Kategori: film

hayatı yeniden üretmek ➜ bugüne kadar

Eve dönerken hep Branston Köprüsü’nden geçmem gerekiyor çünkü evden kaçarken hep Branston Köprüsü’nden geçiyorum. Bu kez tamamen diyerek kaçmayı aklıma koyduğum vakit, köprüyü geçerek ardımda bırakmazsam bunun bir kaçış olmayacağı, sadece ve sadece evden uzaklaşmak olacağını artık pek de düşünmeksizin her seferinde oradan geçiyorum. Aslında ben geçtikten sonra birileri havaya uçursaydı bu köprüyü kaçış ve dönüş de oradan uzaklaşırdı başka yerde başka şeyler arardım muhtemelen. Fakat biraz düşününce köprünün havaya nasıl uçtuğunu görmek isterdim diyorum. Orada köprü olmadığı zaman ne yapılabilir onu da görmek isterdim ve yine muhtemelen bir şey yapılamazdı artık orada, ben de yapamazdım hiçbir şey. O zaman yolumda ilerleyip Sad Hill mezarlığının ötesine geçebilirdim. Kesinlikle geçerdim çünkü hiç kimse böylesi korkunç bir mezarlıkla hiçbir şey yapılamayacak bir yer arasında kalmak istemez, eninde sonunda mezarlığı geçip gider. Öyle olmuyorsa lanet köprünün geride hâlâ ayakta olması yüzünden. Mezarlığın ortasındaki taş döşemenin yakınında ikiye çatallanan bir ağaç var, çatalın biri neredeyse yere paralel. Hemen yanında ise isimsiz bir mezar. Ne zaman oraya kadar gelsem, o taşlı zemine ayaklarım değse, sanki oradan hiç ayrılmayan şu lanet karga ürkütücü sesiyle bağırmaya başlıyor, işte o zaman o isimsiz mezarı görüyorum sanki onun içine çekilecekmişim gibi bir korku kaplıyor içimi, büyük şeyler olacak diyorum, buradan kurtulamayacağım. Gerisin geri kaçmaya başlıyorum. Lanet Branston Köprüsü, sapasağlam yerinde yine.


  • Biyolog Jean Rostand radyonun “bizi belki daha aptal yapmadığını, ama en azından aptallığı daha sesli bir hale getirdiğini söylüyordu… Zamanla walkman ile birlikte sağırlaşma, televizyon ile birlikte körleşme, Ray Bradbury’nin sözleriyle, “ayrıntı ve rengin yoğunlaşması, artık kelimelerin yerini alan şu imge bombardımanı çıkacaktı ortaya. (Paul Virilio, Enformasyon Bombası- Metis Yayınları, s.39)
  • Bu durum biraz da fotoğrafın enstantanesine, Lumière Kardeşler’in çektikleri filmlere benziyor. Hani,  çok zaman önce ölmüş olmasına rağmen geçen yüzyılın başından bugüne kadar lapasını aynı  iştahla yemeye devam eden bebeğin göründüğü şu filmde olduğu gibi. (Paul Virilio, Enformasyon Bombası- Metis Yayınları, s.37)
  • Louis Lumière taşınabilir kamerasını –bu kameranın ağırlığı beş kilodan biraz fazlaydı ve patenti 13 Şubat 1895 tarihinde alınmıştı- amatör bir fotoğrafçı gibi, özellikle de yakını olan insanları filme almakta kullanıyordu. Asıl amacı kendi deyişiyle, hayatı yeniden üretmekti. (Paul Virilio, Enformasyon Bombası- Metis Yayınları, s.37)
  • İllüstrasyonlar: Alaska-Asker Hikâyeleri (Ambrose Bierce’in Öykülerinden)- Tay Yayınları No:9

Huzur isteyin ama çok değil.*

Yıl 1923, Charlie Chaplin’in The Pilgrim filminden yola çıkalım: filmin başında küçücük bir adam hapishanenin demir parmaklıklı kapısının arasından geçerek bir afiş yapıştırır, Charlie Chaplin başına konan ödülle aranmaktadır!

