Kategori: anlamsız

Yorulmuşluk

Hiçbir şey değişmeyecek ama her şeyin değişme ihtimali var. Biz bu düzene dair hiçbir şeyi değiştirmek için harekete geçmiyoruz, yalnızca tikel olaylara karşı belli tepkiler getiriyoruz. Biri tecavüze mi uğramış, birisinin tek geçim kaynağı elinden mi alınmış, biz bunlara karşı çıkıyoruz artık. Bu sistemin birilerinin elinden aldıklarına, haberimiz oldukça ancak karşı çıkıyoruz, oysa bu asıl kokuşmuş düzeni bitirmemizi engelleyen şey. 

Biz tikel olaylara karşı çıkarak genel olayları onaylıyoruz, oysa ki bu tikel olaylar genel sistemin işe yaramazlığını bize gösteriyor. İnsanlar evsiz kalıyor, açlıktan ölüyor, ama biz genel sistemin hataları üzerine konuşuyoruz.

Bu sistemin entelektüelleri diyor ki evet sistem kötü; ama bunu aşacağız, ama hayır sistemin temeli belli bir grubun aç kalmasını gerektiriyor, belli bir grubun en alt tabakada kalmasını gerektiriyor. 

Bu sistem alt tabakadaki insanların ne dinlediğine ne izlediğine bile karışıyor; hayır sen arabesk dinleyemezsin, hayır sen protest dinleyemezsin, bunları dinlersen, bunları izlersen sen alt tabakadansın. Oysa bunlar bu sistemin içinde olan insanların başkaldırmaları için küçük noktalar, buralardan ancak bu insanlar nefes alabilirler.

Ancak bu meta düzenini, her şeyi satılacak bir maddeye dönüştüren düzeni başkaldırarak yıkabiliriz. Hiç kimse artık bu devrime inanmasa da, hiç kimse bu genel söyleme inanmasa bile bu hala doğru. Biz hala ezilen sınıfız. Biz hala bizi ezenlere karşı kazanacağız.

Ölüm ya da yaşam.

Artık tek seçeneğimiz bu.

Ankara Tren Garı

En uzun gecenin sabahına uyandım. Yazın ilk günlerini anımsadım, sokağa çıkmak için güneşin batmasını beklediğim, herkesin anlamsız bir heyecanla bir araya gelip sabahlara kadar sahil kenarında şarkı söylediği o ilk günler. Haziranın ilk haftası için planlanan yolculuk temmuza kısmet oldu. Çöp kokan, üstüne kazak giymiş yırtık valizli bir adamın sıcağa aldırmadan Ankara Gar’ının önünde ölüşünü seyrettim, karşıdan karşıya geçiyordu, gittiği semtten daha tehlikeli eski bir belediye otobüsünün altında kaldı çöp kokan adam. Bilecik Gar’ında inip sigarasını içerken sarı taşlı binanın önünde bir radyo oyunundan fırlamış gibiydi, tam da aklımda canlandırdığım hikayenin bekleyen adamıydı.

Sekiz saatlik yolculuk boyunca hiç konuşmadı, sahibini arayan köpek gibi dağları, uzakları izledi. Arada koridora dönüp iç geçirdi, sonra başını tekrar dayadı cama, kapadı gözlerini. Sanki bilerek öldü o belediye otobüsünün altında. Trafik ışıklarının hangi rengi gösterdiğini mi umursamadı, yoksa garın karşısındaki parkta birini gördü de bir an önce ona mı ulaşmak istedi, bilmiyorum. Heybetli omuzları, yeşil gözleri, uzun, kirli, beyaz sakalları ve yağlı saçları vardı. Çöp kokusu valizden de geliyor olabilirdi; ölü bir hayvanı andırıyordu koku ya da çantasında bir insan vardı ve o parka gömecekti. Kimseler görmeden sabahın ilk saatlerinde eski lunaparktaki dönme dolabın altına bir çukur kazıp içine atacaktı valizi ve huzura erecekti; olmadı.

