Kategori: film

Peki Manuel Artiguez neden eve döndü?

Trajik oyunun kişileri, alegorik vatana ancak böyle, cesetler olarak girebilecekleri için ölürler.

Walter Benjamin-Alman Tiyatrosunda Trajik Oyunun Kökeni

(Filmin henüz başında Manuel Artiguez, silahlarını bırakarak Fransa’ya sığınan cumhuriyetçilerin(!) arasında görülmektedir, yitirdikleri savaşı ve yurdunu geride bırakarak… Manuel Artiguez’in silahını bırakmak istemeyip geri dönmeye çalıştığını görürüz bir an, yoldaşlarınca engellenir, akıllı olması babında…)

Yitirilmiş bir savaşı sürdürmenin anlamı nedir öyleyse? Bunun şimdilik bir önemi yok, tıpkı bu savaşın neden başlamış ve neden bitmiş olduğunun da olmadığı gibi. Bizim için önemli olan Manuel Artiguez’in neden eve(!) dönmüş olduğudur!

Düşmanları onu beklemektedir; yok etmek için. Her şey hazırlanmıştır, annesi ölüm döşeğindedir; Rahipten günahları için bağışlanmayı değil, oğluna geri dönmemesi için haber vermesini istemiştir. Haberin nasıl ulaşacağının bir önemi yok, Rahip henüz Tanrısız kulların sırlarının da kutsal bir gizlilikle korunması ve yerine getirilmesi gerektiğini bilir.

Düşmanları haber uçurur Manuel Artiguez’e: annen ölüyor. Rahip haber getirir: annen zaten öldü, seni bekliyorlar!

Manuel Artiguez, geçen yirmi yılın ardından artık eski bedensel gücünü de yitirmiştir, her ne kadar hâlâ ondan mucizeler yaratabilmesi beklense de, geçen yıllarda bunu yapabilmiş olsa da, muhbirle itişip kakışırken onu yere serememiştir. Burada duralım!

Manuel Artiguez eve dönmeye karar vermişse, her şeye rağmen burada düşmanı yere serememiş olmasının bir önemi var, tıpkı başta parantez içinde kalan gibi. Madrid’de ölünmeliydi madem savaş yitirildi. Madrid dedikse bu başka bir anlamdan gelip buraya yerleşen, ölünecek yerin Madrid olup olmadığının bir anlamı yok, bir dönüşün olduğu kadar bir kalışın/bulunuşun da adıdır Madrid. Ayakta ölünmeli komüncü kadının dediği gibi infaz anında, mademki barikatlarda yahut siperlerde savaşırken ölünmedi.

Hem ne demişti Fırat bir İspanyol İşgüzârlığı için: Kurşuna dizilenlerin ölüm nedeni, resmi kayıtlara göre ” silah patlaması” olarak kaydedilir. Resmi kayıtlar için bir ölüm bu kadar basit bir sebebe indirgense de senin de dâhil olduğun ebedi hafıza bunu unutmaz. Önemsiz mi yer kaplıyorsun orada, sen kendine ait tüm yeri kaplıyorsun!

Güç yitimi, ölümün de, anı bilinmese de yaklaşmakta olduğunu göstermiyor mu? Ya ölmesi gereken yerden uzakta ölürse, olması gereken yerden uzakta olursa bu? İnsanın ölmesi gereken yer olması gereken yer de değil midir? Olması gereken annesinin yanı başı değil midir? Onu kim taşıyabilir oraya? Düşmanları bunu yerine getirebilir ancak, kendi takati buna yetmeyecek! Hem zaten düşmanlarının onu öldürmüş olması gerekmiyor muydu? Onlardan esirgediği ölümünü de geri taşıyarak dönmeliydi oraya, onlara kendi cesedini ve arzularını taşıtmak için.

Hem güçten düşmek değiştirmez mi de insanı? Arzularının şiddeti azaldıkça onları unutmaya da başlamaz mı ve değişmez mi? O zaman Manuel Artiguez midir artık o? Hâlâ Manuel Artiguez iken dönmeli ve Manuel Artiguez olarak ölmeli, son kurşununa kadar savaşmak düşüncesiyle. Kaçıncı kurşunda ölmüşsün ne önemi var!

