Menü Kapat

Kategori: çevre (sayfa 1 / 9)

PENGUEN KALABALIĞI

Beyaz yakalı siyah ceketli kalabalık, penguen kalabalığı, sessiz bir kalabalıktır. Yaşamakta olduğumuz günlük amaçlarımızın ilerisine doğru ses getirici  adım atmadığımız bu günlerde sessizliği en çok kalabalıklarda duyumsuyorum. Hem kulağım ile hem de gözlerimle. Neden ellerim ile değil dersem bu sorunun cevabını makineleşmiş üretime yüklediğim suçta bulurum. Kulağıma ve gözlerime gelince ise kulaklarımın işittiği hızlı bir şekilde bayatlamış, moronlaşmış katı bir düzen duyuyorum. Tekrarlayan saat sesleri, şehrin aynı durağında aynı anonslar, kahve evlerinde çalınan yani yaşamın içinde her yerde karşımıza çıkan (bir zamandan sonra duyumsanmayan) sesler. Her yeni güne rağmen bu sesler günümüzün içinde sanki evvelden önce var olmuş gibiler. Birinci kalabalık kendisini gizliden gizliye yerleştirmiş, davranışlarımızı sanki yemek için zile koşullanmış köpek gibi değiştirmeye başlamış. Duyulan bütün sesler artık sessizliğin içine gömülmüş durumda. Sessizlik, gerçek sessizlik şehirlerden pılını pırtını toplayıp uzaklaştı arkadaşlar. Önceden kukla insanları konuşturanlar şimdi makineleri konuşturuyorlar, hem de gözlerimizin içine bakarak. Bu düzenin en can alıcı tanığı olarak gözlerim,sadece masumane işini yerine getiriyor. Mevcut olan dünyamızda gözlerimiz şehirde daimi olarak gerçekleştirdiğimiz hareketlerimiz, eylemlerimiz ve edimlerimiz durumunda gözlerimiz nasıl kulağımız ses kaydedici, gözlerimiz de kamera gibi işliyor. Şehrin daimi döngüsünün içinde bizler,insanlar, her türlü renkteki gömlek yakalılar, tam odak noktasında kendimizi buluruz. Her şeyin odağında olan insan, kalabalığın içinde kendine ait olanın algısını sessizlikte anlar ve sessizlik yardımıyla ayırt eder. Peki insan şehrin daimi olarak kullanılan alanında neye sahiptir? Mimarları ve şehircileri düşündüren ve aidietlik sorusu soran bu sorunun cevabına sessizliktir diyorum. Kulağımıza ve gözümüze bulaşmış sessizlik. Kalabalık sadece bunun katalizörü. İnsan en güzel manzaraları hep sessiz hayal eder. Hayallerinde görmek istedikleri, duymak ve hissetmek istediklerinden fazladır. Artık ulaşım araçları sessizlik için en uygun kalabalıktır. Bir o kadar sessiz yerlerden biri de sergi salonlarıdır elbet. İnsanın durağanlık halinde kendi kafasındakiler ile meşgul olacağı için yaratılan sessizlik bahsettiğim sessizlik değildir. Diğer yandan metro ve otobüs insanları için düşünürsek eğer, bu insanların gözleri her bir saniyede yeni kareler çeker, neredeyse hepsini unutur ama aklında sadece belirli kareler kalır. Seçilmiş kareler belkide bireysel hislerimizi en iyi anlatacak,sohbet ederken kullandığımız kelimelerden bile daha iyi açıklayacaktır. Kendisine ait olan bu görüntüler üzerinde düşünmek bile lafın gelişi diyebileceğim yapay sessizliğin içinde gerçekleşecektir.

Seyyarlık tanıdıklık

Sokaklarda seyyar satıcılardan çok seyyar toplayıcılar gördüm. Bir dakika durup betimleyelim. Şehir parkının içinde bir elinde ahşap tezgahı diğer elinde hasır bir sepet taşıyarak ağır aksak yürüyen insanlar gezer. Bu sırada sahip oldukları birbirinden farklı malları sergilerler. Durgun ağaç dalları arasında öten kuşların sesine seyyar satıcıların sesi de eklenir. Geri kalan herkes yaya halinde şehir parkı ve şehir parkını çevreleyen bulvar arasında yürüyüp parkı kendi doğasına bırakır. Kendi doğasında kuşlar, ağaçlar, kamelyalar ve seyyar satıcılar vardır. Her gün, her saat, biraz daha insan aynı amaçla parkın içinden seyyar satıcının yanından geçer.

