Menü Kapat

Kategori: anlamsız (sayfa 1 / 26)

Çamurdan kaplıyım

Doğduğum ve büyüdüğüm andan itibaren tarihim yazılmaya başlandı. Attığım ilk adım, beğenmediğim her yemek, bacaklarımdaki her yara izi kayda geçsin. Yaptığım ilk hata, bu hatanın acısını çekişim, acemilikle söylenen içi boş havalı sözler de kayda geçsin.

Beş yaşım, on yaşım, yirmi yaşım

ve dönüm noktalarım.

Sürekli yaptığım hatalarım,

Her biri benim üzerimi sıvadığım çamur topaklarım.

Büyümek çirkin bir şey olsa gerek ki, en son yaptığım hatalar iyice çirkinleştirdi beni.  Aynadaki yansımama bakıyorum. Üstüm başım çamurdan kalıntılarla örtünmüş. Ayaktan kafaya sadece gözlerim açık kalmış. Aklımda artık detayların bir öneminin kalmadığını düşündüm. Yağlı çamur sadece kendisini gösteriyordu. Artık yüzümün ve giydiğim kıyafetlerin bir anlamı kalmamıştı. Sahip olduğum iyelikler birer birer çamurun içinde kaybolup gitmişti. Ne düzgün bir insan ne hoş güler yüzlüydüm. Siyah beyaz veya sarıda değildim. Buğday tenli kumral saçlı değil çamur tenli çamur saçlıydım. Çamurdan bir beyefendiydim. Dışarıda benimle caddede yürüyen, benim ile parkta oturan insanlar gözlerini bana çevirmiş bakınıyorlar ve elleri ile beni göstererek birer birer tuhaflıyorlar.  Bütün bunların dışında konuşmama izin verilmeden ayıplanıyorum. Kimisi deney yaptığımı zannedip meraktan soru soruyor, kimisi çamurlanmamak için yolunu değiştiriyor, kimisi de dükkanının penceresinden bir sonraki hareketimi tahmin etmeye çalışıyordu. Başka bir caddede yine insanların bana bakmasını seyrediyorum. Bir tahminde bulunup kim olduğumu anlamak için çabalıyorlar, bulamayınca da gerisin geriye dönüp yine uzaklaşıyorlar. Bedenim artık çamur olmuş durumda. Kimseyle aynılıklar ve benzerlikler taşımıyorum. İşler benim için tersten gidiyor. Umursanmıyor, algılanmıyorum. Küçük bir taburenin üzerinde birkaç ihtimali gözden geçirmek için oturdum. Kaldığım ikilem cevabını hiç vermek istemeyeceğim kadar korkutuyordu beni. Ya üzerimize yağdırılan esrar yağmurunda ıslanıp bir kenara bırakacaktım ya da yağmur sonrasındaki güneşte kendi kabuğuma sarılacaktım.

Cahilliğin kavurucu sıcaklığında çamurdan kalıpla büyüdüm.

UFAK TEFEK FAŞİZM VE ELEŞTİRİ KABULÜ

Ben, herkesin içinde hazırda bekleyen ve bir olayla veyahut ufak bir tartışmayla ortaya çıkan faşizme inanıyorum. Sosyalist bir partinin ya da örgütün sözcüsü sizi ─ sadece görünüşünüzden dolayı yozlaşmış olarak yaftalayabilir ya da tırnak içindeki kendilerini entelektüel diye tanımlayan insanlar ufak bir eleştiri karşısında peygamber havalarına bürünebiliyorlar tabiri caizse.

Aslında toplum – kabul ettiği kötülüğe ve haksızlığa karşı; lakin bu cümleleri edenlerin haksızlık yaptığı gerçeğini maalesef değiştirmiyor. Anlayabiliyorum – insanların fikirleri değişebilir; fakat bu fikirler bir anda faşizmden sola kayınca bana garip geliyor. Zamanında darbe destekçisi olabilirken – zaman geliyor ─ tutsak bir yazar için romantik cümleler yazılabiliyor. Bunların riyakârlığını tabii ki kişi hiçbir zaman kabul edemiyor.

Peki, edebiyat dünyasındaki cüretkâr tacizci yazarlar, şairler ve editörler ne olacak? Ya da her konuda hassasiyet gösteren en ufak bir kelimede cinsiyetçi – homofobik diye yargılanıp asılmanız? Bu durumlar artık normal olarak karşılanıyor.