İki Tanrısız sofunun, anne ve oğulun beyaz örtülerle örtülmüş görüntüsünü görürüz, gözleri kapalı, devinimsiz. Zafer kazanılmıştır, yan yanadır onlar ve doğduğu kasabada… Ölüm Madrid’de* bulmuştur onu.

“…Madrid’de ölmek boşuna değildi, diyorum. Yapılabileceklerin en doğrusu, en güzeli, en anlamlısıydı belki de…”**

Dünya döndüğü müddetçe, ebediyet benim değil mi?**

  • *Oya Baydar’ın, yaşamını yitiren Türkiye sosyalist hareketinin liderlerinden Yalçın Yusufoğlu anısına yazdıklarından alıntıdır. Madrid’de Ölmek fikri de oradan tezahür etmiştir. İlgili yazı için bkz. https://t24.com.tr/yazarlar/oya-baydar/yalcin-yusufoglu-nun-ardindan-madrid-de-olmeyi-ozledigimiz-aksam,21606
  • **Ernst Bloch-Umut İlkesi
  • Frederic Rossif’in 1963 tarihli Madrid’de Ölmek adlı, İspanya İç Savaşı’na ait belgesel filmi için bkz. https://youtu.be/s-Rb0p5v5yE
  • Bir İspanyol İşgüzârlığı için Fırat Özbey’e teşekkürler…

This Is Ska – Documental

Jamaika kökenli ska müziği rocksteady, reggae gibi birçok müzik türünün çıkmasına yol açmıştır, Karayip mentosu, kalipso, jazz ve blues içerir. 1960’larda birçok ingiliz mod’u tarafından popüler hale getirildi, ardından skinhead kültürü içerisinde yer aldı. Ska ilk olarak 60’larda Jamaika’da orijinal çıkışını yaptıktan sonra English 2 Tone tarafından 70’lerde alt kültürünün temelleri atılmaya başlandı. Ska kültüründe yaygın kullanılan dama, ırkçılık karşıtı bir semboldür, beyaz ve siyah insanları temsil eder gibi ansiklepodik bilgilerden sonra Ska’lı bir gece diliyoruz. One Step Beyond!

Jamaican Ska – Byron Lee & The Dragonaires Sammy Dead-O – Eric ‘Monty’ Morris One Eyed Jack – Jimmy Cliff Wash Wash – Prince Buster Treat Me Bad – The Maytals She Will Never Let You Down – The Maytals So Marie – The Charmers Rough ‘N’ Tough – Stranger Cole Two Roads Before Me – Roy & Yvonne I Don’t Know – The Blues Busters Sammy Dead-O – Byron Lee & The Dragonaires King Of Kings – Jimmy Cliff

Zbigniew Preisner: Dekalog

Zbigniew Preisner ya da Van Den Budenmayer

Kıbrıs’ta yaşadığım dönemlerde o kadar çok boş vaktim vardı ki; kendimi film izlemeye ve kitap okumaya adamıştım. İzlediğim her filmde ise en önemli unsuru müzik olarak belirliyordum. Bir müziğin en ufacık bir sahneyi berbat edeceğini bildiğim gibi, unutulmayacak etkiler yaratacağına da inanıyorum. İşte Zbigniew Preisner’i böyle keşfettim. Kieslowski’nin filmlerinden tanıdığım, Dekalog serisiyle unutulmayacak garip bir yolculuk hali.

Van Den Budenmayer, Kiewslowski’nin filmlerinde yaşamış bir besteci, sanki tarihte var olmuş gibi hissettiriyor ismi. Oysa böyle biri yok, hatta olmadığını kabul etmeyenler bile var. Oxford Üniversitesi Ansiklopedisi editörleri bu konu hakkında Preisner ile görüştüklerinde bu bestecinin kim olduğunu sormuşlar, Preisner de bunu uydurduğunu belirtmiş; ancak pek inanmamışlar.

Veronica’nın İkili Yaşamı’nda çalan Concerto En Mi Mineur, Van Den Budenmayer’in eseri olarak filmde yer alırken eski bir yüzyıla gidiyormuş gibi hissedersiniz. Deliliğin iki dünya arasında sıkışmış haline benzemektedir. Olmayan bu besteciyle kendisini var eder Preisner; başka bir zamandan gelmiş gibi hissettirir.

