Kategori: edebi.yat

hayatı yeniden üretmek ➜ bugüne kadar

Eve dönerken hep Branston Köprüsü’nden geçmem gerekiyor çünkü evden kaçarken hep Branston Köprüsü’nden geçiyorum. Bu kez tamamen diyerek kaçmayı aklıma koyduğum vakit, köprüyü geçerek ardımda bırakmazsam bunun bir kaçış olmayacağı, sadece ve sadece evden uzaklaşmak olacağını artık pek de düşünmeksizin her seferinde oradan geçiyorum. Aslında ben geçtikten sonra birileri havaya uçursaydı bu köprüyü kaçış ve dönüş de oradan uzaklaşırdı başka yerde başka şeyler arardım muhtemelen. Fakat biraz düşününce köprünün havaya nasıl uçtuğunu görmek isterdim diyorum. Orada köprü olmadığı zaman ne yapılabilir onu da görmek isterdim ve yine muhtemelen bir şey yapılamazdı artık orada, ben de yapamazdım hiçbir şey. O zaman yolumda ilerleyip Sad Hill mezarlığının ötesine geçebilirdim. Kesinlikle geçerdim çünkü hiç kimse böylesi korkunç bir mezarlıkla hiçbir şey yapılamayacak bir yer arasında kalmak istemez, eninde sonunda mezarlığı geçip gider. Öyle olmuyorsa lanet köprünün geride hâlâ ayakta olması yüzünden. Mezarlığın ortasındaki taş döşemenin yakınında ikiye çatallanan bir ağaç var, çatalın biri neredeyse yere paralel. Hemen yanında ise isimsiz bir mezar. Ne zaman oraya kadar gelsem, o taşlı zemine ayaklarım değse, sanki oradan hiç ayrılmayan şu lanet karga ürkütücü sesiyle bağırmaya başlıyor, işte o zaman o isimsiz mezarı görüyorum sanki onun içine çekilecekmişim gibi bir korku kaplıyor içimi, büyük şeyler olacak diyorum, buradan kurtulamayacağım. Gerisin geri kaçmaya başlıyorum. Lanet Branston Köprüsü, sapasağlam yerinde yine.


  • Biyolog Jean Rostand radyonun “bizi belki daha aptal yapmadığını, ama en azından aptallığı daha sesli bir hale getirdiğini söylüyordu… Zamanla walkman ile birlikte sağırlaşma, televizyon ile birlikte körleşme, Ray Bradbury’nin sözleriyle, “ayrıntı ve rengin yoğunlaşması, artık kelimelerin yerini alan şu imge bombardımanı çıkacaktı ortaya. (Paul Virilio, Enformasyon Bombası- Metis Yayınları, s.39)
  • Bu durum biraz da fotoğrafın enstantanesine, Lumière Kardeşler’in çektikleri filmlere benziyor. Hani,  çok zaman önce ölmüş olmasına rağmen geçen yüzyılın başından bugüne kadar lapasını aynı  iştahla yemeye devam eden bebeğin göründüğü şu filmde olduğu gibi. (Paul Virilio, Enformasyon Bombası- Metis Yayınları, s.37)
  • Louis Lumière taşınabilir kamerasını –bu kameranın ağırlığı beş kilodan biraz fazlaydı ve patenti 13 Şubat 1895 tarihinde alınmıştı- amatör bir fotoğrafçı gibi, özellikle de yakını olan insanları filme almakta kullanıyordu. Asıl amacı kendi deyişiyle, hayatı yeniden üretmekti. (Paul Virilio, Enformasyon Bombası- Metis Yayınları, s.37)
  • İllüstrasyonlar: Alaska-Asker Hikâyeleri (Ambrose Bierce’in Öykülerinden)- Tay Yayınları No:9

Şiir ya(z/p)ılır mı?

