Menü Kapat

Kategori: ekonomi (sayfa 1 / 5)

Bir Ekonomik Yanılsama : DOLAR

 “Kur üzerinden bizimle savaşmaya çalışıyorlar”, ”Kredi Kuruluşlarının provakasyon amaçlı hareketleri bunlar”, “Dolar istediği kadar yükselsin, onların doları varsa bizim de halkımız var…”

Son dönemde, doların Türk lirası karşısındaki yükselişiyle ilgili sık duyduğumuz açıklamalardan bahsediyorum. Peki gerçekten dolarsız da yaşayabilir miyiz? Doların yükselişi bir algı oyunu mu? Bir de nasıl yükseliyor bu dolar, Trump’ın çıkıp ‘Şimdi Türkiye’yi ekonomisinden vuracağız, doları yükseltip onlara büyük bir oyun oynayacağız’ direktifleriyle mi?

Cevap: Elbette bu kadar basit değil.

-Önce dolara ihtiyacımız var mı yok mu buna bir bakalım:

Türkiye; 1980 yılına kadar ithal ikameci, ‘yani ne pahasına olursa olsun yerli üretelim’ anlayışını güttü. 1980-2000 yılları arasında ‘madem içeride verimli üretemiyoruz o zaman dışardan ithal edelim’ diyerek bir serbestleşme yaşadı. Son yıllarda ise ‘ne kadar cari açık o kadar büyüme’ modeliyle devam etmekte.

Hepimizin kulağına aşina bir tabir vardır: “Ekonomik Denge”. Bu dengenin de iki alt başlığı var: İç ekonomik denge ve dış ekonomik denge. Gelgelelim Türkiye’de iç ekonomik denge çoğu zaman açık vermektedir. Bu da dış ekonomik denge açığına yol açar ve dolayısıyla dışarıdan finansman arayışına girer dururuz. Türkiye’nin 2018 Nisan ayı itibariyle net dış borç miktarı 303,2 milyar dolardır. Buna ek olarak Türkiye’de üretiyoruz dediğimiz ürünlerin bile çoğu hammaddesini dışardan alıyoruz. Yani ihraç ederken de ithal etmek zorundayız. Sonuç olarak cari açık veren diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’nin de su götürmez bir biçimde dolara ihtiyacı var. Bu durumda bir kısım beyefendilerin ‘’Batı bizi kıskanıyor, 15 Temmuz’da boylarının ölçüsünü aldılar şimdi de bizi dolarla tehtid etmeye çalışıyorlar!” söylemlerinin, mukabilinde vatandaşımızın “Dolarsız da yaşarız!”ı savunuyor olmalarının, ütopik bir hayal gücüne sahip olmalarından başka bir açıklamasını bulmak mümkün görünmüyor. Bu noktada George Orwell’in “1984” ünden küçük bir alıntıyı yorumunuza bırakıyorum:

Eski despotluklar, ‘Şunu yapmayacaksın, bunu yapmayacaksın’ diye buyuruyordu. Totaliterler, ‘Şöyle yapacaksın, böyle yapacaksın’ diye dayatıyorlardı. Biz ise, insanlara, ‘Sen aslında şusun, aslında şöyle düşünüyorsun, şuna inanıyorsun’ diye bastırıyoruz.

-Kaldıralım gözlerimizdeki perdeyi, nihayetinde ekonomik gerçeklere gelelim:

Sanılanın aksine elinizde tuttuğunuz kağıt paranın, Bretton Woods’un çöküşü itibariyle bir karşılığı yoktur. (doların altın karşılığı vardı artık yok) Kağıt paranın bugün tek karşılığı devletlerin itibarıdır. İtibar ise güven ve istikrar ortamı ister.