  • Gidecek yeri ararız, birazcık hileyle

İstasyon sahnesine geçeriz sonra, burada tahta üzerine yazılmış kent isimleri arasında Chaplin sırtını dönerek rastgele seçim yapmaya çalışır. İlk seçimi gerçek anlamıyla rastgeledir ve Sing Sing çıkar, irkilir ve seçimini yenilemeye karar verir. Yaklaşık bir asır sonrasının izleyicisi buranın kent olmadığını ve dolayısıyla listede olamayacağını bilsin ama olma sebebi “olunmak istenmeyen hâl ve yere dair”dir. Oradan kaçtık ve başka bir şey yapmak istiyoruz o hâlde birazcık hileye gereksinmemiz var.

Tahtanın aşağı kısmındaki kentlere bakar ve tekrar sırtını döner, bu sefer arkasına geçen birisine dokunur, Varmak istediğimiz yerle aramızda insan var. Tekrar hileli rastgele seçime devam eder ve bu sefer koyu renkle işaretlenmiş Tegucigalpa çıkar ve parmağını bir altındaki Dallas’a doğru kaydırır, orayı hedeflemiştir zaten ve hileli tesadüf de orayı seçmiştir.

Yine Tegucigalpa da önemli bir noktadır ki o vakitler dünyanın demiryolu olmayan tek başkentidir. O hâlde istasyondaki listede ne işi var diyebiliriz fakat olanaklılık bakımından filmden kalkan bir treni istediğimiz yere götürebiliriz. Filmden kalkan ilk tren olan Lumiere kardeşlerin treni en olmadık yere, doğrudan seyircinin üstüne gelmemiş miydi?

Nihayetinde iki sınır arasında hileli seçim yapıyoruz, olmak istemediğiz yer olarak Sing Sing (hapishane) ve olamayacağımız yer olarak Tegucigalpa arasında. Buradaki hile, kendiliğin müdahilliğidir ancak sınırlar da bellidir. Sınırsızlık diye tutturarak müdahilliğimizi olmadık yerlere de vardırabiliriz ancak unutmayalım varmak istediğimiz yerle aramızda insan da var, biz de müdahiliz ancak insana çarparız, bana görelikle dayattığımız şey kendiliğimizin parodisine de dönüşebilir özgünlük adına. İnsana çarpmalıyız ve çarpmak için yapıyoruz zaten.

  • Meksika, yeni bir hayat, en nihayet huzur -ama çok değil!

Film “Meksika Sınırı”yla son buluyor. Şerif, dürüstlüğünden dolayı Chaplin’i salıvermek ister ve Meksika sınırına götürüp, sınırın ötesindeki çiçekleri toplamasını ister. Chaplin anlamaz toplar geri gelir vs vs. Sonunda anlar ve “yaşasın özgürlük” diyerek düşündüğü anda çölün kumları arasından kadim Meksika ruhu canlanır ve herkesin birbiriyle savaştığı ve ortamda bulur kendini, sınıra döner ve öteye geçemez, geriye de dönemez.

Herkesin kendi içinliğinden kaçmak ve kendi olabilmek için de kaçmak zorundadır. Film, Meksika Sınırı’na (arafa) ayaklarını basmadan bir ayağı Amerika’da bir ayağı Meksika’da olacak biçimde yürümeye devam etmesiyle son bulur. Sanki bir piramitin zirvesine doğru kavramsal olarak ilerliyor film. Ve film dediğimiz şey, sanatçının arafta kalmadan o yürüyüşü gerçekleştirebilmesidir, sanatçının müdahilliği o yürüyüştür.

* “Postanenin köşesindeki çeşmeden su içerdim, Denver’daki çoğu çeşmeden farklı olarak bu çeşme kışın da açıktı, havanın çok soğuk olduğu bazı günlerde gümüş kaplı musluktan akan su ufak havuzda donup kalıyordu. Ben de çeşmeden bir avuç su içip, ayağımı ıslatmadan çekilebilmenin derdindeydim. Çeşmenin üzerinde yazan cümle bana oldukça paradoksal geliyordu çünkü hem huzurlu olun diyordu hem de fazla huzurdan sakının: ” Huzur isteyin ama çok değil.”