Dekalog Serisi ve Preisner’in Melankolisi

Dekalog serisi on filmden oluşuyor ve bu filmler bize on emiri anlatıyor. İlk bölümde kullanılan müzikler ise; distopik bir dünyayı ve sonsuz mutsuzluğu çağrıştırıyor bana. Müziklerinde sıkça duyduğumuz pan flüt özellikle huzuru ve yeni bir başlangıcı hissettirse de devamında gelen tiz tonlar yeniden ölümün kaçınılmaz olduğunu gösteriyor. Felsefe ve tarih eğitimi görmüş bir besteci var karşımızda, yaptığı müzikler de filmlerin dilini çok güzel yansıtıyor. Filmleri izlemeden, müzikleri dinlemiş olsaydım muhtemelen yine aynı şeyi düşünürdüm: uyuşmuş ve kaybolmuş insanın geçmişte, şimdide ve gelecekte yolculuğu.

İkinci bölümde her şey sakinleşiyor. Yaylılar yavaş yavaş süzülüyorlar, araya giren piyano sanki soru soruyormuş gibi hissettiriyor. Bir kadının ve bir adamın neden böyle olduğuyla alakalı bir soru. Yaylılar da her şeyi anlatan rolüne bürünüp kabullenişi anlatıyorlar.

Üçüncü bölümde Preisner, insanın yalnız kalmak istememesini ikincide olduğu gibi sürdürüyor. Her şey daha bitmiş değil, devam etme gücünü gösteriyor. Aslında belirli dakikalarda yaylıların yavaşlaması belki de geri dönüşü olmayan bir hissi çağrıştırsa da elbette bir çıkış yolu olacaktır diyorlar; yüz üstü düşerken son anda birine tutunmak gibi.

Dördüncü bölümde bize anlatılan “Aileni Seveceksin” cümlesidir. Bir babayla kızı arasındaki ilişkiyi bir müzikle nasıl aktarabilirsiniz?
Preisner bunu bir merdivenden çıkar gibi anlatıyor, düzenli bir şekilde devam eden iki nota tırmanışı ve yavaşlığı anlatırken yine kemanın tiz tonlarda dolaşması bir tür anlaşmazlığı gösteriyor. Bir bütün olarak bildiğiniz zaman dinlediğiniz bu sesler size daha anlamlı geliyor.

Beşinci bölümde “Öldürmeyeceksin” başlığı başımızda bir bilgenin insanlara seslenişi gibidir. Sakince başlayan her şey büyük bir çığlığa dönüşür. Bir cinayeti anlatan müzik, içimize korku salar ve artık geri dönüşü olmayan bir yola girdiğimizi gösterir. Araya giren ayıplar nitelikteki çığlık, vurulan davullar, şimdi yargılanma zamanı geldiğinin işaretçisidir. Beşinci filmin son partında Preisner, yozlaşmışlığın, kokuşmuşluğun bir düzen olduğunu kabul ettirir.

Altıncı bölümde müzik durulmuştur. Aşkı görürüz dinlediğimiz seslerde; saf ve gerçek bir hissin karşılık bulduğu kişide aynı anlama gelmediğini Preisner bir dürbünle kadını gözetleyen adamın aklının içinden aktarır dinleyiciye. Oysa hiçbir zaman beklediğimizin karşılığı aynı olmayacaktır. Aşkına istediği karşılığı bulamayan adam bileklerini keser ve altıncı bölümün son partında baştan beri sakinliğini koruyan yaylılar uzaklardan koşup gelen atlar gibi isyan ederler, araya flüt girer ve bütün bunlar melankolik bir beynin aynadaki karşılığıdır.

Onuncu bölüme kadar düzenli bir şekilde filmin ritmine uygun giden Preisner benim için filmin önüne geçmiştir müzikleriyle, özellikle onuncu bölümün son partında artık sonun geldiğini görmekteyiz. Bu uzun serüvenin son filmi komediyle biter. Aslında komik olanın bir yerde de trajikliğe göz kırpması gibidir. Preisner, bütün bu komedinin hazin ve süregelen olduğunu sertçe basılan piyanonun sesinde ve bir kadının usulca haykırışıyla sonlandırır. 

