Menü Kapat

Kategori: edebi.yat (sayfa 1 / 6)

genç olmanın kahrı üzerine

“Galiba büyüyordum, belki de büyümüştüm. Bir çocuk olmaktan neydi hatırımda kalan? Bazen bunu tuhaf bir ıslaklıkla hatırlatan şeyler var, gözlerimin, burnumun, ellerimin, ayaklarımın yürürken ve koşarken, bir yere oturmuş sallarken altıma toplarkenki halleri ile birikmiş anıları var. Bir zamanlar çocuk olduğumu onu zamanını ve kokusunu biliyorum. Neler duyduğumu hatırlıyorum. Ezilmiş incir ve ısınmış ot kokusu biraz da beklemiş su ve sanki şurdaki ekmeğin yarısı, bunları alıp çocukluğuma gidebilirim ve yerimi hiç şaşırmadan bulabilirim. Bir oyuk gibi duruyordur eminim. Bir büyük afete ve devrilen zamana kadar benim çıktığım oyuk olarak kalacak bunu da biliyorum. Ama genç olmaya ait ne bir yerim, ne bir kokum, ne oyuğum var. Gençlik yoksa bu mu demek, yersiz yurtsuz kokusuz bir oyuğa kıvrılamadan çocukluğun yaz güneşi çekilince çöken sis mi demek? Her şeye böyle bir sis perdesi ile bakıp da ağamamak mı demek? Genç, yaşlı birinin imrendiği bir ilkbahar mı gerçekten de? Kavak yeli mi, söğüt dalı mı, ince taze filiz mi, seyrek ve titrek bir meleyiş mi, ince damlalı geçiveren bir serpinti mi, gülüşü içten ve neşeli mi, acaba ağzı kendinin mi?

Yoksa parlak ama sert bir ayaz gibi donduran bir ışık mı? Yoksa her şey yapabilir sanılırken kendine yönelmiş bir bıçak mı? Genç, güzel parlak bir günde kapkaranlık bir yerde daha saat öğlen onikide lokantacının pek övdüğü kaşar pane ile içkisini içen ve kendini kendine zehir olarak sunan mı? Öğlen üstü olup hava akşama döndüğünde evine varan ve sıkıntı ile yatan gece onda yıllar geçmiş gibi kalkan ve sabaha kadar dört dönen mi? Her şeye rağmen aynada iyi görünen mi? Ayna kalbi bu kadar bilmeyen mi?

Dans edene genç denir mi?
Gülüp eğlenene, o havuza girene?
İştahla oturmuş yiyene, çocuklara gülümseyene?
Ders ve ibret bilene, hikmetli söz dinleyene?
Genç denir mi geceyi sevmeyene,
Sağını solunu oturtup bir temiz dövmeyene?
Genç denir mi gençliğini şiire ve karanlık meyhanelere gömmeyene?
Gömdüğü nedir bilmeyene, gömüp geri dönmeyene, mezarını bilmeyene
Genç denir mi siste yürüyüp kaybolmayana,
Kendini görüp irkilmeyene?
Genç olduğunu bilene
Diriyi bırakıp ölüyü sırtlayıp gelmeyene
Kendi gençliğini vurup öldürmeyene
Genç denir mi?

Gençken ölmeyen ve ömrünün geri kalanını bu ölüyü sürüklemekle geçirmeyen yetişkin olabilir mi?
Gençtim. İstisnasız her gün öldüm.”

-öyle miymiş, şule gürbüz
şarkısı

YENİ GÖRKEM

“Yüzlerce harekete çalışmış adamdan korkmam fakat bir harekete yüzlerce kez çalışmış adamdan korkarım.”

Bu doğru bir tespit. Olması gereken. Fakat bu davranış özgürce değil ama doğru mu? Doğru!

Düşündükçe, çalıştıkça ve düşündüğün ve çalıştığın bu şeylere bağlandıkça özgürlüğünden uzaklaşırsın. Ama senin için iyidir. Örneklendirmesini sizlere bırakıyorum. Kariyerinizden başlayabilirsiniz mesela… Şimdi diyeceksiniz “kariyerimi kendim seçiyorum ama bu özgürlük değil mi?”  Düşünün; acaba kariyerinizi kendiniz mi seçiyorsunuz yoksa seçtiğiniz kendinizin seçtiğine mi kariyer diyorsunuz? Düşünün çünkü ikincisi özgürce değil!