En uzun gecenin sabahı bulutlu biraz, yağmur bastırdı bastıracak, sahilin boş olduğu bu zamanlarda denizin önündeki banka oturup yıllardır kapalı duran iskeleyi izlemek hoşuma gidiyor. Hiç bitmeyecek bir inşaatın iskeleleri kanserli bir hastanın artık ölmeden önceki canlılığına benziyor. Çocuk parkının yanındaki kulübede eskiden Çakır yatardı, bir gözü mavi bir ayağı sakat ve huysuzluğu dillere destandı. Çakır bir köpek kavgasında kalp krizinden öldü, eğilip sevemezdiniz; ancak o yanınıza sokulursa belki sırtına dokunabilirdiniz, yemeğinizden bir parça vermeye kalkarsanız soluğu sağlık ocağında alırdınız. Çakır, kapalı iskelenin en ucuna gider uzaklara bakardı, ben de uzaktan onu izlerdim. Ne diye burada bekler, o bozuk gözleriyle ne görmeyi umar merak ederdim ki sakat bacağıyla yürüdüğü yol da cabası. Geriye dönerken semtin diğer eski eşkiyaları eşlik ederdi kendisine; kırma bir kangal, tüyleriyle ve cüssesiyle korku salan Bonbon ve uzaktan koruyan gözlerle bakan Sarko. Çakır, ağaçların gölgesine sığınıp serdiğinde yaşlı ve kırılgan vücudunu ıslak toprağa, diğerleri de etrafa dağılırdı, mahallenin yaşlı ve huysuz ihtiyarına kol kanat gererlerdi.

En uzun gecenin sabahı da gece gibi karanlık, büyük bir gölgede herkesten gizleniyormuş hissi veriyor. İskele rüzgarlı ve Çakır’ın durduğu yere büyük dalgalar vuruyor, yağmur bastırıyor. Sahilin merdivenlerinden çıkarken ağzı açık büyük bir çöp yığının yanından geçiyorum, aklıma Ankara Gar’ı geliyor.

GİBİ KURU GÜL BİR BEMSİYAH




Sınırları aşmak ne demektir (ha ?) çocuklara hayal biçilir dönegeninde ?

Yaptığı anlaşılmayan heykel üzerine atılmış toprağından ölü. Şimdi dirimle ölüm arasında ruhtemel.
Uzayıp gitmektedir terzi gözler duvarlar ve tel örgütler

Kafasında ruhsatsız düşünceler.Gözetleme ekiplerince GÖRÜLMÜŞTÜR ! El alem mahkemelerinden aforoz. Çekilmiştir mayınlı arazide koşu yarışından*.Üzerinde bir yorgan yorgun kefen sıcaklığında.Taşır içinde yıkık Kâbe duvarı kara.Gözleri günebakmayan yeşili.Birincil tek şahıs.

Kanatlarından uçmaktadır bir albatros kan akarak, kesmiş.

En fazla ne kadar uzaktır mağaralar zincirinden
bugünümüz insanı ?

ADVERTISEMENT ADVERTISEMENT AD VER

Oh money put me hum

Bu reklamları atla bunları da bunları da

Geçer sokaktan bir tavus kirli girilmemiş bir okyanus ortasında baştankara sona. Süreğen bir film içinde New York’ta cash minare.

Artık tek bir lafla ölemez hananyalar ki dört milyarı geçmiştir sayıları. Putperest ya da vergi memuru

Ne kadar da çoğunluktasınız ve hükmünüz azınlıkta ey boğazauzaktayaşayanlarlarlarlar İstanbul’da

Ama nasıl bastırır görünür bir televizyon sesi uysallığı perçinleyen. İlahlı pro maganda
MOR DELİRİUM DELİRİUM DELİRİUM ROM bendeliyorum
Gündüzle savaşır bir jaguar kara kalbi sağında atanlarlarlar arasında yaşar hiç yabanî sözcük konuşulmayan duyguları nylon gözyaşı geçirmez. Tek bilet tutuşturulup eline ROM binmiştir trawmaya. Yut demiş bülbül.

Şimdi
Doldur biraz daha

O1[C@H](CO)[C@@H](O)[C@H](O)[C@@H](O)[C@H]1O[C@@]2(O[C@@H]([C@@H](O)[C@@H]2O)CO)CO

Siz şiirden ne anlarsınız ? Eftamintokofti ?