Geçtiğimiz aylarda Birikim dergisinde bir şiir dosyası hazırlandı. Dergi henüz elime geçmedi ancak gedikli şiir okurlarının temel meselelerinin dizgi masasına yatırıldığını gösterdiği için başta değinme ihtiyacı duydum, öyleyse devam edebiliriz.

Mayakovski’nin devrim öncesi ve sonrası polemiklerini tufaya düşmeden, Yesenin’in ölümü etrafındaki dedikodulara da katlanarak cereyanlandırma çabasının bir ürünü olarak ünlü “Şiir Nasıl Yapılır?” metni, Rus avangardının sırasıyla formalist, konstrüktivist ve fütürist metodlarının şiir mafsalında kapılarını açtığı, “Nasıl Yapmalı”ların her ikisine de göz kırpan bir döküm.

Şiirin romantik bir belagatla boğuştuğu noktada, felsefede Wittgenstein’ın yaptığına benzer, dilbilimi ve belirsiz sözcelerin sırtını yasladığı yapısal kategorileri ön plana çıkartan, şairin temelde poetikasından mülhem ve hatta ibaret olduğu iddiasındaki bir metin bu. Kanonik olumsallığın deha söylemiyle sıvandığı bir dönemde, şairin kendisini kanonun top ağızından alıp, gülle fırlatmak için fitilin arkasına geçiren, ancak barutsuz bir dönemin ürünü.

Bu barutu komünist siyaset tedarik edecektir pek çok açıdan, pek çok yazar için. Ancak bu başka bir yazının konusu, en azından şimdilik.

Hölderlin’den itibaren modern şiirin boğuştuğu başlıca problem Homeros’un Platon’un hilafına savunulmasının ötesinde günün şairlerinin bir görevi olup olamayacağıydı. Mayakovski bu bağlamda şairi kişisel sözcelem (idiom) üzerinden dilin içerisinde özgül bir gramer adacığı olarak konumlandırıyor. Modern sanatın mimar ve mühendis profilleriyle kurduğu özdeşleyimi sürdürüyor.

Batı kanonu açısından kurucu olan Platon ve Homeros çekişmesi (agon), bir yandan aklın, diğer yandan mitin kültür açısından işlevini konumlandırırken, modern durum içerisinde şairin kanona dahil edilmek ve poetikasının dirimselliğine sadık kalmak arasında yaşadığı bocalama Rimbaud’dan beri zaten ölçüsüzce taşınan şairin trajedisinin kendisi.

Bu açıdan yapılabilen bir şey olarak şiir fenomeni, yenilikçi olmanın ölçüt haline gelmesi bir yana, Romantizmin ve yöntemsizliğin göbeğinden poiesis‘i çekip alması öte yana, şiirin içerisinde düşünüldüğü havzaya materyalist cepheden yaşam lehine avangard bir müdahaledir.

Geri dönüyorum; Murat Belge’nin “şairanelikten şiirselliğe” başlığıyla Türk şiiri içerisinde tartıştığı bu dönüşüm içerisinde kabaca yazılır, cevabından, yapılır cevabına geçişin izini sürmek mümkünse de, asıl soru, yazma ediminin kendisine dair geçiştirilen bir basmakalıbı da taşıyor. Bloklar, diyordu Deleuze, sinema zaman ve mekan, resim çizgi ve renk bloklarıyla düşünür. Şair ölçü ve ses bloklarıyla.

Son kertede mecranın (medium) kendisinden bağımsız bir düşünme olamayacağına göre, bu tartışmayı küflendiği yerden çıkarttığımız gibi taze bir cevapla taçlandırmayı da bilmek gerektiği kanaatindeyim. Shakespeare çağının geçtiği söylencesiyle büyütülmüş modernlik mitinin kendi üzerine kapanarak yok edilmeden, anka misali ateşe yürümesinden korkmadığım için.

nihayetinde saksıya dikilmiş bir kaktüsün gidebileceği herhangi 1 yer yoktur

Bu evrende bazı şeyler vardır, bayanlar ve baylar, hepimizden daha büyük şeyler.
Ve bir kaplumbağa da onlardan biridir!
  • Sen bir hiçsin!