Buradan da anlaşılacağı üzere bazı özgürlükler iyi değildir tıpkı bazı eşitliklikler gibi.

Her neyse… Bunlar hep paranoya.

Çağımızda da bu böyle. Fikrim şu ki; çağımızda düşünce özgürlüğü sorunu yok ‘fazla düşünce özgürlüğü’ sorunu var. Çok düşünüyorsunuz! Özgürlüğünüzden gidiyor.

Ve düşünce özgürlüğünüz, düşünce gelmesin aklınıza. Düşünürken düşebilirsiniz de düşünce düşünebilir misiniz bilinmez!

Bu kadar özgürlük dedik, Özgürlük Heykelinden bahsetmezsek ayıp olur. Ve adetimdir bir şiirle bitirmem lazım yazıyı. O zaman Özgürlük Heykeli’nin üzerinde yazan, Şair Emma Lazarus’un yanlış hatırlamıyorsam 1883 yılında kaleme aldığı ve 1903 yılında Heykelin üzerine konulan “Yeni GÖRKEM (The New Colossus)” adlı şiiriyle veda edelim.

 “Bitkin düşmüşleri,
Zavallıları ver bana.
Özgürce soluk almaya hasret,
Biçare kalabalığı getir.
Sefillere yer yok
Bereketli kıyılarında.”

#ÖGK

Bir Yalnızduranın Portresi

Zayıftır. Sayarsın kemiklerini. Düz, uzun, yer yer kıra saçan saçları ve sakalları. Siyah. Gene uzun, siyah bir palto bazen üzerinde, bazense bir kazak sade, gene karalardan bir renk. Ayakkabılarına bakmadım. Pantolonu da kumaş değil sanki. Tırnakları uzun, sivri, kirli. Parmakları deri gerilmiş birer ince kemik. Uzun gene, elleriyle. Sigara tutuşturulmak için biçimlenmiş gibiler. Sigarasız görmedim hiç ellerini. Közü gelip izmaritine dayansa, hatta bir parça yakıp düşse bile aşağıya, yine elindedir o. Takibini bırakmış çünkü. Çömelip yaslandığı, hatta yapıştığı, daha çok da gömüldüğü bir duvar dibinden bakıyor dünyaya. Dünyası, gözlerini sapladığı bir çift nokta karşı duvar dibindeki. Bilmiyorum hangi zamanın, hangi yaşamın-yıkımın dünyasını döndürüyor orada. Belki de ana yerleşmiş, öyle bir yerini yapmış, öyle derin bir çivilemiştir ki kendini an’a (bir çekiç-felsefe ilişkisi daha), yanılmamak, yorulmamak için öncelik-sonralık vesvesesiyle, şüphenin bulutlarını bırakmamak için bakışlarıyla arasına, bulanmamak, kamaşmamak için, yani bir gerçek ihtimalinin gürültü-patırtısıyla, öyle çelik halatlarla bağlamıştır gözlerini, saplı durdukları bir çift noktaya karşı duvar dibindeki. Yani dönmekte olan tek bir dünya vardır. Kabul. Ama bu dünya çoğu durumda bir baş dönmesindedir. Bundandır güneşi nereden, nasıl, hangi göğünden izleyeceğinde, an’a hangi yüzünü döneceğinde karar kılamayışı. Güzel, karar bırakmaz bakanda. Belki o da, öyle uzun gezmiş, öyle düşüp kalkmış ki güzelin yollarında, öyle şaşmış öyle dolup taşmış ki, yanmış, yakmış atmış gözlerini. Belki de budur, Mutlak’ın o güneş beyazı gelip yerleşmiştir bakışlarına. Yok ama. Böylesi bir aşk değil, düpedüz umutsuzluktur bu: ‘ölümcül tehlike.’ Bir mutlak varsa o da kötüleşmenin, çürümenin, kokuşmanın ve tükenişin sürekliliğidir. Dünya, hangi yüzüyle baksa, orasıyla utandığı içindir bunca dönmededir etrafında güneşin. Ama bu edebiyat da aşılmalı. Anlam arızadır, söylenmişti bu. Umut ya da aksi, bir yer sürçmesinde yeşeriverir, mesnedi muamma bir soluk aralığı. Hiç, gözlerini bir kez daha kırptığında, uzun bir yağmur duası gibi uzanan ufuksuz, kutupsuz bir çöl kalır geriye. Baktığı yer burasıdır belki de, öyle uzun, öyle saplı ve öyle çelik bakışlar, bu çölden bir kum tanesine yerleşmiş, durduğu yerden yağmurun yolunu gözlemektedir.

