Menü Kapat

Kategori: gündem (sayfa 1 / 34)

distraction

distraction kelimesinin türkçe karşılıkları bana yeterli değil gibi geliyor. “dikkatin dağılması” en yakını olmak ile birlikte “oyalama” bence anlatılmak istenileni ifade edemiyor. fakat bu problemi dil bilimcilere bırakıyorum zira konumuz bu değil.

ülkenin gündemi mağlum, son 3-4 yıldır genelde olumsuz haberler gündemi meşgul etmekteyken son 1 yıldır ise olumlu diyebileceğimiz gündem oluşturan konular bir elin parmaklarını geçmiyor. havuz medyasının buradaki rolünü tartışmaya gerek yok, sosyal medyada ise aktrollerin yarattığı suni gündemlerin, yalan haberlerin varlığını ise herkes benimsemiş vaziyette. bu noktada benim gördüğüm temel sorun ise bunlara verilen yanıtlar ve ülke gündeminin kısır döngü içerisinde karanlık çukurlarda yuvarlanması. sıklıkla “akit” denilen saçmalığın haberleri paylaşılıyor. erdem şener gibi karakter ülke gündemini meşgul edebiliyor. orwell’in hayal gücüne meydan okuyan ve neredeyse 7/24 ekranlarda olan malum partili siyasilerin saçmalamaları tartışılmaya devam ediyor. detayları ve diğer örneklere muhtemelen benden daha çok hakimsinizdir.

bu konu sadece bu talihsiz coğrafyaya da özel değil bu arada. çin gibi bir örnek var mesela yanımızda. harvard araştırmacılarının yayınladıkları bir makaleye göre çin hükümeti yılda 448 milyon ısmarlama haber ve yorum salıyor sosyal medya kanallarına. bizde de izlenilen model bilinçli ya da bilinçsiz çin modeli. hükümete potansiyel ve kitlesel tepki oluşturabilecek bütün olaylarda bu ekip devreye girip insanların zamanlarını ve mental enerjilerini tüketip organize olabilme isteklerini öldürüyor. devamlı bir hayal kırıklığı ve bıkkınlık yaratıyor. ardından bu ülkeden gitme çağrıları sosyal medya hesaplarında yayılmaya devam ediyor ve hikayaye kaldığımız yerden devam edip sokağa çıktığımızda neşeli 1-2 insan gördüğümüzde şaşırıyor hale geliyoruz.

bu problemin çözümsüz olduğuna ya da bu durumun değiştirilemeyeceğine inanmıyorum. aldırmamak gibi bir eylememiz var elimizde ya da görmemezlikten gelmek. bu durum kayıtsızlık ya da yapılanlara sessiz kalmak değil kesinlikle. aksine ulaşmak istediklerine karşı en etkili eylem olabilir. dolayısıyla filtrelerinizi açık tutun, gerçek olan haberlere odaklanın ve saçmalıklara yanıt vermek için enerjinizi harcamayın. siyasetin saçmalıklarının hayatınızın içerisinde bu kadar ciddi bir yer edinmesine izin vermeyin. kendi gündeminizi yaratın, zira kötülük ve karanlık kendi dahil her şeyi yutarak yok etme eğilimindeyken. cesaretin ve bütün güzel şeylerin bulaşıcı etkisi vardır. ve bu hafta sonu biraz daha sanata, müziğe, kitaplara, doğaya, çevrenize ve sevdiklerinize vakit ayırın. dinlenmeyi de ihmal etmeyin.

kurtulmak ve arınmak için belki de bilmemiz gereken tek şey yaşıyor olduğumuzun farkına varmak.

Vahşet Şölenlerinde Okur Kalmak

Toplumsal belleğimiz bir zamandır gınayı aşan tekrarlamalarla pek çok yeni söz öbeğine maruz kalmakta. Önü arkası kesilmez hengâmeler arasında savruluyoruz. İdeolojisi ne olursa olsun hatta olsun olmasın, adımlarımıza dayanak toprak kesitine paydaş herkesin şu zamanlarda ortak hisleri; korku, dehşet ve hayret. Büyük bir yüzdemiz, insani olanı bürokrasiyle bürokratik olanı insaniyetle çarpıyor, bölüyor, topluyor, çıkarıyor. Elde ettiğimiz sonuç sıfır arkası virgüle değiyorsa, sorunlarımız Pisagor’a kadar uzanıyor demektir.