Bir diğer açıdan baktığımda,seyyar satıcının parkın doğal ortamının önemli parçası olarak öne çıkması dikkatimi çeker. Sadece ticaret insanı olarak kendini tanımlamayıp, bulunduğu mekanı da tanımlar. Böylelikle kuş sesini duyup ve yaya geçişini gözlediğim şehir parkı ve birçok kamusal alan seyyar satıcılarla birlikte kimliğe, dokuya ve tanıdıklığa bürünür. Açık kamusal alanlar yollarla, ağaçlarla ne kadar çevrelenmişse ve heykellerle kamusallaştırılmışsa, seyyar satıcılarla insancıllaştırılmıştır sanırım. İnsanı diğer şeylerden tanıdıklık yarattığı için ayırırım.

Bir meydandan bir caddeye,bir sokaktan dört yol ağzına kadar kaldırım üstünde yollarına devam ederler. İnsanlar anlamasa da gelip geçerken şehir duvarlarından,sokak kaldırımlarından; izler alıp bırakırlar. Seyyarlık kendi kendini tanıtır her yerde. Açık ve anlaşılırdır seyyar. Seyyar kendini insanlara sesiyle tanıtır. Görme duyusunun yanında duyma duygusunu da ekleyerek evinde oturan insana bir an için dışarıyı hatırlatır ve tanımlar. Bu eylemin kısa zaman aralığında gerçek dünya için bildiri aracı olduğunu düşünürüz… Eski zamanlarda saati anlamak için seyyarların at arabalarının şehirden ayrılışını dinleyen Romalılar gibi… Bir heykelin konuşan haline benzetiyorum. Heykelsi oluşu bıraktığı sürekli iz ve tanım ile örtüşse bile, seyyarın sahip olduğu hareket eylemi, kendisini yerden bağımsız, özgün tanımlayıcı kavramlara dönüştürür. Bu özgünlük şehirlerin ve sokakların özgün dokusunu, tanıdıklığını belirginleştirir.

Aslında şehir seyyarı sessizce öz-deyişler söyler farkında olmadan. İnsanların gözünde hiç boş kalmayan sokaklarla tanıtır kendisini.

O’o

Kauai (O’o), Hawaii adalarına ait endemik bir kuş türü.

Adaya gelen insanların, beraberlerin de getirdikleri bazı canlı türleri ve küresel ısınma, onların sonu oldu.

Fakat bu hikayeyi daha da acıklı ve dramatik hale getiren şey, ada fotoğrafçısı David Boynton tarafından kaydedilen, son kalan erkek Kauai kuşunun, dişisini çağırdığı o umutsuz şarkı…

Bir çağrı yaptığınızı; ancak bu çağrıya sonsuza dek yanıt verecek kimsenin olmadığını düşünün.

Türünüze ait son ses sizden çıkıyor…

Daha Kısa Duşları Unutun Gitsin

Aklı başında bir insan evladı çöpe atılmış işe yarar eşyaları toplamanın Hitler’i durduracağını düşünür müydü, ya da kompost yapmanın köleliğe son vereceğini veya sekiz saat çalışma hakkını kazandıracağını, ya da odun kesip su taşımanın insanları Çarlık Rusya’sı hapishanelerinden kurtaracağını, ya da bir ateşin etrafında çırılçıplak dans etmenin 1957’deki Oy Hakkı Yasası ya da 1964’teki Yurttaşlık Hakları Yasası’nı getireceğini? Öyleyse neden şimdi tam da tüm dünya tehdit altındayken bu kadar çok insan böyle tamamen kişisel “çözümlere” dönüyor?

Sorun kısmen hepimizin sistematik bir yanlış yönlendirme kampanyasının kurbanları olmamızdan kaynaklanıyor. Tüketim kültürü ve kapitalist zihniyet bize kişisel tüketim (ya da aydınlanma) eylemlerini örgütlü politik direnişin yerine koymayı öğretti. Uygunsuz Gerçek filmi küresel ısınmaya dair farkındalığı arttırdı. Ancak sunulan çözümlerin tamamının kişisel tüketimle ilgili – ampulleri değiştirmek, lastikleri şişirmek, daha az araç kullanmak – olduğunu ve şirketlerin elinden gücü almaya ya da gezegeni mahveden kalkınma ekonomisini durdurmaya hiç atıfta bulunulmadığını fark ettiniz mi? Amerika’daki herkes filmde önerilen her şeyi yerine getirse bile Amerika’nın karbon salımı ancak yüzde 22 oranında düşerdi. Bilimsel ortak kanıysa bu salımların tüm dünyada en az yüzde 75 oranında düşürülmesi gerektiği yönünde.