Neal Cassady, Üçün Biri, 6:45 Yayınları

El Dorado

“ İnka İmparatorluğu’nun, İspanya tarafından fethi ve yağmalanmasının ardından Kızılderililer ‘El Dorado’ efsanesini yarattılar. Amazon nehrinin memba kesimlerindeki bataklıklarda bulunan bir altın diyarını.” *

Peki, İspanyollar ya da diğerleri neden buna inandılar ve El Dorado’ya ulaşmak için seferler düzenlediler. Mesele Hume’un dediği kadar basit mi: “Bize nakledilen her şeye inanma yönünde çarpıcı bir eğilim gösteririz, hatta günlük deneyimle ve gözlemle karşıtlık içinde olan hayaletler, büyülü şeyler ve mucizeler konusunda bile.”

El Dorado her seferinde yer bile değiştirdi, asla ulaşılamayan yer olarak. Yeryüzünün sınırsız bir genişliği çağrıştırdığı zamanda ya da sınır denen mefhumun gözlenemeyenin dışına hesaplanabilir olarak atfedilemediği bir zamanda tıpkı yeryüzü gibi Amazon nehri de ucu bucağı olmayan bir sonsuzluk sayılabilirdi. Fetheden beyaz adamın karşısına dikilen bir efsane, bu kez nereye gideceğini tam olarak bilmese bile ve üstelik ne kadar gitmesi gerektiğini kestiremese bile bir kez yola çıkmış olmak daima El Dorado’ya yaklaşmış olmaktır. Tutkuyla istenen bir şeye yaklaşmış olmaktan ise ona ulaşmadan geri dönmekten mümkün olduğunca imtina edecektir.

Bu seferde gitmek daima dönmeyi de içinde barındırır, muzaffer olarak dönmek, çünkü sonsuz bir dünyada insan başladığı merkez noktasına saplanıp kalmıştır. Çünkü aslında muzafferliğinin bilineceği asıl yer başlangıçtır çünkü insan henüz var olduğu yerin dışına yayılımla hükmeden değildir. Hüküm sembolleriyle ve sembollerinin haberdar olunduğu yerlerde geçer akçedir. Hükmün bilinen olmakla eşanlam taşıdığı zaman, insani hükümler göstergelerle taşınır ya Tanrı’nın hükümleri? Kulağını kutsal kitaba dayayıp, orada konuştuğu söylenen Tanrı konuşmayınca yere fırlatan kızılderilinin hüküm tanımazlığı mı demeli yoksa Tanrı’nın da tıpkı tavuklar, domuzlar, kraliyet sembolleri gibi taşınabilir bir şey olduğu gerçeği mi? Tanrı henüz taşınmadı buraya iyi mi? Bütün kâinatı yaratan yüce varlıktan haberi olmadı buranın, onun buradan haberi var mıydı sahi? O bütün acziyetiyle elimize sığınmıştı, İbrahim’in elinden acziyetleri açığa çıkarılan Tanrıların yerine geçen muktedir Tanrı’nın sözü duyulmamış ve üstelik yere atılabiliyor. Gerçi Tanrı da bilmiyordu zaten buraları, Tanrı’nın habersiz kulları ya da Tanrı’dan habersiz kullar, geçelim. Ama taşıyoruz elimizde onu, bizim olmadığımız yerde bulunmaktan aciz Tanrı’yı…

Artık dünyanın sınırlı bir yer olduğu ve sonsuz olmadığı yıllarda beyazlar artık dönmemek üzere gittiler yenidünyaya, o zaman bile El Dorado henüz keşfedilmemiş olarak varlığını sürdürdü. Ancak bu kez gidenler bir hükümdara bahşetmek ya da geri dönmekten azade biçimde kendi cennetlerine koştular. Hükümsüz coğrafyaya hükümdar taşımak için değil, kendilerini taşımak ve cennetlerini inşa etmek için.

Yeni imparator Don Fernando de Guzman’ın İspanya’dan ayrılış bildirgesi ya da Kralı tahtından indiren açıklamadan her ne kadar anakaranın haberi yoksa da tıpkı taşınabilir bir Tanrı’nın varlığı gibi ancak bir hükümdarın varlığında bir hüküm söz konusu olabilir; bir yasanın varlığı, bizi hükmedenler ve hizmet edenler olarak bir arada tutan sözleşmenin varlığı.

