Menü Kapat

Kategori: film (sayfa 2 / 44)

okyanusta 10 saat

tatile giden var gidemeyen. gidenler tatilin tadını çıkartmaktan ziyade instagram’a nasıl koyarım mücadelesi verirken, gidemeyip bu mücadelenin sonuçlarını görenler kendilerini fomo aromalı bir moral bozukluğu içerisinde bulmaya devam ediyorlar. neyse konumuz bu değil. hem gidenlere, hem gidemeyenlere, kalabalıkta kaybolanlara, sıcaktan nefret edenlere ve sinirlerine hakim olamayanlara bbc earth güzelliği harika bir rahatlama fırsatı. 10 saat kesintisiz, suyun altında okyanus gezintisi. meditasyonunuz bol olsun.

türk sinema tarihi

Türk Sinema Tarihi kitabı fotoğraflı ve büyük boy. Sayfa konumu da iyi. (Bana baka, pırıl pırıl yeni bir ‘bisiklet’ gibi!) Yazarı Giovanni Scognamillo. Yıllardan beri, Galatasaray’dan Tünel’e giderken solda, Tomtom Kaptan Mahallesi’nde oturur. Siz kendisinin öyle İtalyan asıllı oluşuna filan bakmayın. İstanbul’da doğmuş bir ‘İstanbul çocuğudur. Ve (Naki Turan Tekinsav gibi) (açık ya da gizli) bir sinema âşığıdır. Zaman zaman da filmlerde oynar. Adım bir kez Eric von Dâniken üçkağıtçılığında ya da fırsatçılığında kullanmış o kadar! (O furyada M. C. Anday, Mustafa Öneş… de harcanmıştır. Neyse.)

Türkiye’de herhangi bir araştırmada sinema tarihinin kaynaklarına gidilirse çokluk Nurullah Tilgen, Rakım Çalapala ve Nijat Özön çıkar karşımıza hep. (Özellikle Nijat Özön gerçek bir sinema araştırmacısıdır ve kendi konusunda adeta iğne ile kuyu kazabilir. Türkçesi de çok güzel.)

Giovanni Scognamillo Türk Sinema Tarihi’nde kimi sinema olgularını ya da filmleri sergilerken o zamanın yazarlarının görüşlerine de yer vermiştir.

Giovanni Scognamillo, bunun nedenlerim yazdığı Önsöz’de belirtmiş:

“Okur, sanırım, belki bir ‘tarih’ kitabına, daha doğrusu ‘geleneksel’ bir tarih kitabına uymayan, gereksiz sayılabilecek örneklerle karşılaşacaktır. Sözünü ettiğimiz bazı, hatta birçok filmleri değil tarih, o günün seyircisi ve eleştirmeni değerlendirmiştir zaten, unutarak, saymayarak. Ne ki, bizce, yanlış bir atılım bile zamanla belirli bir dönemin, bir yılın havasını daha etkileyici bir şekilde vermektedir.”

(Evet, Türk Sinema Tarihi’nde kullanılan dil herhalde. İstanbul Levanten ağzı değil, ama söz istifine pek de özen gösterilmiş denemez. Biliyorum şimdi sinema eleştirmenleri -Sungu Çapan bir yana- “ne önemi var?” diyeceklerdir “sözcüklerin, anlamı, üç aşağı beş yukarı, taşıması sinema eleştirisi alanında bize yeterlidir ve yeter!” Ben, aksine, öyle düşünmüyorum; gündeme getirilen konu ne olursatolsun ortada bir ‘yazı’ olayı varsa, ‘yazının kendisinde de titizlenilmelidir yağma yok!)