Elli iki dakikadan oluşan Dekalog albümü baştan sona dinlendiğinde filmi izlemeseniz bile size melankolik uzun bir filmi izliyormuş gibi hissettirecektir. Çünkü film müzikleri yapmanın yanı sıra karşımızdaki bestecinin sorgulamaktan ve anlatmaktan başka bir şey yapmadığını duyacaksınız.

breadcrumb trail

bugüne kadar slint’i bir şekilde dinlemiş olduğunuzu düşünüyoruz. hala dinlemeyen var ise belgesele ismini veren parçalarını dinlerken okumaya devam edebilirsiniz.

özellikle spiderland albümleri ile ki kendisi ikinci ve son albümleri olur, dinlediğinizde karşınızda fazlasıyla özel ve farklı boyutta bir eser olduğunu çok fazla çaba sarfetmeden hissettiriyor. bu belgesel ile birlikte ise louisville orijinli bu albümün aslında bir tesadüf olmadığını ve grup elemanlarının farklı karakterlerinin sonuca nasıl etki ettiğini daha net görüyorsunuz.

arkadaşları, aileleri, steve albini, brian paulson, ian mackaye ve diğer müzisyenler ile başarılı bir slint yolculuğu. iyi seyirler;

the sun was setting by the time we left. we walked across the deserted lot, alone. we were tired, but we managed to smile. and the gate i said goodnight to the fortune teller. the carnival sign threw colored shadows on her face, but i could tell she was blushing.

nihayetinde saksıya dikilmiş bir kaktüsün gidebileceği herhangi 1 yer yoktur

Bu evrende bazı şeyler vardır, bayanlar ve baylar, hepimizden daha büyük şeyler.
Ve bir kaplumbağa da onlardan biridir!
  • Sen bir hiçsin!

Hiçlik mertebesinden başlamalı işe, asla tahayyül edil(e)meyecek çünkü asla yaşanıl(a)mayacak… Bir mertebe ise öyleyse erişilecek olandır da çünkü yaşamaktayızdır, başkasını bilmedik (bilmenin hangi evresinde?) … Olmamaklığımız bir başlangıçtır ve bu hep olduktan sonradır, henüz “var-olduğumuz” düzlemde, “varolduğumuz” düzleme geçtiğimizde olmamaklık başlangıçtan önceye öncelenir de ve burada hiçlik de bir mertebe değildir artık, değildir erişilecek olan, içinden gelinendir artık ve bir içte taşımak düşü-belki…

 Bu mertebeden asla başlayamayız; çünkü düşünmeden de vardım, çünkü ”küçüktüm, ufacıktım, top oynarken acıktım” , oynadım o hâlde vardım, acıktım o hâlde vardım; “aklım ermedi ellere uçtum”… Bir gün, günlerin 1inde sapanımla oynadım, bu-gün 1 gün olarak herhangi bir olmadı, kuş havalandı fırlattığım taşa çarptı, ben olsam vuramazdım biliyorum, ama ben vardım, kuş vurmak için yapılan bir sapanın kuş vurabileceği düşüncesi geçmişti aklımdan, kuşu vurabileceği değil… Virtüel ve aktüel arasında geçitler kapalı mıydı bilmiyorum, geçitlerden geçmek işime de gelmezdi, çünkü çocuk bu “omzunda otuz kuşla oturan bir yazı” ; bilirdim: nerede saklanır flânuer?

Hiçlik mertebesinden başlayamayız işe, orada olunamaz-bu gerçektir de; o bir addır yerli yersiz lâkin vardır yerli yerince… Ne? Hiç…

  • Kaplumbağanın kaçtığı

Başlangıçta da kaçmıştı, sonda da kaçmıştı; başlangıçta da aynı yerdeydi, sonda da aynı yerde… İşbu sebepten kaplumbağanın ( öyle sıradan bir kaplumbağa değil ki Başkan Roosevelt) hikâyesi hiçin hikâyesi gibidir, başlangıçta da vardır sonda da, o bir addır sadece ve henüz…

Kaplumbağanın başladığı yerde henüz hikâyemiz başlamamıştır, kaplumbağanın devam ettiği yerde ise hikâyemiz bitmiştir; öyleyse başlayan ve devam eden bizim dışımızdadır, hiçin bizim dışımızda oluşu gibi fakat bir içte taşımak düşüdür hikâyenin asıl anlamı; öyleyse düşe düşülmeli, düşünülmeli… Çünkü kaplumbağa kendisini içinde taşır, ama biz dışımızda “var” oluruz, ol sebepten düşünmeli…

