Menü Kapat

Kategori: gündem (sayfa 1 / 36)

Kitap fuarı ya da düzenin yedi ceddi

Biraz sormak istiyorum, çok sordum hep dayak yedim. Bu kez de kitap endüstrisi hakkında sormak istiyorum. Ben biliyorum ki beni haklı bulanlar bile sorularım karşılığında bir fiskeyi benden esirgemeyecek ama ben hiçbir zaman diğer yüzümü dönmeyeceğim. İnsan hayatını kendi amprizminden türettikleriyle anlamlandırıyor. Ben bu sene İstanbul’daki kitap fuarı deneyimimle bir şeyler söylemek istiyorum. Bundan tam 10  sene öncesinde başladı kitaplarla aramdaki ilişki. O zamanlar ben her zaman kitap standının dışında duran kişiydim ve hep çaldım alamadığım ne varsa çaldım. O zamanlar sadece kitap çalmakta kararlı olan romantik bir anarşist olarak kitap fuarı benim için çok önemliydi. Bir kere yakalandım. Aynı kitabı iki kere çalmadım. Sonra pdf kitaplara bulaştım bilen çok azdır ama eskiden friendfeed diye çok tatlı bir paylaşım ağı vardı insanların pdf kitap paylaştığı çok güzel bir yerdi facebook’un satın almasıyla kapandı. Üniversiteye başladım okuldan atıldım sokaklarda kitap sattım. Sonra malum etilen sosyete’ ye geldik dört yıldır buradayız. Kitaplarla bağım hiç kopmadı ama yıllarca yazar-yayınevi-kitap-para ilişkisini hiçbir zaman diğer insanlar gibi anlayamadım. Bu sene ilk defa fuarda kitap standının arkasında durdum üstelik çalıştığım yer bir banka sermayesin kurduğu yayıneviydi. Ve durduğum yerden fuarın alışveriş merkezlerinden farkı yoktu. Müthiş bir tüketim çılgınlığı vardı domates gibi  kürk mantolu madonna  satılıyordu. Bu kadar kitap nereye gidiyordu peki herkes kitap okuyorsa dışarıdaki toplum neydi. Aydınlanmacı bir insan değilim ama Sabahattin Ali yi okuyan bir insan hiç mi onun hayatını dikkate almaz diye düşünüyordum. Sorularım gittikçe çoğalıyordu kitap bir meta mıdır, ne zaman metadır ne zaman değildir, matbaada işçi kanı bulaşırsa bir kitaba cümlelerin anlamı değişir mi? İlk çalışma günümde kendimi alçalmış hissetmiştim. Kitabın bende kutsal bir yanı yoktu ama onun bu kadar ayakaltı edilmesi ve bu kadar pazara açılıp üzerinde binlerce liranın dönmesi beni rahatsız etmişti. Ve sömürü, basım dağıtım işçileri, bunca kalabalığın çöplerini temizlemeye çalışan temizlik işçileri etrafında dönen entellektüel muhabbetler. Anlamlı bir şey bulmaya çalışıyorum ama hiç bir şey elime gelmiyor. Kitap listeleri hazırlayanları 5 kitaptan fazla almaması için ikna etmeye çalışıyorum. Olmuyor ikna olmuyorlar. Çok aç gönüllüydüler. Fazla insan tanıdım, orada tesadüfi olarak bulunan yani kitap çalmak için gelen parasız insanlar da gördüm. Günlerce kendime sordum bu kadar kitabın, cümlenin olduğu yerde güzel kalabilen bir şiir bile yok mu? Yok dedim ben galiba, gerçekliğin acısı beni bırakmıyor. They Live filminde gerçekleri insanlar taktıkları gözlükle görebiliyorlardı, bizim dünyamızda ise gerçeğin görünümü devrimci bir bakış açısıyla mümkün ancak ve aklıma Ulrike’nin bu sözleri geldi.

Dünyayı, bu acımasız ayrımı izleyerek algılayan biri için, artık normal, masum, doğal olan hiçbir şey yoktur… her küçük ayrıntı ‘yanlış hayat’a dayandırıldığından , kuşkuludur… kişi, hoşuna giden, beğendiği şeyler konusunda, iki kat dikkatli olmak ve daha fazla kuşkulanmak zorundadır… adorno, sakatlanmış yaşamdan yansımalar’ında şunları yazar: artık zararsız olan hiçbir şey yoktur… çiçeklerin üzerine düşen şiddet gölgesi görülmediği anda, bahar dalı bile yalana dönüşür; ‘ne kadar hoş’ gibi masum bir ünlem bile mide bulandıracak kadar nahoş bir varoluşun mazereti olur… artık güzellik ve avuntu yoktur – korkunç olanı gören, ona dayanabilen ve olumsuzluğun avuntusuz bilinci içinde yine de daha iyi bir dünya olasılığına bağlı kalan bakıştan başka…

ihanet

Kadim şehirlerin en önemli güzelliği, ana karakterlerini kaybetmeden yeniyi bünyelerinde eritmesi, özlerinden katarak yeniden yoğurmasıdır. İstanbul bu açıdan gerçekten müstesna bir şehirdir. Ama biz bu şehrin kıymetini bilmedik, biz bu şehre ihanet ettik, hala da ihanet ediyoruz, ben de bundan sorumluyum.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan  – 21.10.2017

ve trajedi;

