Kategori: film

breadcrumb trail

bugüne kadar slint’i bir şekilde dinlemiş olduğunuzu düşünüyoruz. hala dinlemeyen var ise belgesele ismini veren parçalarını dinlerken okumaya devam edebilirsiniz.

özellikle spiderland albümleri ile ki kendisi ikinci ve son albümleri olur, dinlediğinizde karşınızda fazlasıyla özel ve farklı boyutta bir eser olduğunu çok fazla çaba sarfetmeden hissettiriyor. bu belgesel ile birlikte ise louisville orijinli bu albümün aslında bir tesadüf olmadığını ve grup elemanlarının farklı karakterlerinin sonuca nasıl etki ettiğini daha net görüyorsunuz.

arkadaşları, aileleri, steve albini, brian paulson, ian mackaye ve diğer müzisyenler ile başarılı bir slint yolculuğu. iyi seyirler;

the sun was setting by the time we left. we walked across the deserted lot, alone. we were tired, but we managed to smile. and the gate i said goodnight to the fortune teller. the carnival sign threw colored shadows on her face, but i could tell she was blushing.

nihayetinde saksıya dikilmiş bir kaktüsün gidebileceği herhangi 1 yer yoktur

Bu evrende bazı şeyler vardır, bayanlar ve baylar, hepimizden daha büyük şeyler.
Ve bir kaplumbağa da onlardan biridir!
  • Sen bir hiçsin!

Hiçlik mertebesinden başlamalı işe, asla tahayyül edil(e)meyecek çünkü asla yaşanıl(a)mayacak… Bir mertebe ise öyleyse erişilecek olandır da çünkü yaşamaktayızdır, başkasını bilmedik (bilmenin hangi evresinde?) … Olmamaklığımız bir başlangıçtır ve bu hep olduktan sonradır, henüz “var-olduğumuz” düzlemde, “varolduğumuz” düzleme geçtiğimizde olmamaklık başlangıçtan önceye öncelenir de ve burada hiçlik de bir mertebe değildir artık, değildir erişilecek olan, içinden gelinendir artık ve bir içte taşımak düşü-belki…

 Bu mertebeden asla başlayamayız; çünkü düşünmeden de vardım, çünkü ”küçüktüm, ufacıktım, top oynarken acıktım” , oynadım o hâlde vardım, acıktım o hâlde vardım; “aklım ermedi ellere uçtum”… Bir gün, günlerin 1inde sapanımla oynadım, bu-gün 1 gün olarak herhangi bir olmadı, kuş havalandı fırlattığım taşa çarptı, ben olsam vuramazdım biliyorum, ama ben vardım, kuş vurmak için yapılan bir sapanın kuş vurabileceği düşüncesi geçmişti aklımdan, kuşu vurabileceği değil… Virtüel ve aktüel arasında geçitler kapalı mıydı bilmiyorum, geçitlerden geçmek işime de gelmezdi, çünkü çocuk bu “omzunda otuz kuşla oturan bir yazı” ; bilirdim: nerede saklanır flânuer?

Hiçlik mertebesinden başlayamayız işe, orada olunamaz-bu gerçektir de; o bir addır yerli yersiz lâkin vardır yerli yerince… Ne? Hiç…

  • Kaplumbağanın kaçtığı

Başlangıçta da kaçmıştı, sonda da kaçmıştı; başlangıçta da aynı yerdeydi, sonda da aynı yerde… İşbu sebepten kaplumbağanın ( öyle sıradan bir kaplumbağa değil ki Başkan Roosevelt) hikâyesi hiçin hikâyesi gibidir, başlangıçta da vardır sonda da, o bir addır sadece ve henüz…

Kaplumbağanın başladığı yerde henüz hikâyemiz başlamamıştır, kaplumbağanın devam ettiği yerde ise hikâyemiz bitmiştir; öyleyse başlayan ve devam eden bizim dışımızdadır, hiçin bizim dışımızda oluşu gibi fakat bir içte taşımak düşüdür hikâyenin asıl anlamı; öyleyse düşe düşülmeli, düşünülmeli… Çünkü kaplumbağa kendisini içinde taşır, ama biz dışımızda “var” oluruz, ol sebepten düşünmeli…