Rilke’nin Genç Şairi

“Şey”lerin şairi. Duyumun kapısından geçerek algının özünü izleyen adam. Nesnelerin kulağına fısıldadığı şairane delilik.

“Rainer” Maria Rilke, sanılan odur ki 4 Aralık 1875’te Prag’da doğdu. Net bir zaman ve mekanda doğmuş olmak onun için imkansızdır. Bir yerde bir anda TAM olunabilir miydi? Birden var olunabilir miydi? Tüm bu yarım “şey”lerin içinde bütün bir yorum ne denli zordur ona göre. Varlığının karmaşık bilmecesini yazar şiirlerinde. Duyduğu sesleri yansıtır nesnelerden. Okuyanı ruh denen bilinmezine sokar ve duyumlarını aktarır ona ki hissetsin okuyan. Gecenin bir saatinde yazmak isteğiyle titreyerek uyanmışçasına hissetsin.

“Genç Bir Şaire Mektuplar” 1929’da yayımlandı. Okuduğum ilk eseridir. Okunmasını isterim, öneririm. Rilke’nin şiirlerinin ve kitaplarının bir kısmını bulabileceğiniz gibi çeşitli fanzin dergi ve kitapları bulabileceğiniz link yazının sonunda.

Genç Bir Şaire Mektuplar’da dizelerinin iyi olup olmadığını soran şaire şu sözleri yazar;

Kimse size akıl veremez, yardım edemez, kimse. Sadece tek bir yol var. Kendi içinize gidin. Size yazmanızı buyuran o nedeni araştırın; bir bakın bakalım köklerini kalbinizin en derinlerine mi salıyor; yazmaktan yoksun bırakılsanız yaşayamaz ölür müsünüz, itiraf edin bunu kendinize. Her şeyden önce şunu yapın: Gecenin en sessiz saatinde sorun kendinize: Yazmak zorunda mıyım?

rilke – issuu

ilhan berk’i ben dövdüm, eldivenle

1.
eskaza düşülmüş bir memur evinde, dolaşımsız – penceresi bile güneş görmeyen – çekmeceleri kaplanlı bir kapı olan odamda, kazayla düşler gördüğüm, ömrümün çoğunu geçirdiğim yatağımda oturuyorum. evin volümü her zamanki gibi yüksek. bir yaşlı evinin balkonuna dönen odamda “don kişot” gözüme mesaj yollayabileceği bir açıdan sırıtıyor. odada net bir gölgelik yok ve kitap da tek renkli detay sayılır o dakikada. aklımda hareket.

bir kaplan / istifsiz kurgu
2.
sonra aklım borgese takılıyor. ağır aksak nefes alışverişi, tombul yüzü, sapık olması ihtimali, düzgün bir cümle bile kuramamam falan aklıma takılıyor. borgesin kardiyovasküler gücü muhtemelen aynadan fazla değildir diyorum halıyla boks müsabakası yaptığım beş dakikanın sonunda. “don kişot’un kelimesi kelimesi yaşayarak replikasını yazmaya çalışan adam.” borges bunu yazmış. çünkü akıl sağlığı bir aynadan daha iyi durumda değil. ben güçsüzlükle zamanın içinde düşüyorum, zamanın yitimiyle beraber ilişkisiz bir atıllığa itiliyorum yeni baştan.

sinirle eş güdümlü haller
3.
erotizm hepitopu bir çukur,çukur. sıklıkla yaşanan o “yapmadan yapma” hali hala aklımda, bileklerime yapışık vaziyette – ayın dördü sıklığı. borges sapık, ben de sapıklaşıyorum. aklımda bir yokuş oluşuyor, yürünecek bir yokuş değil, adım atmadan kuş gözü çıkıyorum. aklımda merdivenler oluşuyor, ne güzel lan bir başıma düşüyorum. borges napıyordu diye internet denen merete yine burnumu sokuyorum. napıyomuş bakıyorum uzun uzun. bir sürü şey okuyorum. aklım karışıyor. ev boş. bira içiyorum.