Esas trajedi buydu. Bir adamın kötü olmaya cesaret etmesi değil, milyonlarca insanın iyi olmaya cesaret edememesiydi.
John Fowles

cinnet vatan

Bakan Naci Ağbal, şunları söyledi: “Biz biliyorsunuz bu düzenlemeyi yasayla yapıyoruz. Öncelikle şunu söyleyeyim MTV her sene artıyor. Enflasyon ne kadarsa otomatik olarak zaten artıyor. Eğer biz herhangi bir yasal düzenleme yapmasaydık MTV yüzde 15 oranında 2018 yılında artacaktı.

Örneğin bu sene 500 TL MTV ödemiş bir vatandaşımız, aslında bu da iki taksitte ödeniyor, 250 250 ödeniyor, gelecek sene hiçbir müdahale yapmamış olsaydık bile 575 lira olacaktı.

Dolayısıyla yaklaşık olarak 2 takside bölecek olursak yine yaklaşık 32,5 lira filan fazla ödeyecekti 2 taksitle. Şimdi biz ne yaptık burada bir yasal düzenleme yaptık ve yeni bir tarife ürettik.

Dedik ki kanuni tarife budur. Burada da doğru bir oran ifade ediyorum. Bu oranı ifade etmem lazım. Vatandaşa yanlış bilgi verecek halim yok.

Diyoruz ki MTV’de yeni bir tarife ürettik. Bu tarifeye göre rakamlar bunlardır.

O rakamlarla önceki rakamları kıyasladığımızda bir artış oranı çıkıyor. Bu sene 500 lira ödedi gelecek sene 575 lira ödeyecekti, şimdi vatandaşımıza diyoruz ki 700 lira öde…

gündeme bütün uzak kalma çabalarımıza karşılık bazen dayanamıyor ve cinnet vatan haberlerine dönmek zorunda kalıyoruz. üstteki açıklama “bakan” olan insanın birebir sözleri. geçmişte yayın yapan “olacak o kadar” ekibine uzansak muhtemelen böyle bir monolog fazla çiğ geleceği için uzak dururlardı. günümüzde resmi açıklama oluyor. milyonlarca insanı negatif etkileyen bir değişikliği böyle açıklamak sanırım kendisinin dışında kimsenin aklına gelmezdi. 1 gün önce %9.5 olacağı beklendiği söylenen enflasyonun %15 olduğunun itirafı mı dersiniz, 75/2 nasıl 32.5 lira edere mi odaklanırsınız bilmem ama birinin cebinizden paranızı alırken böyle bir açıklama yapmasını sindirebilen bir halka sahip olmak sanırım kendilerini şanslı hissettiriyordur.

şehir heykelleri

Her gün önlerinden geçiyoruz. Çoğu, kentin en önemli simgesinin yüzlerce kez büyütülmüş hali. O kadar çirkinler ki çoğu zaman görmezden gelmeyi tercih ediyoruz.

görmezden gelmeyi tercih ettiğimiz diye sınıflandırmış arkadaşlar ama üstte gördüğünüz enteresan “şey” olayı farklı bir boyuta taşıdı. kendisiyle “spektaküler” şehir heykelleri için başarılı bir görsel hafıza;

şehir heykelleri

Çok Acı Var

Eski kocası tarafında sokak ortasında öldüreni gördük. Tecavüze uğrayıp yakılanını, bakire olmadığı için telle boğduklarını gördük. Ahlaksız, namussuz olduğunu düşündükleri için odasına kapatıp, yanına fare zehri koydular. “Ya açlıktan ölürsün yada bu zehri iç geber” dediler, bunları da gördük. Oda kısa giymeseymiş diyenini gördük. “Bize yardım ediyordu bende engelli kızıma tecavüz etmesine ses çıkarmadım” diyen babayı da gördük. Daha beteri kendi kocasının, oğlunun kızına tecavüz etmesine ses çıkarmayan anneyi gördük. Haberlerde izledin, kanalı kapattın unuttun. Facebook’ta paylaştın, unuttun. Twitter’da lanet okudun, unuttun. Sözde duyarlı ‘insandın’ ya sonuçta görevimi yaptım dedin. Sokağa çıktın yine göz hapsine aldın kadınları. Bacaklarını aça aça oturdun metroda, otobüste. Sokak ortasında kadın dövdüler dönüp bakmadın. Yan komşun her gece evi yıktı belki de karısını döverken bir kez kapıyı çalmadın. Ne kardeşini korudun, ne anneni korudun babana karşı. Ama zaten sen görevini yapmıştın. Ayıplamış, lanet etmiştin olanlara.