Kesin olan bir şey varsa dedim (1 Descartesçi) kaplumbağa eve dönüyor son(un)da çünkü Descartesçi kendine dönüyordu artık ve kendisine dönüşü bir problemin çözümüyle ilintilidir ve bir problemin çözümünde ihmal edilebilir bir büyüklüktür kaplumbağanın aslında ne yaptığı, çözümü kolaylaştırmak adına baştan ihmal edilmiştir (çünkü dikkatli gözler dışında başlangıçta kaçırılır ve kaçırılmadığında dahi anlamı ifşa edilmemiş ve başlangıç anlamı yüklenilmemiş varlıklardan oluşu onu herhangi bir görsel öğeden fazlasına taşımaz, film boyunca kaplumbağanın ne yapacağını merak edenler: siz çok yaşayın emi!) ve problemin çözümü de insan-merkezlidir, dahası ben-merkezlidir. Vektörel olan asla ihmal edilmemelidir oysa… Burada aynı sonucu verecek olanın kısaltımı, başımıza çok işler açabilir başka bir yerde… Kaplumbağanın ne yaptığı bizim minör anlatımıza gizlenmiş meta anlatıdır, başlangıç ve nihayet ona aittir lâkin; başlangıç ve nihayet bize daimilik ona aittir: “Daimilik kelimesini de severdim.”

Hiçbir şeyin değişmez göründüğü aralıkta bir şeyler değişir ve yaşanır, o hâlde hiç, 1 şeydir, hiç addettiğimiz… Değil mi ki başlangıçta bir anlama haiz olmayan kaplumbağanın varlığı sonuçta bize bir dönüşü işaret etti, tenzih ettiklerimiz yine çok yaşasın… Ve yine de bu aralık kapanır, bu aralıkta şanslıyızdır, Lucky; yaktığımız sigara gençliğimizin önünde ve hâlâ orada yaşamaktayız yumruklarımız sıkılı, “…avukatın canı cehenneme!” ve umuma uyum sağlamayı gerektiren kuralların da, yoldan sapmalı, ilk sapakta, sapağı yaratmalı, kaçış kaçış kaçış… Varlık alanlarına, varlıktaki alanlara… Bir sigara yakmalı! Çünkü ciğerlerimiz temiz, çünkü ciğerlerimiz fiziksel büyüklük değil aşınan…

Kaplumbağanın kaçtığı küçük anlamlar dünyasıdır, kendine ait olana kaçar, kendi evini sırtında taşıyan nasıl olur da kendine ait yeri arar?

Haytanın biriyim ben, bunu bilsin insanlar
ruhumun peşindedir zaptiyeler ve maliye
kara ruhlu der bana görevini aksatmayan kim varsa
laboratuvarda çalışanlara sorarsanız
ruhum sahte
evi Nepal’de kalmış
Slovakyalı salyangozdur ruhum
sınıfları doğrudan geçip
gerçekleri gören gençlerin gözünde.
Acaba kim bilen doğrusunu? Hatta ben
kıyı bucak kaçıran ben ruhumu
sanki ne anlıyorum?

Bilmiyorum sorunun cevabını ben de, içinde bilmenin gizlendiği, sadece soruyu sordum, problemi en doğru biçimde serimlemeli ki yanıtın inşası mümkün kılınsın, ötesi benim işim değil… Çünkü kaplumbağa çok düşünmüştü… “Siz gülün bakalım, ama O beni etkilemişti. Ne dediğimin farkında mısınız? O beni etkilemişti. Bu evrende bazı şeyler vardır, bayanlar ve baylar, hepimizden daha büyük şeyler. Ve bir tosbağa da onlardan biridir! “

Kaplumbağa: içinde bilmenin taşındığı ve bilmemenin, içinde yaşamın taşındığı ve ölümün, içinde evin taşındığı ve tabutun, içinde varlığın taşındığı ve hiçliğin…

Ben hep geminin içindeydim, şanslıymışım, gemi kabuğummuş… Çünkü kabuklar… Çünkü Kabuklar…

  • Çünkü evrenin gerçeği hâlâ bekliyor…

Sona anlam atfediş geçici bir çözümdür çünkü evrenin gerçeği hâlâ bekliyor. Başlangıçta ve bitişte aynı öğe anlam-sız ve anlamlı olarak yer alabildiyse şayet bu tekil gerçekliğe ait oluşuyla ilintilidir ve tekil çözümlerde, bir(1) ampirist,  çözümler üretir ve üretmelidir de, hayatı idame ettirmeli, tekil hayatı…

