Menü Kapat

Kategori: anlamsız (sayfa 2 / 26)

sokağa adımımı atmam ile tüm günümü berbat edecek bir saçmalık gözlemlemem bir oluyor

Gerçeğe o kadar uzağız ki neye benzediğini unuttuk, yürürken bile bombardımana uğruyoruz, fakir büyümüşler zengin görünme çabasında; kıyafetler, telefonlar ve arkalarına aldıkları manzaralarını değiştirirlerse gerçekten diğerlerini fakir görünmediklerine ikna edebileceklerini sanıyorlar, zengin büyümüşler ise fakir görünme çabasında, güvenlikli ve bolluk içinde geçirdikleri hayatlarının tekdüzeliğinden kurtulmak için otostopa çıkarak, yırtık veya ikinci el kıyafetler giyerek ya da yere tükürerek kendilerini fakir gösterebileceklerini sanıyorlar, oysa ki insanın zenginliği veya fakirliği yüzüne işlemiştir, birinin yüzüne bakarak banka hesabındaki hane sayısını söyleyebilirim, sosyal ilişkiler illüzyonlar üzerine şekillenmiş bir saçmalıktan öte değildir, kendi ile yüzleşip gerektirdiği gibi davranabilecek göt kimsede yok, imajlar ve sıfatların ardına gizlenerek acınası mutsuzluğunun diğerleri tarafından görülmeyeceğini düşünmek daha kolay, toplum böylesi bir simbiyotik ağ ile varlığını sürdürmekte, hepimizin görmezden geldiği basit bir denklem bu;
1-)herkes mutsuz, 
2-)herkes mutluluk göstergeleri ile mutsuzluğunu diğerlerinden gizleyebileceğini sanıyor, 
3-)herkesin mutsuzluğundan herkes haberdar ama herkes, herkesin mutsuzluğuna kendi mutsuzluğu da dahil olduğu için bu konu hakkında tek kelime etmek istemiyor, (Birini suçlamak üzere ileri uzattığın elinin üç parmağının seni gösterdiğini unutma)
4-)herkes, herkesin mutsuzluğu hakkında konuşmaktan geri kalmak zorunda olduğu için bu konu hakkında bir ilerlemeden söz etmek mümkün olmuyor, tüm düşünceler birbiri üzerinde kayıyor ve aynı noktaya geri geliyoruz, bu konu hakkında yapabileceğimiz hiçbir şey yok, güler yüzlülük, enerji, gençlik ve mizahın dayatıldığı bir yapı tarafından kuşatılmışız, sorunlarımızdan ve bizi ısrarla yeni soru işaretleri ile yalnız bırakan varoluşumuzdan kaçmak için piyasaya sürülmüş bu soyut uyuşturucuların bağımlısıyız; hayatınızı samimiyet üzerine şekillendirin ve ne kadar yalnız kaldığınızı görün ya da fotoğrafınıza ayrıca #instasummer etiketi ekleyin, burası hür ve kapitalist bir gezegen ve doğal olarak tercih sizin,

cılız

kim baş edebilir ki bu sıcaklarla, sıcak ve karanlık rüyalarla… istediğin kadar soyun sonunun gelecek olması seni daha da bunaltıyor. üstelik tanrı emekliliğe ayrılmış ve senin davana bakacak kimse yok.

ya ruhumun bedenimden kopmaması için gereken özel karışımı bulabilseydim. neyse buna hiç gerek yok ben cenazemde iki insan birbirine aşık olsun istiyorum.

bulutların ardını görebilmek güzel olsa gerek ne de olsa dünyayı arkanda bırakıyorsun… kendimi bazen intihardan iliklerine kadar korkan ancak etrafındakileri bakın burdan atlarım (bulutlardan) diye tehdit eden cılız insan gibi hissediyorum.

Kendi kendine kediler

Kedileri sevip sevmediğimi bilmiyorum. Sadece sokağın köşesini döndüğünde kedilerin insana dönüştüklerini düşünürüm…

İlk defa kendini ısıtmak isteyen bir sokak kedisinin ayakkabılarımın önünde belirişine tanık olmuştum. Kılları dökülmüştü bizim gibi. Donuk derisi ve benleri okunabiliyordu. Yaz gecelerinin serinliğinde büyümemişti sanırım. Isıtmak için kucağıma aldım ama montumun içine kadar sokulmasına izin vermemiştim. O da tırnaklarını soğuk keten montumun üzerine takıp durdu. Durması için konuşamazdım değil mi? Kucağımda titremeye başladı. Eldivenimi çıkarıp sol elimle sırtının sadece üçte birini örttüm. Bir saat kadar ikimizde hareketsiz kaldık. Isınıp kemikleri kucağımda hareket etmeye başladığında sol elimin altından öylece kayıp parkın kaldırımlarına atladı. Yavaş yavaş sokak lambasının arkasından gidince gördüm. Yırtık kazaklı, yamalı pantolonuyla yorulmuş bir gezgindi.