Bir ülkede doların değerlenmesi, o ülkede doların az olmasıyla ilgilidir. Basit bir arz-talep matematiği. Yani yukarıda bahsettiğim gibi dolara talep mevcut, fakat ülkede dolar az. Doların az olmasının temel sebebi de  Türkiye’ye yabancı yatırımcı açısından güven eksikliğidir. Bu yüzden Uluslararası Kredi Kuruluşları’nın (Moody’s, S&P, Fitch) Türkiye’nin notunu düşürüyor olmalarının önemsiz bir konuymuş gibi gösteriliyor olmasının kabul edilebilir bir yanı yoktur.

 

Peki nasıl çoğaltacağız Türkiye’de doları?

Eğer bir ülkede cari açık söz konusuysa bunun finansmanı için en iyi yol doğrudan yabancı sermaye yatırımlarıdır. Yabancı yatırımcı da dış güzelliğimize gelecek değil. Bunun kısa ve uzun vadeli olmak üzere 2 yolu var:

Kısa vadede, kurun hızla yükseldiği ve dolayısıyla bunun enflasyonu artırdığı bir ortamda Merkez Bankası’nın “tam bağımsızlığını” sağlayarak, beklenti üstü bir faiz belirlemesi; sıcak para girişini sağlayıp iç piyasayı rahatlatırken, TL’nin değerlenmesine neden olacaktır. Bu da kur yükselişinden kaynaklı maliyet enflasyonunun önüne geçilmesine yardımcı olur. Talep enflasyonu da aynı şekilde etkilenir. Merkez Bankası, -zannımca- bir nebze bağımsızlığını sağlayarak, 13 Eylül 2018 tarihi itibariyle, politika faizi olan bir hafta vadeli repo faizi; yüzde 17,75’ten yüzde 24’e yükselterek  bunu uygulamış oldu. Böylece faizde 625 baz puan artış gerçekleşti. (Bu yaz başından beri bekleniyordu.) Faizin artmasıyla birlikte piyasada talep azalacağından enflasyon artışlarının da durması beklenir. Enflasyonda talebin önü kesilmiş olacağından, bu etkiyle birlikte TL’nin değeri artar.Fakat sadece faizi artırarak sağlanacak geçici düzeltmeler, yapısal sorunların olduğu ve bu sorunların riskleri yükselttiği bir Türkiye’de çok derin bir etki yaratmaz, sadece biraz zaman kazandırır ve zaten bir süre sonra etkisini yitirir. O noktaya varıldığında faizi artırmak da çözüm getirmemeye başlar. Üstelik sıkı para politikası anlamına gelen faiz artırımının, düşük maliyetli para bulup  yatırım yapacak olan yatırımcıyı yüksek maliyetler dolayısıyla yatırımdan caydırması ve bunun büyüme açısından olumsuz etkisi de unutulmamalıdır.

Uzun vadede ise büyümenin ithalata bağımlı yapıdan kurtarılması ve cari açığın düşürülmesi (ki bunun için iç tasarrufları artırmak ve üretimin ithalata bağımlı yapısını yerli girdilere yöneltmek gerekir), enerjimizi dışarıdan tasarruf ettiğimiz için; enerji tasarruf önlemlerinin alınması, kurumların bağımsızlaşması, Ar-Ge bütçelerinin artırılması ve hatta bana göre eğitim reformlarının artırılması gibi radikal yapısal reformlara ihtiyaç var. Benim tasarrufum, Türkiye’nin bir an önce “daha az cari açık daha çok iç üretim” modeliyle devam etmesi gerektiği yönünde. Tabi bunun da ekonomide her “seçim-feragat” ikilisinde olduğu gibi riskleri var. Bunu yaparken dış rekabete açıklığı sağlayamazsak kamu kesimi açıklarına düşmemiz kaçınılmaz olur.

Bu konuda, ekonominin çoklu hedeflere ulaşmada tercih yapmaya yarayan bir disiplin olduğunu unutmamak gerekir. Bu yüzden mutlak doğrulardan değil, göreli doğrulardan bahsedebiliriz. Sizin de önerileriniz ve doğrularınız varsa, bunları burada paylaşmanızı ve yorumlarınızı bekliyor olacağız.

