Kategori: anlamsız

Oturma Odasında Diyalog

                                                          


            “İnsan çektiği acının sebebini bilmeli. Her zaman bir şeylerin altında eziliyormuş gibi yaşamamalı.”
             “Peki, ne yapmalı? Kırık cam parçalarının üzerinde çıplak ayakla dolaşırken ya da ateşe sırtüstü düşmüşken canı acımıyormuş gibi mi yapmalı? Bazı insanlar acıları daha çok hisseder.”
             “Bazıları da gerçeklerle yaşar.”
             “Gerçekler insanın canını acıtan şeylerdir. Öyle film izlemeye benzemez. Replikleri hatırlamak güzeldir, fakat film yapılırken çekilen çilelerden bahsetmezler.”
              “Gerçek dediğin şey tek değildir.” 
              “‘Doğru tek değildir’ olmasın o?”
             “Hayır, gerçek. Gerçekler, doğrular çoktur. Nasıl tek bir hakikat olabilir ki? Bir insanın yaşadığı tüm sıkıntıların karşılığında tekliğe mahkûm olması saçma.”
              “Saçma olması gerçek olmadığı anlamına gelmiyor. Hem çektiğimiz bütün acılarla hakikatin ne ilgisi var?”
              “Acının temelinde gerçeklik var da ondan. Bütün acılar hakikidir ve bu yüzden sonsuz bir hüzünden, ucuz bir melankoliden kaçınmalıdır insan.”
              “Ben yaşamaktan çok sıkıldım. Süregelen bir kıyametin içinde sıkışmış gibiyim. Sanki aynı dağın etrafında dönen tren gibi hep aynı manzarayı görüyorum. Gördüklerim ilk seferinde güzeldi, ikincisinde nostaljik, üçüncüsünde sıradan.”
              “Sen hayatını birkaç noktaya sabitlemişsin: Başarı, mutluluk, onaylanmak. Bütün bunlara kafayı o kadar takmışsın ki hiçbir zaman yok olmuyor sadece görünmüyorlar. Aklının içinde günün belirli anlarında gördüğün bir halüsinasyon gibi karşına çıkıyorlar. Biri tarafından onaylanmadığın için, başarısız olduğun için, her zaman mutsuz hissediyorsun ve kendini haklı görüyorsun. Belki de gerçekten başaramıyorsundur ve bunu bildiğinden her zaman depresyondasın.”
              “Yaptığımın iyi bir şey olduğunu biliyorum ve onaylanmak istemiyorum. Onaylanmak zorunda bırakılıyorum, çünkü sisteme dahil olabilmek için bu şart. Kimse beni anlamıyor gibi basit bir yerden bakmıyorum. Herkes tek bir yöne sabitlenmiş ve bu beni öfkelendiriyor. Öfkenin sonuç vermediğini bildiğimden susmayı tercih edip köşeme çekilip şu an olduğu gibi pijamalarımla depresyonumu yaşamak istiyorum.”
              