Evimde oturmuşken göbeğime çöküp başını kucağıma sinmiş kedileri rahatsız etmesem de kendine has bıyıkları olanların aldığı kokudan titreyerek kedimi yerinden sıçratıyor. Biraz zamanla tanıyorum kedileri ve dönüştükleri şeyleri. Sakince arka ayaklarını yere değmeden bir kez daha ön ayakları üzerinde zıplayarak odayı terk ediyor. Görülmesi gereken bir denge göstergesi. Kucağımdan zıplarken kavradığı karnımda açık yaralar bıraktı. Alışabileceğim hareketlerden bir tanesi. Huysuzca halıya zıpladıktan sonra yakalayamazdım artık. Kollarımın ulaşıp tarayabileceği mesafeyi çoktan geçti. Odada oluşan sessizliğin ve hareketsizliğin tadını çıkarıp kalkacaktım bende. Kalkıp aramaya gidecektim kediyi. Sakince diğer odaya girip özel yaşamını görecektim. Halının üstüne uzanmış, yalnız kalmak isteyen, vücudunda kalan gecenin yorgunluğunu dışarı salan öğrenciydi.

Kedilerin, sokak kedilerinin çırılçıplak dolaştığı kaldırımlarda insana dönüştüklerini hayal ederim. Evsiz kediler şehrin ışıkları altına ve karton kutuların içinde evsiz insanlara yanaşır yeraltı treni çıkışını kontrol eder. Yukarı kim çıkıyor aşağıya kim iniyor, dikkatlice insanları izler. Durağa gelen otobüslere kulak verir ve yanından gelip geçen insanlara rağmen kartonunu tırmalamaya devam eder. Gece olunca devriye gezen bekçinin arkasından işer. İş çıkışı sokakta yürürken merak ederim, sokakta insanlarla beraber yürüyen bir sokak kedisi, kendine has mırıldanışı ile, sürtüne sürtüne geçip sokak sanatçısı gibi izini bıraktığı ne kadar çok duvar vardır!

Her gün insanın gibi davranan bu kedileri tanımayı ve dönüştükleri şeyleri hep merak ederim.

arpa üzerine / bir gece yarısı

bir gece yarısı; tırların, otobüslerin, arabaların geçtiği yolun kenarına oturdum.
dizlerimin altında, bir o kadar daha; tırlar, otobüsler ve arabalar geçiyordu.
arada ufak bir bariyerin olduğu, hemen arkamdan geçen tırlar, beni titretiyordu. uykusuz gözler misali titretiyordu.
daha sonra dizlerimin altından, bir siren sesi duydum.
bir ambulans geçiyordu.
belki biri ölüyordu, belki biri doğuyordu.
düşünmek için fazlasıyla vaktim vardı.
gülümsedim.
doğum mu daha iyiydi, yoksa ölüm mü?
dizlerimin altı doğum, üstü ölüm müydü?
biramdan bir yudum daha aldım.
arabalar bir o yana, bir bu yana, hızla akıyordu.
herkes bir şeyler için uğraşıyordu.
herkes gün gelip, o ambulansa biniyordu.
tüm uğraşılan şeyler,
o ambulansa binmek için miydi?
ya da tüm uğraşılan şeyler,
bu bariyerin arkasına oturmak için miydi?
şişemi ambulansa fırlattım!

bir sigara yakıp göğü seyretmeye başladım.
gökteki yıldızları kaybeden müteahhitlere küfretmeye alışmıştım.
bu artık eskisi kadar canımı yakmıyordu.
her şeyden elimi ayağımı çekmiştim.
artık insanlar gökteki yıldızlar yerine, yeryüzündeki yıldızları seçmişti.
bunu kabullenmiştim.
halbuki onlara benzememek için, elimden geleni yapıyordum.
elimden gelen sadece onlara benzememekti.
oysa ben de elimde, bir yıldız tutuyordum..
hiç bırakmayacak gibi tutuyordum!

saat bir hayli geç olmuştu.
trafik geçmiş saatlere göre bayağı boştu.
evlerin ışıkları sönmüş, camiler kilitlenmişti.
gökyüzü ile baş başa kalmıştık.
hem yıldızlar da, geçmiş saatlere göre daha belirgindi.
”biz buradayız”der gibi.
yıldızlar ile derin bir sohbete daldım.
yayınevlerinden, kitaplardan, dizilerden, hikayelerden, dinden bir çok konuda konuşuyorduk.
darbe hadisesini bile konuşmuştuk!
yıldızlara göre; yayınevleri, kitaplar, diziler, kadınlar, hikayeler hepsi birer yıldızın parçalarıydı.
peki kim yaratıyordu bu yıldızları?
yıldızlara göre ‘yaratıcı’; insanoğlunun oluşturduğu bir parçaydı.
sadece bunu yok edecek bir müteahhit bekliyorlardı..
göğe bakıp kahkaha atmıştım..

