Menü Kapat

Kategori: edebi.yat (sayfa 1 / 6)

Rilke’nin Genç Şairi

“Şey”lerin şairi. Duyumun kapısından geçerek algının özünü izleyen adam. Nesnelerin kulağına fısıldadığı şairane delilik.

“Rainer” Maria Rilke, sanılan odur ki 4 Aralık 1875’te Prag’da doğdu. Net bir zaman ve mekanda doğmuş olmak onun için imkansızdır. Bir yerde bir anda TAM olunabilir miydi? Birden var olunabilir miydi? Tüm bu yarım “şey”lerin içinde bütün bir yorum ne denli zordur ona göre. Varlığının karmaşık bilmecesini yazar şiirlerinde. Duyduğu sesleri yansıtır nesnelerden. Okuyanı ruh denen bilinmezine sokar ve duyumlarını aktarır ona ki hissetsin okuyan. Gecenin bir saatinde yazmak isteğiyle titreyerek uyanmışçasına hissetsin.

“Genç Bir Şaire Mektuplar” 1929’da yayımlandı. Okuduğum ilk eseridir. Okunmasını isterim, öneririm. Rilke’nin şiirlerinin ve kitaplarının bir kısmını bulabileceğiniz gibi çeşitli fanzin dergi ve kitapları bulabileceğiniz link yazının sonunda.

Genç Bir Şaire Mektuplar’da dizelerinin iyi olup olmadığını soran şaire şu sözleri yazar;

Kimse size akıl veremez, yardım edemez, kimse. Sadece tek bir yol var. Kendi içinize gidin. Size yazmanızı buyuran o nedeni araştırın; bir bakın bakalım köklerini kalbinizin en derinlerine mi salıyor; yazmaktan yoksun bırakılsanız yaşayamaz ölür müsünüz, itiraf edin bunu kendinize. Her şeyden önce şunu yapın: Gecenin en sessiz saatinde sorun kendinize: Yazmak zorunda mıyım?

rilke – issuu

ilhan berk’i ben dövdüm, eldivenle

1.
eskaza düşülmüş bir memur evinde, dolaşımsız – penceresi bile güneş görmeyen – çekmeceleri kaplanlı bir kapı olan odamda, kazayla düşler gördüğüm, ömrümün çoğunu geçirdiğim yatağımda oturuyorum. evin volümü her zamanki gibi yüksek. bir yaşlı evinin balkonuna dönen odamda “don kişot” gözüme mesaj yollayabileceği bir açıdan sırıtıyor. odada net bir gölgelik yok ve kitap da tek renkli detay sayılır o dakikada. aklımda hareket.

bir kaplan / istifsiz kurgu
2.
sonra aklım borgese takılıyor. ağır aksak nefes alışverişi, tombul yüzü, sapık olması ihtimali, düzgün bir cümle bile kuramamam falan aklıma takılıyor. borgesin kardiyovasküler gücü muhtemelen aynadan fazla değildir diyorum halıyla boks müsabakası yaptığım beş dakikanın sonunda. “don kişot’un kelimesi kelimesi yaşayarak replikasını yazmaya çalışan adam.” borges bunu yazmış. çünkü akıl sağlığı bir aynadan daha iyi durumda değil. ben güçsüzlükle zamanın içinde düşüyorum, zamanın yitimiyle beraber ilişkisiz bir atıllığa itiliyorum yeni baştan.

sinirle eş güdümlü haller
3.
erotizm hepitopu bir çukur,çukur. sıklıkla yaşanan o “yapmadan yapma” hali hala aklımda, bileklerime yapışık vaziyette – ayın dördü sıklığı. borges sapık, ben de sapıklaşıyorum. aklımda bir yokuş oluşuyor, yürünecek bir yokuş değil, adım atmadan kuş gözü çıkıyorum. aklımda merdivenler oluşuyor, ne güzel lan bir başıma düşüyorum. borges napıyordu diye internet denen merete yine burnumu sokuyorum. napıyomuş bakıyorum uzun uzun. bir sürü şey okuyorum. aklım karışıyor. ev boş. bira içiyorum.