Alışageldiğimiz yol bu bizim. Bir yasa olmak zorunda ve bizi toplum olarak bir arada tutan, yaşamımızı idame ettirmemizi mümkün kılan yasanın varlığıdır, tıpkı Tanrı gibi, o yüzden taşıyoruz onu ve asalet sembollerini de bu yüzden. Oysa yeni hükmedenimizin sesini bizden başka duyan yok, tıpkı bize hükmeden Tanrı’nın sözünü burada kimsenin duymadığı gibi. Hüküm kendisinden uzaklaşıldığı zaman gücünü yitirir ve biz en uzaktayız bu Tanrısız yerde. Taşınabilir bir Tanrı’ya sığınarak haberi olmadan eski hükümdarı tahtından indirdik. Yeni hükümdara eski usullere göre bağlılığımızı bildirdik. Bunun işe yarar bir yol olduğunu düşündük bir toplumun refahı için, yükümlülükler toplum refahını inşa ederdi. Ancak ne hükmedilecek bir zemin vardı ki suların üstünde gezinmekteydik, ne de hükmettiğimizden bir başkasının haberi vardı ve üstelik yeni kral da zar zor bulduğumuz yiyeceği tıkınırken açlıkla bekleşmekteydik. Kralın bize ne yararı var, sözleşmenin, Tanrı’nın ya da mürekkebin. Bizi bir arada tutan yasa mı yarar mı? Birbirimizin işine yaramayacaksak neden bir aradayız. Ne kolay devrilmekte tüm kutsallıklar, üstelik yıkıldıklarına olağanüstü bir şey de olmamakta.

Yasa düşmanlarımız olduğunda işe yarayabilirdi. Bizi alt edecek düşmanlarımıza karşı yükümlülüklerimizi bilerek bir arada bulunmalıydık. Ancak düşman görünmemekte ve bizi de öldürmekte. Üstelik en sessiz zamanda gelmekte düşman bu kez, haber denen şeyin tüm biçimlerine aykırı, nerede takip edeceğimizi de bilmiyoruz ama ölüyoruz ve açız.

Artık verdiğimiz sözleri tutmayabiliriz çünkü verdiğimiz sözleri tutmamız için sözün tutunduğu bir yer ve bir şey olmalı. Ayaklarımız suyun içinde, Tanrı bizden daha aciz ve tuz daha değerli. Taşımaya çalıştığımız her şey ilerlemekten alıkoyuyor bizi. Üstelik bir kral suyun üstünde gereksiz ağırlıktır sadece, toprakta oturmalı, onu taşıyabilecek bir toprağa hükmetmeli. Burada zapt edecek bir şey yok, zapt olunmayan yerde hükümdarın işi ne?  Üstelik hangi yükümlüğü verecek ki bana yerine getireyim, kafasını çevirse uzattığı kupanın suyunun nereden geldiğini görecek. Öyleyse ne önemi var yine kafasını çevirmediği bir anda sofrasını yağma etmenin?

Nereye gidiyorduk biz? El Dorado’ya elbette… “Terk edilmiş bir şehri mülk edinmek için kargıyı o şehrin kapılarına saplamak yeterli olur mu olmaz mı?

“Denize ulaşınca daha büyük bir gemi yapıp Trinidad’ı İspanyol hükümetinden almak üzere kuzeye açılacağız. Oradan, seferimize devam edip Cortez’den Meksika’yı alacağız. Ne de büyük bir hainlik olacak!

İşte o zaman, bütün Yeni İspanya elimizde olacak ve tarih yazacağız tıpkı, diğer sahne oyunları gibi.

Ben, Tanrı’nın Gazabı, kendi kızımla evlenip dünyanın göreceği en saf hanedanlığı kuracağım. Birlikte bütün kıtaya hükmedeceğiz. Ve var olacağız.Ben Tanrı’nın Gazabı’yım! Kim benimle birlikte?”*

  • Aguirre, der Zorn Gottes-1972, Werner Herzog

Peki Manuel Artiguez neden eve döndü?

Trajik oyunun kişileri, alegorik vatana ancak böyle, cesetler olarak girebilecekleri için ölürler.

