Menü Kapat

Kategori: film (sayfa 1 / 40)

sanatorium pod klepsydra – 1973

neden daha önce sanki buradaymışım gibi hissediyorum?
çok uzun bir süre önce…
yaşamımız boyunca gördüğümüz her manzarayı,
aslında önceden biliyor değil miyiz?
hiç tamamen yeni bir şey olabilir mi?

zaman ve mekansızlıkta düşsel bir gezinti… zaman ve mekanın bir karşılığı yok, zaman ve mekan neden böylesine ciddi ki? solgun bir dünya, meyveler, bahçeler, kuşlar, filler, yüzler..  öylesine donuk ki, belki de sadece balmumları…

1973 Polonya yapımlı bu film, o dönem Polonya sinemasında oldukça ayrı konumlanır. (ki günümüzde kıyıda köşede kalmış olmasına rağmen, dünya sinemasında da benzersiz olduğunu söylemek abartı olmaz) Savaş ve bu savaşın sarsıcı gerçekliğini aktaran genel sinema anlayışına karşı, Wojciech Has ise sürrealist bir anlatımı tercih etmiştir. toplumsal yerine bireysel yaklaşımı ve güçlü imge metaforlarıyla “sanatorium pod klepsydra”… bir şekilde bulup izleyiniz.

imdb . Wojciech Jerzy Has – Sanatorium pod klepsydra (1973)

Anahtar

Anahtarlarını bana verir misin, benimkileri sana verebilirim?
Denize fırlatırız batık hayaletler gibi dururlar.
Kuyuya atsak?
Seslerini mi özleriz, renklerini mi,yüklerini mi?
Kimse muhtaç değil anahtara. İhtiyaç var anahtarları unutmaya.

Anahtarlarınızı son kez koklayın, kıvrımlarını ezber edin.
Hatırlayamayacağınız yerlerde düşürün.
Çoğalamazlar ve eksilmeyecekler.
Yer değiştirecekler.
Olsa olsa birleşirler.
Herkes başkasının anahtarını görebilecek, taşıyabilecek ya da taşımayacak.

Anahtarların yetkilerini soluğunuza çekin.
İki nefes yetecektir buna.
İçeri ve dışarı.
İki nefes.
Anahtarları deşin, bırakın kanasınlar ferahlayana kadar.
Gelin açılmayan ve kapanmayan buhrana.
Herkes birinden önce sözler bıraktı zemine.
Sönmeyin ya da yanmayın bulmadan önce.
Altı duvar ekseni dökülsün her zerrenizden.
Siz,siz olmayın bir kere de uzunca uykudan uyanın.
Yıkın hanelerinizi rahimlerinden.
Kurum içinde debelensin kurumlarınız.
Semtlerin kaldırım seviyesine inin ve bağırın her yana.
Yaşasın kırık anahtarlar.
Yaşasın kayıp anahtarlar.
Yaşasın ayık anahtarlar.
Anahtarlarınızı gömmeden öldürün.
Eşikler sesleşemez.
Çilingirler kanamaz.
Parmaklarınız incinmez.
Kilitler sancıyamaz.
Anahtarlarınızı öldürmeden gömün.
Anahtarların sırrını boğun.
Anahtarların sınırını yolun.
Anahtarların meylini kovun.
Çiçeklerden açın,çiçeklere açın, çiçekleri açın.
Anahtarlarınızı uçurun. Çiçek ile açın.
Anahtarlıklardan kurtulun ve tasmasız köpeklerin sarhoş ediciliğini seyre dalın.
Kimse muhtaç değil anahtara. İhtiyaç var anahtarları unutmaya.

Boşaltıyoruz

Bu köhne ve rutubetli yerin ardında bir hayat olduğu izlenimine kapılır belki insan. Bant kaydından yayımlanan sesleri andırıyor duyduklarım; gökyüzü yok, canlılık yok, acınası ve tekrar eden bir sessizlik dışında neredeyse hiçbir şey yok. Devamlılığı besleyen kozmik bir yanılgının dışından içeri fırlatılmış gibi insanlık.

Etilen & Robonima Sunar: Buster Keaton “The General”

Geleneksel aylık kargart gösterimlerimize bu pazar güzel insanların katkılarıyla devam ediyoruz. Hamlelerini her daim takdir ettiğimiz Robonima tayfasından Zoo Psychology (Headspin & Cinuty), Cihan Gülbudak (Meczup) ve Sezer Altuntaş, biz Buster Keaton’un sessiz filmi “The General”‘i izlerken sesleri yayacak. Kuzey Güney savaşında bir tren makinistinin maceralarına odaklanan filmi izledikten sonra 1926’da nasıl böyle bir film çekilir diye tartışıp, filmin askerliğe övgü mü yoksa antimilitarist bir ters kroşe mi olduğuna hep birlikte karar vereceğiz. Bu arada Robonima’nın canlı müdahalelerine de kayıtsız kalamayacağız. Her daim olduğu gibi etkinlik ücretsizdir, gelenler çok memnun kalır ve kaçıranlar üzülür.