Ya da sudan bahsedelim. Hep dünyadaki suyun bittiğini duyuyoruz. İnsanlar susuzluktan ölüyor. Nehirler susuzluktan kuruyor. Bu yüzden de daha kısa duşlar almamız gerekiyor. Kel alakaya bakın! Duş aldığım için yeraltı su tabakalarının daha diplere çekilmesinden ben mi sorumlu oluyorum?Hiç de bile! İnsanlar tarafından kullanılan suyun yüzde 90’ından fazlası tarım ve sanayide kullanılıyor. Geri kalan yüzde 10 ise belediyeler ve gerçekten yaşayan, nefes alan insanlar arasında bölünüyor. Hepsi bir araya geldiğinde belediyelere ait golf sahaları yurttaşlarla aynı miktarda su tüketiyor. Halklar (hem insan hem de balık halkları) dünyanın suyu tükendiği için ölmüyor. Su çalındığı için ölüyorlar.

Ya da enerjiden bahsedelim. Kirkpatrick Sale durumu gayet iyi özetlemişti: “Son 15 yıldır her yıl aynı terane; bireysel tüketim – hane içi, özel araçlarda vs. – asla toplam tüketimin dörtte birini geçmedi; tüketimin büyük çoğunluğu ticari, endüstriyel, tüzel, tarım sanayi ve hükümet kaynaklı [askeriyeyi unutmuş]. Yani hepimiz geri dönüşüme ve odun sobasına geçsek bile bunun enerji kullanımı, küresel ısınma ve atmosfer kirliliği üzerinde kayda değer bir etkisi olmazdı.”

Ya da atıklardan bahsedelim. 2005 yılında Amerika’da kişi başına düşen yıllık atık üretimi (yani yol kenarına atılan her şey) 750 kiloydu. Diyelim ki sıkı bir sade yaşam aktivistisiniz ve bunu sıfıra düşürüyorsunuz. Her şeyi geri dönüştürüyorsunuz. Alışverişe bez çantayla çıkıyorsunuz. Tost makinenizi tamir ediyorsunuz. Eski ayakkabılarınızdan parmaklarınız çıkıyor. Ama bu da yetmez. Belediye atıkları sadece evsel atıklardan oluşmadığı, devlet dairesi ve işyerlerinin atıklarını da kapsadığı için buralara elinizde atık azaltmaya yönelik broşürlerle gidiyor ve onları da sizin payınızı ortadan kaldıracak kadar atığı azaltmaya ikna ediyorsunuz. Ah, ama kötü bir haberim var. Belediyelere ait atıklar Amerika’daki atık üretiminin sadece yüzde 3’ünü oluşturuyor.

Açık konuşayım. Sade yaşamayalım demiyorum. Ben kendim de oldukça sade yaşıyorum ama fazla alışveriş yapmamak (ya da çok araç sürmemek, ya da çocuk sahibi olmamak) güçlü bir politik eylemmiş ya da çok devrimciymiş gibi de davranmıyorum. Çünkü değil. Bireysel değişim toplumsal değişime denk düşmüyor.

Devam

Et cinayet midir?

