Menü Kapat

Kategori: etilensel (sayfa 1 / 21)

nokta ya da virgül

15 yıldır herhangi bir karşılık beklemeden, günlük hayatın koşturmacasında devam ettirilmeye çalışan bir şeyin kalıcılığı çok kolay olmuyor takdir edersiniz ki ve her şeyin bir sonu olduğu gerçeği de mevcut. özellikle son dönemde sanal dünyanın ve sosyal medyanın saçmalıklarının ciddi anlamda öne geçmesi ve gerçek hayatın geri planda kalmasının verdiği rahatsızlık ile pek ani bir kararla etilen’in sanal varlığına ya da mevcut yapısına nokta koyuldu. belki de virgül olur bir süre sonra devam eder. an itibariyle bilemiyorum.

bu noktada etilen’in ve kendi özelimde bütün sosyal medya hesaplarımı kapattığımı belirtmek isterim ve bu kararın ne kadar huzur verici olduğu güzelliğini de size duyurmak ve tavsiye etmek isterim. hayatınızdan bu gereksiz gürültüyü çıkardığınızda kendinize ve sevdiklerinize ayırabileceğiniz inanılmaz bir zamanınız oluyor.

lafı çok uzatmaya gerek yok. etilen başlı başına bitebilecek bir şey değil. farklı bir formda bir şekilde karşınıza çıkacaktır. başta bu zamana kadar katkıda bulunanlar olmak üzere, bunca yıldır takip eden hepinize çok teşekkürler.

site en az 6-7 ay daha aktif olacak dolayısıyla arşive odaklanabilirsiniz. bu arada biz de bir karar veririz. umudunuzu kaybetmeyin ve güzelliklerin en sonunda kazanacağını unutmayın. neler yapmanız gerektiğini biliyorsunuz.

etilen sosyete

afternoon hours

bu hafta yine ambient dünyalara dönüyoruz, ned milligan’ın harika eseriyle. afternoon hours yani öğleden sonraki saatler. bir şeylerin bitişine yaklaşımı ifade edercesine. günün yorgunluğunun başlangıcı, güzel şeylerin yakında sona ereceği ve belki yeniden başlayacağı umudu. zamanın fazlasıyla hızlı akışı, bu akış içerisinde sona eren yaşamlar ile birlikte gelen şoklar. hayatın anlamsızlaşması. sonra yeniden anlam bulma çabası. umarım keyif aldığınız bir noktada, huzura kavuşmak ve yeni güzelliklere ulaşmak için geçen bir zaman olur sizin için. dinlerken ne yapacağınıza karar verebilirsiniz.

Mekanlara vurur durur dalgalar

Dalgaların nereden başladığını göremem, aynı hayatımıza giren insanlar gibidirler. Nereden çıkıp gelirler! Hayatımıza hissettirmeden çarpar dururlar kendilerini…

Her insan bir dalgadır bazen. Dalgaların çatlattığı meyhane girişindeki iki ahşap basamak insanların izlerini taşır. Üstüne basan insanlara bakıp ayak izlerinden tanımaya çalışır insanları. Kaç tane dalga vurur mekanlara bilemem.  Her bir dalga zemini ezerek iz bırakır. Bu mekana girmek için önce iki basamaklık eşikten geçmek gerekir. Dalgaların iskelesidir bu mekan. Her yönden dalgaların çarptığı denizde yüzen bir iskeledir öncelikle. Yalnız başımıza iskelenin üzerinde uzunca süre yol alırız. Hiçliğin hissettirdiği bilinmezliğin ortasında (yaşam) durup bakarız. Buraya uzun dalgalar sayesinde gelmişizdir. Uzun dalgaların ardından geri dönüşün sadece batmak -yalnız kalmak- olduğunu düşünürüz. Bitişi ve durağanlığı hatırlatan her şeyden kendimizi koruruz. İskelemizde yalnız olsak bile dalgaların hiç dinmemesini isteriz. İnsanlığın tuzlu tadı bizi sürekliliğe düşürür. Her insan bir dalga kesitidir aynı zamanda. Sürekli şeylerle ileriye, geriye ve tam anlamıyla kaosun içine taşır kişiliğimizi. Kontrol altında tutup yüzdürmeye çalıştığımız iskelemiz -kişiliğimiz- nereden geldiği bilinmezlerle afallar ve karşısında güçsüz kalır. İskelenin iki basamağına basıp izini bırakan insanlar kalmadığı zaman, iskele yolunu bulmuştur. Yalnız olduğumuzu sandığımız denizde dalgalar sayesinde yüzeriz