hayatt / bahis
4.
dakika-dakika içine düşüyorum bu evin, borgesin, don kişotun, çalan şarkıların sarmalının. kafamı kaldırabileceğim bir disiplin, amaç yok. solucan tekrarı. libidomu sıfıra indirip kütüphaneci olma hayali kuruyorum. pornografinin yaygınlığı, en basiti devlet televizyonun bile insanı bir aygır kadar azdırdığı aklıma geliyor. dünya nüfusu geometrik artarken libido parabolünü düşünmek bile istemiyorum. bilgiyi de öldüren bu güncel libidonun ta kendisi. dünya şalalasının sebebini kendi libidosu zannedenler öldürdü bilgiyi. bu ölümün intikamını almaya çalışan eski-bilgilerin bağımlılılarına “nostalji” imgesini yakıştırdı bu libido yörüngesi. biz bütün şifrelerimizi unutmadan bilgi dönmeyecek.

bilgi öldü.
5.
havale isteği sarıyor bir anda bedenimi, gerçekten aklımdan çıkanı bedenim duyuyor gibi. histerik durumlara alışık olan bünye daha nasıl farklı arızalar çıkartabilirimin deneyini yapıyor. zihin-beden uyuşmazlığı en tehlikeli korsan/hastalık. protezlerin eklem yerlerisin sadece. bu hormonal yığın, bir otobüs yolculuğunun imgesini anksiyeteye çeviriyorsa insandan bağımsızdır. senin varlık sebebin eklem yeri olmak, belki bir de omur soğanı. ulan zaman belli, mekan belli; aklını prizden çekemezsin. tv açık, yalnızlığın ‘temas’ıyla kendi karar veriyor sanki bütün elektrikli aletler çalışmaya. evde borgesin fotoğraflarına bakıyorum. sonra bilginin ölü olmasına üzüntümü yığıyorum sırtıma, sırtım eğri. borges küfreder miydi, yoooo. bilgi ondokuzuncu-yirminci yüzyıl kavramı, cervantes bilgi-öncesi, ben bilgi-sonrası. tahribat büyük ama bunun travmasıyla kıvranacaksak işimiz var. Sonra aklıma borges’in don kişot’u ne kadar sevdiği geliyor. mola. ben de borges olarak alınıyorum, kendim hakkında don kişot sorgulamasına. oturup aynı hikayeyi baştan kuruyorum. eşsiz bir çaba anı.

borges afganistanda öldü.
6.
kaplanlarım afgandır. savaşlara inancım bir bahis sitesinin arayüzüyle tazeleniyor, ekranla kurduğum iletişim seneleri deviriyor. robbins(vari) saçmalıklarla, sarkazmla yaşamak içimden gelmiyor. bilgiyi de pas geçtim, nietzsche(vari) aforizma-deliliğimin sebebi bu. ben otururken bilgi hala ölü, borges don kişotun kendisi, cervantes benim. yazmanın katı hali, göstergelerle yumuşuyor. benim için satırları kelimeleri sayılıyor, yanlış kelimelerimin altı çiziliyor. ulan biz ekranlara değil, çakırcalılara inanırdık. artık konaklar değil, php kodları yakıyoruz. bu görüntü dağılınca, gösterge-vatanını biz unutunca geri döneceğiz. o zaman bilgi dönecek, blanchot(vari) kaçacağız.

