal yöntemi olarak lincin ‘işlevselleştirildiğini’, önünün açıldığını düşündürten bir tablo karşısındayız. Bunun vahim bir örneğiyle, elinizdeki metin yayıma hazırlanırken karşılaştık. İstanbul Okmeydanı’nda protesto gösterisi yapan DTP’li [Demkratik Toplum Partisi] gruba, bir mahalleli pompalı tüfekle ateş açtı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bu “vatandaş tepkisine” şu sözlerle ‘empati’ gösterdi:

Eğer siz vatandaşın mağazasının camlarını indirirseniz, vatandaşın hayatına kast ederseniz, hayatına kastettiğiniz vatandaş kalkıp da eğer elinde böyle bir tedbiri, böyle bir imkânı varsa, o da kendini savunma yoluna gidecektir.

Bir Ekonomik Yanılsama : DOLAR

 “Kur üzerinden bizimle savaşmaya çalışıyorlar”, ”Kredi Kuruluşlarının provakasyon amaçlı hareketleri bunlar”, “Dolar istediği kadar yükselsin, onların doları varsa bizim de halkımız var…”

Son dönemde, doların Türk lirası karşısındaki yükselişiyle ilgili sık duyduğumuz açıklamalardan bahsediyorum. Peki gerçekten dolarsız da yaşayabilir miyiz? Doların yükselişi bir algı oyunu mu? Bir de nasıl yükseliyor bu dolar, Trump’ın çıkıp ‘Şimdi Türkiye’yi ekonomisinden vuracağız, doları yükseltip onlara büyük bir oyun oynayacağız’ direktifleriyle mi?

Cevap: Elbette bu kadar basit değil.

-Önce dolara ihtiyacımız var mı yok mu buna bir bakalım:

Türkiye; 1980 yılına kadar ithal ikameci, ‘yani ne pahasına olursa olsun yerli üretelim’ anlayışını güttü. 1980-2000 yılları arasında ‘madem içeride verimli üretemiyoruz o zaman dışardan ithal edelim’ diyerek bir serbestleşme yaşadı. Son yıllarda ise ‘ne kadar cari açık o kadar büyüme’ modeliyle devam etmekte.

Hepimizin kulağına aşina bir tabir vardır: “Ekonomik Denge”. Bu dengenin de iki alt başlığı var: İç ekonomik denge ve dış ekonomik denge. Gelgelelim Türkiye’de iç ekonomik denge çoğu zaman açık vermektedir. Bu da dış ekonomik denge açığına yol açar ve dolayısıyla dışarıdan finansman arayışına girer dururuz. Türkiye’nin 2018 Nisan ayı itibariyle net dış borç miktarı 303,2 milyar dolardır. Buna ek olarak Türkiye’de üretiyoruz dediğimiz ürünlerin bile çoğu hammaddesini dışardan alıyoruz. Yani ihraç ederken de ithal etmek zorundayız. Sonuç olarak cari açık veren diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’nin de su götürmez bir biçimde dolara ihtiyacı var. Bu durumda bir kısım beyefendilerin ‘’Batı bizi kıskanıyor, 15 Temmuz’da boylarının ölçüsünü aldılar şimdi de bizi dolarla tehtid etmeye çalışıyorlar!” söylemlerinin, mukabilinde vatandaşımızın “Dolarsız da yaşarız!”ı savunuyor olmalarının, ütopik bir hayal gücüne sahip olmalarından başka bir açıklamasını bulmak mümkün görünmüyor. Bu noktada George Orwell’in “1984” ünden küçük bir alıntıyı yorumunuza bırakıyorum:

Eski despotluklar, ‘Şunu yapmayacaksın, bunu yapmayacaksın’ diye buyuruyordu. Totaliterler, ‘Şöyle yapacaksın, böyle yapacaksın’ diye dayatıyorlardı. Biz ise, insanlara, ‘Sen aslında şusun, aslında şöyle düşünüyorsun, şuna inanıyorsun’ diye bastırıyoruz.

-Kaldıralım gözlerimizdeki perdeyi, nihayetinde ekonomik gerçeklere gelelim:

Sanılanın aksine elinizde tuttuğunuz kağıt paranın, Bretton Woods’un çöküşü itibariyle bir karşılığı yoktur. (doların altın karşılığı vardı artık yok) Kağıt paranın bugün tek karşılığı devletlerin itibarıdır. İtibar ise güven ve istikrar ortamı ister.

Bir ülkede doların değerlenmesi, o ülkede doların az olmasıyla ilgilidir. Basit bir arz-talep matematiği. Yani yukarıda bahsettiğim gibi dolara talep mevcut, fakat ülkede dolar az. Doların az olmasının temel sebebi de  Türkiye’ye yabancı yatırımcı açısından güven eksikliğidir. Bu yüzden Uluslararası Kredi Kuruluşları’nın (Moody’s, S&P, Fitch) Türkiye’nin notunu düşürüyor olmalarının önemsiz bir konuymuş gibi gösteriliyor olmasının kabul edilebilir bir yanı yoktur.