  1. ‘Türk Sinema Tarihi’ şu bölümlere bölünmüş olarak sunuluyor bize: Sinematografi Türkiye’de. (“Sinema Türkiye’ye hangi tarihte girmiştir, nerede, nasıl ve kimin sayesinde?” bilmen sorusuyla açılır, açılıyor.)
  2. ilk Sinemacılar: Weinberg’ten Uzkınay’a. Türkiye’de ilk gösteri, 1896 sonu ya da 1897 başı, Yıldız Sarayı’nda Bertrand adlı Fransız bir hokkabazca gerçekleştirilmiş. Parası olan azınlığa ise aşağı yukarı aynı tarihlerden az sonra Galatasaray’da Sponeck birahanesinde Yiddiş dilini de bilen Romanyalı Leh Yahudisi Sigmund Weinberg’ce gerçekleştirilmiştir.Belgesel ilk Türk filmi sayılan Ayastefanos Anıtının Yıkılışı’nı Fuat Uzkınay 11 Kasım 1914’te bir Avusturya (Sacha Messter Film Geselschaft) yapımevinin yardımıyla çeker. 150 metrelik olan bu film herhalde Aynalıkavak Film Deposu yangınında yanmıştır.)
  3. Muhsin Öncesi Sinema. (Fuat Uzkmay, 1916’da, konulu ilk Türk filmi Himmet Ağanın İzdivacı’nı çekiyor. – İlk Türkçe oyun da 1857’de ‘Odun Kılıç’ adıyla oynamıştır!)
  4. Muhsin Ertuğrul: Sesli ve Sessiz Sinema Olayı. (Bence Türkiye’de şiirler 1988’de bile sessiz çekiliyor. Seslendirme ve sözlendirme sonra… Ama konumuz şimdi sinema. Sözü Muhsin Ertuğrul’a verelim. “Daha pek küçükken babamla Ortaoyunu’na, Meddah’a, Karagöz’e giderdik. Bunlardan hiç zevk almadım ben.”) (Namık Kemal de, bütün Yeni Osmanlılar da öyledir.)
  5. Sessiz Dönemde Yapım ve Gösterim. (Rıfkı Melul Meriç’in ilginç anısı: “Sirkeci’deki Kemal Bey Sineması’na ‘Sesli Sinematographane’ denilmekte idi. Film oynatılırken, filmde aktör tabanca atarken sahne gerisinde birisi de mantar tabanca atardı. Keza filmde bir aktris şarkı söylerken perde arkasında biri de şarkı söylerdi.”)
  6. Batı’dan Gelenler ve Ötesi. (Nâzım Hikmet’in sinema alanına girişi.)
  7. Sinemaya Giriş ve Kalkınma. (Vurun Kahpeye bir sinemacının (Lütfi Ömer Akad) Türk sineması için doğuşunu müjdeler. Kanun Namına (1952), Beyaz Mendil (1955), Atıf Yılmaz Batıbeki, Gelinin Muradı (1957).
  8. Sinemacı Dediğimiz. (Memduh Ün’ün Üç Arkadaş’la (1958) ‘resmen’ keşfedilişi. Orhon Murat Arıburnu’nun Yılmaz Güney’le Tütün Zamanı
    (1959).)

Kitabın sonuna bir de 1855’ten 1959’a kadar ilginç bir ‘Kronoloji’ eklenmiş.

Bitiriyorum: Yazının başında bu kitap için ‘bisiklet’ demiştim evet, pırıl pırıl yeni. Ama Giovanni Scognamillo Türkiye’de sinema tarihi arasmda bir gezintiye çıkarken önüne birini oturtmasaydı bence daha iyi olurdu. Handikap.

(1987)
Ece Ayhan

jim morrison ve neden yağ güzeldir

jim morrison ve howard smith’in 1969 yılında yaptığı röportajın ses kaydı ve üzerine harika bir animasyon. sizin için metni de çevirdik. afiyet olsun.

aç mısın?

neden soruyorsun?

yani, belki biraz sandviç ya da bir şeyler sipariş verebiliriz. “chicken delight” ya da başka bir şey. aç değil misin? nasılsın: aç mısın? öğle yemeği zamanı. bu sabah kahvaltı yaptın mı?

evet.

demek yaptın. ne yedin?

buradaki çikolatalı kek ve çay gibi ufak şeyler.

sadece bu kadar mı?

tek istediğim bu.

daha çok yemelisin, howard.

çok fazla kilo almışsın. sen çok mu yiyorsun?

yani… bunun beni gerçekten rahatsız eden bir şey olduğunu biliyorsun. şişman olmanın nesi yanlış? bunu bilmek istiyorum. neden böyle…

bunun yanlış bir şey olduğunu söylemedim.

şişman olmak neden bu kadar zahmetli? hmm… yağ ile ilgili yanlış bir şey göremiyorum. bilirsin? demek istediğim, 83 kilo olduğumu hatırlıyorum. ben aynı boydayım. o zaman da aynı boydaydım ve 83 kilo ağırlığındaydım ve üniversiteye gidiyordum. ve yemekhaneden yemek kartı aldım. ve yemekhane yemekleri ağırlıklı olarak nişastaya dayanmaktadır. ucuz yemek olduğunu biliyorsun, değil mi?

ve bu yüzden ne olduğunu bilmiyorum, ama sırasıyla… bilmiyorum, sadece öyle hissettim ki… eğer öğününü kaçırdıysan, bilirsin… şimdi hatırladım ki: “eh, iğreniyordum, değil mi? ”eğer bir yemeği özlediysem onu gömerim. her sabah kahvaltı yapmak için saat 6: 30’da kalkarım tamam mı? yumurta ve irmik ve sosis ve tost ve süt. sonra birkaç derse giderim. ve ben orada öğle yemeğine geçerim.

patates püresi. arada sırada bir şeylerin içine ufak bir parça et koyarlardı, bilirsin? sonra birkaç derse daha giderim. sonra akşam yemeğine geçerdim ve orada daha fazla patates püresi olurdu.

ve yaklaşık üç ay sonra 83 kilo oldum. ve biliyor musun? çok iyi hissettim. bir tank gibi hissettim, biliyorsun. büyük bir memeli gibi hissettim. büyük bir yaratık. koridorlardan geçerken ya da çimlerden geçerken, herkesi yolumdan çekebileceğimi hissediyorum. ben sağlamdım dostum. zayıf ve inandırıcı olmak korkunç, çünkü bilirsin, kuvvetli bir rüzgâr ya da bir şey tarafından devirilirsiniz. yağ güzeldir.