hayatt / bahis
4.
dakika-dakika içine düşüyorum bu evin, borgesin, don kişotun, çalan şarkıların sarmalının. kafamı kaldırabileceğim bir disiplin, amaç yok. solucan tekrarı. libidomu sıfıra indirip kütüphaneci olma hayali kuruyorum. pornografinin yaygınlığı, en basiti devlet televizyonun bile insanı bir aygır kadar azdırdığı aklıma geliyor. dünya nüfusu geometrik artarken libido parabolünü düşünmek bile istemiyorum. bilgiyi de öldüren bu güncel libidonun ta kendisi. dünya şalalasının sebebini kendi libidosu zannedenler öldürdü bilgiyi. bu ölümün intikamını almaya çalışan eski-bilgilerin bağımlılılarına “nostalji” imgesini yakıştırdı bu libido yörüngesi. biz bütün şifrelerimizi unutmadan bilgi dönmeyecek.

bilgi öldü.
5.
havale isteği sarıyor bir anda bedenimi, gerçekten aklımdan çıkanı bedenim duyuyor gibi. histerik durumlara alışık olan bünye daha nasıl farklı arızalar çıkartabilirimin deneyini yapıyor. zihin-beden uyuşmazlığı en tehlikeli korsan/hastalık. protezlerin eklem yerlerisin sadece. bu hormonal yığın, bir otobüs yolculuğunun imgesini anksiyeteye çeviriyorsa insandan bağımsızdır. senin varlık sebebin eklem yeri olmak, belki bir de omur soğanı. ulan zaman belli, mekan belli; aklını prizden çekemezsin. tv açık, yalnızlığın ‘temas’ıyla kendi karar veriyor sanki bütün elektrikli aletler çalışmaya. evde borgesin fotoğraflarına bakıyorum. sonra bilginin ölü olmasına üzüntümü yığıyorum sırtıma, sırtım eğri. borges küfreder miydi, yoooo. bilgi ondokuzuncu-yirminci yüzyıl kavramı, cervantes bilgi-öncesi, ben bilgi-sonrası. tahribat büyük ama bunun travmasıyla kıvranacaksak işimiz var. Sonra aklıma borges’in don kişot’u ne kadar sevdiği geliyor. mola. ben de borges olarak alınıyorum, kendim hakkında don kişot sorgulamasına. oturup aynı hikayeyi baştan kuruyorum. eşsiz bir çaba anı.

borges afganistanda öldü.
6.
kaplanlarım afgandır. savaşlara inancım bir bahis sitesinin arayüzüyle tazeleniyor, ekranla kurduğum iletişim seneleri deviriyor. robbins(vari) saçmalıklarla, sarkazmla yaşamak içimden gelmiyor. bilgiyi de pas geçtim, nietzsche(vari) aforizma-deliliğimin sebebi bu. ben otururken bilgi hala ölü, borges don kişotun kendisi, cervantes benim. yazmanın katı hali, göstergelerle yumuşuyor. benim için satırları kelimeleri sayılıyor, yanlış kelimelerimin altı çiziliyor. ulan biz ekranlara değil, çakırcalılara inanırdık. artık konaklar değil, php kodları yakıyoruz. bu görüntü dağılınca, gösterge-vatanını biz unutunca geri döneceğiz. o zaman bilgi dönecek, blanchot(vari) kaçacağız.

Fuji Dağı

I
Neyzen’i Fatin Parkı’nın banklarına (yanında çocukluğu, kedisi, panteri, evet panteri ve de denizler fatihi Barbaros) oturmuş, Fuji Dağı’na bakarken gördüğümde aynı anda kendimi hem onların arasında, hem de onlarla Fuji Dağı’na bakarken buldum. Dağın eteklerinde dünyanın ilk sakinleri arılarla karıncalar ilerliyorlardı. Hemen arkalarında da daha haritalara girmeyen bir deniz, çipil bir horoz, elli üç yaşında bir çocuk. Lut gölü, bir deve yükü Şam ipeği, cuma adında bir tepe, üstünden başından yalnızlık akan bir nehir, uykusu kaçmış bir akşam onları izliyordu. (Ne tuhaf, gökyüzü diye bildiğimiz gök yoktu.) Bunları hem görüyor, hem görmüyorum. Ben ölmüşüm de ikinci kez yaşıyor olmalıyım. Başlarının üstünde bir çekirge, kuş sürüleri, çatma bir orkestra, şairler şairi Basho geliyordu