Alâeddin Şenel, eşine az rastlanır zihin zoru çalışması İnsanlık Tarihi’nin giriş epigrafıyla belki de öğretim hayatının en büyük dersini veriyor bizlere:

“Aynı koşullar içinde bulunsaydım ben de aynı konumda bulunabilir, benzeri şeyleri yapabilirdim” demeyen, ne kendini ne başkalarını anlamıştır ne de insanlık tarihini anlayabilir.

Okuduğum ilk anda benliğime nakşettiğim bu satırların bilinciyle yaşamaya çalışıyorum yıllardır. Evet, insanlığı anlamak için hayat çok kısa ve toplumsal değişimler çok geniş zamansal ölçeklere yayılıyor.  Ancak artık insanlığı anlama hevesi şöyle dursun bu çok konuşkan kaos içinde birey kalabilmek bile ayrı bir ömür yığını gayret gerektiriyor.

Bu çok konuşkan kaosa yeni bir tanımlamayla katkıda bulunmayı hiç istemememe rağmen duramıyorum. Vahşet şölenlerinin ortasındayız. Hiç tanış olmadığımız bir uzak coğrafya insanını, söz gelimi ilkel bir kabile mensubunu tutup buralara getirsek neredeyse eminim ki o da halimizi bu şekilde tanımlardı. Belki yüzölçümlerine eşit yüzdelerde dağılmıyor, belki konumlar ve yöntemler değişiyor,ancak ölüm kültürünün yarattığı coşku katlanarak artıyor toprağımızda. İnsan öldürüyor ve kutluyoruz. Ölüyor ve kutluyoruz.

Peki her şeyi bir kenara bırakmak. Yüzlerce yıl öncesinin bir esnafı gibi, Doğu Roma’nın yıkıldığı gecenin sabahına dükkânımızın kilidini açmak için nasıl bir ruhsal hale bürünmemiz gerekiyor? Yöneten ve yönetilen her kesimin potansiyel bir kıyım aracına dönüştüğü dakikalarda kitabımızın sayfalarını çevirmek. En basit haliyle kişisel zevklerimizi ve ihtiyaçlarımızı suçluluk, korku ve tüm kötücül hislerden arındırarak nasıl devam ettirebiliriz? Vahşet şölenlerinde nasıl okur kalırız?

Tarz-ı Hayat’tan Life Style’a tam bu zamanlarda okuduğum/okuyabildiğim bir kitap. Ülkemizin tırnak içerisinde büyük insanlarının kişisel çıkarları uğruna kendileri dışında her şeyi feda etmeye hazır olduğu, bu doğrultuda birkaç sene önceki tutumlarının (zıt kelimesine yeni bir tanım getirircesine) tam tersine hareket ettikleri bir dönemde Rıfat N. Bali, yaşadıklarımızın ilk olmadığını bir kez daha suratımıza çarpıyor kitabıyla.

Yeni Seçkinler, Yeni Mekânlar, Yeni Yaşamlar alt başlığını taşıyan çalışmanın ilk baskısı 2002 yılında yapıldı. Evren darbesinden yazıldığı güne kadar uzanan 20 yıllık süreci konu edinen kitap bu yıllarda kent yaşamı ve kültürünün nasıl inşa edildiğini ele alıyor. Bali, bu süreç okumasını üç dinamikle gerçekleştiriyor; siyasal, ekonomik ve kültürel figürler. Böyle bir yakın tarih okuması sunan kitabın kaynakları bu nedenle ağırlıklı olarak dönemin canlı özneleri olan süreli yayınlar. Sayfa cüssesinin yarısından fazlasını çeşitli gazete ve dergi alıntılarına ayıran kitap aynı zamanda araştırmacı okura bir yüzey taraması imkânı sunuyor.Bali, çalışmasını üç genel bölüme ayırıyor. Bu üç bölüm kendi içlerinde çoğu ironik başlıklara sahip senli benli anlatımın ağır bastığı kısa metinlerden oluşmakta. Tarihsel/siyasi içeriğe sahip akademik bir çalışmada Bali’nin bu tercihi, kitaba hızlı okunabilirlik kazandırırken aynı zamanda her kesimden okura hitap eden bir nitelik de sağlıyor.