Walter Benjamin-Alman Tiyatrosunda Trajik Oyunun Kökeni

(Filmin henüz başında Manuel Artiguez, silahlarını bırakarak Fransa’ya sığınan cumhuriyetçilerin(!) arasında görülmektedir, yitirdikleri savaşı ve yurdunu geride bırakarak… Manuel Artiguez’in silahını bırakmak istemeyip geri dönmeye çalıştığını görürüz bir an, yoldaşlarınca engellenir, akıllı olması babında…)

Yitirilmiş bir savaşı sürdürmenin anlamı nedir öyleyse? Bunun şimdilik bir önemi yok, tıpkı bu savaşın neden başlamış ve neden bitmiş olduğunun da olmadığı gibi. Bizim için önemli olan Manuel Artiguez’in neden eve(!) dönmüş olduğudur!

Düşmanları onu beklemektedir; yok etmek için. Her şey hazırlanmıştır, annesi ölüm döşeğindedir; Rahipten günahları için bağışlanmayı değil, oğluna geri dönmemesi için haber vermesini istemiştir. Haberin nasıl ulaşacağının bir önemi yok, Rahip henüz Tanrısız kulların sırlarının da kutsal bir gizlilikle korunması ve yerine getirilmesi gerektiğini bilir.

Düşmanları haber uçurur Manuel Artiguez’e: annen ölüyor. Rahip haber getirir: annen zaten öldü, seni bekliyorlar!

Manuel Artiguez, geçen yirmi yılın ardından artık eski bedensel gücünü de yitirmiştir, her ne kadar hâlâ ondan mucizeler yaratabilmesi beklense de, geçen yıllarda bunu yapabilmiş olsa da, muhbirle itişip kakışırken onu yere serememiştir. Burada duralım!

Manuel Artiguez eve dönmeye karar vermişse, her şeye rağmen burada düşmanı yere serememiş olmasının bir önemi var, tıpkı başta parantez içinde kalan gibi. Madrid’de ölünmeliydi madem savaş yitirildi. Madrid dedikse bu başka bir anlamdan gelip buraya yerleşen, ölünecek yerin Madrid olup olmadığının bir anlamı yok, bir dönüşün olduğu kadar bir kalışın/bulunuşun da adıdır Madrid. Ayakta ölünmeli komüncü kadının dediği gibi infaz anında, mademki barikatlarda yahut siperlerde savaşırken ölünmedi.

Hem ne demişti Fırat bir İspanyol İşgüzârlığı için: Kurşuna dizilenlerin ölüm nedeni, resmi kayıtlara göre ” silah patlaması” olarak kaydedilir. Resmi kayıtlar için bir ölüm bu kadar basit bir sebebe indirgense de senin de dâhil olduğun ebedi hafıza bunu unutmaz. Önemsiz mi yer kaplıyorsun orada, sen kendine ait tüm yeri kaplıyorsun!

Güç yitimi, ölümün de, anı bilinmese de yaklaşmakta olduğunu göstermiyor mu? Ya ölmesi gereken yerden uzakta ölürse, olması gereken yerden uzakta olursa bu? İnsanın ölmesi gereken yer olması gereken yer de değil midir? Olması gereken annesinin yanı başı değil midir? Onu kim taşıyabilir oraya? Düşmanları bunu yerine getirebilir ancak, kendi takati buna yetmeyecek! Hem zaten düşmanlarının onu öldürmüş olması gerekmiyor muydu? Onlardan esirgediği ölümünü de geri taşıyarak dönmeliydi oraya, onlara kendi cesedini ve arzularını taşıtmak için.

Hem güçten düşmek değiştirmez mi de insanı? Arzularının şiddeti azaldıkça onları unutmaya da başlamaz mı ve değişmez mi? O zaman Manuel Artiguez midir artık o? Hâlâ Manuel Artiguez iken dönmeli ve Manuel Artiguez olarak ölmeli, son kurşununa kadar savaşmak düşüncesiyle. Kaçıncı kurşunda ölmüşsün ne önemi var!

İki Tanrısız sofunun, anne ve oğulun beyaz örtülerle örtülmüş görüntüsünü görürüz, gözleri kapalı, devinimsiz. Zafer kazanılmıştır, yan yanadır onlar ve doğduğu kasabada… Ölüm Madrid’de* bulmuştur onu.