Fuji Dağı

I
Neyzen’i Fatin Parkı’nın banklarına (yanında çocukluğu, kedisi, panteri, evet panteri ve de denizler fatihi Barbaros) oturmuş, Fuji Dağı’na bakarken gördüğümde aynı anda kendimi hem onların arasında, hem de onlarla Fuji Dağı’na bakarken buldum. Dağın eteklerinde dünyanın ilk sakinleri arılarla karıncalar ilerliyorlardı. Hemen arkalarında da daha haritalara girmeyen bir deniz, çipil bir horoz, elli üç yaşında bir çocuk. Lut gölü, bir deve yükü Şam ipeği, cuma adında bir tepe, üstünden başından yalnızlık akan bir nehir, uykusu kaçmış bir akşam onları izliyordu. (Ne tuhaf, gökyüzü diye bildiğimiz gök yoktu.) Bunları hem görüyor, hem görmüyorum. Ben ölmüşüm de ikinci kez yaşıyor olmalıyım. Başlarının üstünde bir çekirge, kuş sürüleri, çatma bir orkestra, şairler şairi Basho geliyordu

….bir de sıkılgan bir üçgen
bir de hayvanların tini
bir de üç katlı bir evin tini
bir de çocuk-güneş
bir de hiç yerini değiştirmeyen bir gölge
bir de bir dikenli tel
bir de topal us

II
Ben kağıt kalem çıkardım, benim gibi Fuji Dağı’na bakmayı bırakan Neyzen’in çocukluğunu aldım, onun resmini yapmaya başladım. Beyazlar giymişti (ben beyazları severim), bir koltuğun üstüne çıkmış bana bakıyordu. (Ben beyazı kirletirim biraz, biraz kirlettim). Panter gözünü Fuji Dağı’na dikmişti, panteri (Fuji Dağı nerdedir?) siyahlara boğdum bıraktım. Kedi her şeyi anladı: hazır ola geçip poz verdi (kedi bizim mahalleden değildi , ben kedileri tanırım). iki ön ayağını getirip öne koydu. Bakışlarını sertleştirdi. Bıyıklarını gerdi. Kuyruğunu daha bir çıkarıp bıraktı, kulaklarını dikti. Her şey taş kesilip beklemeye başladı. Yolun ağzında zerrin ve kum zambağı kılığında bir adam ” kırmızı Siena, siyah-beyaz Cenova, gri Paris, renk renk Floransa, altın Venedik!” diye bağırmaya başladı. Tam bu zaman Neyzen’in kendisi gelip yerini almıştı.
(Fuji Dağı püskürmesini kesmişti. Onunla uzun deniz, dil oğlanları, sakallı kuşlar, çocuklar…)

III
Neyzen oturunca paltosunu arkasına almıştı. Paltosunu arkasına verdim. Sağ eliyle neyi tutmuştu. Sağ eliyle neyi tutmuş yaptım. Sol elini sol dizinin üstünü koymuştu. Sol elini getirip sol dizinin üstüne koydum. Alttan alta kendiliğinden bir haç oluşuyordu, engel olmadım bıraktım ( Haç cinseldir.) Pabuçlarını çıkarıp sağına almıştı. Sağına koydum. Apışıp oturmuştu. Apışıp oturttum. Sağ dizini biraz kaldırmıştı. Sağ dizini biraz kaldırdım. Kıvırcık top saçlarını bırakmıştı. Kıvırcık top saçlarını bıraktım. (Çiçekler, çocuklar, kuşlar düşürsün diye.) Mintanı sarıydı. Sarı bıraktım. Ceketinin önünü açmıştı. Ceketinin önünü biraz açtım, beline değin uzayıp gidiyordu pantolonu. Beline değin uzatıp bıraktım. Dört düğmesinin dördü de görünüyordu. Görünen dört düğmesini görünür kıldım. Otururken pantolonunu çekip oturmuştu (Şovalyöde bir resim dinlenir gibi dinleniyordu pantolon.) Çekip oturttum. Sağ ayağını biraz sağa çevirmişti. Sağ ayağını biraz sağa çevirdim. Sol ayağını düz tutmuştu. Düz tuttum. İki ayağının on parmağı da görünüyordu. Görünsün diye bıraktım. Yüzünü bana tutmuştu. İkimizde sıkılmayalım diye biraz yana tuttum. Ağzı ne açık ne kapalıydı. Öyle yaptım. Yalnız sağ kuluğı görünüyordu. Yalnız sağ kulağı göründü. Kara gözleri karaydı. Kara kaldı. Bir elma bir masada nasıl duruyorsa, öyle duruyordu. Bende öyle durur bıraktım. Yüzüne koyu bir gölge düşmüştü, açmadan bıraktım. Fonda lümpen kuşlar bir konuyor bir kalkıyorlardı. Bildiğimiz şiirlerini ipi dizer gibi dizip bırakıyorlardı. ( Ressamlar ölümün yazıcılarıdır.) Öyle bıraktım. Uzağa gidip baktım, yakına gelip baktım. Değişerek, değişmeden duruyordu. Değişerek, değişmeden kaldı.

