Menü Kapat

Kategori: etilensel (sayfa 1 / 20)

Hiçliğin Çağrısı

nereden gelip nereye gittiğimizi bilmiyorum. anlamıyorum bir şeye tutunabilip yaşamı sevenleri. her an her saniye yaptığı eylem ne olursa olsun beyninin ortasında kara delik açılıp da varoluşa dair her şeyin mutlak vakumda çekilmediği tüm insanlardan korkarım. ben böyleyim çünkü.  birinci gelen organik protein kapsüllü spermin sonucu o grotesk uzuvları ve kemik üstü et sandviçiyle uzayda “var” olan insan denen karbon bazlı zebanilik.

tüm kavramların, gezegenler arası seminal boşlukta sessiz bir hiçlikte yok olup gittiği bu çıldırtıcı anlamsızlıkta, hala bizi hayatta tutan nedir? bir umut, manevi-metafiziksel bir olgu mu yoksa tamamen genetik bir hayatta kalma dürtüsü mü?

tüm homo sapiensler etten kemikten, kusurlu yaratıklar olduğu halde birbirine bu kadar tutunmasını sağlayan şey nedir? galiba bilinemeyen, varoluşun tanımsız anlamsızlığına duyulan korku bir tutkal görevi görüyor. yoksa sevgi diye bir şey nasıl mümkün olur? organik dışkılar bırakan iki kaba yığın birbirini nasıl sevebilir? eğer böyle bir şey oluyorsa hakikaten ortada akıl mantık almaz bir anormallikte kozmik bir çılgınlık var demektir.

o tüm topluma enjekte edilen; bir ailenin, bir işinin, eşinin, çocuklarının vs. olmasının yaratması gereken sözde mutluluk hayalleri…  karşılığında yaşanan ve yaşatılan onca zulüm, şiddet, taciz, tecavüz … tezatlığın tanrıları. çelişkinin hokkabazları. hepsi genetik determinizmle örülmüş rollerini oynar ama duyabilenler için kulakları hiçliğin çağrısı kulakları tırmalar.

görebilenlerin göz altları mosmordur. uykusuzluktan, yorgunluktan. iğrenç sosyal korku illüzyonunu görebildiği için. ama yeterince eylem yapamadığı için. tüm insani biyokimyasal itkilerin deterministik bir kukla insanlık oluşturma eğilimine karşı özgür irade yanılsamasının sönüp gitmek üzere olan titrek bir alev olduğunu farketmesinden…

duyabilenler insan denen canavarın çabalarının altındaki anlamsızlığı zebanilerin fısıltılarında bulur. duyabilenlerin uykuları hafif, kulakları keskindir, hiçliğin çağrısı daima onları o tanımsız, tanımlanamayacak dehşetlerin kafir tanrılarıyla dolu cehennemi kara deliğe çağırdıkları için.

MOD 083 – 20180703

Tüket
Satın al
Çalış
Kazan

Tüket
Tüket
Tüket

Çalış
Kazan
Tüket
Adam ol

Tüket
Tüket
Satın al

Kazan
Tüket
Adam ol

Tüket
Tüket

Çalış
Kazan
Tüket
Adam ol

01. Beach House – Dive
02. Beach House – Lemon Glow
03. Geneva Jacuzzi – Love Caboose
04. Red Rice – Insatiable
05. The Knife – Pass This On
06. In Hoodies – Coo Coo
07. In Hoodies – Coo Coo (Iskeletor Rework)
08. Saska – Debet
09. Tunç Çakır – The End
10. Can Tan – R-epty
11. Art Diktatör – Peri Kızı
12. Art Diktatör – Zehir
13. Ağaçkakan – Dünyadan Şüpheliyim
14. Toz ve Toz – Bahçelerde

lunar maria

ciddi anlamda sitcom edasında bir ülkede yaşıyoruz. kutuplaşmanın zirve yaptığı, yalanın ve cahilliğin ön plana çıktığı fazlasıyla çirkin bir ortam içindeyiz. diğer bir deyiş ile kitleleri hükmü altına alan bir zorbalık çağının en karanlık günlerini yaşıyoruz.

bütün bu saçmalıklardan uzak durmak isteyenleri alıp başka gezegenlere götürelim istedik. karşınızda lunar maria var kendisi erken dönem astronotların deniz olarak yorumladığı karanlık ay ovalarına odaklanmış deneysel ambient parçaların bir döngüsü. gökyüzüne bakarak, mümkünse kulaklık ile, ayışığının kıymetini bilerek çıkınız bu yolculuğa. nerden baksan bir nevi ücretsiz astral seyahat;

yağmur

rain

today the rain is like the hair
long, silky, of the woman,
spread over the earth,
dark, cool, perfumed.