Dalgalar bilişim sürecin yaratığıdır, cahil insanın aşacağı hiçbir şey yoktur.

Bazen de istiridyeye benzetiyorum insanları. İstiridye kabuğunun içinde yaşamını sürdürür. Dışarıdan sahili sınırlayan kayalara sığınmış sürekli çarpan dalgalara karşı durur ve korur evini. Tüm bilinci kabuğu ve kabuğunun içidir. Suyun içinde dalgalar sürekli devinip istiridyenin kabuğuna vurur. Zaman geçtikçe tutunduğu kayalar eskimeye kabuğu kalınlaşmaya başlar. İstiridye kabuğundaki izler kendisini her zaman gösterir. Çarpan her dalga belirsiz yerlerden bilgiler taşır. Dalgaların her kesitinde ayrı bilgiler vardır. Bilgiler bilinmezliğin havuzunda yüzer ve bir sonraki dalga kesitinin kendisini taşımasını bekler. Büyük bir kütüphanedir bu havuz, denizler kadardır. Zaman, mekan ve bilgi gerçeklik içinde sürekli birbirinin içine akar ve buluşur. İnsan bir midye kabuğu gibidir. Her gün biraz daha birikir insanın üzerine. Sınırsız bilgiler -etkiler- içinde bir kayaya tutunmaya çalışır insan fakat her zaman kabuğuyla bir başınadır ve dalgalara karşı koymak zorundadır.

Benetton ve bir reklam kampanyası olarak AIDS

1990 yılında Therese Frare’in çektiği David Kirby’nin Son Anları adlı fotoğraf siyah-beyaz olarak Life Dergisinde yayımlandı. 1991’de ise Frare bu fotoğrafla Dünya Basın Fotoğrafları yarışmasında Budapeşte Ödülü’ne layık görüldü. Fotoğraf, AIDS’ten ölmek üzere olan David Kirby, babası, kız kardeşi ve bakıcısının fotoğrafıydı.

David Kirby, Amerika Ohio’da küçük bir kasabada doğmuş, bir AIDS aktivisitiydi. Kaliforniya’da yaşıyordu ve 1980’li yıllarda AIDS olduğunu öğrendiğinde ailesi ile irtibata geçti. Ölmeden önce son günlerini ailesi ile beraber geçirmek istiyordu. Ailesi bunu kabul etti ve Kirby’nin yanına geldi. O zamanlar gazetecilik okuyan Therese Frare bu kareyi çektiği günlerde, AIDS hastalarının kaldığı Pater Noster House’da gönüllü olarak çalışıyor, fotoğraf çekiyordu. Bill Kirby, ölen oğlunu rahatlatmaya çalışırken, kızkardeşi Kay Kirby, fotoğrafçı Therese Frare’yi odalarına çağırır ve bu anı fotoğraflamasını ister. 