IV
Uyandığımda…
(Uyandım mı?)

 

İlhan Berk

(Cihat Burak’ın resmi üzerine)

 

(Defter Dergisi 26. sayı’dan alıntılanmıştır. Bahsi geçen Cihat Burak’ın resmini de bu dergide bulabilirsiniz. Defter dergisi pdf )

Philip K. Dick’in Tefsir’inden Bir Bölüm

bilimkurgu romanlarıyla tanıdığımız philip k. dick’in, 8000 sayfalık felsefi notlarının bir bölümünün 1992 yılında derlenmesiyle oluşturulan tefsir, yazarın eserde ‘2-3-74 (Şubat-Mart-1974)’ olarak adlandırdığı ve okuduğum kadarıyla tamamı deli saçması olan ruhani deneyimlerini içerir.

kadıköy sokaklarından akın akın geçerek yıllık intiharlarını gerçekleştirmeye giden lemur sürüleri görüp, derin bir yalnızlığa gömüldükten sonra anlayacağınız kadarıyla bir 6:45 yayını olan tefsir’in; içeriğinden bağımsız, hakkında size hiçbir fikir vermeyecek olan, en iyi 2 sayfası… (s.59,60)

Neden her şey kıt? Çünkü herkes stokluyor. Neden herkes stokluyor? Çünkü her şey kıt. Hepimiz birbirimizden kuşkuluyuz, her birimiz ne olduğunu kestirmeye, yani kimin yaptığını anlamaya çalışıyoruz. Düşmanımız kim? Neler olduğunu anlayamadığımız gerçeği beyinlerimizi aşırı yüklüyor, zihinlerimizi fazla çalıştırıyor; çabuk eskiyoruz, yoruluyoruz ve aklımız karışıyor. Ve hala düşmanımızı tespit edemiyoruz. Aklımız karışık olduğu için verimsiz hareket etmeye başlıyoruz, bu yüzden davranışlarımız kararsız hale geliyor. Kararsız davranışlarımızı fark edenler neyin peşinde olduğumuzu merak ediyorlar. Aslında bir şey yaptığımız yok, sadece başkalarının neyin peşinde olduğu sorunuyla yanıp kül oluyoruz, çünkü çeşitli davranışları gittikçe daha da şaşırtıcı bir hal alıyor.

Her birimiz diğerlerinin ne yaptığını bildiğini zannediyoruz. Onların hepsi de bizim ne yaptığımızı bildiğimizi sanıyor. Bilmiyoruz. Bize soruyorlar, Ne yapıyorsun? Bilmediğimiz için tutarlı bir açıklama yapamıyoruz, ama tutarlı bir açıklama yapmaktaki başarısızlığımız onları yalan söylediğimize inandırıyor ve yalan söylüyor olmamızın tek sebebi gerçekten yaptığımız şeyin saklanması gerektiği olmalı. Bu, korkularını ve güvensizliklerini güçlendiriyor ve sorgulamayı koyulaştırıyorlar. Yanlış önerme, Sen ne yaptığını biliyor olmalısın ve eğer bana söylemezsen, benim onaylamayacağım, canımı yakmak için bana doğrultulmuş bir şeyi saklamak için yalan söylüyor olmalısın. Her kişi, onların neler olduğunu bildiği yanılgısıyla kendisi kadar aklı karışık diğerlerini sorgulayarak, zamanını boşa harcıyor ve kendini yorarak daha da kafası karışmış olarak buluyor.