 

Peki nasıl çoğaltacağız Türkiye’de doları?

Eğer bir ülkede cari açık söz konusuysa bunun finansmanı için en iyi yol doğrudan yabancı sermaye yatırımlarıdır. Yabancı yatırımcı da dış güzelliğimize gelecek değil. Bunun kısa ve uzun vadeli olmak üzere 2 yolu var:

Kısa vadede, kurun hızla yükseldiği ve dolayısıyla bunun enflasyonu artırdığı bir ortamda Merkez Bankası’nın “tam bağımsızlığını” sağlayarak, beklenti üstü bir faiz belirlemesi; sıcak para girişini sağlayıp iç piyasayı rahatlatırken, TL’nin değerlenmesine neden olacaktır. Bu da kur yükselişinden kaynaklı maliyet enflasyonunun önüne geçilmesine yardımcı olur. Talep enflasyonu da aynı şekilde etkilenir. Merkez Bankası, -zannımca- bir nebze bağımsızlığını sağlayarak, 13 Eylül 2018 tarihi itibariyle, politika faizi olan bir hafta vadeli repo faizi; yüzde 17,75’ten yüzde 24’e yükselterek  bunu uygulamış oldu. Böylece faizde 625 baz puan artış gerçekleşti. (Bu yaz başından beri bekleniyordu.) Faizin artmasıyla birlikte piyasada talep azalacağından enflasyon artışlarının da durması beklenir. Enflasyonda talebin önü kesilmiş olacağından, bu etkiyle birlikte TL’nin değeri artar.Fakat sadece faizi artırarak sağlanacak geçici düzeltmeler, yapısal sorunların olduğu ve bu sorunların riskleri yükselttiği bir Türkiye’de çok derin bir etki yaratmaz, sadece biraz zaman kazandırır ve zaten bir süre sonra etkisini yitirir. O noktaya varıldığında faizi artırmak da çözüm getirmemeye başlar. Üstelik sıkı para politikası anlamına gelen faiz artırımının, düşük maliyetli para bulup  yatırım yapacak olan yatırımcıyı yüksek maliyetler dolayısıyla yatırımdan caydırması ve bunun büyüme açısından olumsuz etkisi de unutulmamalıdır.

Uzun vadede ise büyümenin ithalata bağımlı yapıdan kurtarılması ve cari açığın düşürülmesi (ki bunun için iç tasarrufları artırmak ve üretimin ithalata bağımlı yapısını yerli girdilere yöneltmek gerekir), enerjimizi dışarıdan tasarruf ettiğimiz için; enerji tasarruf önlemlerinin alınması, kurumların bağımsızlaşması, Ar-Ge bütçelerinin artırılması ve hatta bana göre eğitim reformlarının artırılması gibi radikal yapısal reformlara ihtiyaç var. Benim tasarrufum, Türkiye’nin bir an önce “daha az cari açık daha çok iç üretim” modeliyle devam etmesi gerektiği yönünde. Tabi bunun da ekonomide her “seçim-feragat” ikilisinde olduğu gibi riskleri var. Bunu yaparken dış rekabete açıklığı sağlayamazsak kamu kesimi açıklarına düşmemiz kaçınılmaz olur.

Bu konuda, ekonominin çoklu hedeflere ulaşmada tercih yapmaya yarayan bir disiplin olduğunu unutmamak gerekir. Bu yüzden mutlak doğrulardan değil, göreli doğrulardan bahsedebiliriz. Sizin de önerileriniz ve doğrularınız varsa, bunları burada paylaşmanızı ve yorumlarınızı bekliyor olacağız.

kafanı kaldır

bütün arkadaşların senden daha fazla eğleniyor. ayrıca senden daha iyi görünüyorlar, daha maceracılar ve daha başarılılar. eğer bütün zamanını ne kadar muhteşem, çekici ve eğlenceli bir olduğunu kayıt altına almak için harcamasaydın, çevrenden geri kalmayacak mıydın?

tabii ki hayır:
sevdiğin bir arkadaşın ile birlikte telefonunuzu evde bırakarak bir gün geçirin. hashtag’leri, story’leri, like’ları ve bildirimleri siktir edin – iyi vakit geçirip geçirmediğinizi teyit etmek için tanımadığınız birinin onayına ihtiyacınız yok. ayrıca bonus olarak mark zuckerberg’in 24 saat nerede olduğunuzu bilmesine izin vermemiş olacaksınız!

korkmayın. yapabilirsiniz.