Menü Kapat

Kategori: anlamsız (sayfa 1 / 18)

Yanılsama

Yanılsama hayatımın her yanında bir ayna görevi görerek bağışladığım tüm anlamların bana geri dönmesine neden oldu. Herhangi bir anlam yükleme denemesinin anlamın kendi içinde hiçlenmesi ile boşa düşmem beraberinde geldi.

Aşkın bu yazılarımın belli dönemlerinde farklı farklı tanımını yaptım, uzun zamandır üstünde kendimle mütabık kalıp kullandığımız tek bir tanımı var:
Karşıdakini kendi eksikleriyle bir mükemmel biçiminde sevmek.

Aşk ile sevginin farkı da burada ortaya çıkar, sevgi bir nesnenin bir özelliğinin eksikliğinden kaynaklanmaz, sevgi eksiklikle değil var olan bir niteliğin diğer tüm niteliklerden daha belirgin olması ile sağlanır, aşk ise tüm niteliklerle bir şeyi mükemmel olarak kabul etmekle.

İşte yanılsama, tam da bu kabullenilen eksiklerin göze çarpmaya başlaması ile, nedensiz tutkuya nedenler aramaya başlanıp onun kendinden başka dayanağının olmadığının anlaşılması ile devreye girer.

Bu idealize etme ediminin bitişi, onun dayanaksız kalıp anlamsızlaşması yanılsamanın anlaşılması ile başlar.

Yanılsamanın anlandığı evreka anı, karşımızdakini bizi sevme biçimi ile kabul edememeye başladığımız andır, oysa herhangi bir şeye duyulan aşk, karşımızdakinin bizi sevme şeklini kabullenince başlar.

Hayatta hiçbir şeyin bize herhangi bir şey bağışlama gibi bir derdi olmadığından ne aşkın karşılıklı olması gibi bir zorunluluk, ne kahvenin ille de köpüklü olması bir gereklilik ne kedinizin sizi severken az önce yaladığı kukusunu yalarken kullandığı dili ile sizi yalamaması gibi bir borcu yoktur. Aşk karşılıksız oldu diye aşk olmaktan çıkmayacağı gibi yanılsamanın aşk tek taraflı oldu diye hemen bizi kurtaracağı da tutmaz.

Aşkı kendinde ve kendi için bir sevgi -yani tanrı gibi özü ve varoluşu birbirini öncellemeyen bir kavram olarak düşünüyorum. Sadece romantik anlamda ele alınmasına da başkaldırıyorum.

Show Must Go On

Acta est fabula..

“Oyun Bitti”

Şüphesiz, ünlü Augustus için oyun bu sözlerle son buldu. Peki ya beşer için oyun ne zaman başlamış ve ne zaman bitecektir?

Ne zaman bitecek sorusu elbet bir şekilde cevaplanabilir. Kaçınılmaz olan, koca bir inhitat içine düşeceğimiz ve o vakte kadar tüm kaynakları tüketeceğimizdir. Belki de dünya tenha, metruk bir yapıya dönene kadar proses devam edecektir. Belki de bu fezada ki mavi boncuk, beşer yerine başka canlıları kâim edecek. Yahut insanlar gezegenden gezegene başka şartlara intibak olana dek muhacir olarak dolanıp duracak. Şimdiden Merih’te zirai ve toplumsal alanlar için çalışmalar başladı, lâkin “başarı” olasılıklardan sıyrılıp insanlığın ellerine düşecek mi?

Biz yani Descartes’ın deyimi ile “düşündüğünün üstüne düşünebilen insan” (Homo Sapiens Sapiens)  yaklaşık 200 bin yıl kadar eskiye gidiyor (Omo 1), lâkin benim ve yazının devamı için mühim kısım bundan 10 bin sene öncesidir. İnsanlık tahıl tarımı ile tanışıklığı kaynakçalar dahilinde İ.Ö. 8500’lere kadar inmektedir. Tam olarak burada kendilerini iaşe edecek, mamut avlarının zararlarından kaçınacak, daha sonra uygarlıklar ihdas edip, 1789’da “ihtilal-i kebir” ile farklı bir boyuta uzanacaklardır. Bu uzun yolculuk boyunca,  dünyadaki kaynaklar yavaşça keşfedildikten sonra zirai, sanayi ve içtimai alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Peki yüzyıllardır süre gelen kaynak savaşları ve tüketim çılgınlığı  karşısında dünyanın durumu nedir?

Bu destüriktif ve bilinçsiz kaynak kullanımı son yıllarda insanlığın gözüne çarpmış olsa da, sonucu etkileyen önemli önlemler pek yok. Hayfa ki bunun mucibince alınmış önlemler yetersiz kalmaktan ileriye gitmiyor. Biyokapasite denilen; amiyane tabir ile dünyanın üretken alanları anlamına gelen, ölçümlerinin sonuçları son yıllarda hiçte iç açıcı değildir. Buna takiben biyokapasite açığı 1970’de tüm yılın kaynakları 23 Aralık’ta tükenirken bu durum bugün 13 Ağustosa kadar gerilemiştir. Bu durumu şöyle bir örnekle açıklayan Dr. Mathis Wackernagel “Bir yıl boyunca kazanacağınız parayı düşünün. Dünya Kaynak Aşımı Günü o parayı bitirdiğiniz gün. Tabii bu durumda siz bütün insanlığı, yıllık maaşınız da Dünya’nın biyokapasitesini temsil ediyor “ Her yıl daha savurganlaşan insanlık, 30 yıl içerisinde takvimde 5 ay geriye giderken önümüzde ki 30 yıl sonra kaynak tüketimin nerede olacağı bir muamma.