Hiçlik mertebesinden başlamalı işe, asla tahayyül edil(e)meyecek çünkü asla yaşanıl(a)mayacak… Bir mertebe ise öyleyse erişilecek olandır da çünkü yaşamaktayızdır, başkasını bilmedik (bilmenin hangi evresinde?) … Olmamaklığımız bir başlangıçtır ve bu hep olduktan sonradır, henüz “var-olduğumuz” düzlemde, “varolduğumuz” düzleme geçtiğimizde olmamaklık başlangıçtan önceye öncelenir de ve burada hiçlik de bir mertebe değildir artık, değildir erişilecek olan, içinden gelinendir artık ve bir içte taşımak düşü-belki…

 Bu mertebeden asla başlayamayız; çünkü düşünmeden de vardım, çünkü ”küçüktüm, ufacıktım, top oynarken acıktım” , oynadım o hâlde vardım, acıktım o hâlde vardım; “aklım ermedi ellere uçtum”… Bir gün, günlerin 1inde sapanımla oynadım, bu-gün 1 gün olarak herhangi bir olmadı, kuş havalandı fırlattığım taşa çarptı, ben olsam vuramazdım biliyorum, ama ben vardım, kuş vurmak için yapılan bir sapanın kuş vurabileceği düşüncesi geçmişti aklımdan, kuşu vurabileceği değil… Virtüel ve aktüel arasında geçitler kapalı mıydı bilmiyorum, geçitlerden geçmek işime de gelmezdi, çünkü çocuk bu “omzunda otuz kuşla oturan bir yazı” ; bilirdim: nerede saklanır flânuer?

Hiçlik mertebesinden başlayamayız işe, orada olunamaz-bu gerçektir de; o bir addır yerli yersiz lâkin vardır yerli yerince… Ne? Hiç…

  • Kaplumbağanın kaçtığı

Başlangıçta da kaçmıştı, sonda da kaçmıştı; başlangıçta da aynı yerdeydi, sonda da aynı yerde… İşbu sebepten kaplumbağanın ( öyle sıradan bir kaplumbağa değil ki Başkan Roosevelt) hikâyesi hiçin hikâyesi gibidir, başlangıçta da vardır sonda da, o bir addır sadece ve henüz…

Kaplumbağanın başladığı yerde henüz hikâyemiz başlamamıştır, kaplumbağanın devam ettiği yerde ise hikâyemiz bitmiştir; öyleyse başlayan ve devam eden bizim dışımızdadır, hiçin bizim dışımızda oluşu gibi fakat bir içte taşımak düşüdür hikâyenin asıl anlamı; öyleyse düşe düşülmeli, düşünülmeli… Çünkü kaplumbağa kendisini içinde taşır, ama biz dışımızda “var” oluruz, ol sebepten düşünmeli…

Kesin olan bir şey varsa dedim (1 Descartesçi) kaplumbağa eve dönüyor son(un)da çünkü Descartesçi kendine dönüyordu artık ve kendisine dönüşü bir problemin çözümüyle ilintilidir ve bir problemin çözümünde ihmal edilebilir bir büyüklüktür kaplumbağanın aslında ne yaptığı, çözümü kolaylaştırmak adına baştan ihmal edilmiştir (çünkü dikkatli gözler dışında başlangıçta kaçırılır ve kaçırılmadığında dahi anlamı ifşa edilmemiş ve başlangıç anlamı yüklenilmemiş varlıklardan oluşu onu herhangi bir görsel öğeden fazlasına taşımaz, film boyunca kaplumbağanın ne yapacağını merak edenler: siz çok yaşayın emi!) ve problemin çözümü de insan-merkezlidir, dahası ben-merkezlidir. Vektörel olan asla ihmal edilmemelidir oysa… Burada aynı sonucu verecek olanın kısaltımı, başımıza çok işler açabilir başka bir yerde… Kaplumbağanın ne yaptığı bizim minör anlatımıza gizlenmiş meta anlatıdır, başlangıç ve nihayet ona aittir lâkin; başlangıç ve nihayet bize daimilik ona aittir: “Daimilik kelimesini de severdim.”