Dicle Koğacıoğlu 2009 Ekim’de intihar ettiğinde tüm bu kadınların acılarına hepimizden daha yakındı. Binlercesini gördü, tanıdı. O ‘mış’ gibi yapamadığı için, riyakarlıkla yüzleşemeyecek, kendini kandıramayacak kadar insan olduğu için gitmişti. Camdan kalbi her gün görüp artık hissizleştiğin şeyleri kaldıramadığı için gitti.

Dünyanın içinde bulunduğu durum ve insanların çektiği korkunç acılardan dolayı acı çekmek, harap olmak, Dicle Koğacıoğlu’nu da yaşamdan koparan işte tam da bu. Çok acı var derken malesef çok haklıydı.

Dayanamayıp yaşamına son verdiği acılar ne yazık ki baki. Gözünün önünde. Sokakta, iş yerinde, okulunda, komşunda belki de evinde. Mücadele ise büyüyor. Umarım.

post-truth

post-truth geçtiğimiz sene oxford sözlüğü tarafından yılın kelimesi seçilmişti. bu yıl da popülerliğini kaptırmayacak gözüküyor. türkçe’de gerçek ötesi / gerçek sonrası diye çevrilmesinde biz sakınca görmüyoruz. post-truth nedir peki diye soranlara kısaca kamuoyunun görüşünü şekillendirmede objektif gerçeklerden ziyade duygu ve kanaatlerin etkinli olduğu durumlar diyoruz. yani bariz yalanlar üzerine kurulu siyaset diyoruz. aa türkiye işte dediğinizi de biliyoruz. en güzel örneklerinden biri mesela sokak röportajlarında “resmi gazetede yayınlandı” denildiğinde “yok öyle bir şey inanma” diyecek hale gelmiş akp seçmenleri. en çok gündeme geldiği zamanlar ise muhtemelen trump tartışmasının etkisiyle miting/gösterilerdeki katılımcı sayısı.

havuz medyası dışındaki iletişim kaynaklarına açıksanız duymuş olabileceğiniz gibi popüler tartışma konusu dün yapılan adalet mitingi üzerinde dönen katılımcı sayısı tartışmaları. i. melih gökçek’in miting öncesi alan dolarsa 87.500 kişi olur  diye hesap yaptığı, dilipak soyadlı enteresan 603bin takipçisi olduğunu gördüğüm enteresan şahısın 55.000×4=110.000 matematiğiyle olayı geliştirdiği, ardından istanbul valiliğinin 175.000 olarak açıkladığı rakamlar geldi iktidar cephesinden. muhalefet tarafı da 2 milyon ile 3 milyon arasında gidip gelenler olmak ile birlikte 1.6 milyon civarında resmi açıklama yaptılar kendi tercihleriyle. güvenilir görünen kaynak “harita ve kadastro mühendisleri odası” en az 1.5 milyon dedi. öte yandan aynı alanda yapılan mitinglerde yandaş basının ve iktidarın 2.5-3 milyon gibi rakamlar kullandığı da belgeleriyle ortada. objektif yorumlara ve mantıklı bulduğum hesaplamalara bakıldığında ise 750.000 civarında bir katılım vardı.

bu kadar gereksiz detaydan sonra varmak istediğimiz nokta neden bu rakamları tartışıyoruz. neden bu rakamlar bu kadar önemli hala geliyor. neden bu kadar fazla yalan var. soru işaretlerini kendinize saklayın. bu yalanların yeni bir durum olduğuna inanmıyorum. geçmişte iletişim kanalları sınırlıyken gazete/radyo/tv aracılığıyla bir şekilde kontrol edilen yalanların toplumsal düzlemde doğrulanması oldukça zordu. günümüzde ise sosyal medya ve getirileri ile yalanları gizlemek artık o kadar kolay değil. fakat iktidarlar alışkanlıklarını sürdürüyor ve yalanlar ne kadar tekrarlanırsa gerçek olur düsturundan hareketle bildiğiniz troller aracılığıyla en azından sorgulamayan zihinleri ikna etmeye çalışıyorlar. peşlerinden gelen kitle ile başarısız olduklarını söyleyemeyiz. dikkati dağıtmanın en kolay yolu bu, herkes adalet mitinginin anlam ve öneminden ziyade sayılara odaklanmaya devam ediyor. kimse adalet’i ve yapılan yanlışları konuşmuyor.

bunlar muhtemelen sizin de farkında olduğunuz şeyler ve odaklanılması gereken nokta bu durum ile nasıl başa çıkılacağı. teyit.org gibi oluşumlar bunu biraz aşmaya çalışıyor fakat yeterli olduğunu düşünmüyorum. özellikle paralı trol ordularıyla başa çıkma imkanları yok. kendileriyle aynı yapıda bu işe mesai ayırmayan insanlar olmadığı sürece benzer durum önümüzdeki dönemde de devam edecek gibi gözüküyor. özellikle twitter’ın bu oluşumları engelleme çabalarının ne kadar başarısız olduğu ortada. yaratıcı çözümlere ihtiyaç var. belki bu yazının yorumlarında bir şeyler üretebiliriz. siz ne dersiniz?

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.