Ve unuturduk sevgiyi de
Bir pencere odasında apartımızı unutur gibi kimliksiz
Karşılığı amorti bile olmayan

Her terasta uzaklaşır bir stajyer şeytan atlayarak içimdeki denize okyanuslaşan.Yirmi birinci yıl.Yüz

Sen deliyorum bendeleyerek.Sarhoş içki şişesi. Kafasının içinde bir yılan yılgın insandan zehirsiz burnunda ylang ylang yüzünün renginde her terzinin dikiş tutturan.Dikip astıkları Filistin askısında ceketi Afrika süreğen

Bir ceylan hırçınlığında jaguarlaşmış yalpayalnızlığı fi ölümtrak

Durur masanın altında kuru gül bir bemsiyah istemez ister kira kokulu kırarak kurumustur bir vazoyu vaat edilen. Bakışları bombalı pankartlar

KOMŞUSU AÇKEN TOK YATAN BİZDEN DE DEĞİLDİR

Gömülmemiş bir ceset kendini nasıl değil niçin yıkasın ?




DİPNOT

* Gözlerine çekilmiş miller kadar koşmuş

DİKKAT

Yukarıdaki medya hassas içerik barındırıyor olabilir

saf girizgâha dair

Burada, kalemin şimdi izlerini bıraktığı yerde bir hikâye yahut hikâye diyemeyeceğimiz bir şeyin başlaması gerekiyor diye düşünerek yazıya başlamak biraz tuhaf bir hâl gibi gözükse de ilk cümlenin yahut anlatının ilk cümlesinin öncesinde bununla cebelleşmekte olduğum bilinsin istedim; bilinsin ki yazar kalemi eline almadan önce başlamamış yahut bitmemiş yazılacak olan, henüz yaklaşmakta ama gelmeyecek belki de -çekip gitmiş olması olasılığını düşünürsek-, yolu düşmeyebilir kaleme yön veren düşüncenin yahut kalemden yön bulan düşüncenin geçtiği yere yahut da yazının herhangi bir yerinde, belki sonunda belki de sonrasında karşılaşabiliriz onunla. Eğer ben rastlamış olsaydım saklamazdım bunu, en baştan anlatmaya başlardım size. Bu durumda elimizde olan “yazmaya başlamış olma”yı başlangıç sayıp sayamayacağımız gibi bir çıkmazda kalmak aptallık olur;değiliz, terk etmeli burayı bir an önce. Bir başlangıcı herhangi bir yerde bulabileceğimizi ön-varsayarak zaten yolda bulunmakta olduğumuzdan ve bu varsayımın da başlangıcın önümüzde olduğunu, ona rastlamasak bile muhakkak önümüzde olduğunu işaret etmediğini bilerek arama kaygısı olmadan devam etmeliyiz. Karşımıza çıktığında kendisiyle ilgileniriz tıpkı karşımıza çıkmadığında ve zaten karşımıza çıkmayacak olduğunda ilgilendiğimiz gibi.

Önce Yalnızlığı Örgütle, Sonrası GELECEK

Pandemiyle boğuşulan şu günler, kişiyi ikili ilişkilerine dönmeye ve yaşamını bütünüyle sorgulamaya iterken daha öncesinde de bir epidemi olarak “teşhisi” konmuş yalnızlığımızın gün yüzüne çıkmasını ve ilişkilere dair kör olduğumuz noktaların açığa çıkmasını sağladı. Evler, duvarlar, ekranlar, ucunda nasıl birinin olduğunu dahi unutur hale geldiğimiz telefon görüşmeleri… Evden çalışma fikrinin yerleşmesiyle birçok insanın (ülkemiz gerçekliğinde şanslı azınlık da diyebiliriz) günlük rutininin büyük bir kısmı artık daralan duvarların çerçevelediği ekranların karşısında geçmekte. Can Yücel olabilseydik çoğul türküler söylerdik ancak olamayanlar olarak ekrandan alabildiğimiz kadarını almaya ve evde olmamıza dayanarak her daim müsait olduğumuzu varsayan işverenlerimize verebildiğimiz kadarını vermeye (ülkemiz gerçekliğinde işsiz olmayan “şanslı” azınlık da denebilir) çabalamakla yetindik.