Hiçbir şeyin değişmez göründüğü aralıkta bir şeyler değişir ve yaşanır, o hâlde hiç, 1 şeydir, hiç addettiğimiz… Değil mi ki başlangıçta bir anlama haiz olmayan kaplumbağanın varlığı sonuçta bize bir dönüşü işaret etti, tenzih ettiklerimiz yine çok yaşasın… Ve yine de bu aralık kapanır, bu aralıkta şanslıyızdır, Lucky; yaktığımız sigara gençliğimizin önünde ve hâlâ orada yaşamaktayız yumruklarımız sıkılı, “…avukatın canı cehenneme!” ve umuma uyum sağlamayı gerektiren kuralların da, yoldan sapmalı, ilk sapakta, sapağı yaratmalı, kaçış kaçış kaçış… Varlık alanlarına, varlıktaki alanlara… Bir sigara yakmalı! Çünkü ciğerlerimiz temiz, çünkü ciğerlerimiz fiziksel büyüklük değil aşınan…

Kaplumbağanın kaçtığı küçük anlamlar dünyasıdır, kendine ait olana kaçar, kendi evini sırtında taşıyan nasıl olur da kendine ait yeri arar?

Haytanın biriyim ben, bunu bilsin insanlar
ruhumun peşindedir zaptiyeler ve maliye
kara ruhlu der bana görevini aksatmayan kim varsa
laboratuvarda çalışanlara sorarsanız
ruhum sahte
evi Nepal’de kalmış
Slovakyalı salyangozdur ruhum
sınıfları doğrudan geçip
gerçekleri gören gençlerin gözünde.
Acaba kim bilen doğrusunu? Hatta ben
kıyı bucak kaçıran ben ruhumu
sanki ne anlıyorum?

Bilmiyorum sorunun cevabını ben de, içinde bilmenin gizlendiği, sadece soruyu sordum, problemi en doğru biçimde serimlemeli ki yanıtın inşası mümkün kılınsın, ötesi benim işim değil… Çünkü kaplumbağa çok düşünmüştü… “Siz gülün bakalım, ama O beni etkilemişti. Ne dediğimin farkında mısınız? O beni etkilemişti. Bu evrende bazı şeyler vardır, bayanlar ve baylar, hepimizden daha büyük şeyler. Ve bir tosbağa da onlardan biridir! “

Kaplumbağa: içinde bilmenin taşındığı ve bilmemenin, içinde yaşamın taşındığı ve ölümün, içinde evin taşındığı ve tabutun, içinde varlığın taşındığı ve hiçliğin…

Ben hep geminin içindeydim, şanslıymışım, gemi kabuğummuş… Çünkü kabuklar… Çünkü Kabuklar…

  • Çünkü evrenin gerçeği hâlâ bekliyor…

Sona anlam atfediş geçici bir çözümdür çünkü evrenin gerçeği hâlâ bekliyor. Başlangıçta ve bitişte aynı öğe anlam-sız ve anlamlı olarak yer alabildiyse şayet bu tekil gerçekliğe ait oluşuyla ilintilidir ve tekil çözümlerde, bir(1) ampirist,  çözümler üretir ve üretmelidir de, hayatı idame ettirmeli, tekil hayatı…