Hiçbir şey olduğu yok ve kimse ne olduğunu bilmiyor. Kimse artık hiçbir şey anlamadığı ve eve gitmek istediği gerçeğinden başka bir şey gizlemiyor.

OTOMATİZME AĞIT – 2

Brainard’ın hafızası

Delilikleriyle şehirlerin melankolik anatomisine şiir yazanları hatırlıyorum.

Yüksek binaların çatılarında sonsuzluğa uçmak isteyenleri

Otobüslerin değişmeceli çılgınlıklarında ruhları kendinden geçenleri

Georges Perec’i

Brautigan’ı

Hemingway’i

Cortazar’ı hatırlıyorum.

Nietzsche’nin üst-insan merdiveninin en alt basamağında Kant’ın ahlak felsefesinin paradoksuna methiyeler dizen hayat kadınını

Rene Magritte resminin altında kadının içine girerken parmaklarında ekşimiş vajina suyunun iğrenç kokusunda kendinden geçen lise öğrencisini

Android kukla bebeklerinin mor ışık altında anti-depresif duyarlılıklarını

Enstalasyonvari anti-kurumsal çalışmalar yapanların, galeri duvarlarının tuğlaları arasında yer alan sanatçıların, bohem ve ayyaş ve eşcinsel gözlerinde sokak köpeklerinin rüyalarını

Country’nin olmadığı şehirlerde bir damla yağmurla intihar dramalar yaratan rock’n roll zihinlerin uyuşukluğunun kavramsal zevzekliklerini

Jim Croce’i

Cannet Heat’i

Jim Morrison’u hatırlıyorum.

Blues’un ve yorgunların ve yavaşların ve yabancıların ve cazın hızlı melodisinin paradoksuna kapılanların ve manik depresiflerin ve paranoid şizofreniye muhtaçların, zihinleri karabasana dönmüşlerin, gariplerin, hızlıların, melankoliklerin, İsa’ya,Muhammed’e, Buddha’ ya ihtiyaç duyanların, kayıkçıların, yaşlı denizcilerin, rüya görmeyenlerin, rüyada kaybolanların , Oidipus’un, Elektranın, Homerosun, Dyonsos’un ve Jim Morrison’un …

Andre Breton’u

Tristian Tzara’yı

Rimbaud’u

William Blake’i hatırlıyorum.

Zamanın belirsizliğinde akrep ve yelkovanın üst-üste gelmesinden endişe duyan, olguları parçalayan, abstract expresyonist düşüncenin dayanılmaz ağırlığı altında atlas gücüyle durmaya çalışan zamanın mitolojik karakterini

Caddenin sonunda benzin istasyonundaki pompacı hipsteri

Jimi Hendrix sololarında hippi kadınlarının suyunu akıtan felsefe öğrencilerini

Solgun sarı ışığın altında otuz bir çeken manifaturacıları

Marksizm ve Nihilizm arasındaki tahtaları çürük köprülerde çivileri gıcırdatanları

Yayınevlerinin boktan kitaplarında beyinlerini kusarcasına sayfaları yalayan oralcıları

Beyni burnundan akan politikacıları

David Lynch’i

Tarkovsky’i

Bella Tarr’ı

Roman Polanski’yi hatırlıyorum.

Sinematik görsel kavramları tuvalet kağıdı reklamlarının perde arkasında ezberlemeye çalışan sinema öğrencilerini

Baudrillard simülasyon terimlerini sosyolog olma umuduyla anlayan, anlamayan, anlıyormuş gibi yapan sosyoloji öğrencilerini

Rothko’nun karanlığında dehşete düşüp yere çakılan sanat öğrencilerini.

