Kategori: fotoğraf

şehirden değil tavuktan yanayız

fotoğrafa bakınız.

oradan baktığımızda şehrin içinde olması gerekenler; insan yığınları, nesneler ve durumlar. bu üçlü, şehrin anlamı için kâfidir. aksi durum reddedilir, şaşırtır, güldürür yahut kızdırır.

bu anlamın dışında x bir anlama sahip iseniz, işiniz zor. bundan sonrası ya savaş ya da teslimiyet. burası size kalmış. teslimiyete sıcak bakmıyoruz, bu da bize.

şehrin içine dönelim. insan yığınlarının nesneler üzerinden kurdukları ve yaratmış oldukları ilişkilerin sonucu olarak şehirde var edilen zorba anlamlar/dünyası. bunlardan yana değiliz.

o’nun herhangi bir anlamıyla zorba bir anlama şekillenir şehrin anlamına katılırsınız yahut aforoz sonucu, şehrin dışında kalırsınız. şehrin dışından yanayız. şehrin içine ise kavga daveti. kavgadan yanayız.

bu zorba anlamlar dünyasında dolaşan bir tavuğu hayal ediniz. bu tavuğa göstereceğiniz tepki de yine bu anlamın içinden çıkan duygulardan herhangi birisi. çünkü; şehre yüklediğimiz anlam dışına çıkmamız, otoritemizi, ezberimizi, kutsallarımızı sarsacaktır. tavuğun bunları sarsabileceğine de inanmayabilirsiniz lâkin elinize yiyeceğiniz bir gaga darbesini hesap etmemiş olabilirsiniz, o’na acı ve gerçek diyelim. gagadan yanayız.

bugün şehrin hâli ve içinde var olan anlam, dün x anlam(ı)\ları “üzerine” kurduklarımızdı. yan yana durmayı bilmediğimiz için hep üzerine, üzerine, tahakküm. tahakkümden yana değiliz.

x’e gelelim. o, doğa ve içinde var olan her şey diyelim. biz dışındaki her şey. velhasıl, tavuğun şehirde dolaşmasını reddediyor, gülüyor, şaşırıyor yahut kızıyorsak bu ikiyüzlülüktür. sen, ben ve o; o’nun yaşam alanında koşturuyoruz. tavuktan yanayız.