Başlangıçta ve sonda beliriş, bu bekleyişe ve bekleyişin kadim anlamına işaret iken aynı zamanda (değil Bergsoncu sürede) geçici bir dönüş anlamının işaretidir de, çünkü bizi mutlu kılar, başka geçici anlamlar da mutlu kılar bizi ya, sadece onlardan biridir, beni kılan bu zamanda… “Yaşamak bizimçün dokunaklı bir şarkı değil ki” evet lâkin kollarında olmak dokunaklı bir şarkı ve dokunmaktayım, sana bir sır vereyim: korkuyorum! Yaşamın tadını çıkarabilirim, orada, korkusuzca ve kaygısız…

Lâkin evren kendi kadim gerçekliğinde devam eder; kargaların ve kaplumbağaların payları daha fazla olabilir evet, onlar Stoacılar daha…

  • Tek başınalık ve yalnızlık üzerine

Yalnızlık yoksunlukla belirir; baştan olumsuzlama…

Edilgin bir eksiltili oluş biçiminin varlık düzlemine yansıması olarak yalnızlık ki gerçi edilgin olan zaten eksiltilidir de ondan alınmış bir şey yoktur daha fakat o yoksundur, bir tamamlanmayış yahut tamamlanmamış olma eksikliğini taşımaya mahkûm… Bu yüzden bir alaycı kuş… Bu yüzden bir cırcır böceği…

Cırcır böceklerinin sıcaklık nispetinde ses frekanslarının değiştiğini bilmezdim, bir duvar yazısında okudum altına dikilip, yakıcı bir sıcaklıkta buğday tarlasında ne çok cırcır böceği var demiştim, sıcaklığı ihmâl etmiştim, hâlâ da ihmâl ediyorum, bir gün yazının altına dikilip tekrar öğrenebilirim…

Tek başınalık kendi üzerine kuruludur, tek başınalık her seferinde yeniden kurulur, tek başınalık asla renksiz ve rutin bir süreğenlik değildir, yaratımın yineleyen doğasıdır, fark ve tekrarla.

-Neye bakıyorsun?
-Hiç…

Orada tekrar ediyordum evet, sonradan ve sonsuz yineleme gibi….

Alıntılar ve Atıflar: Yaşar Miraç, Anita Sezgener, İsmet Özel, Georges Didi-Huberman, Maurice Blanchot, Rafael Bernal, Gilles Deleuze

Don Kişot’un Dönüşü

  • Don Kişot yel değirmenlerini bırakıp değirmencilerle savaşırsa!

“Çılgın bir adamın, donuk, cansız bir dünyada ne yapacağı”nı modern romanın temel meselesi olarak gören G.K. Chesterton, Cervantes’ten miras kalan girişimi sürdürür ve hatayı doğru biçimde işlemek teşebbüsüne girişir, teşebbüsün bu biçimde işlenmesi nihayetinde Don Kişot’un ölümüyle nihayet bulmak yerine, miadını dolduran aklın yeniden hükmeden bir gerçeklik olarak bâki kalması yerine aklın dışına taşan durumun gerçekliğin yerini karşı-gerçeklik olarak almasıyla nihayet bulacaktır. Hatalı girişim hatadan (doğru olandan) ayıklanır, Don Kişot’un hikâyesi yeniden yazılır, Rosinante’ye kavuşarak bu kez: ”Iit in matrimonium.”

  • Oyun kendi karşıtına dönüştüğünde yahut temsile karşı karşı-temsil

Aktör rolü icra etmek istemez rolün yaşanacağı olayın koşullarının açığa çıkmasını ister, hayatın akışına uygun gerçekliği reddederek karşı-gerçekliği yaratmaya girişir ki bu karşı-gerçeklik, var olan gerçeklik gibi ifade edilebilecek mefhumdan ziyade onun yıkıma uğratılmasından ibarettir yahut Leninist bir girişimle karşı-gerçeklik nesnel dünyayı yansıtan bir girişimden öte onu yaratan girişime dönüşür ki burada yaratılan sanat olarak hayattır veyahut Oscar Wilde’den ödünç alarak ilerleyecek olursak sanatı taklit eden hayata dönüşür. Aktörün aracılığıyla karşıda seyredilen oyuncu olarak kendisi, temsil perdesini yırtarak, hayatı oyuna dâhil eden sürecin de üzerinden sıçrayarak, bizzat hayatın kendisini oyuna, oyunun gerçekliğini açığa çıkaracak olayın koşullarına dönüştürür ve aktör için kutsal bir kehaneti taşıyan tragedya sahnesi edimsel bir biçimde yaşanmaya başlar:

“Otururken hain krallar tahtlarında rahatça

Alışkanlık haline gelmiş utançlarıyla,

Korkudan ölüyorlar bir kral dürüst olacak diye!

Yıldızlar ne oyun oynamış, bu ne mucize!

Halk gaddar bir efendiyi bağrına basıyor

Ama bin bir acı çekiyor adaletli kral,

Soylular ayaklanıyor ona karşı,

Şövalyeleri onu arkadan bıçaklıyor,

Oysa o devam ediyor yoluna benim gibi, yalnız.”

Aktörün dilediği biçimde kehanetvari durum birebir onun yaşanmasına dönüşür, kendisini oyunlarına dâhil edenler, oyununda kalmasını bir delilik biçimine yorarak ve bu deliliği ihtiyaçları olan şeye, Bolşevizm tehlikesine karşı bir araca dönüştürmek isteyenler bu karşı-gerçeklik oyununda bir kez daha seyirci konumuna düşerler ve bu yaşananlar onları hiç de memnun etmemiştir, kralın dürüstlüğü onlara acı gelmiştir. Kendi yarattıklarını düşündükleri düzlemde yaratılan olmak, oynatandan ziyade üzerinde oynanılan gerçeklik nesnesine dönüşmüşlerdir, kendileri için ve bir kez daha. Kendilerini oynamakta olanlar kendilerinin oyun olamadığı, oyunun bir parçası olmayıp bizatihi yaşadıkları bir anda kendilikleri olduğu gerçekliğiyle karşılaşırlar. Bir olayın nitelediği bir anda kendileriyle karşılaşırlar.

  • “Aşamalılık sıçramalar olmadan hiçbir şey ifade etmez. Sıçramalar! Sıçramalar! Sıçramalar!” (Lenin)

Kentin Bolşevik devrimcisi akıldışı eski aristokrat mahkemede yargılanır, işçilerin iddia ettikleri mülkiyet hakları ortaçağ yasalarının hükümleri ışığında kılıç ve kalkanın gölgesinde ele alınır. Bir aşamayı kat etmeye çalışan devrimci önder kendisini Ortaçağa geri sıçramış bir hükmedenin karşısında bulur ve aristokrasinin kadim hükümlerince olaylar değerlendirilir ve işçiler haklıdır, üstelik aristokrat olduğunu iddia eden tabaka sadece soysuzlar çetesidir. Bolşevik lider Ortaçağ hükümlerince çağın doğrularını savunmaktadır ve soysuzlar çetesi için denilebilecek olanı hükümdar aşikâr ettiğinde:

“Başka bir insanın evinde oturuyor, başka birinin adını taşıyorsunuz; kalkanınızın, şatolarınızın kapılarının üstünde başkasının arması var, tüm tarihiniz eski kıyafetlere bürünmüş yeni birinin hikâyesinden ibaret ve buraya gelmiş, soylu atalarınız adına benden adalet talep ediyorsunuz.”

İtirazlar yükselir ve soylu kral tahtını terk ederek tahtsız biçimde sürdürür savaşını kehanete (yahut oyundakine) uygun olarak… Tahtından ve tacından öteye sıçrar, bir kez daha… Oyunun sürmesi adına sıçrama kaçınılmazdır…

37 hikaye

1919 yılında Wycliff Aber Hill – Ten Million Photoplay Plots (on milyon hareketli görsel teması) adlı eserinde, aslında sadece 37 hikaye olabileceğini ve karşımıza bunların çeşitli kombinasyonları üzerinden ürünler sunulduğunu söylemiş. katılmayan var mı?