“Eskiden savunduğun ideolojiye ters bir durum değil mi? Hani depresyon falan burjuva işleriydi?”
              “Artık sıkılmadın mı başkalarını solcu olmadığı için suçlamaktan?
              “Kimseyi suçlamıyorum, sadece daha önce söylediğin, savunduğun her şeyin zıttı olmayı başarabildiğini söylüyorum.”
              “En azından bir şeyi başarabilmişim işte buna da şükür.
              “Neden vazgeçtiğinizi söylemekten korkuyorsunuz? Mesela o coşkun akan seliniz artık akmıyor ve tıkanmış. Tıkayanlar da sen ve senin gibiler.”
              “Herkes bir gün vazgeçecek, bunu böyle ateşli bir devrimci gibi sanki karşında binler varmış da seni duyuyormuş gibi savunmana gerek yok”
              “Savunduğum falan yok, sadece hatırla, o zaman anne babalarınızı sistemin değirmenine su taşımakla suçlarken şimdi onlar gibi oldunuz ve bunu kabul edemiyorsunuz.”
              “Saçmalama! Durup da hükümeti desteklemiyorum. Sadece depresyonumu yaşamak istedim. Konu nasıl buraya geldi.”
              “Bence konu her zaman vazgeçmekle alâkalı. Ayrıca bilgisayarın başından destek vermekle olmuyor o söylediğin işler.”
              “Sen zamanında kılını bile kıpırdatmadın, şimdi ne oldu da solcu kesildin başıma?”
              “Ben solcu falan kesilmedim. Zamanında saçma buluyordum, şimdi de öyle düşünüyorum.”
              “O zaman ne diye suçluyorsun? Etmediğin bir mücadeleyle ilgili vazgeçenleri suçlamak çok kolay değil mi? Beni bilgisayar başında destek vermekle suçluyorsun; koltuğunda oturup hayatını bütün bu mücadeleye adamış insanları işkence gördükleri, korktukları için suçluyorsun. Sana liberal desem onların bile elle tutulur bir yanı var. Sen gamsız bir yargıçsın sadece. Senin gibiler her zaman vardı, muhtemelen olacaklar da. Nesli tükenmesi imkânsız bir türsünüz”.
              “İnsan kaybetme ihtimali olan bir savaşa girebilir, ancak kaybedeceği bir savaşa girmemeli. Herkes kaybedeceğini bilerek bu mücadelenin içinde değil mi?”
              “İnsanlar savaşmadan kaybedeceğini nereden bilecekler? Hem buna fedakârlık denir. Tabii sen nereden bileceksin…”
             “Hayır, buna salaklık denir. Ucuz kahramanlık denir. Narsist eğilim denir. Bütün halkı, insanları kurtarabileceğinize sizi inandıran neydi? Yakışıklı devrimciler, uzun parkalar ve marşlar mı? Sürüyü toplayabilmek için bir çobana her zaman ihtiyaç olmuştur. Sağda ya da solda olmanız bunu değiştirmiyor”.
              “Senden iğreniyorum bazen, nasıl bu kadar kötü olabiliyorsun?”
             “Bu kadar basit olabilir mi her şey? Ben kötüyüm yani. Neden? Çünkü bir zamanlar savunduğun değerlere sana artık nostaljik ikinci el değerlere saldırdım. Aslında saldırmadım; gerçekleri söyledim. Bunlar doğruların ötesinde.”
              “Sen bu kadar insanın haksız olabileceğini söylüyorsun.” 
             “Çoğulculuk ya da despotizm bence çizgileri çok da ayrı değil.”
              “Demokrasiyi gömelim tam olsun.”
              “Demokrasi sadece bir kelimedir, tıpkı yasa gibi. Hiçbir zaman uygulanmadı, uygulanmayacak.”
              “Lütfen, bana bu halk bunu hak ediyor deyip konuyu bağlama. Demokrasi uygulanabilirse bir anlam kazanır, herkes bunu biliyor.”
              “Herkes öyle olmasını arzuluyor, onay istiyor. Seçilmek ya da darbe. Ne farkı var? Kesin ve doğru bir sistem olsaydı her zaman işe yarardı. Bozuk saatin günde iki kere doğruyu göstermesi değil ki bu: Demokrasi!” 
              “Depresyonumla ve çoğulcu demokrasimle baş başa kalıp burjuva zevklerimi tatmin etmek istiyorum. Teşekkür ederim, good bye.”

Red Kit’in gölgesiyle vuruşmasıdır

Gölgesi suretinde

İçinde yer aldığı maceranın sonuna gelindiğinde, kötüler layığını bulduğunda, sevinen kasabalılar karmaşanın arasında bir an minnettar olmaları gereken Red Kit’i hatırlarlar ve “Red Kit nerede?” diye birbirlerine bakınırlar, yoktur. Son karede Red Kit gölgesi suretinde, tutturduğu şarkıyla (eviden uzakta kalmış yalnız bir kovboyum) güneşin battığı ufka doğru yol almaktadır, henüz gölgeleri seçilen.