Yine bir ekran önü aktivitesi olarak kısa bir süre önce izlediğim, yalnızlığın farklı tonlarının konu edildiği Azizler filmindeki karakterler pandemi öncesi insan manzaralarını absürt bir dille gözler önüne sermekte. Filmin eleştirisi bir yana konunun güncel ve zamandan bağımsız oluşu izlerken odağıma aldığım nokta oldu. Filmin ismi, film boyunca yalnızlıkla tek barışık karakter olan Aziz karakterine nazire edercesine çoğul. Yalnızlığın ızdıraplarıyla çalkalanan hayatlara inat herhalde kendimi diğer karakterlere daha yakın görmüş olmalıyım ki karşı koyamadığım bir öç alma duygusuyla Aziz karakterinin pandemi şartlarında bir evde tek başına neler yapabileceğini merak etmeden duramıyorum.

Her ne kadar Aziz’i haklı çıkarmak istemesem de günün getirdikleriyle giderek etkisini arttıran yalnızlık ve bizleri zorunlu bir yalnızlıkla kendimizi korumaya iten bu yeni dönemde, insanın yalnızlığını ehlileştirmesinin zorunlu bir hal aldığını itiraf etmemiz gerekmekte. Theodore Zeldin, İnsanların Mahrem Tarihi1 adlı eserinde tarih içerisindeki mikro hikâyeler üzerinden bir çok konuya değiniyor, kitabın bir bölümünde de yalnızlığın ehlileştirilmesine yönelik çeşitli yöntemlere işaret ediyor. Ne acıdır ki bu yöntemlerde dahi insan evladı kendi içinden bir başkasını çıkarmayı hedeflemiş gibi görünüyor, adeta yalnızlığına başka bir ortak (kim bilir belki de Can Yücel şiirinde yalnızlığıyla bu sebeple konuşuyordur) bulmaya çalışıyor. Bu ortak kimi zaman tuhaflık, kimi zaman huzur, kimi zamansa ilahi bir güç. Yalnızlığımızın üstünü örtecek bir arkadaş edindiğimizde işlerin daha kolaylaştığı hissine kapılmak insanı rahatlatan bir durum olsa gerek.

Zeldin’in kitabında geçmiş çağlarda bu durumla başa çıkma yöntemlerine baktığımızda geçmişle benzer öze sahip, yalnızlığa bağışıklık kazanma metotlarının değişen çağlara rağmen varlığını koruyor olması yalnızlığın insanın sürekli içinden çıkmaya çalıştığı bir sorun olduğunu yüzümüze vuruyor. Yalnızlıklarına bağışıklık kazanma yolunda kullandıkları yöntemden dolayı “eksantrikler” olarak adlandırılmış gruptan biri olan, 1800’lü yılların ilk yarısında yaşamış Beşinci Portland Dükü’nün yalnızca tebdili kıyafetle dolaşırken özgür hissetmesiyle günümüzde genellikle sosyal medya üzerinden anonim kimliklerin kullanımı sırasında (ülkemiz gerçekliğinde politik paylaşımlar dışında) oluşan özgürlük algısının benzeştiğini söyleyebiliriz. Konunun zamandan bağımsızlığına vurgu yapmışken Yorgos Lanthimos’un yönetmenliğini yaptığı The Lobster (2015) filmiyle bağdaştırdığım bir noktaya değinmek istiyorum. Bekâr olmanın bir diğer ifadeyle yalnız olmanın yasadışı olduğu bir toplumun anlatıldığı filmde, Lanthimos filmin geçtiği zamana dair bir ipucu vermezken aslında yaratılan distopyada, belirtilen sorunların evrenselliğine ve zamandan bağımsız oluşuna vurgu yapıyordu.

Yalnızlık ve ona bağışıklık kazanma hali her ne kadar bireysel bir mesele olarak görülse de toplum üzerinde oluşturacağı etkiler dolayısıyla iktidar sahiplerinin elinde kullanılmaya değer bir mesele olmaktan kaçamadı. İçinde yaşadığımız dünya düzeni bir yandan yalnızlığı kutsarken bir yandan da ceza evlerine F tipi hücre koşullarını getirerek yalnızlığı bir ceza yöntemi olarak kullanma ikiyüzlülüğünden çekinmiyor. Hapishanelerdeki binlerce tutsak ve ehlileştirilememiş yalnızlıklarına saplanmış “dışarıdaki” milyonlar benzeşen bir ironinin iki kutbu sanki. İçerdekilerin ve dışarıdakilerin özgürleşebilmek için yıkmaları gereken biri insan yapısı diğeri farazi fakat taştan daha soğuk duvarları var. Johann Hari’nin Kaybolan Bağlar2 adlı eserinde kurduğu şu cümle “dışarıdaki” yalnızların durumunu özetliyor gibi: “Ancak duvarların arkasında kendini güvende hisseden insanların duvarlarını yıkmak hapishaneden kaçış değil, istilaya uğramak gibi oluyor.”. Kişinin etrafına duvarlar örüp izole alanını yaratması ehlileştirilmiş bir yalnızlıktan ziyade kusursuz bir F tipi. Tam da “toplum mühendisliği” ile iktidar sahiplerince yaratılmak istenen prototip. 

