Menü Kapat

Kategori: film (sayfa 1 / 42)

sleeping betty

garip insanlar ve gerçeküstü alışkanlıklar ile dolu bir dünyada, kraliçe ağlar durur: ama kızı betty bir türlü uyanmaz. sarayın baskısı ile kral harekete geçer, bir şövalye yardımıyla yatağı kıpırdatır, önce doktor sonra bir cadı çağırır ve son çare olarak prense telefon eder. prens, at sırtında betty’nin yatağına doğru yol alır -maceralarla dolu bir yolculuk- biz başkalarını genç kızı uyandırmaya çalışırken izleriz. gözlemciler arasında bir soytarı, 8. henry, kraliçe victoria ve çok gözlü çirkin bir yaratık vardır. prens her şeyi doğru yapacak mı? neredeyiz?

hikayeyi biliyorsunuz. uyuyan güzel. fakat zihinleri uyandıran bu versiyonunu bilmiyorsunuz. iyi yolculuklar.

gerçeklik, hayal gücünün kısırlığı ve black mirror

kendini geleceğin zorunlu bir öngörüsü olarak sunan black mirror adlı dizi kısa bir sürede hemen hemen herkesi kendine hayran bıraktı. kurgusu hakkındaki yorumlar olağanüstü olduğu yönündeydi. ancak gerek black mirror olsun  gerek diğer yapımlar olsun içinde geleceği yada fantasyayı barındıran popüler tüm yapımların içinde ilk başta farkedilemeyen bir eksiklik ortaya çıkıyor. adına kültür yada başka bir isim de verebiliriz. geleceğin ekonomik yada sosyal yapıları bu yapımlar içinde sadece yöntemsel  bir değişikliğe uğruyor. kurgu konusunda kendini aşan hayal gücü  diğer alanlarda kısır kalıyor, gelecekte bir uzay gemisinde kıskançlık halâ devam ediyor, cinsiyet rolleri aynı kalıyor, ekonomik ilişkilerin sadece tekniği değişiyor, kapitalizmin kapitalizm olarak kalıyor. ne kadar düşüncemizin özgür olduğunu düşünsek de hayal gücümüzün bile aslında başka türlü düşünmeye engellendiğini görüyoruz. bu da bizi geçmişin polisiye dizilerini ışın silahlarıyla izlemek gibi bir etkide bırakıyor. eğer bir karşılaştırma yaparsak ursula, calvino ve popüler yapımları arasında ursula’nın dünyalarında aynı zamanda farklı kültürleri de yarattığını hayal gücünün önüne ket vurmadığını görürüz. black mirror yani bir tür gelecekteki gerçeği gösteren ekran ayna. peki bu gerçek nedir? kapitalizm aynı şekilde devam edecek başka türlü düşünmeyin diyen bir ayna. gerçekliği tek başına ele alırsak önceden kaynağını tanrıdan alan illüzyonu içinde barındıran bir gerçeklikten söz etmemiz gerekir. eğer gerçekçilikten bahsediyorsak gerçekliğin var olabilmesi için üstünün illüzyonla örtülü olması gerekiyordu – bu da tanrıydı. tanrın ölmesi ile insan dünya ile başbaşa kaldı. artık ne illüzyon ne de gerçeklik var. insan bilinci dünyanın gerçeği yansıtan bir aynaydı ancak kendi de dünyanın bir parçası olan ayna, asla  gerçeğin tamamını gösteremez.

“ayna aşamasından sanal gerçekliğe özgü total ekran (tüm gerçekliğe görüntüler üzerinden yaklaşma) aşamasına geçildiğinde aradaki bu spekülatif fark daha da büyümektedir.” j.baudrillard

buradan sonra bizi başka türlü düşünmemizi engelleyen şey ise sanal gerçekliğin ta kendisidir. var olmayan bir gerçeklik içinde kurulan bu sanal gerçeklik. insanı hayal gücünden mahrum eden tanrının ölmesi ile tahtına insandan gücünü alan “nesnel gerçeklik.” gerçekliğin insana dayandığı çağın ilerisinde, sanal gerçeklikle iç içeyiz artık. gerçeğin de yalanın da iktidar tarafından belirlendiğini unutmamak gerekir.