Sessizliğin Sesi

kevin carter 1960’ta güney afrika’da doğdu
1960 sharpville katliamının yılıydı
güney afrika polisi
barışçıl göstericilere ateş açmıştı
apartheid’ı protesto ediyorlardı
69 kişi öldürüldü
300’den fazla insan yaralandı
afrika ulusal kongresi yasaklandı
ve apartheid’a karşı silahlı direniş başladı
kevin
kevin carter
eczacılık eğitimini yarıda bıraktıktan sonra
nefret ettiği
güney afrika savunma kuvvetlerinde
askere alındı
bir gün siyahi bir garsonu
diğer askerlere karşı savununca
ona kaffir-boetie (zenci sever) dediler
ve onu dövdüler
1980’de firar etti
motosikletle durban’a gitti
ve DJ’liğe başladı
ama işini kaybetti
fare zehiri içerek kendini öldürmeye kalktı
ama ölmedi
teslim olup, pretoria’da
askerliğini tamamladı
1983’te, nöbetteyken, 19 kişinin
ölümüne sebep olan bir bomba yüzünden yaralandı
ölmedi
ve askerliğini bitirdi
kevin
kevin carter
bir fotoğraf makinesi tamir atölyesinde iş buldu
yavaş yavaş foto-muhabirliğe yöneldi
1984’te johannesburg star için
çalışmaya başladı
apartheid’ın vahşetini teşhir etti
siyah kasabalarına yayılan
çok sayıdaki isyanı belgeledi
üç başka beyaz fotoğrafçıyla birlikte
ismi yayılıp tanındı
nice tehlikelere atıldılar
defalarca tutuklandılar
bang-bang club diye anılıyorlardı
çok fazla cinayete tanık oldular
çok fazla cinayetten sağ çıktılar
kevin
1 Mart 1993’te kevin carter
kuzeye, sudan’a gitti
isyan hareketini
belgelemek istiyordu
sudan dünyanın en
yoksul ülkelerinden biri
sudan korkunç bir kıtlık içinde
nüfusun %80’i gıda yardımıyla yaşıyor
kevin carter kıtlığın merkezine
ayod köyüne gitti
uçağı iner inmez
kıtlık mağdurlarının fotoğrafını çekmeye başladı
insan yığınlarının açlıktan ölümüne tanıklık etti
onlarca fotoğraf çekti
perişan halde, kendini çalılıklara attı
hafif bir mırıltı işitti
gıda merkezine varmaya çalışan
ufacık bir kız gördü
fotoğrafını çekmek için çömeldi
ama yere inen bir akbaba görüş alanına girdi
kuşu ürkütmemeye dikkat etti
en iyi görüntüyü yakalayacağı
konumu aldı
20 dakika bekledi
akbabanın kanatlarını açmasını umuyordu
ama açmadı
kevin fotoğraflarını çekti
ve kuşu kovaladı
küçük kızın zar zor yürümeye çalışmasını
seyretti
bir ağacın altına oturup sigara yaktı
tanrıyla konuştu
ve ağladı
kevin
kevin
new york times bu fotoğrafı satın aldı
ve 26 mart 1993’te yayınladı
tüm dünyada gazete ve dergiler
resmi yeniden bastı
binlerce kişi kevin’e mektup yazdı
çocuğa
ne olduğunu soruyorlardı
neden küçük kıza yardım etmedin, diye soruyorlardı
“kızın kıvranışını en iyi şekilde kadraja almak için
merceğini ayarlayan adam
o da başka bir yırtıcı olabilir pekâlâ,
sahnedeki bir diğer akbaba,”
diye yazdı bir eleştirmen
nisan 1994’te kevin carter
bu fotoğrafla pulitzer ödülü aldı
temmuz 1994’te
kevin carter intihar etti
kırmızı kamyonetinin egzoz borusuna
yeşil bir hortum bağladı
ve gazla kendini öldürdü
“Çok ama çok üzgünüm,” diye yazmıştı
“Hafızama kazınan cinayet görüntülerini kafamdan atamıyorum
cesetleri
öfkeyi
acıyı…
açlıktan ölen
ya da yaralanmış çocukları…”
“hayatın acısı
sevincine ağır basıyor
sevinç hiç kalmayasıya…”
kevin
kevin
kevin carter’ın megan adında bir kızı var
bu fotoğrafın mülkiyeti
megan patricia carter vakfı’na ait
bu fotoğrafın haklarının yönetimi
corbis şirketine ait
corbis’in sahibi bill gates
corbis dünyanın en büyük fotoğraf ajansı
corbis 100 milyona yakın fotoğrafın kontrolünü elinde tutuyor
bu fotoğrafın referans numarası
corbis 0000295711-001
çocuğa ne olduğunu hiç kimse bilmiyor

son

alfredo jaar – çeviri: elçin gen

Andre Kertesz: Okumaya Dair

Kertesz’in On Reading (Okumaya Dair) adlı kitabında yer alan altmış fotoğrafın her biri, belirli bir portre ile yarıda kesilmiş. bizim hiçbir zaman bilemeyeceğimiz, belirli bir hikayeden oluşur. Bereket versin, imgelerin hiçbirini sözcüklerle tarif etmek mümkün değildir. Görünümlerin kendi dili vardır.

Yine de, kitabın sayfalarını çevirirken ve birbirini izleyen imgelere bakarken daha önce hiç farkına varmadığım ve tasvir edebileceğimi sandığım bir şey öğrendim.

