Menü Kapat

Kategori: atasözü (sayfa 1 / 15)

Hadisebilim

Bir şeyi ise söyliyemeden geçemiceğim; sözgelimi Doğu’da bir adam tabancasını, tüfeğini göstermemek için çarşaf da giyebilir, peçe de takabilir. O zaman ona kadın mı diyeceğiz! Anadolu’da bir deyiş vardır, “dişi konuşacaksın”. Bu deyimi İstanbul kabadayıları da kullanırlar. Doğruyu söylemenin birçok yolu vardır; kimi zaman doğrudan doğruya söylersin ve bu zülfiyara dokunur, hemen kargınırsın; kimi zaman da alttan alır gibi davranarak, yani “dişi konuşarak” gerçeği söylersin, durum anlaşılıncaya dek sen kürsüden inip salondan çıkarsın.

Şiirler için sana bir şey söyliyeyim; değiştirim sanılan çok şey eski metinlerde değiştirim değildir. Sözgelimi halk ağzında fotoğrafın negatifine “Fotoğrafın Arabi” derler. “Yort Savul” da benim değiştirimim değildir, Yunus Emre’nin bir şiirinde ayniyle vardır. Ben Üsküdar’da Sultantepe’de otururken Ankara’dan Oğuz Onaran ile karısı Filiz ve iki oğulları geldiler; küçük çocuk “cehennet” diyormuş, bunu bana Oğuz’la Filiz söylediydi. Çocuklar kimi zaman gerçeği anlatabilirler. Bir Yahudi okulunda bir Yahudi çocuğa sınavda “Musa’yı anlat” derler. Karşılığı “piç”tir. “Aman oğlum hani onu Prenses Nil’de sepet içinde bulmuştu.” Çocuk “o prensesin kendi rivayeti” der.

Not: Fenomenoloji’nin Türkçesi Hadisebilim’dir.

Ece Ayhan

Einmal İst Keinmal

Sadece bir tek hayat yaşadığımız için bu hayatı öncekilerle karşılaştıramaz ya da kusurlarımızı gelecek hayatlarımızda gideremeyiz; bu nedenle de ne istediğimizi bilemeyiz.

Terezayla olmak mı daha iyiydi, yalnız olmak mı?

Karşılaştırma fırsatı olmadığı için hangi kararın daha iyi olduğunu sınamanın bir yolu yok. Olaylar nasıl gelişirse öyle yaşıyoruz, önceden uyarılmaksızın, rolünü ezberlemeden sahneye çıkan bir tiyatro oyuncusu gibi. Yaşam öncesi ilk prova yaşamın kendisiyse, ne değeri olabilir yaşamanın? Yaşamın bir taslak gibi olması da bundandır işte. Yok, “taslak” da tam anlatamıyor demek istediğimi, çünkü taslak bir şeyin ana çizgileriyle belirmesi demektir, bir resmin az çok ortaya çıkmasıdır , yaşamımız dediğimiz taslaksa hiçbir şeyin taslağı değildir, bir resmin resme dönüşmeyecek ana çizgileridir.

“Einmal ist keinmal” diyor Tomas kendi kendine. Sadece bir kere olan şey, diyor Alman özdeyişi, hiç olmamış sayılır. Yaşanacak bir tek hayatımız varsa eğer, onu hiç yaşamamış da olabiliriz, fark etmez.

Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği – Milan Kundera

uyumsuzluk ve uyanış

Bütün büyük eylemlerin, bütün büyük düşüncelerin önemsiz bir başlangıcı vardır. Büyük yapıtlar çoğu kez bir sokağın dönemecinde ya da bir lokantanın kapısında doğar. Uyumsuzlukta da böyle. Özellikle uyumsuz dünya soyluluğunu bu zavallı doğuştan alır. Kimi durumlarda neler düşündüğü konusunda bir soruya kişinin “hiç” yanıtını vermesi bir yapmacık olabilir. Sevilen yaratıklar bunu iyi bilirler. Ama bu yanıt içtense, boşluğun çok şeyler anlattığı, günlük devinimler zincirinin koptuğu, yüreğin kendisini yeniden düğümleyecek halkayı arayıp da bir türlü bulamadığı şu garip tinsel durumu belirtiyorsa, o zaman uyumsuzluğun ilk belirtisi gibidir.

Dekorların yıkıldığı olur. Yataktan kalkma, tramvay, dört saat çalışma, yemek, uyku ve aynı uyum içerisinde Salı Çarşamba Perşembe Cuma cumartesi, çoğu kez kolaylıkla izlenir bu yol. Yalnız bir gün “neden” yükselir ve her şey şaşkınlık kokan bu bıkkınlık içinde başlar. “Başlar”, işte bu önemli. Bıkkınlık, makinemsi bir yaşamın edimlerinin sonundadır, ama aynı zamanda bilincin devinimini başlatır. Onu uyandırır, gerisine yol açar. Gerisi, bilinçsiz olarak yeniden zincire dönüş ya da kesin uyanıştır. Uyanışın ardından sonuç gelir zamanla; intihar ya da iyileşme.