Kesin olan bir şey varsa dedim (1 Descartesçi) kaplumbağa eve dönüyor son(un)da çünkü Descartesçi kendine dönüyordu artık ve kendisine dönüşü bir problemin çözümüyle ilintilidir ve bir problemin çözümünde ihmal edilebilir bir büyüklüktür kaplumbağanın aslında ne yaptığı, çözümü kolaylaştırmak adına baştan ihmal edilmiştir (çünkü dikkatli gözler dışında başlangıçta kaçırılır ve kaçırılmadığında dahi anlamı ifşa edilmemiş ve başlangıç anlamı yüklenilmemiş varlıklardan oluşu onu herhangi bir görsel öğeden fazlasına taşımaz, film boyunca kaplumbağanın ne yapacağını merak edenler: siz çok yaşayın emi!) ve problemin çözümü de insan-merkezlidir, dahası ben-merkezlidir. Vektörel olan asla ihmal edilmemelidir oysa… Burada aynı sonucu verecek olanın kısaltımı, başımıza çok işler açabilir başka bir yerde… Kaplumbağanın ne yaptığı bizim minör anlatımıza gizlenmiş meta anlatıdır, başlangıç ve nihayet ona aittir lâkin; başlangıç ve nihayet bize daimilik ona aittir: “Daimilik kelimesini de severdim.”

Hiçbir şeyin değişmez göründüğü aralıkta bir şeyler değişir ve yaşanır, o hâlde hiç, 1 şeydir, hiç addettiğimiz… Değil mi ki başlangıçta bir anlama haiz olmayan kaplumbağanın varlığı sonuçta bize bir dönüşü işaret etti, tenzih ettiklerimiz yine çok yaşasın… Ve yine de bu aralık kapanır, bu aralıkta şanslıyızdır, Lucky; yaktığımız sigara gençliğimizin önünde ve hâlâ orada yaşamaktayız yumruklarımız sıkılı, “…avukatın canı cehenneme!” ve umuma uyum sağlamayı gerektiren kuralların da, yoldan sapmalı, ilk sapakta, sapağı yaratmalı, kaçış kaçış kaçış… Varlık alanlarına, varlıktaki alanlara… Bir sigara yakmalı! Çünkü ciğerlerimiz temiz, çünkü ciğerlerimiz fiziksel büyüklük değil aşınan…

Kaplumbağanın kaçtığı küçük anlamlar dünyasıdır, kendine ait olana kaçar, kendi evini sırtında taşıyan nasıl olur da kendine ait yeri arar?

Haytanın biriyim ben, bunu bilsin insanlar
ruhumun peşindedir zaptiyeler ve maliye
kara ruhlu der bana görevini aksatmayan kim varsa
laboratuvarda çalışanlara sorarsanız
ruhum sahte
evi Nepal’de kalmış
Slovakyalı salyangozdur ruhum
sınıfları doğrudan geçip
gerçekleri gören gençlerin gözünde.
Acaba kim bilen doğrusunu? Hatta ben
kıyı bucak kaçıran ben ruhumu
sanki ne anlıyorum?

Bilmiyorum sorunun cevabını ben de, içinde bilmenin gizlendiği, sadece soruyu sordum, problemi en doğru biçimde serimlemeli ki yanıtın inşası mümkün kılınsın, ötesi benim işim değil… Çünkü kaplumbağa çok düşünmüştü… “Siz gülün bakalım, ama O beni etkilemişti. Ne dediğimin farkında mısınız? O beni etkilemişti. Bu evrende bazı şeyler vardır, bayanlar ve baylar, hepimizden daha büyük şeyler. Ve bir tosbağa da onlardan biridir! “

Kaplumbağa: içinde bilmenin taşındığı ve bilmemenin, içinde yaşamın taşındığı ve ölümün, içinde evin taşındığı ve tabutun, içinde varlığın taşındığı ve hiçliğin…

Ben hep geminin içindeydim, şanslıymışım, gemi kabuğummuş… Çünkü kabuklar… Çünkü Kabuklar…