Tarz-ı Hayat’tan Life Style’a ilk bölümünde başrolleri Evren ve Özal’a bırakıyor. Darbe ve liberal ekonominin yarattığı gerilim/boşalma reaksiyonlarına yavaş yavaş belirmeye başlayan köşe yazarlarının gereksiz ayrıntılar dolu kişisel deneyim aktarımları ve toplumun her kesimini etkileyen işadamları eşlik ediyor. Bu bölüm aynı zamanda günümüzün (işlevi ayrı bir tartışma konusu) geniş finans kaynaklarına sahip TÜSİAD ve TESEV benzeri sivil toplum kuruluşlarının ortaya çıkış serüvenlerini de göz önüne sermekte. Özal’ın ölümüyle sona eren bölümün en şaşırtıcı kısmı ise köşe yazarlarından yapılan alıntılar. Serbest piyasa ekonomisinin ülkede, özellikle İstanbul gibi büyük kentlerde yaşayan insanlar üzerinde yarattığı lüks düşkünlüğünün dönemin köşe yazarları tarafından nasıl takdirle karşılandığını bir arada görmek hayretlerimize hayret katıyor. Çoğunluğu hâlen meslek hayatını sürdüren köşe yazarlarımız, günümüzdeki muhafazakâr çizgilerinden henüz bihaber tutumlarıyla fakirliği bir suç, bir günah kefesine yerleştiriyor.

İkinci bölümde ise bu zenginlik ve lüks hevesinin Türk elitizmini doruklara ulaştırdığı aynı zamanda radikal İslam temelli siyasal yapıların oluşumuna ev sahipliği yapan doksanlı yılları konu ediniyor. Bu bölüm adeta günümüzde devam eden bir futbol karşılaşmasın ilk yarısını andırmakta. Doksanların ardından yeni bir binyıla girerken ülkede kabuk tutmaya başlayan toplumsal katmanları ve yönetim kademelerinin yaşadığı devinimi uzun uzadıya ayrıntılarla inceliyoruz. Çevirdiğimiz her sayfa yaşadığımız şu günlere yeni bir bakış açısı kazandırıyor.

2001 kriziyle son bulan kitap, mevcut hâlimizle karşılaştırıldığında neredeyse bir kehanet niteliğinde. Hâli hazırda kontrol altında tuttuğu ülke yönetiminin, göklere çıkardığı demokrasi söylemlerine rağmen tek el altında toplanamamış olmasına dahi tahammül edemeyen bir iktidar hastalığının maddi ve insani tüm olanakları hoyratça harcamaya çekinmediği yaşantımız, yüzyılımızın ilk çeyreğini tekerrürsüz kapayamayacağımızın nereden baksak habercisi. Bu nedenle okumamız sona ererken bir bakıma başta bahsettiğim ortak hislerden kurtulabildiğimizi söyleyemiyoruz.

Bali’nin kitabı, çok konuşkan kaosumuzda bir mikroskop işlevi görüyor. Bize ayrıntılarda paranoya kurmaktansa insan olmanın dayanılabilir çilesine fikirlerimizle karşı koymayı, vahşet şölenlerinde okur kalabilmeyi vadediyor.

hükümet sözcüsüne sorular

Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş, “Suikastlar, canlı bombalar devam edebilir. Arkasındaki güçlerle Türkiye’nin güçlü bir şekilde yoluna devam etmesini engellemek istiyorlar” dedi. Kurtulmuş, “Her türlü tedbirlerimizi alıyoruz, referandumda evet oyundan sonra bu terör örgütlerinin hiçbir sesi çıkmayacak hale gelirler. Çok titiz çalışmalar yürütülüyor. Bu terör örgütlerinin referandumdan sonra sesleri solukları iyice kısılacaktır” diye konuştu.

bütün bu gündemden uzak duralım çabalarımıza rağmen, üstte yer alan alıntı gibi yapılan inanılmaz açıklamalar sormak istediğimiz belirli sorular oluşuyor. malum anayasa değişikliğine evet söylemi kapsamında yapılan propagandaya göre; terör bitecek, istikrar sağlanacak ve ekonomi düzelip her şey normale dönecek. peki;

  • An itibariyle hatta son 15 yıldır yasama-yürütme-yargı AKP’nin elinde değil mi?
  • Bütün kamu kurumlarında AKP’nin atadığı yöneticiler bulunmuyor mu?
  • AKP’nin elinde ekonomiyi düzeltme imkanı var ise neden şimdi bunu yapmıyor?
  • AKP’nin terörü bitirme gücü var ise neden şimdi bitirmiyor?
  • Başkanlık gelince devlet yönetimi açısından ne değişecek? Şu an yapılamayan ama sonrasında yapılabilecek olan şey nedir?
  • Terör örgütleri başkanlık sisteminin mi gelmesini istiyor? O yüzden mi sesleri solukları kısılacak?
  • Tek adam (mağlum adam) geldiğinde problemler çözülecekse, bütün problemlerin kaynağı mevcut başbakan değil mi?
  • 2019’da uygulamaya geçecek bir sistem için değişikliğin aceleye getirilerek 3 ay içerisinde yapılmaya çalışılmasının sebebi ne?