Vahşet Şölenlerinde Okur Kalmak

Toplumsal belleğimiz bir zamandır gınayı aşan tekrarlamalarla pek çok yeni söz öbeğine maruz kalmakta. Önü arkası kesilmez hengâmeler arasında savruluyoruz. İdeolojisi ne olursa olsun hatta olsun olmasın, adımlarımıza dayanak toprak kesitine paydaş herkesin şu zamanlarda ortak hisleri; korku, dehşet ve hayret. Büyük bir yüzdemiz, insani olanı bürokrasiyle bürokratik olanı insaniyetle çarpıyor, bölüyor, topluyor, çıkarıyor. Elde ettiğimiz sonuç sıfır arkası virgüle değiyorsa, sorunlarımız Pisagor’a kadar uzanıyor demektir.

Alâeddin Şenel, eşine az rastlanır zihin zoru çalışması İnsanlık Tarihi’nin giriş epigrafıyla belki de öğretim hayatının en büyük dersini veriyor bizlere:

“Aynı koşullar içinde bulunsaydım ben de aynı konumda bulunabilir, benzeri şeyleri yapabilirdim” demeyen, ne kendini ne başkalarını anlamıştır ne de insanlık tarihini anlayabilir.

Okuduğum ilk anda benliğime nakşettiğim bu satırların bilinciyle yaşamaya çalışıyorum yıllardır. Evet, insanlığı anlamak için hayat çok kısa ve toplumsal değişimler çok geniş zamansal ölçeklere yayılıyor.  Ancak artık insanlığı anlama hevesi şöyle dursun bu çok konuşkan kaos içinde birey kalabilmek bile ayrı bir ömür yığını gayret gerektiriyor.

Bu çok konuşkan kaosa yeni bir tanımlamayla katkıda bulunmayı hiç istemememe rağmen duramıyorum. Vahşet şölenlerinin ortasındayız. Hiç tanış olmadığımız bir uzak coğrafya insanını, söz gelimi ilkel bir kabile mensubunu tutup buralara getirsek neredeyse eminim ki o da halimizi bu şekilde tanımlardı. Belki yüzölçümlerine eşit yüzdelerde dağılmıyor, belki konumlar ve yöntemler değişiyor,ancak ölüm kültürünün yarattığı coşku katlanarak artıyor toprağımızda. İnsan öldürüyor ve kutluyoruz. Ölüyor ve kutluyoruz.

Peki her şeyi bir kenara bırakmak. Yüzlerce yıl öncesinin bir esnafı gibi, Doğu Roma’nın yıkıldığı gecenin sabahına dükkânımızın kilidini açmak için nasıl bir ruhsal hale bürünmemiz gerekiyor? Yöneten ve yönetilen her kesimin potansiyel bir kıyım aracına dönüştüğü dakikalarda kitabımızın sayfalarını çevirmek. En basit haliyle kişisel zevklerimizi ve ihtiyaçlarımızı suçluluk, korku ve tüm kötücül hislerden arındırarak nasıl devam ettirebiliriz? Vahşet şölenlerinde nasıl okur kalırız?

Tarz-ı Hayat’tan Life Style’a tam bu zamanlarda okuduğum/okuyabildiğim bir kitap. Ülkemizin tırnak içerisinde büyük insanlarının kişisel çıkarları uğruna kendileri dışında her şeyi feda etmeye hazır olduğu, bu doğrultuda birkaç sene önceki tutumlarının (zıt kelimesine yeni bir tanım getirircesine) tam tersine hareket ettikleri bir dönemde Rıfat N. Bali, yaşadıklarımızın ilk olmadığını bir kez daha suratımıza çarpıyor kitabıyla.