  • Çünkü evrenin gerçeği hâlâ bekliyor…

Sona anlam atfediş geçici bir çözümdür çünkü evrenin gerçeği hâlâ bekliyor. Başlangıçta ve bitişte aynı öğe anlam-sız ve anlamlı olarak yer alabildiyse şayet bu tekil gerçekliğe ait oluşuyla ilintilidir ve tekil çözümlerde, bir(1) ampirist,  çözümler üretir ve üretmelidir de, hayatı idame ettirmeli, tekil hayatı…

Başlangıçta ve sonda beliriş, bu bekleyişe ve bekleyişin kadim anlamına işaret iken aynı zamanda (değil Bergsoncu sürede) geçici bir dönüş anlamının işaretidir de, çünkü bizi mutlu kılar, başka geçici anlamlar da mutlu kılar bizi ya, sadece onlardan biridir, beni kılan bu zamanda… “Yaşamak bizimçün dokunaklı bir şarkı değil ki” evet lâkin kollarında olmak dokunaklı bir şarkı ve dokunmaktayım, sana bir sır vereyim: korkuyorum! Yaşamın tadını çıkarabilirim, orada, korkusuzca ve kaygısız…

Lâkin evren kendi kadim gerçekliğinde devam eder; kargaların ve kaplumbağaların payları daha fazla olabilir evet, onlar Stoacılar daha…

  • Tek başınalık ve yalnızlık üzerine

Yalnızlık yoksunlukla belirir; baştan olumsuzlama…

Edilgin bir eksiltili oluş biçiminin varlık düzlemine yansıması olarak yalnızlık ki gerçi edilgin olan zaten eksiltilidir de ondan alınmış bir şey yoktur daha fakat o yoksundur, bir tamamlanmayış yahut tamamlanmamış olma eksikliğini taşımaya mahkûm… Bu yüzden bir alaycı kuş… Bu yüzden bir cırcır böceği…

Cırcır böceklerinin sıcaklık nispetinde ses frekanslarının değiştiğini bilmezdim, bir duvar yazısında okudum altına dikilip, yakıcı bir sıcaklıkta buğday tarlasında ne çok cırcır böceği var demiştim, sıcaklığı ihmâl etmiştim, hâlâ da ihmâl ediyorum, bir gün yazının altına dikilip tekrar öğrenebilirim…

Tek başınalık kendi üzerine kuruludur, tek başınalık her seferinde yeniden kurulur, tek başınalık asla renksiz ve rutin bir süreğenlik değildir, yaratımın yineleyen doğasıdır, fark ve tekrarla.

-Neye bakıyorsun?
-Hiç…

Orada tekrar ediyordum evet, sonradan ve sonsuz yineleme gibi….

Alıntılar ve Atıflar: Yaşar Miraç, Anita Sezgener, İsmet Özel, Georges Didi-Huberman, Maurice Blanchot, Rafael Bernal, Gilles Deleuze

Ve Perde / Haldun Taner

İstanbul Tiyatro Festivali’nin ilk belgesel yapımı olan Ve Perde!’de, Haldun Taner’in yaşamından kesitler; kitaplarından, gazete yazılarından ve oyunlarından bölümler yer alıyor. Sanatçının Dün Bugün, Keşanlı Ali, Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım gibi yapıtlarından seçilen bölümler, tiyatro sanatçılarının performanslarıyla belgeselde yeniden hayat buluyor. Belgesel, Haldun Taner’i tanımak, Türkiye tiyatrosuna damgasını vurmuş bu ismi anlamak için önemli bir fırsat sunuyor.

IKSV güzel işler yapmaya devam ediyor, biz de mümkün mertebe desteğimizi sürdürüyoruz. Haldun Taner gibi bir güzelliği, daha yakından tanımak için içinizi ısıtıp sizi gülümsetecek bir güzellik karşınızda. Umarım sizi de yerinizden kaldırıp bir şeyler yapmanız için gerekli motivasyonu sağlar. kendisinin de dediği gibi – izleyiniz;

“Asık suratlılar, kara ruhlular, buluttan nem kapanlar, burunlarından kıl aldırmayanlar, kendilerini beğenmişler, dediğim dedikçiler, sinamekiler, kasıklar, manyaklar, yavanlar, densizler sakın bize gelmesinler. Bir yerleri incinir. Rahatsız olurlar.”