Ufak milliyetçilikler ve nefret suçları zararsız gibi geliyor kulağa; ancak öyle değil: ‘Araplardan nefret ediyorum – türbanlılardan nefret ediyorum – Kürtler ’den nefret ediyorum – ibnelik yapmayın ─ Adam ol ─ karı gibi davranma ─ ya onlara saygı duyuyorum ama…’’ gibi uzayıp giden bir liste var. Biliyorum ki ben de yapıyorum bunu ─ İskenderun gibi çok sesli bir yerde büyümeme rağmen Kıbrıs’ta ve İstanbul’da geçirdiğim ve hala geçirmekte olduğum zamanlar beni farkında olmadan benzer cümleleri kurar hale getirmiş. Yukarıda darbe destekçisi diye suçladığım çakma entelektüel arkadaşlardan farklı değil benim yaptığım şey de ─ çünkü milliyetçilik, az ya da çok diye sınıflandırılmamalıdır bence.

Sadece kadın çalışan isteyen işverenler, şair olduğunu söyleyerek sosyal medyadan kadınlara sevişme teklifi yapanlar, yine sosyal medyada anarşist olup, kapalı kapılar ardında devlet destekçiliği yapanlar, gay olanlar; ancak diğer yandan transfobik olanlar ─ alçak gönüllü ve erdemli olmayı marifet gibi gösterip insanları aşağılayan kendini feminist, aydınlıkçı, solcu, tiyatrocu diye tanıtanlar ve daha niceleri var olmaya devam ediyorlar.

Her şeyin ötesinde ─ çevremdekilerle ettiğim sohbetler neticesinde, aslında hepimiz böyleyiz: Gizli milliyetçilikler, ufak faşizan davranışlar – göstermelik bilgi, etiket olarak sunulmuş alçakgönüllülük, hata ve eleştiri kabul etmemek ─ nefret söylemlerini eleştirmek; fakat küfürlerde bunu dilimizden eksik etmemek.

Hepimiz bir diğerimizden çok farklı değiliz ─ önemli bir yayınevinin editöründen – queer edebiyat basan yayıncıdan veyahut sosyalist olarak kendini tanımlayan bir başka kafe sahibinden, oyuncudan, üniversitede akademisyen olarak görev yapan birinden.

Neden bir şeyi yüceltirken bir başka şeyi aşağılama ihtiyacı hissediyoruz?
Neden eleştirdiğimiz herhangi bir şeye karşı hakaret etmemiz gerekiyor?
Neden öz-eleştiri kelimesi hayatımızda sadece somut olarak var olamıyor?
Neden birini taciz etmeyi hak görüyoruz kendimizde ve bunu taciz olarak kabul edemiyoruz?
Neden unvanımız ─ davranışlarımızı meşru kılsın?

Nedenler ve cevapları hepimizin aklında, dilinde ve klavyelerimizle sosyal medyada parmaklarımızın ucunda. İster kabul edin isterseniz katıksız bir şekilde inkâra başvurun; lakin hepinizin aynası aklınızın içinde hazır ve nazır halde bekliyor sizi – dönüp ve bakın.

Bu yazıda, özellikle kişi ve kurumlar aşağılanmamıştır. Tek bir kişi bile alınganlık gösteriyorsa ─ muhtemelen o da buradaki kişilerden biridir.

Uyumsuz

Kıyas bazı şeyleri ölçmek için kullanabileceğimiz tek yöntem olabilir. Bu yüzden bu yazı kıyaslamalarla devam edecektir. Farklı olmak, farklı düşünmek pozitif bir değer olarak kabul edildiği zamanlardan bu zamana. Örneğin; ailesinin ve toplumun geleneklerine tabularına karşı bir çocuğun sorular sorması iyi bir şey olarak kabul edilirdi. Ne kadar farklı soru sorarsa onun zekasının yüksek olduğunu düşünürlerdi. Onun diğer çocuklardan ve kendilerinden farklı olması bir ayrıcalıktı. Ancak şuan gerek çocuklarda gerek yetişkin insanlarda farklı düşünmek farklı olmak bir eksiklik olarak görülüyor. Çocuk ya da birey diğerlerine ne kadar uyum sağlarsa o kadar zeki ve yetenekli kabul ediliyor. İnsanın kendi farklı yönlerini bastırıp diğerleri ile aynı olması onun için artık başarması gereken bir görev. İşte veya okulda kendini nasıl sevdirirsen, kazanmak için ne kadar fazlasını yaparsan o kadar kazanırsın. Değişen ise sadece bu değil. Diğerlerinin arasına katılırken birey, kazanmak için ahlaki değerlerini ne kadar yitirirse yitirsin önemli olan kazanmak olarak kalıyor. Yaşam şartları ve iktidar baskısı ağırlaştıkça yaşama isteği karşısında ahlak ve benlik değerleri önemini yitiriyor. Önemli olan sadece hayatta kalmak. Bunu nasıl yaptığının bir önemi yok. Gururu ile ölenler ise görmezden geliniyor. Elimizde kalan iki davranış var. Bir çocuğun yaptığı türde yapılan safça iyilik (bu çok nadir bulunuyor) diğeri ise kazanmak için yapılan stratejik kötülükler. İkisinin arasında kalan benim yerimde olan herkes yapar denilen davranışlar yok oldu. Bu bir ahlaki çöküş yazısı olarak görülebilir fakat sevindirici haber ise zaten dipteydik.