Başlangıçta ve sonda beliriş, bu bekleyişe ve bekleyişin kadim anlamına işaret iken aynı zamanda (değil Bergsoncu sürede) geçici bir dönüş anlamının işaretidir de, çünkü bizi mutlu kılar, başka geçici anlamlar da mutlu kılar bizi ya, sadece onlardan biridir, beni kılan bu zamanda… “Yaşamak bizimçün dokunaklı bir şarkı değil ki” evet lâkin kollarında olmak dokunaklı bir şarkı ve dokunmaktayım, sana bir sır vereyim: korkuyorum! Yaşamın tadını çıkarabilirim, orada, korkusuzca ve kaygısız…

Lâkin evren kendi kadim gerçekliğinde devam eder; kargaların ve kaplumbağaların payları daha fazla olabilir evet, onlar Stoacılar daha…

  • Tek başınalık ve yalnızlık üzerine

Yalnızlık yoksunlukla belirir; baştan olumsuzlama…

Edilgin bir eksiltili oluş biçiminin varlık düzlemine yansıması olarak yalnızlık ki gerçi edilgin olan zaten eksiltilidir de ondan alınmış bir şey yoktur daha fakat o yoksundur, bir tamamlanmayış yahut tamamlanmamış olma eksikliğini taşımaya mahkûm… Bu yüzden bir alaycı kuş… Bu yüzden bir cırcır böceği…

Cırcır böceklerinin sıcaklık nispetinde ses frekanslarının değiştiğini bilmezdim, bir duvar yazısında okudum altına dikilip, yakıcı bir sıcaklıkta buğday tarlasında ne çok cırcır böceği var demiştim, sıcaklığı ihmâl etmiştim, hâlâ da ihmâl ediyorum, bir gün yazının altına dikilip tekrar öğrenebilirim…

Tek başınalık kendi üzerine kuruludur, tek başınalık her seferinde yeniden kurulur, tek başınalık asla renksiz ve rutin bir süreğenlik değildir, yaratımın yineleyen doğasıdır, fark ve tekrarla.

-Neye bakıyorsun?
-Hiç…

Orada tekrar ediyordum evet, sonradan ve sonsuz yineleme gibi….

Alıntılar ve Atıflar: Yaşar Miraç, Anita Sezgener, İsmet Özel, Georges Didi-Huberman, Maurice Blanchot, Rafael Bernal, Gilles Deleuze

Ve Perde / Haldun Taner

İstanbul Tiyatro Festivali’nin ilk belgesel yapımı olan Ve Perde!’de, Haldun Taner’in yaşamından kesitler; kitaplarından, gazete yazılarından ve oyunlarından bölümler yer alıyor. Sanatçının Dün Bugün, Keşanlı Ali, Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım gibi yapıtlarından seçilen bölümler, tiyatro sanatçılarının performanslarıyla belgeselde yeniden hayat buluyor. Belgesel, Haldun Taner’i tanımak, Türkiye tiyatrosuna damgasını vurmuş bu ismi anlamak için önemli bir fırsat sunuyor.

IKSV güzel işler yapmaya devam ediyor, biz de mümkün mertebe desteğimizi sürdürüyoruz. Haldun Taner gibi bir güzelliği, daha yakından tanımak için içinizi ısıtıp sizi gülümsetecek bir güzellik karşınızda. Umarım sizi de yerinizden kaldırıp bir şeyler yapmanız için gerekli motivasyonu sağlar. kendisinin de dediği gibi – izleyiniz;

“Asık suratlılar, kara ruhlular, buluttan nem kapanlar, burunlarından kıl aldırmayanlar, kendilerini beğenmişler, dediğim dedikçiler, sinamekiler, kasıklar, manyaklar, yavanlar, densizler sakın bize gelmesinler. Bir yerleri incinir. Rahatsız olurlar.”

sert bir kuzey rüzgârı kayığı alabora etti…

Büyük Diktatör filminin ilk sahnelerinden birinde takım arkadaşlarıyla birlikte hücuma kalkan Charles Chaplin’i görürüz, yürürler ve yürürler, sonrasında sis gelir, sis aralandığında arkadaşlarını aramakta olan Chaplin önünde yürüyenleri gördüğünde onları bulduğunu düşünür ancak bir tuhaflık vardır, birbirlerini süzdüklerinde karşı tarafın askerleri olduklarını anlarlar ve Chaplin kaçar…