….bir de sıkılgan bir üçgen
bir de hayvanların tini
bir de üç katlı bir evin tini
bir de çocuk-güneş
bir de hiç yerini değiştirmeyen bir gölge
bir de bir dikenli tel
bir de topal us

II
Ben kağıt kalem çıkardım, benim gibi Fuji Dağı’na bakmayı bırakan Neyzen’in çocukluğunu aldım, onun resmini yapmaya başladım. Beyazlar giymişti (ben beyazları severim), bir koltuğun üstüne çıkmış bana bakıyordu. (Ben beyazı kirletirim biraz, biraz kirlettim). Panter gözünü Fuji Dağı’na dikmişti, panteri (Fuji Dağı nerdedir?) siyahlara boğdum bıraktım. Kedi her şeyi anladı: hazır ola geçip poz verdi (kedi bizim mahalleden değildi , ben kedileri tanırım). iki ön ayağını getirip öne koydu. Bakışlarını sertleştirdi. Bıyıklarını gerdi. Kuyruğunu daha bir çıkarıp bıraktı, kulaklarını dikti. Her şey taş kesilip beklemeye başladı. Yolun ağzında zerrin ve kum zambağı kılığında bir adam ” kırmızı Siena, siyah-beyaz Cenova, gri Paris, renk renk Floransa, altın Venedik!” diye bağırmaya başladı. Tam bu zaman Neyzen’in kendisi gelip yerini almıştı.
(Fuji Dağı püskürmesini kesmişti. Onunla uzun deniz, dil oğlanları, sakallı kuşlar, çocuklar…)

III
Neyzen oturunca paltosunu arkasına almıştı. Paltosunu arkasına verdim. Sağ eliyle neyi tutmuştu. Sağ eliyle neyi tutmuş yaptım. Sol elini sol dizinin üstünü koymuştu. Sol elini getirip sol dizinin üstüne koydum. Alttan alta kendiliğinden bir haç oluşuyordu, engel olmadım bıraktım ( Haç cinseldir.) Pabuçlarını çıkarıp sağına almıştı. Sağına koydum. Apışıp oturmuştu. Apışıp oturttum. Sağ dizini biraz kaldırmıştı. Sağ dizini biraz kaldırdım. Kıvırcık top saçlarını bırakmıştı. Kıvırcık top saçlarını bıraktım. (Çiçekler, çocuklar, kuşlar düşürsün diye.) Mintanı sarıydı. Sarı bıraktım. Ceketinin önünü açmıştı. Ceketinin önünü biraz açtım, beline değin uzayıp gidiyordu pantolonu. Beline değin uzatıp bıraktım. Dört düğmesinin dördü de görünüyordu. Görünen dört düğmesini görünür kıldım. Otururken pantolonunu çekip oturmuştu (Şovalyöde bir resim dinlenir gibi dinleniyordu pantolon.) Çekip oturttum. Sağ ayağını biraz sağa çevirmişti. Sağ ayağını biraz sağa çevirdim. Sol ayağını düz tutmuştu. Düz tuttum. İki ayağının on parmağı da görünüyordu. Görünsün diye bıraktım. Yüzünü bana tutmuştu. İkimizde sıkılmayalım diye biraz yana tuttum. Ağzı ne açık ne kapalıydı. Öyle yaptım. Yalnız sağ kuluğı görünüyordu. Yalnız sağ kulağı göründü. Kara gözleri karaydı. Kara kaldı. Bir elma bir masada nasıl duruyorsa, öyle duruyordu. Bende öyle durur bıraktım. Yüzüne koyu bir gölge düşmüştü, açmadan bıraktım. Fonda lümpen kuşlar bir konuyor bir kalkıyorlardı. Bildiğimiz şiirlerini ipi dizer gibi dizip bırakıyorlardı. ( Ressamlar ölümün yazıcılarıdır.) Öyle bıraktım. Uzağa gidip baktım, yakına gelip baktım. Değişerek, değişmeden duruyordu. Değişerek, değişmeden kaldı.

IV
Uyandığımda…
(Uyandım mı?)

 

İlhan Berk

(Cihat Burak’ın resmi üzerine)

 

(Defter Dergisi 26. sayı’dan alıntılanmıştır. Bahsi geçen Cihat Burak’ın resmini de bu dergide bulabilirsiniz. Defter dergisi pdf )

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.