Not: Fotoğraf Cube(1997) filminden

Belana koşar adım

Saat akşam 7 civarı, evde yatıyorum. 6 aydır işsizim cebimde beş kuruş kalmadı, içimde tüm dağları aşacak bir sıkıntı bütün hayalleri yıkacak bir umutsuzluk.. Annem yemek hazırlıyor, peder haberleri izliyor, ben ise yatıyorum içimde bahsettiğim sıkıntılar ve umutsuzluklarla.. Bir telefon geldi Salim abiden. Salim abi aile dostumuz, kalendar bir adam, dedi iş var geceleri taksiye çıkar mısın? Düşünmedim fazla, yaparım abi dedim. Yarın akşam 8’de Kartal Köprüsü’nde ol dedi. Evdekilere söyledim, sevindiler ben de sevinmiştim başıboş dolaşmaktan iyidir üç beş bir şeyler girer cebime en azından… Ertesi akşam geldi, traş oldum, kareli lacivert gömleğimi giydim, bir şeyler atıştırıp çıktım. Tam 8’de buluştuk Salim abiyle, kısa bir konuşma yaptı yüzümü kara çıkartma dedi sabah 7’de alacağım taksiyi senden hasılatı fifty fifty bölüşürüz. O gece İstanbul’un Anadolu Yakası benimdi… Maltepe, Kartal, Kadıköy, Pendik yolcu al, yolcu indir, sonra tekrar yolcu al, para al, para üstü ver, sigara iç, sigara bitince at… Gece bitmişti bile. İyiydim, bana iyi olmak yaramasa bile iyiydim. Umutsuzluk değildi artık içimdeki sıkıntı da yoktu belki bir çocuğum olacak kadar mesut bile olabilirdim, ama bana bela lazımdı, iyi olmak bana yaramıyordu… Sabah buluştuk Salim abiyle verdim taksiyi aldım paranın yarısını, eve gittim annem kahvaltı hazırlıyordu peder mutluydu annem de kahvaltı hazırlamasına rağmen mutluydu herhalde sonuçta oğlu çalışıyordu artık eli ekmek tutuyordu.. Hem yan komşu Hamide’nin yeğeni Esra da büyümüştü oğlu biraz daha düzenini kursun evlilik işini de aradan çıkartacaktı, artık torun sevme yaşı gelmişti… Ertesi akşam Salim abiden taksiyi aldım yine, Salim abiyle beraber işletiyorduk arabayı, taksinin sahibini ise hiç görmedim. Böyle bir iki gün daha devam etti, rutine bağlamaya başladım artık. Ama dedim ya iyilik bana yaramaz illa başımı belaya sokmam lazım, yoksa yaşayamıyorum. Üçüncü günün sonunda aldım hasılatı elime kumar oynamaya gittim. Eskiden müdavimi olduğum o koduğumunun yerine gittim, oturdum boş bir masaya. Tanımadığım bir adam geldi oturdu masaya, kendime söz vermiştim bir iki oyun oynayıp kalkacaktım ama öyle olmadı kaybettikçe kaybettim sonunda tüm hasılatı koydum ortaya, hayatım mahvolacak ya onu da kaybettim, tüm para gitmişti, ne diyecektim Salim abiye, ne diyecektim ha? Saat gece 5 civarıydı bir köprüaltından geçerken altı tane keş gördüm hemen plan canlandı kafamda gittim laf attım onlara 4 tanesi bir güzel dövdü beni sonra biraz daha ıssız bir yere gittim yerden sert bir taş alıp arabanın ön camına vurdum, gasp edilmiştim… Sonra polisi ve Salim abiyi aradım, karakola gittim ifade verdim tinerciler beni gasp etti dedim günün hasılatı da onlarda, sonra taksinin sahibi geldi kim olsa beğenirsiniz? Beni o gün kumarda nakavt eden adam taksinin sahibiymiş meğer. Belaya koşar adım gitmişiz yalın ayak.