Aktroller dahil, kendilerinin savunucuları bu sorulara ya da seçtikleri herhangi birine cevap verebilir mi? Zira dadaistler bile bu kadar çarpıcı olamamıştı.

ekonomi yazıları – 1

uzun zamandır yorum yapma niyetinde olup bir türlü fırsat bulamadığımız kredi notu değerlendirmelerinin vız gelip tırs gittiği ve asıl notu halkın vereceği söylenen ekonomimizde durum nedir dilimiz döndüğünce anlatalım. bakarsınız bir seri haline de getiririz;

– öncelikle ülke olarak ithalatımız ihracatımızdan fazla. yani bu demek oluyor ki üretemediğimiz ihtiyaçları gidermek için diğer ülkelere ihtiyacımız var. buradaki alışverişi yapabilmek için de dövizi bir şekilde ülkeye çekmek zorundayız.

– dövizi getirmek için burada bir şey üretip satmak lazım. üretmediğimiz gerçeğini herkes kabul ettiği için biz özelleştirme adı altında devletin mallarını, şirketlerini satıyoruz ya da gayrimenkul ve ülke toprağı satışlarımız da bulunuyor. bu yöntemlerin kalıcı olmadığını ve sattıklarımızın geri alınmadığını biliyoruz.

– döviz çekmek için bir diğer yöntemde faiz arttırmak. faizi yükseltir ve paranızı bana verirseniz fazlasını alırsınız dersin. yabancı sana 100$ verir ve 115$ almak ister. sen de bu süre içerisinde parayı piyasa sürer rahatlarsın ya da üretim için yatırım yapıp uzun vadede maliyetinden fazla kazanırsın. ya da ülkemizin yaptığı gibi köprü, yol, metro yapıp oy toplarsın ama o para bir daha dönmez ve borçlanırsın. teoride faizi arttırmak kısa vadede döviz çekip üretmeye başlayana kadar yapılır, akabinde faizleri indirir ürettiğin malları satar ve döviz sokmaya devam edersin yani faize ihtiyacın kalmaz. böylece borcunu azaltırsın. pratiği takip ediyorsunuzdur sanırım.

– dünya bizi kıskanıyor, ekonomik terör var, doları olan terörist gibi söylemler ekonomide sökmez. kimse kasıtlı olarak ülkeden para çıkarmaya çalışmıyor. faiz lobisi diye bir lobi yok, ülke içerisinde döviz kurlarında bu kadar büyük bir zıplama yapabilecek büyüklükte kimsede yok. peki problem ne? ülkeye duyulan güvenin erimesi – hepsi bu. yatırımcı kısa vadeli düşünmez, uzun vadeli bakar. ileride tek bir adamın keyfince at koşturabileceği, her zaman ciddi bir terör olayının yaşanabileceği ve faiz getirisi oldukça düşük bir ülke yerine kazanması garanti olan bölgeleri tercih eder. aynı anda 15-20 ülkeye uğraşan yatırımcılar gidip türkiye’de ne olmuş diye düzenli takip etmez, edemez. kredi değerlendirme kuruluşlarına (moody’s, s&p, fitch) güvenir.  dolayısıyla aldığın düşük not, dövizi getirecek adamlara risk olarak yansır ve giderler.

– dolar yerine altına yatırım yapın söylemi de hiçbir şey değiştirmez. sadece yatırımcının portföyü değişir. hatta altını ithal ederek alırsan daha çok zarar edersin çünkü biz altın üreticisi değiliz ithal ediyoruz. ayrıca türk lirası ile ticaret yapılacak da bir katkı sağlamayacak bir hareket. örneğin tl verip ruble aldınız fakat londra’da bunu yapabileceğiniz likit bir piyasa yok. her türlü dolara, euro’ya ya da başka bir rezerv paraya çevrilecek. dolayısıyla büyük bir etki yaratamazsınız. türkiye’nin 2016’da dış ticaretinin yaklaşık olarak %50 dolar, %40 euro ve %6 tl olduğunu da unutmayalım.