Gayrimuntazam

Sadece buradayım diyordum. Hiç bir şey yapmadan. Plastikten şemsiyenin altında, masaya dizini yaslamış, olan biteni izlemekteydim. Bir şekilde bir düzen ve tekrar eyleminin içinde insanlar arabalarıyla yokuşu çıkarken hızlanıyor, giderek hızlanıyordu. Yürüyenleri düzenle takip ediyordum. Gözümde bulanıklaşarak kaldırımdan uzaklaşıyorlar. Bulundukları mekanların arkalarında boşluk bırakıyorlar. Kaldırımlarda, ağaçlarda ve havada. Git gide değişim… Kafama dank etti: Varlıklar olmadıkları yerleri kendileri yaratıyorlar.

İnsanlar uzaklaşıp yok oldukça boş kalan kaldırımlar kendileri olmayı daha iyi gösteriyor. Var olan kaldırımın sadece kendisi kalınca, sesler kesilmeye, dışarısı da zamanla değişime uğruyor. Kaldırım olmak dışında da buradalar. Sadece katı ve yalın sertlikleriyle duramıyorlar. Var olan boşluk, bulunduğu sürecinin içinde sürekli kafa boşluğuma imgeler sunup kendisini yeniden tanımlıyor. Burada olmasının ikincil ve üçüncül sebeleri var. Olduğu gibi kalamaz. Zaman geçtikçe kaldırımın dışında kalan boşluk, kendisine anlamlar eklemek zorunda. Çünkü her gün, insan, kaldırımlar ve diğer mekanlar üzerindeki düzenini devam ettiyor. Kaldırımı boğuyor, sarsıyor, bekletiyor, yormaya ve sıkıştırmaya devam ediyor. Sürekli aralıklarla değiştiriyor. Çünkü düzenli yer diye bir şey yok. Düzmece var. Bir araya gelmiş düzmeceler var. Düzmeceler düzensizce sürer gider. İkincil ve üçüncül anlamlar düzeni bozar. Boşlukta da buradayım hissi uyandırır.

Yanımdan geçen arabalar başka bir şey olmaksızın buradayım diyor, ruhsuz olmasına rağmen. Kaldırımın anlamı türüyor, sadece üstüne basılmasına rağmen. Durak olduğu bilinmeyen yerde otobüs bekleyenler buradayım diyor. Geç kalmasına rağmen. Ağaç buradayım diyor, altındaki gölgesinde duraksandığı için. Sadece orada oldukları için içinler. Kimseler demiyor, sadece ben burdayım diyor.

Hastalıklı Bedenden Kadın Bedenine: Tüberküloz

Susan Sontag, “Metafor Olarak Hastalık” adlı kitabında tüberkülozun 18.yy’ın ortalarında romantik çağrışımlar edindiğini belirtiyor. Hayal kırıklığının enkazı olarak da nitelendirilen bu hastalık, daima lirik bir ölümle eş tutuluyordu. Özellikle kanser gibi insan bedenine saldıran bir şekilde değil de insanı içten içe tüketen bir hastalık şeklinde tasavvur ediliyordu. Kanser şiire konu olmazken, tüberküloz şairane görülüyordu. Bergman’ın Çığlıklar ve Fısıltılar filmindeki kız kardeş de kanserden dolayı utanç verici bir şekilde, ıstırap çekerek ölüyordu. Oysa Dickens, Nicholas Nickleby’de tüberkülozu ölümü incelten bir hastalık olarak tanımlıyordu. Bu sebepledir ki şiddetli tutku ve aşk için ‘hastalıklı aşk’ ve ‘tüketip bitiren aşk’ gibi kavramlar kullanılır ve bunların kökeni tüberkülozun romantikleştirildiği döneme kadar uzanır. Sontag’a göre tüberkülozun romantikleştirilmesi, benliği bir imaj olarak öne çıkaran modern yönelişin ilk örneğidir. Tüberkülozlu görünüş, bir seçkinlik ve asalet belirtisi sayıldığı için çekici de bulunuyordu. Solgun ve güçten kuvvetten kesilmiş görünmek moda haline gelmiş ve tüberkülozlu görünüş bir seçkinlik ve asalet belirtisi sayılmaya başlamıştır.

Sontag sonuç olarak şunu söylüyor: 20.yy’da kadın modası yani ince bir vücuda sahip olma kültü, 18 ve 19.yy’daki tüberkülozun romantikleştirilmesi metaforuyla yakından ilişikilidir. Göz alıcı bir zaafiyeti, üstün bir duyarlılığı simgeleyen bu tüberkülozlu görünüş, zaman geçtikçe kadınların ideal görünüşü haline geldi; oysa 19.yy’ın büyük adamları giderek şişmanlıyorlar, sanayi imparatorlukları kuruyorlar, yüzlerce roman kaleme alıyorlar, savaşlar yapıyorlar ve kıtaları yağmalıyorlardı.

etilen sosyete . 2003 - 2019 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.