şu an kaç kilosun?

bilmiyorum. 68 kilo civarı olsam gerek. bilek güreşi mi yapmak istiyorsun howard? hazır mısın? formda mısın?

tamam. hazırım.

jim morrison: biliyorsun röportaj bitti.

çeviri/yorum: etilen

ordu-texas

1960’larda ingiltere’ye çalışmaya giden ordulu osman gürsoy, boş zamanlarında kısa gezilere çıkmak için ikinci el bir vespa motosiklet satın aldı. 1969’da yenilediği motoruyla ordu-londra arasını 19 kez katetti. londra’ya her dönüşünde ayrı bir yoldan giderek, arnavutluk ve finlandiya dışında tüm avrupa’yı gezdi. motorunu uçağa koyup amerika’ya gitti.

50 günde new york’tan seattle’a abd’yi ve montreal’e kadar kanada’yı dolaştı. bugüne kadar toplam 180 bin kilometre aşıp, dünyanın çevresini beş kez dolaşacak kadar yol yaptı. gezilerinde, 3 bin saat motor üzerinde kaldı. sekiz ton yakıt, 350 kilo yağ harcadı. gürsoy, arizona çölü’nü bile geçtiği 150 cc’lik motoru koç müzesi’ne bağışlamak istiyor.

hayatta her konuda olur mu olur demeyi ihmal etmeyin ve osman amcanın hikayesini muhakkak dinleyin.

Kötülük Dehası

Netflix’de izlediğim Evil Genius – Kötülük Dehası başlığı itibariyle de ilginç bir konu – sıradan bir pizza kuryesinin bankayı soymasıyla başlayan hikaye devamında soyguncunun boynundaki bombanın patlamasıyla sonlanıyor.

Brian Wells Erie’de yaşayan bir pizza kuryesi ve neden bir bankayı boynundaki bombayla soymayı tercih ediyor?  Aslında izledikten sonra oturup üstüne düşünmenizi sağlayan bir yapım – bir nevi garip ilham kaynağı gibi; fakat neden?

Marjorie Diehl-Armstrong beş üniversite bitirmiş, çevresi tarafından çok zeki ve bakışları etkili diye adlandırılan kişi vakti zamanında bir sevgilisini öldürmüş ve meşru müdafaa diye karar verilerek paçayı sıyırmayı başarmış. Peki, gerçek neydi?

70’li yıllarda Bill Rothstein ile birlikte olan Marjorie Diehl-Armstrong bir süre belli anlaşmazlıklarla ayrılmış – Marjorie Diehl-Armstrong’a yaşadığı süre boyunca belli hastalık teşhisleri konulmuş: Bipolar, manik-depresif gibi ve Marjorie kendisinde bir farklılık olacağını düşünerek  hür iradesiyle doktora gitmiş. Bill Rothstein ile de zamanla tartışmalar yaşayıp ayrılmışlar ve başka bir kurban olan James Roden ile sevgililik hayatı başlamış Marjorie’nin – tüm bunlar yaşanırken Bill ve Marjorie aynı kasabada yaşamaya devam ediyorlar ve Bill Rothstein’in bir gün polisi arayıp – Marjorie’nin kendisinden bir cesedi yok etmesini istediğini anlatıyor – hikaye burada başlamış oluyor.

Bill Rothstein – arkadaşları tarafından zeki, alımlı olarak adlandırılan kişi ve o da Marjorie’nin çok manipülatör ve zeki olduğunu kabul ederek polise tüm olanı biteni anlatıyor; fakat burada aklıma takılan kim daha zeki sorusunun cevabı bence Marjorie değildi; çünkü öfkesine hep yenik düşüyordu – belki iyi bir aldatıcıydı; lakin Bill hepsini yendi diye düşünüyorum.  Daha fazla kopya vermeden izlemenizi tavsiye ederim.

Bir insan neden oyun oynamayı sever?
Cinayeti son bir oyun olarak mı görür?
Narsisizm sizi katil eder mi?

Üzerine bol bol kendi hayatınızı ve aklınızda saklı olanları da katarak düşünmeniz dileğiyle.

sleeping betty

garip insanlar ve gerçeküstü alışkanlıklar ile dolu bir dünyada, kraliçe ağlar durur: ama kızı betty bir türlü uyanmaz. sarayın baskısı ile kral harekete geçer, bir şövalye yardımıyla yatağı kıpırdatır, önce doktor sonra bir cadı çağırır ve son çare olarak prense telefon eder. prens, at sırtında betty’nin yatağına doğru yol alır -maceralarla dolu bir yolculuk- biz başkalarını genç kızı uyandırmaya çalışırken izleriz. gözlemciler arasında bir soytarı, 8. henry, kraliçe victoria ve çok gözlü çirkin bir yaratık vardır. prens her şeyi doğru yapacak mı? neredeyiz?

hikayeyi biliyorsunuz. uyuyan güzel. fakat zihinleri uyandıran bu versiyonunu bilmiyorsunuz. iyi yolculuklar.

etilen sosyete . 2003 - 2019 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.