ETİLEN & ROBONİMA SUNAR: Buster Keaton “The General” // gösterim + performans
9 Nisan 2017 Pazar / 18:00
Salonda 50 kişilik oturma grubu vardır.
Etkinlik ücretsizdir.
18 yaş sınırı vardır.

sidney peterson ya da sahi avangard öldü mü?

Belirsizlik ya da her şey belki de hiç… Avangardı kavramsal olarak tanımlamak kelimeler açısından oldukça güç. Zira o, sözcüksel sınırların ötesinde konumlandırır kendini. Birçok otorite bu akımın 20.yy ortalarında altın çağını yaşayıp sonrasında ise bu devamlılığını (çeşitli nedenler belirtilerek) sürdüremeyerek ötelenip hatta yok olduğunu öne sürmekte. Peter Bürger bunu “tarihsel” olarak yorumlayıp dönemselliğini vurgular. Avangardın ideolojik alt zemini; geleneksel sanat (ürün/etkinlik) ve sırtını dayadığı kurumsallaşan yapıların (müze, galeri vb.) karşısında, eleştirel ve sınırsız bir yaratım oluşturması belirleyici noktası. Tarihsel süreçler içerisinde toplumsal dinamikler (Rus devrimi, ikinci dünya savaşı, 1960’larda çeşitli özgürlük hareketleri vb.) avangardın kendini beslediği, ifade ettiği kanallar olmuştur.

Avangardın toplumsal düzen ve kurumsallaşmış sanata karşı olan ateşli hatta provakatif karşıtlığı 1970’ler sonrasında özerkliğini kaybedip, kapitalist sistem düzleminde metalaşma dönüşümü; postmodernizmin etkinliği ile yorumlanır.

Sahi avangard öldü mü?

Evan Mauro “The Death and Life of the Avantgarde” makalesinde bu konuyu ele alıp ve çeşitli nedenler sunarak tartışmaya açmıştır.

Avangard hakikaten başarısızlığa uğramış bir politik kavram ise, çeşitli formlarının, retorik biçimlerinin ve temel hamlelerinin bu kavram kullanımdan düştükten sonra da –özellikle günümüzün antikapitalist ve karşı-küreselleşme hareketlerinde– hayatta kalmış olması ne anlama geliyor? Keza, avangardın gözden düşmesinin baş müsebbibi, kavramın Avrupamerkezcilikle ve yanlış bir evrenselcilikle malul olduğunu –haklı gerekçelerle– öne süren post-kolonyal eleştiri olduysa, çağdaş eleştirel sanatın bu eleştiriden çıkaracağı ders ne olabilir? Bu bence günümüz için son derece önemli: Kahire’den Madrid ve New York’a kadar dünyanın pek çok yerinde, solun geçmişteki öncülük anlayışından, daha genel olarak da parti veya ulus kategorileri etrafında mücadele veren her türlü örgütlülük anlayışından uzak duran, doğrudan demokrasi ilkelerini temel alan yatay toplumsal hareketler ortaya çıkıyor. Fakat bu hareketler aynı zamanda en temel avangardist kavramları sahipleniyorlar: kolektif yaratıcılık, mülkiyete karşı müşterekler mücadelesi, ve kapitalizmin yönetsel ve kurumsal düzeninin dışında yeni yaşam ve toplumsal yeniden üretim biçimleri kurma arzusu, gibi.

Bir Sidney Peterson

Zeminsizlik, boşlukta uçuşan devingen imgeler, antikarakterler, formsuz akışkan mizansen… öyküsel anlatım kalıpları ve sinema kurallarına karşı bir duruş ve anlatı misyonunun ağırlığında parçalanmayı reddetmek… ya da tanımlamayı daha basite indirgemek gerekirse; baş döndürücü görseller sonrası, bir bardak suyu kendi yüzümüze dökmedir gerçeklik!

izlemek için;

Etilen Sunar: Come Worry With Us! // kargART gösterim

A Silver Mt. Zion ya da artık daha çok anıldığı hali ile Thee Silver mt. Zion Memorial Orchestra ekibi müzik endüstrisi, toplumsal olaylar ve bireysel kimliklere bakış açısı nedeni ile hep değerlilerimiz arasında oldu. Ekibin iki üyesi Efrim ve Jessica ise hayatlarına giren çocukları ile düzenleri, maddi sıkıntıları ve cinsiyet rolleri ile ilgili ciddi bir karmaşaya doğru yol alırlar. Bu süreci de onlarla beraber endişelenelim diye bizimle paylaşıyorlar. Bir çift olarak hayata bakarken ebeveyn olduktan sonra eşitlik konusunda dengelerini koruyabilecekler mi, turneleyen müzisyenler olarak yeni süreçte birbirlerine ve kendilerine karşı tutumları değişecek mi? İlk gösterimini !F İstanbul’da yapan Helene Klodawsky’nin bu samimiyet dolu belgeselini kaçırmamanızı tavsiye ederiz.

Come Worry with Us! // 2013 // Helene Klodawsky // Kanada // 1’21”

Ücretsizdir.
14 Mart Salı – 20:30 – Kargart

Etilen Sunar: Come Worry With Us! // kargART gösterim

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.