kafanı kaldır

bütün arkadaşların senden daha fazla eğleniyor. ayrıca senden daha iyi görünüyorlar, daha maceracılar ve daha başarılılar. eğer bütün zamanını ne kadar muhteşem, çekici ve eğlenceli bir olduğunu kayıt altına almak için harcamasaydın, çevrenden geri kalmayacak mıydın?

tabii ki hayır:
sevdiğin bir arkadaşın ile birlikte telefonunuzu evde bırakarak bir gün geçirin. hashtag’leri, story’leri, like’ları ve bildirimleri siktir edin – iyi vakit geçirip geçirmediğinizi teyit etmek için tanımadığınız birinin onayına ihtiyacınız yok. ayrıca bonus olarak mark zuckerberg’in 24 saat nerede olduğunuzu bilmesine izin vermemiş olacaksınız!

korkmayın. yapabilirsiniz.

QR KOD OLMAK

Sanallık üremektedir. Dünyada kırk yaşına gelmiş sanal bir insan yoktur. Sanal çocuklarımız vardır. Sanal çocuk olmak: Dünya’da, daha kendini var etmeden kendi ikincini yaratıp onunla zaman geçirmektir. Sanalını yaratmak için önce kendine ait olan şeyleri tüketmelisin ve tüketirken zevk almalısın. Hedonist olgun bir insan gibi zevk alarak yapılmalı. Bir diğer anlamda sosyal kişiliğini, davranışlarını ve isteklerini filtreden geçirmelisin. Bu arınma işlemi varlık olarak seni var eden gerçekliği azaltır ve parçalara ayırır. Sanal yuvan için kullanacağın kişiliğin baştan yetiştireceğin bir çocuğun içine aktarılacaktır. Sanal yuvadaki sen daha çocuksundur çünkü. Filtrelenmiş sanal kişiliğin,kendisini cihazın içinde bambaşka mesafelerin içine sokar. Kendi zamanına, kendine ait kişiselliği ve mahremiyete sahiptir. Sanal bir şehre ve şehirlerde yaratılan geleneklere sahiptir. Beslenmeye ve giyinmeye ihtiyacı vardır. Gerçek zaman ile paralel doğrultuda ilerleyen sanal zaman çelişki yaratır. Günlük olarak sınırsız sayıda çelişkiler ve bilgiler akışı, gerçekleştiği hem sanal ve hem gerçek Dünya’da bölünmüşlük yaratır. Camdan duvarların yarattığı sessizlik yanılsaması otoritesini sürdürür sanal alemde, her yer yansımadır, her yer hareket halindedir. Bu sefer insanların ve arabaların yolculuğu değil; fikirlerin, düşünceler hareket halindedir. Fikirleri taşıyan sanal çocuklar birbirlerini ezme yarışı içinde hızlı hızlı sanal dünya ile gerçek dünyayı ayıran dijital duvarın önüne koşarlar. Bütün alışveriş burada gerçekleşir. Gerçekliği teslim alan sanallık tekrar gerçek olur. Şimdi ise gerçek insan – sanal çocuğun annesi – sanal çocuğuna kaynak olarak kullanığı özelliklerini gerçek hayatında kullanacaktır. İletişim dönüştükçe bilgi de dönüşür, yerin, zamanın ve mekanın önemi kalmaz. Sürekli dolanan bilgi akışı : Üst üste yığılmış insanlara, sıkış tıkış giden otobüslere ve dolmuşlara benzer, sabahtan akşama kadar damarlarınızı sıkıştırır. Gerçek sen, sanal çocuğunu sürdürmek için sanal dünyanın içinde filtrelemeye devam eder. Bir süre sonra, filtreden geriye dijital ahlakın kalır geriye. O da neyin nesi ise artık. Davranışın elektronik tepkilere dönüşür. Elektronik tepkiler yaşamsal tepkilere dönüşür. Kaçınılmaz bir çelişki olur insan.
QR: Quick reaction.

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.