Burada daha sonra sıçrama diye bahsedeceğimiz ani değişim/dönüşüm bir doğal çevrede cereyan etmektedir. Chaplin yürümekte olanların yanından yine yürümekte olanların yanına geçtiğinde bulunuşunun taşıdığı anlam ilkinden tümüyle koparak bambaşka bir yere sıçramıştır. Sıçramayı mümkün kılan öğeler olmak zorundadır, sis bir kopuşu gerçekleştirir ve insani yanılma payı da olayı komedi öğesine dönüştürür, mekân bir an bulanıklaşmıştır ve mekân durulduğunda bulunuşun anlamı farklılaşmıştır ve artık kaçmak gerekmektedir. Bir bakıma burada sıçrama söz konusu bile değil, kopma yine sisin bir süreliğine mekânı sekteye uğratmasından dolayı mümkün ve daha ziyade bir yer değiştirme, sis farkında olmayışı sürüklüyor buraya.

Burada aynı anda hem sıçramadan hem de sıçrama yokluğundan söz edebiliyoruz. Sıçrama yokluğu kaçışın kapısını aralamakta, doğa olayı nasıl ki sıçramayı mümkün kılıyorsa yine aklın doğasındaki yanılsamanın farkına varış da oradan kaçışla sıçramanın mümkün olmadığını, dost askerlerin mekânın başka yerinde olduğunu işaret ediyor bize.

Burada sıçrama ile Chaplin arasındaki ilişkiselliği irdeleyecek olursak, Chaplin ne sıçramayı dileyendir ne de eylemiyle o yöne ilerlemek isteyendir bu açıdan sıçrama onun dışındadır ama sıçrama onunla birlikte, yanılmayı da mümkün kılan bir doğal kesinti aracılığıyla gerçekleşir, Chaplin en olmadık yere, kendi ayaklarıyla kendi istediği biçimde yol alırken kendi istemediği konuma yerleşmiştir. Kaçtık…

Bilindik bir hikâyenin erkek kahramanını, genç ve güzel bir kız olarak ele geçiren Manara, sıçramayı baştan mı yapmıştır? Sıçramakta olanın ani değişimi, en baştan, çizgilerin sonsuz sıçrama yaratma ve dönüştürme kabiliyeti, aniden ve erkek olan Gulliver belki hiç olmadan, ama yok sayamayız onu, hepimiz bir şekilde Gulliver ile tanışmışızdır, hikâyeyi zaten biliyorsak çizgiler neyi yaratır? Kuşkusuz muazzam bir çığır açabilir ama Gulliver paradoksunu kendinde yineleyerek onu yok eden bir başlangıçla aynı hikâyeyi kurmak basitçe görünen bir ters çevirmeden fazlasıdır, Gulliver olduğu için fazlasıdır, sıçrama mümkün olan en uzağa gerçekleşmiştir.

Gulliveriana deniz kenarında uzanmış bir yelkenliyi izlemektedir, içinde olmak ve onu kullanmak isteğiyle, arzulayan ve arzusu hâlâ nefes alan… Gemi onu beklemektedir… Deniz yatağından çıplak olarak düştüğünde oraya yönelir… Çıplak; şapka, kılıç,  bayrak ve kitap (Gulliver)… Arzu, düşme, çıplak kalma, yönelme ve nesneler ve sonrasında fırtınada kalanın sürüklenişi, kıyıya vurma (hangi?) ve uyanmalı şimdi… Uyumak neyi değiştirir, çizgilerle irrasyonel olana yolculuk mümkün dahası irrasyoneli rasyonelden ayırmamıza ve koparmamıza da gerek yok, kendi hikâyesiyle birlikte yer alabilir. İrrasyonel sürükleme aracı olan gemi tüm normalliği/gerçekliği ile orada durmuyor mu?