you who have been deceived in love
and still think at the bitter sorrow,
listen to the murmur of the rain,
pay attention to her caressing words, –
everything grows
everything goes forward
everything withers
but life lasts.


yağmur

bugün yağmur bir kadın saçıdır
yeryüzüne dökülen
upuzun, ince ince,
karanlık kokulu.

sen ki aşkta aldatıldın
yüreğin taş parçası;
dinle yağmuru dinle,
teselli bul türküsünden:
her şey olur
her şey büyür
her şey geçer
hayat kalır.

artur lundkvist yazmış bülent ortaçgil sese getirmiş

ronit baranga

ısmarlama ve fabrikasyon tanıtım yazılarının vazgeçilmez klişesidir. x’in sıradışı eserleri, y’nin en sıradışı eseri ya da en sıradışı 10 eser. kelimeyi kullanmak zorunda kalmak bizi üzüyor ama gördüğünüz zaman kendi teriminizi yaratmadıysanız kullanabilirsiniz. heykellerin yaratıcısı ronit baranga, doğma büyüme israil topraklarında. yaşam ve gündelik hayat arasındaki çizgide figuratif heykeller yaratıyor. buyrun kendiniz tanıyın;

ronit baranga

geceyarısı kitapları – II

sel yayıncılık geceyarısı kitapları yayın dizisisinden bir bukle daha önce sunmuştuk. son dönem okuma fırsatı bulduğumuz 3 eser ile devam edelim istedik. tesadüfen hepsi fransız yazarlar olmuş. yine tek oturuşta ve mümkünse gece okumanız gereken, pek başarılı baskılar olmuş. huzurlu geceleriniz olsun.


EMILE ZOLA – DENEYSEL ROMAN

ahlakçı deneyciler olarak rolümüzü özetliyorum. faydalı ve zararlı olanın işleyişini göstererek insana ve sosyal olgulara dayanan determinizmi ortaya çıkarıyoruz; böylece, bir gün onlara egemen olmamız ve onları yönetebilmemiz mümkün olacaktır. … bizim işimizin yanında, doğaüstüne ve irasyonelliğe dayanarak her hamlelerinin ardından metafizik kaosun derinlerine düşen idealist romancıların yaptıklarına bir bakın. Güce de ahlaka da sahip olan bizleriz.

bildiğiniz gibi emile zola, natüralizm akımının edebiyattaki öncülerinden. deneysel roman ise kendisinin natüralist bir manifestosu. deneysel tıbbın yöntemselliğini edebiyata uygulayan, iyi bir romanın niteliklerini bir bilimsel makale gibi tane tane ele alıp açıklayan zihin açıcı bir eser. 1880’de kaleme alınmış. biz günümüzde yapay zekaya kitap yazdırabilir miyiz diye tartışıyoruz.

deneysel roman

gustave flaubert – bibliyomani

giacomo adama yaklaştı ve yeryüzünde onu anlayabilmiş yegane insanmış gibi hayranlık ve saygıyla gözlerinin içine baktı.

bazı insanların doğuştan gelen mi ya da bir şekilde gelişim aşamasında oluşan mı derseniz bir yeteneği olduğu aşikar. bana daha ziyade doğru ortam ve şartların el verdiği bir şey gibi geliyor. flaubert şüphesiz edebiyat alanındaki nadir yeteneklerden biri, karşımızda ise 1837 yılında yayınlamış bir eseri var, bibliyomani. kendisi bunu yazdığında 14 yaşında. gerçek bir olaydan esinlenmiş ve geleceğine dair harika bir spoiler vermiş. çocuklarınızı sakın küçümsemeyin.

bibliyomani

Max Jacob – Genç BİR ŞAİRE Öğütler

gerçek yenilik, olgunlukta kendini gösterebilir ancak, çünkü yeni olan şey, benim en derinimde olan şeydir. gerisi başkalarından gelir, başkalarından geldiği için de yeni olmaz. hoşa giden de yeni olandır, daha önce görülmüş olan değil.

max jacob, fransız edebiyatının sıradışı kalemi olarak isimlendiriliyor. bu derleme ise kendisinin genç bir şaire öğütlerini, apollinaire ile tzara’ya yazdığı mektuplardan ve düzşiirlerinin yer aldığı “zar boynuzu”ndan oluşuyor. salah birsel de harika bir giriş yapmış.  sadece şiir yazmak isteyenlere değil, bir şeyler üretmek isteyen herkese oldukça samimi tavsiyeler. okurken birkaç kez not alacağınıza eminiz.

genç bir şaire öğütler

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.