“…Madrid’de ölmek boşuna değildi, diyorum. Yapılabileceklerin en doğrusu, en güzeli, en anlamlısıydı belki de…”**

Dünya döndüğü müddetçe, ebediyet benim değil mi?**

  • *Oya Baydar’ın, yaşamını yitiren Türkiye sosyalist hareketinin liderlerinden Yalçın Yusufoğlu anısına yazdıklarından alıntıdır. Madrid’de Ölmek fikri de oradan tezahür etmiştir. İlgili yazı için bkz. https://t24.com.tr/yazarlar/oya-baydar/yalcin-yusufoglu-nun-ardindan-madrid-de-olmeyi-ozledigimiz-aksam,21606
  • **Ernst Bloch-Umut İlkesi
  • Frederic Rossif’in 1963 tarihli Madrid’de Ölmek adlı, İspanya İç Savaşı’na ait belgesel filmi için bkz. https://youtu.be/s-Rb0p5v5yE
  • Bir İspanyol İşgüzârlığı için Fırat Özbey’e teşekkürler…

This Is Ska – Documental

Jamaika kökenli ska müziği rocksteady, reggae gibi birçok müzik türünün çıkmasına yol açmıştır, Karayip mentosu, kalipso, jazz ve blues içerir. 1960’larda birçok ingiliz mod’u tarafından popüler hale getirildi, ardından skinhead kültürü içerisinde yer aldı. Ska ilk olarak 60’larda Jamaika’da orijinal çıkışını yaptıktan sonra English 2 Tone tarafından 70’lerde alt kültürünün temelleri atılmaya başlandı. Ska kültüründe yaygın kullanılan dama, ırkçılık karşıtı bir semboldür, beyaz ve siyah insanları temsil eder gibi ansiklepodik bilgilerden sonra Ska’lı bir gece diliyoruz. One Step Beyond!

Jamaican Ska – Byron Lee & The Dragonaires Sammy Dead-O – Eric ‘Monty’ Morris One Eyed Jack – Jimmy Cliff Wash Wash – Prince Buster Treat Me Bad – The Maytals She Will Never Let You Down – The Maytals So Marie – The Charmers Rough ‘N’ Tough – Stranger Cole Two Roads Before Me – Roy & Yvonne I Don’t Know – The Blues Busters Sammy Dead-O – Byron Lee & The Dragonaires King Of Kings – Jimmy Cliff

Zbigniew Preisner: Dekalog

Zbigniew Preisner ya da Van Den Budenmayer

Kıbrıs’ta yaşadığım dönemlerde o kadar çok boş vaktim vardı ki; kendimi film izlemeye ve kitap okumaya adamıştım. İzlediğim her filmde ise en önemli unsuru müzik olarak belirliyordum. Bir müziğin en ufacık bir sahneyi berbat edeceğini bildiğim gibi, unutulmayacak etkiler yaratacağına da inanıyorum. İşte Zbigniew Preisner’i böyle keşfettim. Kieslowski’nin filmlerinden tanıdığım, Dekalog serisiyle unutulmayacak garip bir yolculuk hali.

Van Den Budenmayer, Kiewslowski’nin filmlerinde yaşamış bir besteci, sanki tarihte var olmuş gibi hissettiriyor ismi. Oysa böyle biri yok, hatta olmadığını kabul etmeyenler bile var. Oxford Üniversitesi Ansiklopedisi editörleri bu konu hakkında Preisner ile görüştüklerinde bu bestecinin kim olduğunu sormuşlar, Preisner de bunu uydurduğunu belirtmiş; ancak pek inanmamışlar.

Veronica’nın İkili Yaşamı’nda çalan Concerto En Mi Mineur, Van Den Budenmayer’in eseri olarak filmde yer alırken eski bir yüzyıla gidiyormuş gibi hissedersiniz. Deliliğin iki dünya arasında sıkışmış haline benzemektedir. Olmayan bu besteciyle kendisini var eder Preisner; başka bir zamandan gelmiş gibi hissettirir.

