Menü Kapat

Kategori: atasözü (sayfa 1 / 18)

çok şey aldım ama kalbimi verdim

efendim, şöhret bana yüce halkımızın teveccühleriyle, büyük alkışlarını kazandırdı. elbette ki bu meyanda maddi durumumu kazandırdı. ve yıllarca eksilmeyen halkın artan sevgisini kazandırdı. herşey karşılıklıdır. ben de çok sevdim, çok saydım dinleyicilerimi, izleyicilerimi… mukabilinde bedelini kalbimle ödedim malesef. kalbim yoruldu ve bu olay 25 sene süren sahne stresinden ileri geliyor dedi doktorlar bana. ve 4 senedir de sahnelere veda ettim. kalbimi verdim. çok şey aldım ama kalbimi verdim efendim.

Zeki Müren

iyi uyanın

Spinoza’nın altını çizdiği gibi “olumsuz tarafından kemirilen bir dünyada, insanın öldürücü iştahını, iyilik ve kötülüğün, adalet ve adaletsizliğin kurallarını” sorgulayan, “olumsuz bütün hortlakları” ifşa etmekten, hayata ve hayatın gücüne inanmaktan vazgeçmeyenler olduğu sürece iyi uyanacaktık.

hüzün

yaptığımız ve yapmayı sürdürdüğümüz işlere, düşündüklerimize, hissettiklerimize asla inanmadan ne kadar çok şey yaşadığımıza dair bir tartışmayı içeren doktora tezimi nihayet dün sunabildim; bazı dostlarım sayesinde kabul edildi; böylece, teknik anlamda bazı düzeltmeler kalmakla birlikte daha bir aranızda olabilecek bir haldeyim… bir tez jürisi hikayesi anlatmayacağım elbette, ama tek söyleyebileceğim şeyi söylemeden edemeyeceğim: sevinç yerine bir “bakiye” duyguyla karşı karşıya kaldım… beş altı yıldır uğraştığım ve şu anda benim için “çok özel” üç kişinin sayesinde tamamlanmış olduğuna kani olduğum bir çalışma sürecinden geriye sadece biraz “hüzün” kaldı… olayı odtü’deki mahfuz bir lojmanda günbatımına karşı absolut vodka, havyar, hıyar turşusu, caz, rus, amerikan, alman ve barış gücü askeri ceket ve pantalonları, rebetika ve kazaska eşliğinde kutlamaya çalıştık –ama yine geriye hüzün kaldı… her yeni gün geriye kalan günlerin sorgulanmasıdır diyerek geçiştirmeye
çalıştığımız bir hüzündü bu… belki sadece duke ellington başedebilirdi böyle bir şeyle… ve öyle de oldu… ama geriye yine biraz hüzün kaldı…
aranızda bu olayın gerçekleşmesine –hiç farkında olmasalar bile– katkıları olanlara (ve olmayanlara da) sonsuz teşekkür ediyorum…

hüzün geriye kalandır. biraz blues dinleyin benim için…

not: “hüzünlü tezin” tamir edilmiş son halini yakında ortama göndereceğim, ilgilenenler okuyabilirler; ama burada bölük-pörçük de olsa tartışmakta olduğumuz bazı konulardan pek uzak değil ve ne yazık ki ingilizce…

ulus baker

Susan Sontag ve Büyük Uzun Tüylü Köpekler

Susan Sontag’ın 1947-1980 arası tuttuğu günlük ve defterlerden;

Sevdiğim şeyler: yangınlar, Venedik, tekila, günbatımları, bebekler, sessiz filmler, yükseklik, öğütülmemiş tuz, büyük uzun tüylü köpekler, tekne modelleri, tarçın, kaz tüylü yorganlar, cep saatleri, yeni biçilmiş çim kokusu, keten, Bach, 13. Louis mobilyaları, suşi, mikroskoplar, büyük odalar, ups, çizmeler, su içmek, akçaağaç şurubu şekeri, fildişi, kazaklar, mimari çizimler, işemek, pizza (Roma ekmeği), otelde kalmak, ataçlar, mavi renk, deri kemerler, listeler yapmak, Wagon-Lits, faturaları ödemek, mağaralar, buz pateni izlemek, soru sormak, taksiye binmek, Benin sanatı, yeşil elma, ofis mobilyası, Yahudiler, ökaliptüs apaçları, çakılar, aforizmalar, eller, bateri, karanfiller, çoraplar, çiğ bezelye, şeker kamışı kemirmek, köprüler, Dürer, yürüyen merdivenler, sıcak hava, mersin balığı, uzun insanlar, çöller, beyaz duvarlar, atlar, elektrikli daktilolar, kirazlar, örme mobilya, bağdaş kurarak oturmak, büyük pencereler, taze dereotu, yüksek sesle okumak, kitapçılara gitmek, az döşenmiş odalar, dans etmek, Ariadne auf Naxos.