Tacize tecavüze ve binbir türlü meta-fetişist muameleye maruz kalan adalet heykelinin altında sayfalarca kavramlar altında siklerini sıvazlayan hukuk öğrencilerini

Bizans sanatının, ruhani kiliselerin, engizisyonun, Katolik, Ortodoks ve Protestan terimlerinin metafizik rahiplerinin çarmıha gerdiği sanat tarihi öğrencilerini

Cezanne’ı

Otto Dix’i

Yeni Nesnelcileri

De Chirico’yu hatırlıyorum .

Notre dame’in önünde çift parmakla kızlığını bozan siyahi kadın

Ve onun kanından dünyaya gelmiş melek başlı çocuk.

Ülkenin zamansız yollarında motosikletle yola çıkıp Phaedrus’un hayaletini anımsayanları Ve Zen’in belirsiz kıyılarında hiç’i bulanları ya da zihinlerini delirtenleri.

Retorik profesörlerinin diyalektik nefretlerini

Deniz kıyısında mimiksiz yunan heykeli maskeleriyle ve sivri şapkalarıyla metafizik varlıkları ontolojiye uydurarak mistik ruhlarını tatmin edenleri

Komşusunun çatısından atlayarak ve el sallayarak ıssızlığa, intihar eden ondört yaşındaki kız çocuğunu

Başkalarının anılarını biriktirenleri ve antikacı dükkanında benliklerini parrrrramparça eden depresif cüceleri

Postanede ve bankalarda ve hastanelerde ve kütüphanelerde ve kafelerde, giyim mağazalarında, teknoloji mağazalarında, ofislerde, süpermarketlerde, hukuk bürolarında, bakanlıklarda, anonim şirketlerinde, silah fabrikalarında, cennette, cehennemde,  arafta ruhlarının gölgelerinde, esriklik içinde, midesinin sol köşesinde, içi boşalmış azı dişinin diplerinde, tümevarımda, tümdengelimde, diyalektikte, metafizikte, ameliyathanelerde, polikliniklerde, tamponlu amlarda ve sperm borusunda ve beş lira yetmişbeş kuruş…  tanrıların sanrılarında, filozofların sanrılarında, Fluxus sanatçılarının sanrılarında, distopyada, ütopyada, burjuva hastalıklarda…

Zift siyahının tinlerinde vızıldayıp, şeker kamışı düşleyen bir bok böceğinin gözlerinde kendinden geçenleri hatırlıyorum.

Ve gün içinde her canlının ölümü için verdiğim

İki lira

Altmış kuruş

Ve

12 saat

20 dakikayı

….

Hatırlıyorum.

suyun ayak sesinden

1928’de kaşhan’da dodğu. 20. yy’da nima yusiç,ahmed şamlu, furûğ ferruhzâd, mehdiehkevan salis gibi iran şiirinin önemli temsilcilerinden biridir sepehri. “suya, toprağa ve rüzgara inanan şair.” ilk şiir kitabı “merg-i reng” (rengin ölümü) in ardından 7 şiir kitabı daha yayınlandı. cavit muhakkes tarafından türkçe’ye çevrilmiş iki şiir kitabı var; sekiz kitap ve başlangıcın sesi. aynı zamanda iran şiirinden iyi tanıdığımız ve acı şekilde yitirdiğimiz furuğ ferruhzad’ın da arkadaşı.  iran’da tanınan bir ressam. 1980 yılında lösemi hastalığı nedeniyle aramızdan ayrıldı. ardından şiirler, resimler bıraktı. suyun ayak sesi’nden şiir otobiyografik bir şiirdir. sohrap sepehri’nin dizelerini yaralarınıza sürün.

işte o suyun şiiri.

Kaşan şehrindenim
Fena sayılmaz halim,
Bir lokma ekmeğim var, biraz aklım,
İğne ucu kadar da zevkim.
Annem var, ağaç yaprağından daha güzel,
Dostlar, akan sudan daha iyi

Devam

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.