etkilenilen, esinlenilen isimler; jean baudrillard, yaşar çabuklu.

mavi – kısa film

Benim çocukluk hayalim futbolcu olmaktı. Uzun yıllar futbol oynadım ve akabinde sakatlanıp futbolu bırakmak zorunda kaldım. 2011 yılında Plato Meslek Yüksek Okulu’nda Radyo ve Televizyon programcılığı ile başladı maceram. Oradan DGS ile Selçuk Üniversitesi Radyo, TV ve Sinema bölümüne geçiş yaptım. İlk anlatımımı 2012 yılında Göğe Bakalım isimli kısa film ile gerçekleştirdim. Anlatı diyorum çünkü kendimi ‘’Kısa Anlatıcı’’ olarak görüyorum.

diyor ömer sevinç. hala selçuk üniversitesi son sınıf öğrencisi. kısa filmler çekiyor ya da kısa hikayeler anlatıyor. son olarak cannes film festivali’nde “short film corner” kapsamında resmi seçki almış “başlangıç” isimli son kısa filmiyle. “başlangıç” rusya’da rehin tutulan ukrayna üniformalı bir asker ve türk bir savaş muhabirinin hikayesini anlatıyor. festival kuralları gereği paylaşamıyoruz fakat 50.000’i aşkın başvurudan 490 film arasına girmiş olmasının hakkını verdiğini söyleyebiliriz. türkiye’den toplam 10 film seçildiğini de hatırlatmak isteriz.

yine ömer sevinç ve arkadaşlarının çektiği başka bir kısa filmi izleyebilirsiniz ama birazdan başlatmanızı tavsiye ederiz. mavi isimli kısa film 2015 yılında katledilen özgecan aslan için yazılmış, konu birebir olarak işlenmese dahi problemin kökü farklı bir düzlemde değil.

bir şeyler üretmek, derdini anlatmaya çalışmak ve doğru bildiklerini paylaşmaktan çekinmeyen bütün insanlara saygımız sonsuz. ömer de bunlardan biri. daha fazla denemesi, daha fazla üretmesi ve daha geniş çevrelerce farkına varılması dileğiyle. film sizin.

movie posters collection

karşımızda yine pek değerli bir digital kütüphane var – ransom center arkasında bulunuyor ve diyorlar ki tahminimizce 10.000 adet film posteri mevcut. bunları digital olarak aktarmakta vakit alıyor ama siz 500 adetine hızlıca ulaşabiliyorsunuz. posterler hakkında detaylı bilgi de mevcut. özellikle b-movie sınıfından gülümseyerek bastırabileceğiniz çözünürlükte indirmenize olanak da tanımışlar. tadını çıkarın;

ransom center – movie posters collection

kreanima – inthebox

kolektif çalışmalara ayrı bir açıdan baktığımız gerçeğini biliyorsunuz. robonima bu güzel hareketlerden biri daha önce bahsettiğimiz ve sizin de bildiğiniz gibi. yanlarına bir de kreatifkadraj’ı almışlar. kreanima olmuşlar. isimlerinin ne olduğu önemli değil ne yaptıkları ya da ne yapmaya çalıştıkları bizce önemli. güçleri birleştirip ürettikleri projeye de inthebox demişler “evrene dair ürettiğiniz tüm sesleri, toprağı ve ateşi yirmidört kareden daha fazlası ile kaydediyor ve tanıklık edemeyenlere, bilmeyenlere, kör kulaklara ve sahipsiz gözlere sunmaya hazırlanıyoruz.” diye de eklemişler. bize de destek olup, omuz omuza durmak düşer. kolay gelsin!