MUTLU DURUMLAR

  • Kurtarmak
  • Kayıp sevdiklerine ulaşmak
  • Tanrının mucizesi

ACINASI DURUMLAR

  • Yalvarmak
  • Aşkın engelleri
  • Eşitsizler arasındaki rekabet
  • Akrabalar arasındaki rekabet
  • Bir gizem

İLHAM VEREN DURUMLAR

  • Düşmana aşık olmak
  • Bir ideal için kendini feda etmek
  • Bir akraba/arkadaş için kendini feda etmek

KRİMİNAL BİR NİYET OLMADAN OLUŞMUŞ FELAKET DURUMLARI

  • Bir hırsa sahip olmak
  • Ölümcül düşüncesizlik
  • Uğraşı
  • İsyan
  • Akrabalar arasındaki düşmanlık
  • Elde etmek için gerekli çaba
  • Cüretkar çaba
  • İntikam
  • Akrabaların akrabalara karşı intikamı
  • Yanlış kıskançlık
  • Gönülsüz kriminal aşk

KRİMİNAL NİYETLE OLUŞMUŞ FELAKET DURUMLARI

  • Tanrıya karşı mücadele
  • Kaçırma
  • Bir tutku için her şeyden vazgeçme
  • Zina
  • Katille zina
  • Kriminal aşk

KURBANIN KONTROLÜ DIŞINDA GELİŞEN TRAJİK DURUMLAR

  • Sevilen birinin kaybı
  • Kurban olmak
  • Felaket
  • Masum olan şüpheli
  • Sevdiklerini kurban etme yükümlülüğü
  • Sevilen kişinin onursuz davranışını öğrenmek
  • Zihinsel dengesizlik
  • Kabul etmeden önce bir arkadaş ya da akrabayı öldürmek
  • Vicdan azabı

Als Das Kind Kind War

LIED VOM KINDSEIN

Als das Kind Kind war,
ging es mit hängenden Armen,
wollte der Bach sei ein Fluß,
der Fluß sei ein Strom,
und diese Pfütze das Meer.
Als das Kind Kind war,
wußte es nicht, daß es Kind war,
alles war ihm beseelt,
und alle Seelen waren eins.
Als das Kind Kind war,
hatte es von nichts eine Meinung,
hatte keine Gewohnheit,
saß oft im Schneidersitz,
lief aus dem Stand,
hatte einen Wirbel im Haar
und machte kein Gesicht beim fotografieren.
Als das Kind Kind war,
war es die Zeit der folgenden Fragen:
Warum bin ich ich und warum nicht du?
Warum bin ich hier und warum nicht dort?
Wann begann die Zeit und wo endet der Raum?
Ist das Leben unter der Sonne nicht bloß ein Traum?
Ist was ich sehe und höre und rieche nicht bloß der Schein einer Welt vor der Welt?
Gibt es tatsächlich das Böse und Leute, die wirklich die Bösen sind?
Wie kann es sein, daß ich, der ich bin, bevor ich wurde, nicht war, und daß einmal ich, der ich bin, nicht mehr der ich bin, sein werde?
Als das Kind Kind war,
würgte es am Spinat, an den Erbsen,
am Milchreis, und am gedünsteten Blumenkohl.
und ißt jetzt das alles und nicht nur zur Not.
Als das Kind Kind war,
erwachte es einmal in einem fremden Bett und jetzt immer wieder, erschienen ihm viele Menschen schön und jetzt nur noch im Glücksfall, stellte es sich klar ein Paradies vor und kann es jetzt höchstens ahnen, konnte es sich Nichts nicht denken und schaudert heute davor.
Als das Kind Kind war, spielte es mit Begeisterung
und jetzt, so ganz bei der Sache wie damals, nur noch,
wenn diese Sache seine Arbeit ist.
Als das Kind Kind war, genügten ihm als Nahrung Apfel,
Brot, und so ist es immer noch.
Als das Kind Kind war,
fielen ihm die Beeren wie nur Beeren in die Hand
und jetzt immer noch, machten ihm die frischen Walnüsse eine rauhe Zunge und jetzt immer noch,
hatte es auf jedem Berg die Sehnsucht nach dem immer höheren Berg,
und in jeden Stadt die Sehnsucht nach der noch größeren Stadt,
und das ist immer noch so,
griff im Wipfel eines Baums nach dem Kirschen in einem Hochgefühl wie auch heute noch,
eine Scheu vor jedem Fremden und hat sie immer noch,
wartete es auf den ersten Schnee, und wartet so immer noch.
Als das Kind Kind war, warf es einen Stock als Lanze gegen den Baum, und sie zittert da heute noch.