Kadim bir ilerlemeyi sürdürür: “Batıya git genç adam!”.  Olay düğümü çözüldüğünde, yerleşik olana dair düzen sağlandığında, Red Kit olarak gezgin/göçebe olana yol alır; yeniden yinele(n)mek üzere (belki de ebedi dönüşe dair) henüz belir(len)memiş ifa anına doğru, belki Faustça “Eğleşsene, ne güzelsin!” denebilecek ana ve yere doğru devam eder. Faust dememişti ve göklerdeydi Faustça dursun istenilecek zaman.

Kalınamaz çünkü büyük atası Don Kişot maskarası olmuştu soytarıların kal(ın)mak zorunda olduğu yerde. Eski Dünya’dan umut ve düşler gemilerle yol aldığında Yeni olana, geride kalmıştı Don Kişot. Onun sonunda beliren umudun ve düşlerin yenilgisi olmuştu, ufuksuz ve evinde, meleklerce göğe taşınmadan.

Kant ölünceye kadar Könisberg’den, evinden hiç ayrılmadı, aynı yolları yürüdü hep, üzerinde yıldızlı gökyüzü, içinde… Red Kit’in evi neresiydi diye soracak olursanız: yıldızlı gökyüzünün altı, yatağı toprak, yorganı bulutlar, içinde ne? Hiç bil(e)medik. Red Kit’in içsel konuşmalarını bilmeyiz, içinde yer aldığı olaydan ötürü içinde olduğu kadarını biliriz. Yasa ve düzen belirdiğinde ve üstelik onun aracılığıyla tesis edildiğinde, anlarız ki onun dâhil olacağı yer değildir burası. İçindeki ahlâk ve düzen yasası değil öyleyse kuşkusuz, içindeki içinde ve gölgesi suretinde ve o (gölgesi) ilk düelloda kaybetmişti fakat ilk düello hiç yaşanmadı, hep bilinen ve hiç gerçekleşmeyen bir düello.

Silâhım, atım ve ben; böyle der eski bir kovboy şarkısı

Böyle der eski bir kovboy şarkısı ve Red Kit’in atıyla satranç oynadığı kare onun görsel alametifarikalarından bir diğeridir. Atı konuşmayı öğrenmiştir yahut atıyla konuşmayı öğrenmiştir, atı oynamayı öğrenmiştir yahut atla oynamak öğrenilmiştir.

Bu kare Red Kit’in yerleşik düzen öğesidir, anlamı kendisine içkin. Köpek sıklıkla bu düzende yer alsa bile sıklıkla bocaladığını ve nereye ait olduğunu, ne yapacağını kestiremediğini görürüz, bir şekilde rastlantısallık yahut yanlışlık eseri bu düzen içerisinde o da yer alır. Sürekli bocalar çünkü köpek evcildir ve aptallığı göçebenin yasasına uyamayışından da gelir bir nebze. O yüzden köpek kendisini ona ait hissetse de köpek onun değildir fakat bir şekilde onunladır. Sanki sekteye uğramış bir düzenin taşınması gibi maceradan maceraya o da sürüklenip durur.

O hâlde bu yalnızlık kendi imkânlarına dairdir fakat nedir?

“Tırmanıyoruz Walpurgis gecesinde Brocken dağına,

Keyfimizce yalnız kalmak için burada!”

Hakkında bildiğimiz

Neresidir gölgemizi kendimizden ayırabileceğimiz yer ve kendimizi gölgemize karışmaktan ayırabildiğimiz? Yahut daha sarih olmak gerekirse ve işin aslı soruyu da doğru sormak gerekirse hangi bakışla ayırabiliriz kendimizi gölgemizden ve gölgeye karışmış olanlardan? Platon’un mağarasından nasıl çıkılır yahut tek bir kurşun halledebilir mi bu işi?