Yeni Seçkinler, Yeni Mekânlar, Yeni Yaşamlar alt başlığını taşıyan çalışmanın ilk baskısı 2002 yılında yapıldı. Evren darbesinden yazıldığı güne kadar uzanan 20 yıllık süreci konu edinen kitap bu yıllarda kent yaşamı ve kültürünün nasıl inşa edildiğini ele alıyor. Bali, bu süreç okumasını üç dinamikle gerçekleştiriyor; siyasal, ekonomik ve kültürel figürler. Böyle bir yakın tarih okuması sunan kitabın kaynakları bu nedenle ağırlıklı olarak dönemin canlı özneleri olan süreli yayınlar. Sayfa cüssesinin yarısından fazlasını çeşitli gazete ve dergi alıntılarına ayıran kitap aynı zamanda araştırmacı okura bir yüzey taraması imkânı sunuyor.Bali, çalışmasını üç genel bölüme ayırıyor. Bu üç bölüm kendi içlerinde çoğu ironik başlıklara sahip senli benli anlatımın ağır bastığı kısa metinlerden oluşmakta. Tarihsel/siyasi içeriğe sahip akademik bir çalışmada Bali’nin bu tercihi, kitaba hızlı okunabilirlik kazandırırken aynı zamanda her kesimden okura hitap eden bir nitelik de sağlıyor.

Tarz-ı Hayat’tan Life Style’a ilk bölümünde başrolleri Evren ve Özal’a bırakıyor. Darbe ve liberal ekonominin yarattığı gerilim/boşalma reaksiyonlarına yavaş yavaş belirmeye başlayan köşe yazarlarının gereksiz ayrıntılar dolu kişisel deneyim aktarımları ve toplumun her kesimini etkileyen işadamları eşlik ediyor. Bu bölüm aynı zamanda günümüzün (işlevi ayrı bir tartışma konusu) geniş finans kaynaklarına sahip TÜSİAD ve TESEV benzeri sivil toplum kuruluşlarının ortaya çıkış serüvenlerini de göz önüne sermekte. Özal’ın ölümüyle sona eren bölümün en şaşırtıcı kısmı ise köşe yazarlarından yapılan alıntılar. Serbest piyasa ekonomisinin ülkede, özellikle İstanbul gibi büyük kentlerde yaşayan insanlar üzerinde yarattığı lüks düşkünlüğünün dönemin köşe yazarları tarafından nasıl takdirle karşılandığını bir arada görmek hayretlerimize hayret katıyor. Çoğunluğu hâlen meslek hayatını sürdüren köşe yazarlarımız, günümüzdeki muhafazakâr çizgilerinden henüz bihaber tutumlarıyla fakirliği bir suç, bir günah kefesine yerleştiriyor.

İkinci bölümde ise bu zenginlik ve lüks hevesinin Türk elitizmini doruklara ulaştırdığı aynı zamanda radikal İslam temelli siyasal yapıların oluşumuna ev sahipliği yapan doksanlı yılları konu ediniyor. Bu bölüm adeta günümüzde devam eden bir futbol karşılaşmasın ilk yarısını andırmakta. Doksanların ardından yeni bir binyıla girerken ülkede kabuk tutmaya başlayan toplumsal katmanları ve yönetim kademelerinin yaşadığı devinimi uzun uzadıya ayrıntılarla inceliyoruz. Çevirdiğimiz her sayfa yaşadığımız şu günlere yeni bir bakış açısı kazandırıyor.

2001 kriziyle son bulan kitap, mevcut hâlimizle karşılaştırıldığında neredeyse bir kehanet niteliğinde. Hâli hazırda kontrol altında tuttuğu ülke yönetiminin, göklere çıkardığı demokrasi söylemlerine rağmen tek el altında toplanamamış olmasına dahi tahammül edemeyen bir iktidar hastalığının maddi ve insani tüm olanakları hoyratça harcamaya çekinmediği yaşantımız, yüzyılımızın ilk çeyreğini tekerrürsüz kapayamayacağımızın nereden baksak habercisi. Bu nedenle okumamız sona ererken bir bakıma başta bahsettiğim ortak hislerden kurtulabildiğimizi söyleyemiyoruz.