Albert Camus

simulakrum

Birey, televizyonda Sudan iç savaşını herhangi bir tuvalet kağıdı reklamıyla aynı duyarsızlıkta izlemektedir. Televizyonu kapattıktan sonra Sudan’daki iç savaş devam etse bile onun için bitmiştir. İşte bireyin yaşadığı bu evren ‘simülasyon evreni’dir. Her şey görüntüden ibaret ve cansızdır. – Baudrillard

Artık her kavram ekranlar üzerinden akmakta, insanlar teknolojinin onlara sağladığı bu rahatlık sayesinde herhangi bir şeyi derinlemesine düşünememektedir ve iletişimi sağlamak adına yaratılan cansız kitle iletişim araçları kendilerine yüklenen işlevden, yani aracı olma konumundan çıkıp bağımsız bir kendilik haline gelmiştir. Birey ise bu durumu çaresizlik içinde izlemektedir; her şeyin farkındadır, fakat rahatlığından da taviz vermek istememektedir.

Hayat Kocaman Anlamsız Bir Şey…

Macbeth cümlesi hakkında konuşalım biraz. “Şiddet ve gürültüyle doludur ve hiç bir şey bulamazsın ve herkes dans eder.” Ne zaman bu gerçeğin farkına vardınız? 

Oldukça erken bir yaşta fark ettim bunu. Fakat yıllar geçtikçe bu daha da aşikar oldu. Gençken her şeyin ne kadar önemli olduğunu düşünürsünüz. Her şey olması gerektiği gibi olmalıdır: işiniz, kariyeriniz, hayatınız, seçimleriniz ve her şey. Ve bir süre sonra fark etmeye başlarsınız ki – Burada büyük resme bakıyorum – en sonunda öleceksinizdir, nihayetinde güneş tükenecek, dünya yok olacak. Ve nihayetinde bütün yıldızlar ve bütün gezegenler tüm kainat gidecek, yok olacak. Ve geriye hiç bir şey kalmayacak. Shakespeare olmayacak, ya da Beethoven, hiç biri olmayacak, Michelangelo olmayacak. Ve kendi kendinize düşünürsünüz ki çok fazla gürültü ve ses ve hırs var. Ve nereye gidecek, hiç bir yere… Gidecek. Öyle değil mi? Şu an dünyadaki tüm insanlar, hepimiz, amerikanlar, afganlar, israillier, araplar şu başkan, ekonomi… Birisi diyor ki: “Umarım filmim Cannes’da beğenilir” Eşim diyor ki: “Umarım tiyatroya gitmeden elbisem kuru temizlemeciden gelir “. Ve birden, her yüzyılda bir, birisi bir tuşa basıyor ve büyük bir tuvalet sifonu çekiliyor ve dünyadaki bütün insanlar değişiyor. Herkes, tüm müslümanlar, tüm afganlar, tüm amerikanlar. Gezegendeki herkes gidiyor. Ve yeni bir topluluk geliyor. Hepsi endişe ve kaygılarla dolu ve her şeyi yapıyorlar, ardınan, tuş… ve herkes gidiyor. Sanki her yüz yılda bir üzerindeki tüm insanlardan temizleniyor gezegen. Hayatını mutsuz kılan tüm insanlar, karşı komşuların, sokakta seni soyan insanlar. Hepsi gitti. Başkan, banka soyguncusu, artık hiç biri yok. Yani kocaman anlamsız bir şey gibi. Fakat hayatını bu şekilde yaşayamazsın. Çünkü böyle yaparsan, sadece orada oturursun. Neden bir şey yapayım ki, neden sabah kalkıp bir şey yapayım? Bu yüzden bence sanatkarın işi. Bu berbat gerçeğe rağmen. Neden yaşamaya devam etmeliyim? Neden bir şeyi umursamalıyım? sorusuna cevap aramaktır. Bu her şeyin anlamsız sonu gerçekse eğer. Ve bunun doğru olduğunu bilerek, kendine sahte cennet ve cehennem ve zırvalar uydurmadan. Fakat en kötüsünü bilmene rağmen yine de buna değeceğini göstermeye çalışmaktır. Bu zor bir ödev; Bu kadar berbat olmasının sebebini ve yine de devam etmenin önemli olduğunu birine anlatabilmek zor bir ödev. Bunu çözmeye çalışmak sanatçı için her zaman zorlu bir görevdir.

woody allen

yolculuk

bir tek yolculuk mümkün yalnızca; kendi iç dünyamıza yaptığımız yolculuk. gezegenin yüzeyinde gezinerek pek fazla şey öğrenmiyoruz. insanın geri dönmek için yola çıktığına da inanmıyorum. insan asla başlangıç noktasına geri dönemez, çünkü o arada kendi de değiştir. ve tabii ki kendinizden, olduğunuz kişiden, kendinizle taşıdığınızdan kaçamazsınız. kabuğunun içindeki kaplumbağa gibi, biz de ruhlarımızın evini taşıyoruz. dünya üzerindeki ülkeleri gezmek sadece sembolik bir yolculuktur. nereye giderseniz gidin, hala kendi ruhunuzu arıyorsunuzdur.
andrei tarkovsky

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.