Bize katılın. Sizin için videolar, kısa fimler, belgeseller, teaserlar hazırlayalım. Biliyoruz ki sistemin artığı paradan değil, ürettiklerinizden besleniyorsunuz. Biz de öyle. Biz de filmlerimizle besleniyoruz. Ve acıkınca zenginleri yiyoruz.

kreanima – inthebox

 

Guy Debord’un Sineması

Burada amacım Guy Debord’un sinema alanındaki poetikasının, ya da daha doğrusu kompozisyon tekniğinin bazı yönlerini tanımlamak. “Sinematografik eser” teriminden bilhassa kaçınıyorum, çünkü bizzat Debord bu sözcüğün kendi durumuna uygulanamayacağı konusunda bizi uyarıyor. In girum imus nocte et consumimur igni’de (1978) “hayat hikayeme bakılırsa, sinematografik bir eser yaratamayacağım apaçık belli olur” diye yazıyor. Zaten yalnızca sanat eseri kavramının Debord’un durumunda uygun kaçmayacağını sanmakla kalmıyorum, özellikle günümüzde, edebi olsun, sinematografik olsun, ya da başka bir alanda olsun eser denen şeyleri çözümlemeye giriştiğimiz her defasında, bizzat eser süresinin sorgulanmasının gerekip gerekmediğini soruyorum kendime. Kendi başına sanat eserini sorgulamak yerine neler yapılabileceği ile nelerin yapılmış olduğu arasındaki ilişkinin sorulması gerektiğini düşünüyorum. Bir defasında, kendisini bir filozof olarak kabul etmeye yeltendiğimde (hala da öyle düşünüyorum) Debord bana “ben bir filozof değilim, bir stratejistim” demişti. Kendi zamanını bütün hayatını stratejiye adayacağı bitimsiz bir savaş olarak gördü. İşte bu yüzden sinemanın bu strateji içinde ne gibi bir yeri olduğunu sormak gerektiğini düşünüyorum. Neden sinema ve Isou’da olduğu gibi Durumcular için çok önemli olan Şiir, ya da dostlarından biri. Asger Jorn gibi resim değil?

Sanıyorum bu sinemayla tarih arasındaki sıkı bağda gizli. Bu bağ nereden geliyor ve bu hangi tarih?

Bu durum imajın özgül işlevine ve derinden tarihsel karakterine bağlıdır. Burada önemli olsalar da detaylara çok fazla dalmak gerekmiyor. İnsan yalnızca kendi başına imajlarla ilgilenen tek varlıktır. Hayvanlar da imajlara çok ilgi duyarlar, ama yalnız mecbur kaldıkça. Bir balığa dişisinin imajını gösterebilirsiniz, sperm salacaktır. Bir kuşu tuzağa çekmek için kendi cinsinden başka bir kuşun imajını gösterin, bu gerçekleşecektir. Ama hayvan bir imajın karşısında olduğunu fark ettiğinde bütün ilgisini kaybeder. Oysa insan öyle bir hayvandır ki, imajları bir kez tanıdığında başlı başına onlara ilgi duymaya başlar. İşte bu yüzden resimle ilgilenir, sinemaya gider. Buradaki özgül bakış açımızdan insanın tanımlarından biri sinemaya giden hayvan olabilirdi. İnsan bir kez gerçek varlıklar olmadıklarının farkına vardığında imajlara ilgi duymaya başlar. Diğer bir nokta ise, Gilles Deleuze’ün gösterdiği gibi, sinemadaki imajın (üstelik yalnız sinemada değil, genel olarak modern zamanlarda) artık hareketsiz bir şey, bir arketip, yani tarih-dışı bir şey olmadığıdır: imajın bizzat kendisi hareketli bir kesit, bir hareket-imaj olarak dinamik bir gerilimle yüklenmiştir. Sinemanın kökeninde hareket yüklü imajlar olarak yatan Marey ve Muybridge fotoğraflarında çok iyi görülebilir bu dinamik yük. Benjamin’in de diyalektik imaj adını verdiği, onun için tarihsel deneyimin esas unsuru olan şeyde gördüğü de işte böyle bir yüktü. Tarihsel deneyim imajla olur ve imajlar bizzat tarih yüklüdürler. Resimle ilişkimizi de bu bakımdan ele alabiliriz: resimler hareketsiz imajlar değildirler, daha çok elimizde olmayan bir filmin hareket yüklü karelerinden ibarettirler. Onları bu filme iade etmek gerekir (burada Aby Warburg’un projesini hatırlayın).

Devam

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.