Benetton 1992 yılında bu fotoğrafı renklendirerek “farkındalık artırıcı” reklam kampanyası için kullanır. Bu tarz bir fotoğrafın hiçbir açıklama olmaksızın reklam amacıyla kullanılması birçok tartışmaya neden olur. Homofobiyi tetikleyici olduğu düşünülürken bir yandan da etik olup olmadığı tartışılır. Firma, bu fotoğrafın izleyicide yarattığı şok etkisini suistimal etmekle suçlanır. Benetton bu fotoğrafı renklendirirken onun bir reklam fotoğrafına benzemesini istemektedir. Fotoğraf bu şekilde manipüle edilmiştir ve dramatik bir etki yakalamak için sömürülmüştür. Çünkü artık fotoğraf, bir fotoğrafa değil elle boyanmış dini bir baskıya benzer. Benetton logosunun ise markaya ait hiçbir öge bulunmadığı halde kullanılması, onun sosyal bir meseleyi markalaştırdığı düşüncesini pekiştirir. 

düşünce ve raf

gururum tutuyor ellerimi.
yalnız onunla el ele dolaşıyoruz.
sen güzel rüyalar görürken belki,
ben geleceğimin tabirine bakıyorum. senin sabah bakacağın rüya tabirine inat.
sen sayfalar karıştıracaksın, ben düşünceler.
senin aradığın sayfanın yırtılma olasılığı az,
benimse yırtılmış çok sayfam var.
sen indekse bakacaksın aradığını bulmak için
bense aradığımın nerede olduğunu elimle koymuş gibi biliyorum.
tek fark, sen parmağınla aradığının sayfa sayısına bakacak açacaksın
ben yüreğimle kapadığım sayfaya bakıp kalacağım.

Hiçliğin Çağrısı

nereden gelip nereye gittiğimizi bilmiyorum. anlamıyorum bir şeye tutunabilip yaşamı sevenleri. her an her saniye yaptığı eylem ne olursa olsun beyninin ortasında kara delik açılıp da varoluşa dair her şeyin mutlak vakumda çekilmediği tüm insanlardan korkarım. ben böyleyim çünkü.  birinci gelen organik protein kapsüllü spermin sonucu o grotesk uzuvları ve kemik üstü et sandviçiyle uzayda “var” olan insan denen karbon bazlı zebanilik.

tüm kavramların, gezegenler arası seminal boşlukta sessiz bir hiçlikte yok olup gittiği bu çıldırtıcı anlamsızlıkta, hala bizi hayatta tutan nedir? bir umut, manevi-metafiziksel bir olgu mu yoksa tamamen genetik bir hayatta kalma dürtüsü mü?

tüm homo sapiensler etten kemikten, kusurlu yaratıklar olduğu halde birbirine bu kadar tutunmasını sağlayan şey nedir? galiba bilinemeyen, varoluşun tanımsız anlamsızlığına duyulan korku bir tutkal görevi görüyor. yoksa sevgi diye bir şey nasıl mümkün olur? organik dışkılar bırakan iki kaba yığın birbirini nasıl sevebilir? eğer böyle bir şey oluyorsa hakikaten ortada akıl mantık almaz bir anormallikte kozmik bir çılgınlık var demektir.

o tüm topluma enjekte edilen; bir ailenin, bir işinin, eşinin, çocuklarının vs. olmasının yaratması gereken sözde mutluluk hayalleri…  karşılığında yaşanan ve yaşatılan onca zulüm, şiddet, taciz, tecavüz … tezatlığın tanrıları. çelişkinin hokkabazları. hepsi genetik determinizmle örülmüş rollerini oynar ama duyabilenler için kulakları hiçliğin çağrısı kulakları tırmalar.

görebilenlerin göz altları mosmordur. uykusuzluktan, yorgunluktan. iğrenç sosyal korku illüzyonunu görebildiği için. ama yeterince eylem yapamadığı için. tüm insani biyokimyasal itkilerin deterministik bir kukla insanlık oluşturma eğilimine karşı özgür irade yanılsamasının sönüp gitmek üzere olan titrek bir alev olduğunu farketmesinden…

duyabilenler insan denen canavarın çabalarının altındaki anlamsızlığı zebanilerin fısıltılarında bulur. duyabilenlerin uykuları hafif, kulakları keskindir, hiçliğin çağrısı daima onları o tanımsız, tanımlanamayacak dehşetlerin kafir tanrılarıyla dolu cehennemi kara deliğe çağırdıkları için.

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.