Bu gidişatın nakıs yönde ilerlemesinin elbette sonuçları olacaktır, belki sonraki yüzyılda gerçekten insanlar muhacir bir vaziyette gezegenlerden gezegenlere dolaşacak, belki de doğa rövanşist davranıp insanlığı lağv edecektir. Sonuçlarını kestirmek mümkün olmasa da, aynı Augustus gibi bir gün bizim için şu sözler geçerli olacaktır;

Acta est  fabula

Son Tüketim Tarihi

Bu faşizmin yükselişe geçtiği, ölümün biz sıradan insanlar için, sıradan olmayanlara göre çok daha normalleştirildiği bu dönemde, çağın insanında psikolojik sorunların yükselişe geçmesini şaşırtıcı bulmuyorum, bu bana, Sanayi Devrimi’nin ilk dönemlerinde işçilere devlet ve burjuvazi tarafından uygulanan politikaların devamı gibi geliyor.

Foucault, Deliliğin Tarihi’nde Viktoryen dönemlerde tımarhanelerin nasıl işgücü yaratmak amacıyla kullanıldığını yazıyordu, tımarhaneler de adeta bir fabrika görevi görebiliyordu, lümpen vatandaşların işgücü malzemesi edildiğine dair bulgularını sıralıyordu.

Bizim çağımız, aşırı hızlı bilgi akışının sağlandığı, bilgi ve iletişim ağının korkunç derecede hızlandığı ve tüm dünyayı kapladığı bir dönem, bu dönemde ne vakit kaybına izin var ne de kişilerin ruh hallerinin bu hızlı makineyi yavaşlatmasına izin var. Bu nedenle, eski dönemlerde uygulanan politikaların modernize edilip, bilimle güçlenip portatif hale getirilmiş versiyonlarının uygulandığını düşünüyorum.

Aşırı yoğun ve bireyin kendisine hiç vakit ayıramadığı bu çağda bireylerin ruhsal sıkıntılar yaşamasının kaçınılmaz olacağının apaçık olduğunu düşünüyorum. İşverenlerin ve yöneticilerin de bunu rahatlıkla sezebileceğini düşünüyorum, ayrıca özellikle psikanalitik yapıyla birlikte bireylerin arzu, haz ve fetişlerin açığa çıkıp, iktidar yapılanmalarının kontrolü altında yayıldığını düşünürsek de bu politikaların planlanmasının pek de zor olacağını sanmıyorum.

Sonuç olarak, antidepresan, uyarıcı ve birçok diğer kimyasalla bireylerin duygudurumlarının, enerjilerinin kontrollü bir şekilde yönetilmesi fikri -tabii her psikiyatrik vaka ve psikolojik sorunun buna dahil olduğunu söylemek aptalca olacaktır- bana aşırı distopik gözükmüyor.

Biz bu sistemin içinde, son tüketim tarihi olan, harcanabilir ve yeri kolayca dolacak varlıklarız. Bu nedenle kariyere veya benzerlerine fazla anlam yüklemek bence birey açısından yıkıcı olacaktır.

A hesıtant fırst kıss*

 “kitap neredeyse okunmaz bir el yazısıyla, viskiye bulanmış sözcüklerle yazılmıştı.
“işte hepsi bu,” dedi, kitabı bana verirken. “yirmi yıl.”

O kadar kirli ki ellerin, bilmiyorsun seni temize çıkaracak ne bir din, ne bir şehir, ne bir gölge bir bilge’ye ait. Girdiğin her suya bulanıklığını bırakıyorsun; seni şikayet etmek için bir kurum, bir yetkili arıyorlar. umurunda değil. Bir ırmak ararken yıkanmak için, nafile ama, bir ağacın gölgesinde uyuyakalıyorsun. Rüyanda bir şarkı söylüyor dallarda kuşlar; hep bir ağızdan. Orkestra orman. Sen rüyada bile olsan bilincin hep aynı yerde, en çok bundan nefret ediyorsun. uyandığında unutmamak için her kelimesini ezberliyorsun şarkının. Geri dönüp; “sizi bir daha nerede bulabilirim?” diye soruyorsun kuşlara, “bulmayı en çok istediğin yerde.” diyorlar. Boynunda bir ağrıyla, üşüyerek uyanıyorsun o ağacın altından. En çok bulmak istediğin yer’i arıyorsun o şarkıyı bir kez daha duymak için. Aradan tam 20 yıl geçiyor. Bulmayı en çok istediğin yerin aslında varolmadığın herhangi bir yer olduğunu anlıyorsun 20 yıl sonra. Varolmadığın bir yerde duymak istiyorsun o şarkıyı; varoluş yalanına daha çok inandırması için seni ve şarkı çalmaya başlıyor yirmi yıl sonra, yeniden, aslında hiç olmadığın o yerde, usunun sana acı bir oyun oynadığı o yerde. Brautigan’ın Kürtaj’ında geçen o cümleleri hatırlıyorsun;

“kitap neredeyse okunmaz bir el yazısıyla, viskiye bulanmış sözcüklerle yazılmıştı.
“işte hepsi bu,” dedi, kitabı bana verirken. “yirmi yıl.”