– merkez bankasının faiz arttırmamak için direnip repo ihalesi açmamak gibi alternatif çözümleri kanayan yaraya yara bandı yapıştırmaktan başka bir şey değildir. herkes hem fikir olduğu gibi tek ihtimal faizleri arttırmaktır ki yatırımcının risk almaya değer bir getirisi olsun. bunun da büyümeye ve özellikle yandaş inşaat şirketlerine negatif etkisi olacağından iktidar tarafından mümkün mertebe baskılanmaktadır. fakat ekonomi dengeler bilimidir ki bunu sağlamak merkez bankasının görevidir.

mevcut problem kanımca böyle özetlenebilir. potansiyel çözümler için ayrı bir yazı yazıyor oluruz. tartışmalar için yorumlarınızı da bekleriz.

aklım, aklım, aklım

aklım
sonsuz uzunlukta,
bir ipliğin genişliğinde,
bir yola,
çıkıyor gibi gözüküyor.
bir iplik gece ile aynı renkte olan.
dışarı,
dar bir otoyol boyunca
zihnimde akıp giden,
merakla yönlendirilen,
kabul ile aydınlanan.
uzak ve dışarı,
harika bir şekilde atılmış,
derenin akışının derinliklerinde çırpınan,
tüylü bir kanca gibi.
uzanabileceğim bir yerin ötesinde,
kanca gevşeyerek bir mızrağa dönüşüyor,
ve mızrak kendini parçalayarak bir iğneye,
ve iğne dünyayı dikerek topluyor.
bir iskelet üzerine deriyi dikiyor
ve dudak üzerine ruj sürüyor.
dağların üzerine eşarp dikiyor —
acımasız bir kan dolaşımı gibi
her şeyin üzerinden geçiyor.

ve tünel huzur verici bir mesaj
ile doluyor:
birlik olmanın harikulade farkındalığı.
dünyanın tüm farklıları;
çelişkinin farklı kanatları,
problemin iki yüzü,
taçyapraklarını çeken sorular,
makas biçimindeki vicdan,
bütün farklı kutuplar,
kendi görünümlerindeki şeyler,
ve gölgesi olmayan şeyler,
ve sokaklardaki gündelik patlamalar;
bu yüz ve diğeri;
bir ev ve diş ağrısı,
sadece isimlerinde farklı harfler olan patlamalar–
iğnem her şeyi deliyor.
ve kendimi,
benim açgözlü fantezilerimi,
var olan
ve var olmayan her şeyi:
eşsiz güzellikteki bir kolyenin parçasıyız
ve önemsiz.

Leonard Cohen, 1965 dolayları

çeviri ve yorum: etilen

Çok Güzel Yaşayıp Gittiğimizi Sanıyoruz

Bazen öyle geliyor ki biz çocuk kalmış bir milletiz ve daha olayları ve dünyayı, mucizelere bağlı, ‘myth’ lere bağlı bir şekilde yorumluyoruz en ciddi bir biçimde. Aklı başında bir Batılının gülerek karşılayacağı ve bize ölesiye ciddi gelen bir şekilde.

Bir başka nokta daha: Öyle bir yarım yamalaklığımız var ki, bizim dramımız, trajedimiz, akıl almaz bir biçimde gelişiyor. Ayrıca, bir trajedinin içinde olduğumuzun farkında bile değiliz. Çok güzel yaşayıp gittiğimizi sanıyoruz. İktidardaki adamlar da, bu sanıyı büyük millet adına dile getiriyorlar. Birkaç aydın dışında bunu anlayan yok gibi. O aydınlar da, birtakım sözler ediyorlar. Psikolojik yönü boşlukta kalıyor bu meselenin.

İnsanlarımız, bu kötü yaşantıyı dile getirmenin, ‘muhalefet yapmak’ olduğunu sanıyorlar. Yapanlar bile ‘muhalefet yaptıklarını’ sanıyor bir bakıma. Aslında bir yanlış anlaşılma olduğu halde, anlaşıp gidiyorlar. Bir ‘mış gibi yapmak’ tutturmuşlar; arabalar yürüyor ya, ekmek yapılıyor ya, iyi kötü suyumuz geliyor ya… mesele yok. Bir taklit yapıyoruz ve Batı’ya bile kendimizi kabul ettirdiğimiz anlar oluyor. (Mesela bir futbol maçında yeniveriyoruz onları.)

Ya çocuksu gururumuz! Beğenilmezsek hemen alınıyoruz, Batılılara iftiralar ederek kendimizi temize çıkarmak için didiniyoruz. İyi aile çocukları arasında, onlara çamur atan mahalle çocuğu gibiyiz.

7 Kasım 1970
Oğuz Atay, Günlük

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.