Bir gazete ya da kitap okurken genellikle onu ellerimizle tutarız. Bu arada okuduğumuz şey ister bir haber, ister şiir ya da felsefi bir metin olsun dikkatimizi ve hayal gücümüzün bir bölümünü kapıp başka bir yere götürür.

Kitap okuyan çocuk soluk soluğa yeni bir maceraya atılır; yaşlı adam hatıralara dalar. Ama her ikisi de bir yolculuğa çıkmıştır.

TEHLİKE ya da ÇIKIŞ gibi basit bir sözcüğü okumak bile bir yerden hareket etmeyi ima eder: O anda bir tehlike sezer ya da çıkış işaretini izlediğimizi hayal ederiz.

Sözcükler cümlelere dönüşüp, cümleler sayfaları doldurup da sayfalar bir hikaye anlatmaya başlayınca yerinden hareket bir seyahate çevrilir; sayfalar bir taşıt, bir tür ulaşım aracı olur. Buna rağmen okurken sayfaları elimizde sabit bir şekilde tutmaya devam ederiz. Dolayısıyla seyahatle elimizi tutuşumuz arasında bir gerilim meydana gelir. İnsanlar uçmayı başarmazdan çok önce bu seyahat tıpkı uçmak gibiydi. Homeros’u ilk okuyanlar Troya’ya uçmuştu.

Kertesz de art arda sıraladığı fotoğraflarıyla şimdi bize bunu hatırlatıyor. Okurların ellerinde tuttukları sayfalarla havalandıklarını ya da biraz önce havadan yere indiklerini görüyoruz.

Missile sözcüğünün çifte anlamı (hem füze hem de mektup) açığa çıkarıyor bu durumu. Kitaptaki altmış fotoğraftan, yaklaşık on ikisinin iniş pistlerini andıran balkonlarda, binaların çatılarında okuyan insanları göstermesi tesadüf değil.

Maamafih, aynı şey dört direkli karyolasında okuyan yaşlı kadın, bir banka uzanmış vestiyer görevlisi ya da bekleme odasındaki -sadece dizlerini gördüğümüz- çocuklar için de geçerli.

Hepsi de, sanki yerle anlık bir temasları varmış ya da yer çekimine karşı geliyormuş, hatta belki de bunu başarmışçasına tutuyorlar sayfaları.

Okuma ediminin uçuculuğu!

Kendimiz okurken de bunu hissederiz. Daha önce farkına varmayıp Kertesz’in resimlerinden öğrendiğim, bu uçuculuğun okumakta olan bir kimsenin hareketlerinde ve bedeninde gözlenebileceği. Bu iç görüden dolayı, bir kez daha Macar fotoğrafçıya minnet borcumuz var.

John Berger / 1996 / Bir Fotoğrafı Anlamak

finnish wartime

aşağıdaki link sizi “wartime photograph archives” adı altında finlandiya’nın sovyetler birliği ile “kış savaşı”, akabinde yine karşılarında sovyetler olduğu için “devam savaşı” ve almanya ile “lapland” savaşı döneminde çekilmiş 1939-1945 yıllarından 160.000 fotoğrafa götürüyor. özellikle kış savaşı bölümünde enteresan fotoğraflar mevcut. bazılarının rahatsız edici olabileceğini hatırlatarak savaşın anlamsızlığını ve yıkıcılığını bir kez daha hatırlamak isteyenler için leziz bir kaynak. kolaj insanları ve siyah-beyazın güzelliğinin farkında olanlar için ekstra bilgi vermemiz gerekli değil sanırım. yüksek çözünürlük indirebiliyorsunuz. buyrun;

finnish wartime photoghaph archives

europeana collections

Explore 53,271,009 artworks, artefacts, books, videos and sounds from across Europe.