Yüzyıllar boyunca insan evladının ehlileştirip törpülemek istediği bu durumu çözmesi ve çözmek isterken başkaca sorunlarla yüzleşmesindeki temel zorluk ne oldu? Adam Phillips’in Kaçırdıklarımız3 adlı eserinde yer verdiği Psikanalist Joseph Sandler’ın “acı çekmek ben ile ben ideali, olduğumu düşündüğüm kişiyle olmak istediğim kişi arasındaki mesafenin sonucudur.” ifadesinden yola çıkarak insanın kendisiyle baş başa kalmasının iç çatışmayı arttırdığı ve yalnızlığı ehlileştirmedeki en caydırıcı etken olduğu tespiti yapılabilir. Fatmagül Berktay’ın Tarihin Cinsiyeti4 kitabındaki şu ifadeleri tespiti olumluyor: “Nietzsche, kişinin kendisine karşı mesafeli davranma ya da kendisinin “ötesi”ne geçme yetisinden söz eder. Onun açısından, “bugünkü ben” ile “olmaya çalıştığım ben” imgeleri arasındaki mesafe ve kendilik içindeki bu mesafeye ilişkin farkındalık, kendiliğin oluşturulması ve geliştirilmesi için gerekli.”. Zeldin’in kitabının ilgili bölümünde yer verdiği Jan-Jacques Rousseau’nun “kendi kendimle baş başa kalmanın sıkıntısı içime korku salıyor.” alıntısını da aynı yerden okumak mümkün görünüyor. Yani kendimizi aşmak için çıktığımız bu yolda çoğu zaman yine kendimize takılıp düşüyorduk.

İnsan yalnızlığının ehlileştirilmesi kişinin özgürlüğüne ulaşmasında önemli bir basamak, kendiyle barışması için bulunmaz bir yol. Kendini kabul edip her türlü saldırıyla baş edebilmesine açılabilecek bir kapı. “Öteki”yi anlama, sevme ve ötekiler için mücadele etme yoluna doğru atılabilecek bir adım. Kurtuluşun tek başına olmadığının su götürmezliğinde hep beraberleşebilmeliyiz ki bunun ilk adımı kendimizi kabullenebilmekte, yalnızlığı ehlileştirebilmekte.

“Kendi omzuna tırman; başka türlü nasıl yükselebilirsin ki ?”5

.

.

1 Zeldin,T. (2020). İnsanlığın mahrem tarihi. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

2 Hari, J.(2019). Kaybolan bağlar: depresyonun gerçek nedenleri ve beklenmedik çözümler. İstanbul: Metis Yayıncılık.

3 Phillips, A.(2017). Kaçırdıklarımız: yaşanmamış hayata övgü. İstanbul: Metis Yayıncılık.

4 Berktay, F. (2003). Tarihin cinsiyeti. İstanbul: Metis Yayınları.

5 Nietzsche, F. (2018). Böyle Söyledi Zerdüşt (M.Tüzel, Çev.). İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

konuk-sever/sevmeyen deniz

Düşündüm lâkin izaha meyleden bir nedenini bulamadım hangi sebepten ötürü Boğaz’dan Karadeniz’e gidişlerini seyrettiğimi gemilerin. Öyle memleket hasreti çekecek bir adam da sayılmam pek, sadece gemileri izlemeyi severim, iyi de izlerim hani gürültüsüz bir meyhane de bulduysam; penceresi deniz geçiren…

Alımlı bir gemiydi Lady Maria, sahil güvenliği de takmış peşine gidiyordu… Sonra aklıma geldiydi yine, dönmedi yahu dedim; kaç zaman oldu… Sonra şair ruhlu birine sorduydum yanıtı kendinden menkul soruyu (alay da etti hani, “dönmez tabii oğlum, giden dönmez ki geri” der gibisinden):