Sevmediğim şeyler: Bir evde yalnız uyumak, soğuk hava, çiftler, futbol maçları, yüzmek, ançuez, bıyıklar, kediler, şemsiyeler, fotoğrafımın çekilmesi, likör tadı, saçımı yıkamak (ya da saçımın yıkanması), kol saati takmak, ders vermek, purolar, mektup yazmak, duş almak, Robert Frost, Alman yemekleri, televizyon, pişmiş fasulye, kıllı erkekler, ince kapaklı kitaplar, ayakta durmak, kart oyunları, kirli ya da dağınık evler, yassı yastıklar, güneşte kalmak, Ezra Pound, çiller, filmlerde şiddet, gözüme damla damlatılması, meatloaf, boyalı tırnaklar, intihar, zarf yalamak, ketçap, yastık yükselticiler, burun damlası, Coca-Cola, alkolikler, fotoğraf çekmek.

Arıza İmajı Olarak Sinema

Bugün gerçekten Rus sanatçıları hep bir arıza imajı kotarıyorlar –bir performans mı düzenlediniz, mutlaka bir kaza çıkacaktır… ama kaza ve arıza hayata en az düzenli işleyen rasyonel bir düzenek kadar dahil olmak zorunda değil mi? O halde, bir Batılının hemen girişeceği –çoğu zaman da aslında beyhude olmayan–o “tedbir alma” çabasını bir kenara bırakın… Bırakın arıza hayata dahil olsun ve sizinle birlikte yaşasın… Arızasız bir film ya da fotograf çekilebilir mi? Hayır, çünkü arızalar Lumière’in ilk filmlerinden beri sanki bu aygıtların özünü tanımlıyorlar… Sanat eseri bir kentin, bir hayatın, bir hikayenin arızalarının hakkını tam manasıyla vermek zorundadır. Bugün Batılı sanatçılar hep bir “giderme” uslubuna sahipler… Doğulular ise (tıpkı Üçüncü Sinema manifestosunda Solanas’ların talep ettikleri gibi) galiba arızalara haklarını teslim etmeyi sürdürüyorlar…

Ve en yetkin ve rasyonel makinaların yapabilecekleri arızalar en heyecan verenler değil mi? Göreli basit bir makinenin, bir un değirmeninin nerede ve hangi süreçlerde arıza yapabileceği makinenin bizzat görünüşünden okunur… oysa tahmin edilebilir ki daha karmaşık ve “rasyonel” cihazlar arızalarını hep bir sürpriz olarak tattırırlar –ve en karmaşık cihazın insan, insanın en karmaşık tipinin de kadın olduğunu unutmamak gerekiyor… Virüslerden ve kadınlardan korkuyoruz (kadınlar da en çok birbirlerinden korktukları, çekindikleri ölçüde), ve varoluşun karmaşıklık derecesi arttıkça görünemez hatta tespit edilemez arızaların dayattığı bu temel varsayımın gücü ve ölçeği de artıyor… Vertov kentin arızalarını çekip duruyordu; Riefenstahl ise kenti bütün arıza olasılıklarından temizleyip, arızasız bir düzenek kurarak çekmek istedi filmini… Vertov ile karşılaştırılmasının son derecede abes olacağı, sözde Nazi olmadığını ıspatlamak için çektiği ve aramızda bazılarının seyretmiş olduğu şu Tiefland (Ova) filminde gizliden gizliye sırıtan o Nazi estetiğinden belli değil mi?

Ulus Baker

çıldırma hakkı

artık yeni binyıl doğuyor. konuyu fazla ciddiye almaya gerek yok. sonuçta, hıristiyanların 2001 yılı, müslümanlarda 1379, mayalarda 5114 ve yahudilerde 5762 yılına tekabül ediyor. yeni binyıl, günlerden bir gün yeni yılın ilkbaharın başlangıcında kutlanması geleneğini bozmaya karar veren roma imparatorluğu senatörlerinin kaprisi yüzünden 1 ocak günü doğuyor. hıristiyan çağının yıl hesabı ise bir başka kapris kaynaklı: yine günlerden bir gün roma’daki papa hiç kimse ne zaman doğduğunu bilmemesine rağmen isa’nın doğumuna bir tarih koymaya karar veriyor.

zamanın bize itaat ettiğine inanmak için kendi kendimize uydurduğumuz sınırlamalarla alay ediyor zaman; ama bütün dünya bu sınırı kutluyor ve ondan korkuyor.

eduardo galeano

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.