üstteki alıntı her şeyi özetliyor. avrupa sınırlarından 53 milyondan fazla kitap, video, ses, fotoğraf arşivi. belki de şimdiye kadar paylaştığımız arşivler içerisinde en dolu dolu olanı. sık kullanılanlarınızda üst sıralara alınız. biz anlatmayalım siz keşfedin.

europeana collections

Kafataslarında bir kuş sesini duyuramıyor.
Koyu bir dervişin beyninin içinde, saatler, günler, belki yıllar geçirebilirim.
Hiçbir kapıyı açamıyorum.
Sarhoş değilim. Hiç ayık olmadım.
Bir seyyahın ayakları altında ezilmek isterdim.
Bir insanın kasıkları arasında sıkışıp boğulmak.
Soluğum yok ne yaşamaya ne ölmeye.
Unutmak isterdim, hatırladığım bir şey yok.
Uzak ya da yakın yok.
Ayaklarım var, adım yok.
Penis ve vajinanın elele intiharını görmek isterdim. Aynalar gerçeğiyle barışamayan palyaço dolu.
Bir evim olsun isterdim, bir kan dolaşımının içinde olmak.
Neresinde ölmeli aşkın?
Kaos içinde yeni bir kaos titreşiyor.
Ve isyan diri bir mum ışığında.
Oyuncaklar ancak oyunu öldürebilir.
Bazı çiçekler daha güzel.
Bazı sesler, bazı gözler, bazı ağlamalar daha güzel.
Ne olursa olsun esir yok.
Senin mi o elma?
Senin mi o gözler?
Senin mi o bulut?
Evet bazı çiçekler daha güzel.
Evet bazı ağlamalar daha güzel.
Tabloyu hangi renklerle boyadınız böyle?
Durakları, meyleri, parkları, sınırları, mahalleleri, sokakları, haneleri, iskeleleri, bayrakları,
giysileri, toprağı, nefesleri, zihni, aşkı, … kendinizi?
Neresinden başlayacaksınız yakmaya evreni?
Küllerinden yeni yeni oyuncaklar dirilecek mi?
Herkesin elinde kan var, parmaklarına yetecek kadar, eller kanlı.
Herkesin eli tekno kir içinde,bir temizlik düşlüyorum düzen salgınına.
Ama, kuşkusuz yayılıyor, keskin ve belirsiz hanelerden.
Çok ev var parmaklarla sayılmaz. Ve hiç ev yok sayılacak.
Gecenin cümlelerini unutamıyorum.
Ezeli ebedi gök delen yersizleri unutamayacağım.
Aklım, canım, aşkım hiç.
Havlayan ağaç yapraklarını unutamıyorum.
Solumadan sevişen çiçekleri unutamıyorum.
Gündüz hiç.
Bir gözüm çıkarıldı, tek gördüm ve unutamıyorum.
Numaralardaki sıfırları unutamıyorum.
Takvimlerde bir yer arıyorum,göz açmadan geçecek bir ömür.
Silah öldürüyor, neresinde durmalı şehrin? Hatırlamıyorum.
Parmaklar belirsiz tedirginlikteyken, neresinden girmeli eve? Hatırlamalıyım.
Bir turna sürüsü anlatabilmeli. Silah insanı korumak için mi?
Kaldırım taşlarındaki yangın kıvrandığında, nerede atlamalı denize?
Neresinde sevişmeli ormanın, hangi makinenin fişini çekmeli önce?
Bir kuklanın kukuletasını yakamam, taşlaşmışların mührünü çalamam,
sıfatların telsizini kıramam, bulvarlarda haykıramam.
Kara elmaların sesi duyulmuyor.
Herkesin içinde kan var, herkesin kanı kendi.
Resmi silahlar, renkleri, figürleri korumak için mi?
Baş kana meraktan mı dökülen kanlar?
Yeniden birlikte kuralım, 123’ü, ABC’yi.
Acil durum tohumlarını unutalım.
Kıvılcım çıkaramam.
Su olamam.
Toprakta bile yerleşik duramam.
Ve yalnızlık yangınının ateşiyle ısınıyorum, bunu nasıl unuturum?