Bali’nin kitabı, çok konuşkan kaosumuzda bir mikroskop işlevi görüyor. Bize ayrıntılarda paranoya kurmaktansa insan olmanın dayanılabilir çilesine fikirlerimizle karşı koymayı, vahşet şölenlerinde okur kalabilmeyi vadediyor.

ekonomi yazıları – 1

uzun zamandır yorum yapma niyetinde olup bir türlü fırsat bulamadığımız kredi notu değerlendirmelerinin vız gelip tırs gittiği ve asıl notu halkın vereceği söylenen ekonomimizde durum nedir dilimiz döndüğünce anlatalım. bakarsınız bir seri haline de getiririz;

– öncelikle ülke olarak ithalatımız ihracatımızdan fazla. yani bu demek oluyor ki üretemediğimiz ihtiyaçları gidermek için diğer ülkelere ihtiyacımız var. buradaki alışverişi yapabilmek için de dövizi bir şekilde ülkeye çekmek zorundayız.

– dövizi getirmek için burada bir şey üretip satmak lazım. üretmediğimiz gerçeğini herkes kabul ettiği için biz özelleştirme adı altında devletin mallarını, şirketlerini satıyoruz ya da gayrimenkul ve ülke toprağı satışlarımız da bulunuyor. bu yöntemlerin kalıcı olmadığını ve sattıklarımızın geri alınmadığını biliyoruz.

– döviz çekmek için bir diğer yöntemde faiz arttırmak. faizi yükseltir ve paranızı bana verirseniz fazlasını alırsınız dersin. yabancı sana 100$ verir ve 115$ almak ister. sen de bu süre içerisinde parayı piyasa sürer rahatlarsın ya da üretim için yatırım yapıp uzun vadede maliyetinden fazla kazanırsın. ya da ülkemizin yaptığı gibi köprü, yol, metro yapıp oy toplarsın ama o para bir daha dönmez ve borçlanırsın. teoride faizi arttırmak kısa vadede döviz çekip üretmeye başlayana kadar yapılır, akabinde faizleri indirir ürettiğin malları satar ve döviz sokmaya devam edersin yani faize ihtiyacın kalmaz. böylece borcunu azaltırsın. pratiği takip ediyorsunuzdur sanırım.

– dünya bizi kıskanıyor, ekonomik terör var, doları olan terörist gibi söylemler ekonomide sökmez. kimse kasıtlı olarak ülkeden para çıkarmaya çalışmıyor. faiz lobisi diye bir lobi yok, ülke içerisinde döviz kurlarında bu kadar büyük bir zıplama yapabilecek büyüklükte kimsede yok. peki problem ne? ülkeye duyulan güvenin erimesi – hepsi bu. yatırımcı kısa vadeli düşünmez, uzun vadeli bakar. ileride tek bir adamın keyfince at koşturabileceği, her zaman ciddi bir terör olayının yaşanabileceği ve faiz getirisi oldukça düşük bir ülke yerine kazanması garanti olan bölgeleri tercih eder. aynı anda 15-20 ülkeye uğraşan yatırımcılar gidip türkiye’de ne olmuş diye düzenli takip etmez, edemez. kredi değerlendirme kuruluşlarına (moody’s, s&p, fitch) güvenir.  dolayısıyla aldığın düşük not, dövizi getirecek adamlara risk olarak yansır ve giderler.

– dolar yerine altına yatırım yapın söylemi de hiçbir şey değiştirmez. sadece yatırımcının portföyü değişir. hatta altını ithal ederek alırsan daha çok zarar edersin çünkü biz altın üreticisi değiliz ithal ediyoruz. ayrıca türk lirası ile ticaret yapılacak da bir katkı sağlamayacak bir hareket. örneğin tl verip ruble aldınız fakat londra’da bunu yapabileceğiniz likit bir piyasa yok. her türlü dolara, euro’ya ya da başka bir rezerv paraya çevrilecek. dolayısıyla büyük bir etki yaratamazsınız. türkiye’nin 2016’da dış ticaretinin yaklaşık olarak %50 dolar, %40 euro ve %6 tl olduğunu da unutmayalım.