Yazının başında belirtmem gerekiyor ki bu yazı taraflı bir yazıdır. İnsan bilgiyi ararken doğal olarak doğruyu bulmaya eğilimlidir, o duyduğunun, gördüğünün gerçek olmasını isteyerek doğaya yönelir daha ilk aşamada taraflıdır. Ve sadece bu istek değildir onun bilgisinin oluşumunu etileyen, önceden bildiklerinin etkisiyle bilmek ister aynı zamanda. Marx’ın bir felsefeci olması ve felsefedeki aklın alanı olan devlet geleneğini  savunması onun diyaletiğinden devleti çıkarmış, Bakunin’inkinden ise ezilenin zaferini. 5 yıldır vejetaryen olan benim içinde bu yazının sonunun  mezbahanelerin tarafında sonuçlanmayacağına emin olabilirsiniz. Öncelikle et kelimesinin altını oymak istiyorum et bedenin yiyeceğe yönelmiş halidir. İnsanlar için bu kelime çok nadir kullanılır. Ya da tam tersi olarak bir biftek için dana bedeni, inek cesedi kullanılmaz et ürünlerindeki tüm literatür  cinayetin üstünü örtmeye çalışmanın, onu inkar etmenin,görmezden gelmenin bir ürünüdür. Tadının güzel olmasından, doğanın işleyişinden, ya da beslenme ihtiyacı gibi bir çok neden insanların bu cinayete karşı ürettikleri bahaneler vardır. İlk olarak beslenme  konusunda insanın etsiz yaşayabileceği kanıtlandı sonra doğanın en tepede tek türün olduğu bir dengesi yoktur. Doğa insan ve hayvan olarak ikiye ayrılmaz, insanlar dışındaki tüm türleri  hayvanlar olarak eritmek başlı başına bir sorundur. Çoğu kişi insanın diğer türlerden aklı ve değer yaratması bakımından ayrıldığını savunur, insan değer yaratmıştır, kendi içerisinde cinayeti, tecavüzü yasaklamıştır. Peki bu değeri diğer türlere karşı uygulamaması salt insan için geçerli olması buradaki mantıksızlığı ve yaratılan değerin samimiyetsiziğini göstermez mi? Bir insanı öldüremezsin aynı türden olduğunuz için ama  yemek için bir kuzuyu kesebilirsin. Peki bir insanı yemek için öldürebilir miyiz? Bir şeye değer verilebilmesi için onun insani olması gerekiyor o yüzden insanın yiyeceğine yemek ineğin yiyeceğine yem kedininkine ise mama denir. Kedi köpek vs. bir bebeğe benzetilerek insanileştirilmiştir. İşte bunun adı türcülüktür kesinlikle ırkçılık, milliyetçilik ve dincilikten farkı yoktur. İnsanlar ve diğer türler arasında cinayetsiz mutualist bir ilişkinin var olabileceğini, diğer türlerin de yaşam alanına saygı duyarak yaşanabileceğini mümkün. Temeli sömürüye dayalı kapitalist ve parası olanın her şeyi yapabileceği liberal bir toplumda  bunu yapmak imkansızdır. Dünyayı daha fazla kar için yok eden sermayenin göz boyamalık projelerle bu durumu iyileştireceğini dönüştüreceğini düşünmek boş bir hayaldir. Bir vegan/vejetaryen’in türcü olmadığını söyleyip liberal olması bir akıl tutulmasıdır. O  diğer türlerin sömürülmemesi gerektiğini savunup belli bir sınıftaki insanların sömürülmesine göz yumar. Özellikle Türkiye’de bunun örneği çoktur; milliyetçi, ırkçı veganlar bile vardır sanırım. Yeni bir dünya ancak ezilenlerin elinden çıkabilir. Sınıfsız türcü olmayan bir dünyayı bize asla burjuvalar elinde sunmayacak ya da proletarya diktatörlüğü  sonucu gelmeyecek ancak tüm ezen ezilen ilişkisini, tahakkümü, otoriteyi  reddeden düşünce ile başka bir dünya mümkündür. Büyük şiirler, büyük sanatlar, büyük felsefeler yarattığımızı düşünüyoruz ancak tıpkı antik yunandaki düşünürlerin gözlerinin önündeki köleleri yok saymaları gibi biz de diğer türleri yok sayıyoruz. Et cinayettir, tecavüzdür bir bedene karşı, cinsiyetçiliktir toplumdaki değeri bakımından, sömürüdür, hor görüdür, faşizmdir.

Köpek Ağıdı

Herkes beni seviyor, okşuyor, gitmememi söylüyor, kokuyorlar, elleri başımın üstünde geziyor, onların ellerini yalıyorum, onlar beni götürmek isteyenlere, bacaklarımı sürükleyip, patilerimi kanatanlara karşı çıkıyorlar.

Patilerim kanıyor, benimle birlikte birçoğu bekliyor burada, onlar ile konuşuyorum, onlar da korkuyorlar, ne yapacaklarını bilemiyorlar, havlıyorlar, ama ötekilerin verdikleri cevaplar acı verici haykırışlardan başka bir şey olmuyor.

Bizi denizin olduğu başka bir yere tahta araçlarla götürüyorlar, patilerimiz acıyor, ağlayanlarımız, hasta olanlarımız var, bazıları yaralarını yalamaya çalışıyor belki iyileştirebilirler diye, oysa ben bunun işe yarayacağını düşünmüyorum, bence artık çok geç.

Bizi bir adaya götürüp bırakıyorlar, dostlarım soruyor “Geri gelip bizi alacaklar mı?” diye. Hayır bilmiyorum,ne diyeceğimi bile bilmiyorum onlara.

Aşırı susuzluk çekiyorum, belki denizin suyunu içsem daha iyi olur. Belki, o da su nasılsa.

Yanıyor ciğerim, karşıdan birileri çağırıyor, bir arkadaşım yüzüyor onlara, ona su veriyorlar. O iyi oluyor belki hepimizin yapması gereken odur.

Tarih 3 Haziran 1910. Hayırsız Ada köpeklerine adanmıştır bu yazı.

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.