Cüceler, devler, konuşan atlar ve neşeli Bacchante’lar macera… Diyarları terk edişi, normale varma arzusuyla yol almayı mümkün kılan her seferinde anormali mümkün kılan gemi ve dönüşü de… Anormal olan normal olanın parçası ve anormal de normal içinde yer almakta…

Chaplin’in filminde sıçrama esnasını görme şansımız yoktur, sis uzun süre kalsa dahi mekânı görünmez kıldığından zamanı da anlamsız kılar ve ne olursa olsun bir andan ibarettir. Anormal bir bulunuş -ki aslında çok da anormal değildir, yanılma onu anormal yapar- anına birden sıçrarız, arada geçen, geçişe sebep olanın bir öyküsü yoktur. Sisin nasıl bir öyküsü olabilirdi gerçi bilmiyorum, ancak doğadaki başka ani değişim anlarında da sıçramanın bir öyküsü yoktur, ansızın gerçekleşir, tıpkı Manara’nın kahramanında en baştan yarattığı değişim gibi. Burada ise sıçrama farklı bir biçimde gözden yiter, tam da göz önünde olarak gözden yiter… Sıçramanın öyküsü anlatılır ki başta en uç biçimde sıçrama gerçekleştirilir ve sonra sıçrama anlarına daha derinlikle inmemize rağmen onu gözden yitiririz ki yoktur da zaten, sıçrama normal yol alışla seyir hâlindedir, belirgin bir farkı mümkün kılan hiçbir şey yoktur, diyarlardan geçişte geçişler arasında bir boşluk yoktur, aynı uzamda seyrediyoruz. Biz hep aynı uzamda seyretmiyor muyuz? Sıçramayı belirgin kılan şey farktır, fark olmasına rağmen neden sıçrama yoktur sıçramanın öyküsünde, sırf sıçrama kendi içerisinde yok diye mi? Yanılsamaya da vurgu yapılır, yanılsamanın nesnesi olabilecek olana ama sıçrama kendi içerisinde yoktur, durup düşünürüz bir köpek eşlik ediyor bize (1 + düşüncelerimle biz ediyoruz, üstelik kafam her türlü çokluğu yaratacak denli iyi), park bekçisi uyarıyor, şişeyi görünmez biçimde tutun efendim, ahlâk bekçisi Aldo, yok adam iyi niyetli, gerçi olmasa ne yazar, düşündüğüm bu sanki…

 Çizgilerle sıçrıyordum ben, Bay Öfkeli için bir kalem ve bir silgi, harf muğlaklıklarında değil, iki boyutlu- üç boyut düşünce yoksunlarının işi- , çizgi her şeyi yaratır, kalem her yere götürebilir, yine harflerle değil, harfler düşünme kapısı açar, sıkıca kapatmalı, çizgiler boyun eğdiğinde bitik işin, hem çizgi romanda harflerle düşüp kalkan kalkmasın düştüğü yerden, her şey benim içimde…

Sert kuzey fırtınası sayfada kopar önce, sonra benim için de, sonra benim içimde…

by the law – 1926

onu öldüremezsin, sadece kanun onu cezalandırabilir.

yönetmenimiz lev kuleshov. hikaye klondike ya da yukon altına hücumu sırasında (bölgede altın bulunmasıyla birlikte 100 bin insan bölgeye göç etmiş, kış şartlarında 30-40 bin kişi varmayı başarmış bazıları zengin olurken, çoğu boşa uğraşmış, yalnızca 4 bin kadarı altın çıkarabilmiş.) doğu avrupa’dan gelen 5 madencinin hikayesini anlatıyor. bir şişe içki, iki ölüm, buz ve karanlığın ortasında varoluşsal bir kriz ve cezayı kimin vermesi gerektiği tartışması.

filmin 95 yıl önce çok zor şartlar altında çekilmiş olduğu gerçeği ile birlikte (çekilen evi su basmış ve aktörler bir çok kez elektrik akımına kapılmış) insanı, dertlerini, tanrıyı, hukuk sistemini ve doğayı düşündürmesiyle izlenmeyi hakediyor. üzerine sonradan eklenmiş bir soundtrack ile youtube üzerinden izleyebilirsiniz;

the turning point

steve cutts yıllar önce paylaştığımız ve yakından takip ettiğimiz güzel insanlardan. karşımızda ise wantaways’in (ken seto) müziklerini yaptığı steve’in kendi yazıp-çizip-yönettiği harika bir kısa film var: “the turning point”. yani dönüş noktası. iklim değişikliği, ekosistemin yokedilişi ve soyu tükenen türlere daha farklı bir noktadan bakıyor. insan türünün sonuna ne zaman geleceğiz?