– merkez bankasının faiz arttırmamak için direnip repo ihalesi açmamak gibi alternatif çözümleri kanayan yaraya yara bandı yapıştırmaktan başka bir şey değildir. herkes hem fikir olduğu gibi tek ihtimal faizleri arttırmaktır ki yatırımcının risk almaya değer bir getirisi olsun. bunun da büyümeye ve özellikle yandaş inşaat şirketlerine negatif etkisi olacağından iktidar tarafından mümkün mertebe baskılanmaktadır. fakat ekonomi dengeler bilimidir ki bunu sağlamak merkez bankasının görevidir.

mevcut problem kanımca böyle özetlenebilir. potansiyel çözümler için ayrı bir yazı yazıyor oluruz. tartışmalar için yorumlarınızı da bekleriz.

kapitalizmin adaleti

Starbucks: CEO Howard Schultz geçen yıl 21.5 milyon dolar kazandı. Ortalama bir Starbucks çalışanı saatte 9.6 dolar kazanıyor. Howard’ın seviyesine gelebilmeleri için 1048 yıl çalışması gerekiyor.

ExxonMobil: CEO Rex Tillerson geçen yıl 33 milyon dolar kazandı. Exxon istasyonlarında çalışan pompacı saatte 9.03 dolar kazanıyor. Rex’in seviyesine gelebilmeleri için 1751 yıl çalışması gerekiyor.

Nike: CEO Mark Parker geçen yıl 14.53 milyon dolar kazandı. Vietnamdaki fabrikalarda çalışan bir kişi saatte 0.34 dolar kazanıyor. Mark’ın seviyesine gelebilmeleri için 20435 yıl çalışması gerekiyor.

Türkiye’de ortalama bir CEO yılda ortalama 1.25 milyon lira kazanıyor. Asgari ücretli bir çalışan saatte yaklaşık 8 lira kazanıyor. CEO seviyesine gelebilmeleri için 961 yıl çalışması gerekiyor.

national debt clocks

bazı kaynaklara göre dünya 2008 krizinin ardından 3. aşamayı yaşıyoruz. geçtiğimiz günlerde IMF bütün dünyadaki borcun 152 trilyon dolara ulaştığını açıkladı. 2002’de bu değer bütün üretimin %200’üne denk geliyordu. 2015 verilerine göre bu %225’ine denk getiriyor. matematik çok basit. ortada sanal bir değer dolanıyor ve büyük başlardan biri borcunu ödeyemez ise gerisi bir çorap söküğü gibi gelebilir. merkez bankalarının faiz oranlarındaki oynamalar ile birlikte gelişmekte olan ülkelerden çıkan paralarında bu duruma sebep olabileceği belirgin bir risk.  konu hakkında detaylı analizler yapılabilir fakat çok basit bir şekilde de özetleyebilirsiniz. national debt clocks’da bunu yapıyor.

üstte görebileceğiniz türkiye özetine göre ülke olarak kişi başına $3.310 borcumuz var. tl tutarını siz hesaplayabilirsiniz ve saniyede 644$ faiz ödememiz oluşuyor. korkutucu bir rakam olsa da bir çok gelişmiş ülkeye oranla gayri safi hasıla / borç yüzdemiz çok kötü değil.

bakalım kapitalizm bu krizinden nasıl çıkacak.

national debt clocks

gerçek zamanlı maaşlar

aldığı maaştan bir şekilde şikayetçi olmayan ya da başkalarının maaşı ile karşılaştırıp kendini üzmeyen insan nadirdir. sizi biraz daha üzelim istedik. dolar bazında (USD/TRY kurunu 3 alabilirsiniz) yıllık maaşınızı girip burger, ayakkabı, televizyon, ev gibi ürünleri ne kadar zamanda alabileceğinizi görebilirken, çeşitli meslek grupları, Oprah, Lebron James ve CEO’lar ile karşılaştırma yapabilmeniz mümkün. bir süre ekrana baktıktan sonra çalışmaya devam edebilirsiniz.

salaries in real-time

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.