Dekalog Serisi ve Preisner’in Melankolisi

Dekalog serisi on filmden oluşuyor ve bu filmler bize on emiri anlatıyor. İlk bölümde kullanılan müzikler ise; distopik bir dünyayı ve sonsuz mutsuzluğu çağrıştırıyor bana. Müziklerinde sıkça duyduğumuz pan flüt özellikle huzuru ve yeni bir başlangıcı hissettirse de devamında gelen tiz tonlar yeniden ölümün kaçınılmaz olduğunu gösteriyor. Felsefe ve tarih eğitimi görmüş bir besteci var karşımızda, yaptığı müzikler de filmlerin dilini çok güzel yansıtıyor. Filmleri izlemeden, müzikleri dinlemiş olsaydım muhtemelen yine aynı şeyi düşünürdüm: uyuşmuş ve kaybolmuş insanın geçmişte, şimdide ve gelecekte yolculuğu.

İkinci bölümde her şey sakinleşiyor. Yaylılar yavaş yavaş süzülüyorlar, araya giren piyano sanki soru soruyormuş gibi hissettiriyor. Bir kadının ve bir adamın neden böyle olduğuyla alakalı bir soru. Yaylılar da her şeyi anlatan rolüne bürünüp kabullenişi anlatıyorlar.

Üçüncü bölümde Preisner, insanın yalnız kalmak istememesini ikincide olduğu gibi sürdürüyor. Her şey daha bitmiş değil, devam etme gücünü gösteriyor. Aslında belirli dakikalarda yaylıların yavaşlaması belki de geri dönüşü olmayan bir hissi çağrıştırsa da elbette bir çıkış yolu olacaktır diyorlar; yüz üstü düşerken son anda birine tutunmak gibi.

Dördüncü bölümde bize anlatılan “Aileni Seveceksin” cümlesidir. Bir babayla kızı arasındaki ilişkiyi bir müzikle nasıl aktarabilirsiniz?
Preisner bunu bir merdivenden çıkar gibi anlatıyor, düzenli bir şekilde devam eden iki nota tırmanışı ve yavaşlığı anlatırken yine kemanın tiz tonlarda dolaşması bir tür anlaşmazlığı gösteriyor. Bir bütün olarak bildiğiniz zaman dinlediğiniz bu sesler size daha anlamlı geliyor.

Beşinci bölümde “Öldürmeyeceksin” başlığı başımızda bir bilgenin insanlara seslenişi gibidir. Sakince başlayan her şey büyük bir çığlığa dönüşür. Bir cinayeti anlatan müzik, içimize korku salar ve artık geri dönüşü olmayan bir yola girdiğimizi gösterir. Araya giren ayıplar nitelikteki çığlık, vurulan davullar, şimdi yargılanma zamanı geldiğinin işaretçisidir. Beşinci filmin son partında Preisner, yozlaşmışlığın, kokuşmuşluğun bir düzen olduğunu kabul ettirir.

Altıncı bölümde müzik durulmuştur. Aşkı görürüz dinlediğimiz seslerde; saf ve gerçek bir hissin karşılık bulduğu kişide aynı anlama gelmediğini Preisner bir dürbünle kadını gözetleyen adamın aklının içinden aktarır dinleyiciye. Oysa hiçbir zaman beklediğimizin karşılığı aynı olmayacaktır. Aşkına istediği karşılığı bulamayan adam bileklerini keser ve altıncı bölümün son partında baştan beri sakinliğini koruyan yaylılar uzaklardan koşup gelen atlar gibi isyan ederler, araya flüt girer ve bütün bunlar melankolik bir beynin aynadaki karşılığıdır.

Onuncu bölüme kadar düzenli bir şekilde filmin ritmine uygun giden Preisner benim için filmin önüne geçmiştir müzikleriyle, özellikle onuncu bölümün son partında artık sonun geldiğini görmekteyiz. Bu uzun serüvenin son filmi komediyle biter. Aslında komik olanın bir yerde de trajikliğe göz kırpması gibidir. Preisner, bütün bu komedinin hazin ve süregelen olduğunu sertçe basılan piyanonun sesinde ve bir kadının usulca haykırışıyla sonlandırır. 

Elli iki dakikadan oluşan Dekalog albümü baştan sona dinlendiğinde filmi izlemeseniz bile size melankolik uzun bir filmi izliyormuş gibi hissettirecektir. Çünkü film müzikleri yapmanın yanı sıra karşımızdaki bestecinin sorgulamaktan ve anlatmaktan başka bir şey yapmadığını duyacaksınız.