Okuduğun bu cümlelere karşılık olarak bir söz veriyorsun kendine; uğruna bir yirmi yıl daha harcayabileceğin birine rastladığında, onu gördüğünde dünya dönmeyi unuttuğunda, gökte ay kaçacak bir yer arayıp da bulamadığında, bir gece onu öpmeden önce “işte hepsi bu,” diyeceksin viskiye bulanmış şarkıyı ona uzatırken, “yirmi yıl.”

  Silvert Höyem / My Thieving Heart

Lautréamont’u Öpmek

İşte orda orda avucunuzda şey!

Saklanıyorum yabancı bir ay bu;

Işığı yılgın eti hırpalayan.

Orda bir yerde şey!

Şeylerin ayartıcı bataklığına yürüyorum..

-Kurbağa! diyorum,

Duyuyor musunuz?

Bakışlarınız yok

Karanlığınızda değilsiniz yalnız.

Orda birileri, bak işte!

Şu yığınlar artıyor artıyor,

Bak yine birileri daha

İşte izbe siluet birden bire…

Olmayan orda yine, hep orda!

Yılgınca sesleniyorum;

-Yorulmaz mı durmadan

Çoğalan elleriniz ayaklarınız?

Yas Masalı

Yaşam, gecenin konusudur.

Gündüz Vassaf

Eğilip bükülen bir tanrının merhametinde gibiydim uzun zamandır, yaşanamayanlar bir kuyunun içine dolarken üzerimden dokuz yıl geçmiş. Hatırlamıyorsun diyorlar, hatırlamıyorsun, uyuyordun diyorlar, uyuyorsun. Kendinden kaçmak isteyen kocaman bir ağacın gövdesine hapsolmuş bir reçine gibi her şey, yapışkan ve yer çekimine kanmış. Akıyor?  Kanım vücudumdaki bir kara delikten diğerine bağlanıyor ve ben buradan aktıkça başka bir yerlerde doluyor olmalı diye düşündürüyor. Kendimi kendimle dolduruyorum, onu kendimden başka bir yerde yaşatmaya çalışıyorum. Yaşıyor? Hatırlayamadığım tüm sözler için bir kısa ıııı sesi verip sessizliği essizlikle cezalandırıyorum. Bir, Kısa, Es, Sus! Birdirbir kaça eşittir? Soruyorum! Yek, two, üç. Sorma! Cevaplar yerine cezalar! Kesiliyor. Kırmızı bir duman kapının kilidini zorluyor ve ince bir delikten içimize işler gibi zaman, bize toplum baskılı tişörtler ile başka isimler giydiriyor. Birbirine benzeyen odalarda hapsoluyoruz ve bu dumanı solurken ben, cezaların iç çamaşırları gibi içime işlediğini ve hatta tenimden de içerilere girdiğini ve artık çıplak dahi hissedemediğimi çünkü masallardaki fok balıklarının yeryüzünde dans edebilmek için derilerini çıkardıklarında yedi mevsimin sonunda etlerinin kuruyup pul pul döküldüğünü göremediklerini. Unutuyorum? Geçe yaklaştıkça karanlığa kalır gibiydi masalların endişesi, kanma! Başlığında kırmızının kanı, külden kedilerin yalanı ki ateşin cezasıdır bize. Kendini bulmak için aynalara sordun, güzelsin dedi, Bulma! Aynaların sırları bozulunca gerçekleri göstermediğini, biliyordun. Süveyda yolların, kapalı, ve ruhun bir penceresi diğerini bekliyor cereyanda kalsın diye.

Suyu beklerken ateşe daldın ama yanmayı da başaramadın. Kalıcı dövmeler gibi karadutların gölgesinde şimdi, renk vermeyen bir adam, rengini veren dutlara inat, silmeye çalıştıkça her yere bulaşan ve çıkmayacak diye düşündüğün bir mürdüme dönüyor. Dudağımda utangaç bir selam hissi, merhaba desem geçecek gibi. Onun yerine şarkılar mırıldanıyor, buralardan nasıl geçmek gerektiğini bilemiyor ve Jokond’a artık yalnızca rüyasında. Kavuşuyor? ‘Şen şarkılar gibi üzüntülüdür o’, tarifi mümkündür, Ah! Gülen kadınım, uykundan uyan. Anlatamadığın her şey gecenin konusudur. Bu, gündüze bir cevaptır.

And just as sure
One and one is two
(Beth Hart-Joe Bonamassa/ I’ll take care of you)

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.