“Lady Maria’yı bekliyorum iyi mi? Döner mi sence? Peşinden gideni de çok. Mahallenin bütün afili delikanlıları takılmış peşine… Yok, dönmez bu, istese de dönemez zaten…”

Şairliğinin icabı mı kırık dökük dizeleri cümlelere sıralayıvermesi, şöyle dedi:

“Lady Maria geçiyor

Ve bir yığın leydiler

Eteklerinde köpükler

Ve uzun uzun inleyen sirenleri ile

Kaçak bir gelin gibi geçiyor önümüzden

Ama gelinliğin içindeki o, Yaşlı, yorgun bir kadın gibi…”

Arkadyalı’nın biri gitti bir zaman sonra peşi sıra (güneşi giymiş üstüne, malûm önümüz kış), belalısı olmalı bunun, belalısının belalısı Miss Simona da onun peşinden; döndüklerini görmedim… Sonuncusunun geçişindeki alım ve eda hiçbirine benzemiyordu ne yalan söyleyeyim, seyrettiğimi seyrediyordu bir kadın… Şimdi düşünüyorum da ayıkken izledim bunları hep, Ne Kandilli’de bira yudumluyordum ne de Rumeli Kavağı’nda rakı, Kireç Burnu’ndaki balıkçıyı zaten bilmiyordum daha… Ayıkken gündüz düşleri kurmuşum demek ki, ruhu şad olsun Cazibe Hanım’ın…

Helenler ‘konuk sevmeyen deniz’ (pontos aexeinos) demişler ilkin buraya, sonra sıkça gidip gelmelerden araları düzelmiş olsa gerek ‘konuksever deniz’ (pontos euxinos) demeye başlamışlar; deniz uysallaşmış mıdır üzerinde gemiler gezindikçe? Nerededirler bilmiyorum şimdi gemiler amma birinin Kaptan Ahab’ı olmayı isterdim, elbette yelkenli olacaktı gemi de… Teknoloji insana yaşanacak çok az şey bıraktı insan bedeninde ve bedeni için, vakit varken sayısız kere sevişmeli (bu aralar Heidi Klum girdi aklıma yine) ve dövüşmeli birkaç kere (çingene ve boksörse biri, uzak durmalı ondan) ve de en az bir Meksika Devrimi düşü kurmalı insan; çünkü herkes hafızası bir mermi yarasıyla örtülmüş çocuğudur yarım kalmış bir Meksika Devriminin, günün birinde toza toprağa karışmış yarım kalan işini anımsar, o her devirde Panço Villa’nın bir askeridir, huzur içinde yatsın… Çok az şey kaldı sahiden; bir düşün… Geri kalan, sev ve öldür…

Ne diyordum; gemilerden birinde olmalıydım, ben Kaptan Ahab, çoktan canı cehenneme gitti Moby Dick’in… Gemimi İngur ırmağından geçirip Svaneti dağlarından aşırdım, bir parça tuz taşımak için Dovzhenko’nun köylülerine… Kolkhis’liyim amma muhakkak bir yerde Svanlık bulaşmış olmalı soyuma…

Evet, gemileri dağlardan aşırmalıyım, Fitzcarraldo’dan epeyce ders aldım bu konuda da ve ırmak boyunca ilerlerken gemi, ormanın görünmeyenlerine müzik dinletmeli demişti Caruso’yu seven düşperest (halt etmiş düş diyen)… Operadan anlamam pek onun gibi, bana sol el için konçerto da uyar bolero da, bolero daha iyi, ormanda daha iyidir hem, değil mi ki bir kadın için en iyi ormanda dövüşülür/öldürülür/intihar edilir… Hangisi yapılır kim bilir? Yanılsamadan ibaret insan, yalan da doğru da yanılsamanın yansımasından ibaret değil mi; hakikat tekdir lâkin….Her şey Tanrı’da(n)dır…

“ne Godiva geçer yoldan, ne bir kimse kör olur…”*

Ama çok uzaklarda dolaşmıyor Marksist hayalet; bunu da bir düşün! Faşist rejimin kırbaç şaklamasını duydu muydu, oraya yönelir Sauron’un gözü gibi…

Ne diyordum; günlük yazmalı insan bazen… Sonra hep vazgeçtim tabii…