ÇOCUKLUĞUN ŞARKISI

Çocuk çocukken kollarını sallayarak yürürdü.
Derenin ırmak olmasını isterdi, ırmağın sel.
Bir su birikintisinin de deniz olmasını.
Çocuk çocukken çocuk olduğunu bilmezdi.
Her şey yaşam doluydu ve tüm yaşam birdi.
Çocuk çocukken hiçbir şey hakkında fikri yoktu.
Alışkanlıkları yoktu.
Bağdaş kurup otururdu, sonra koşmaya başlardı.
Saçının bir tutamı hiç yatmazdı.
Ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi.
Çocuk çocukken şu sorulara sıra gelmişti.
Neden ben benim de sen değilim?
Neden buradayım da orda değilim?
Zaman ne zaman başladı ve uzay nerede bitiyor?
Güneşin altındaki yaşam sadece bir rüya mı?
Gördüklerim, duyduklarım, kokladıklarım sadece dünyadan önceki dünyanın bir görüntüsü mü?
Gerçekten kötülük ve kötü insanlar var mı?
Nasıl olur da ben olan ben olmadan önce var değildim ve nasıl olur da ben olan ben, bir zaman sonra ben olmayacağım?
Çocuk daha henüz çocukken ıspanağı, bezelyeyi, sütlacı ve karnabaharı ağzında geveleyip dururdu,
Ve şimdi hepsini yiyor, üstelik zorunlu olarak değil.
Çocuk henüz çocukken bir keresinde yabancı bir yatakta uyandı.
Şimdi tekrar tekrar uyanıyor.
Bütün insanlar güzel görünürdü, şimdi ise sadece bazıları.
Cenneti gözünün önüne getirebiliyordu, şimdi ise tahmin ediyor.
Hiçliği düşünmezdi, bugün ondan ürküyor.
Çocuk çocukken hevesle oyun oynardı,
şimdi ise ancak yaptığı işle heyecanlanıyor.
Çocuk çocukken elma ve ekmek yemek yeterliydi.
Ve bu bugün de böyle.
Dutlar ellerini doldururdu.
Ve bugün de böyle.
Taze cevizler buruşuk bir tat bırakırdı ağzında,
Ve bu hala böyle.
Bir dağın doruğuna vardığında biraz daha yükseğini arzululardı hep.
Ve büyük bir şehir gördüğünde daha büyüğünü isterdi.
Ve bugün de böyle bu.
Coşkuyla ağaçların dallarına tırmanırdı tepedeki kirazları toplamak için.
Ve bugün de böyle bu.
Utanırdı yabancıların gözü üstündeyken.
Ve bugün de bu değişmedi.
Sabırsızca ilk düşen karı beklerdi,
Ve bugün de beklediği gibi.
Çocuk çocukken zıpkın gibi bir çomak fırlattı ağaca
Ve bugün hala titrer çomak o ağaçta.

PETER HANDKE