Red Kit’in hakkında tek bildiğimiz ve ilk bildiğimiz şey budur: o gölgesinden hızlı silâh çeker. Oysa buna rağmen Joe Dalton ısrarından vazgeçmez hiç ve hiçbir kötü de . İmkânın sınırı, ışığın oyununu, kendisi eyleminden ayırt edilebilecek kadar açık seçik bir görüş hâli. Batı’da varılabilecek olan, Batı’yla varılabilecek olan. Kendisini yansımalarından ayırabilir ve ayırma imkânının bâki kalması için yansımalar düzenini terk eder. Bâki kalacak olanlar zaten kendisiyle beraberdir, gölgesi ardında kalmalıdır, önüne dikildiğinde bir kurşun.

Savaş Ortasındaki Bir Çocuğun Anıları

Ben sadece yazmak istiyordum. Sadece yazar olmak, yazmak ve yazmak. Savaşın içine girdim daha çocuk yaşta. Savaşa itildim mi denir buna bilmiyorum. Çünkü ülkem işgal altındaydı. Savaşmak ve yazmak vardı önümde. Sadece yazmak vicdani olarak bana ağır geliyordu bende savaşmayı seçtim. Ama kim savaşmak ister ki? Ben hiç istemezdim. Kan, gözyaşı.. parçalanan bedenleri toplamak ya da öldürmek karşındakini. Oysa tek hayalim yazmak ve yazar olmaktı. Beni savaşa ittiler bir nevi mecbur kaldım ben savaşmaya. Özgür bir ülke hayaliyle kan bulaştı elime. Gerekli miydi bu? Bazen evet diyorum bazen hayır. Ortadoğu’da savaşsız bir şey elde edilmeyeceği gerçeğine inanırken, ben sadece bu yaşananları romanlaştırabilirdim de, diyorum kendime. Bir bunalım, bir sıkıntı hali hep. Kaybolma hissinden bir türlü kurtulamıyorum. Bir kadın bana ya en altta ya en üstte olacaksın demişti bu yaşamda. Ben en altta mı olacağım? Olduğum konum arafta gibi. Hatta arafın ta kendisi. Ne bir hayvana benziyorum ne bir insana. Ne duyguları anlıyorum, hissediyorum ne onlarsız yapabiliyorum. Merhametimi bir köşeye bıraktığımda, başka bir köşede buluyorum, sahipleniyorum. Vicdanımla geldiğim yolda, vicdanımı kaybetmemek için geri dönüyorum. Buna geri dönmek denir mi bilmiyorum. Belki de yoldan çıktım. Yol beni yolcu olarak kabul etmedi. Ya da ben bir yolcu olarak bu yolda yürümeyi beceremedim. Ya ben bu yolda çok fazlaydım ya çok zayıf. Yolda kaldığımda hep kendi kendime güç olmaya çalıştım. Çok düştüm kendi elimden tutup kaldırdım kendimi. En son düştüğümde kendi elimden bile tutamadım. Kaçtım. Kendimi yerde bırakıp, kaçtım kendimden. Arkama dönüp baktığım oldu, kaçan kendimi yakalamaya çalışacak mıyım diye. Hiç ayağa kalkma takati bile yoktu yerdeki benim. O yüzden kaçan ben, bir sorunla karşılaşmadan kaçtı. Kaçt… bir sonuca varamadı. Vardı mı? Hayır. Kendiyle götürdüğü beş yılını kaybetti. Şiirlerini kaybetti, öykülerini kaybetti… en azından bir sokakta savrulsaydı şiirlerim, belki biri kaldırır okurdu. Biri okudu diye avunurdum. Ya şimdi? Aklıma düşmüyor bir mısra bile. Öldürüyor bu beni. Bu güne kadar yazarak ayakta durdum, ölmedim. Bütün savaşlardan hep yazar olma hayali ile sağ çıktım. Yaşama karşı, arkadaşlarıma karşı, düşmanıma karşı, kendime karşı hep savaştım. Ölmedim. Ama beş yılımı öldürdüm. Hiçbir yazdığım kalmadı. Yok. Sıfırdan başlamak önemli diyorlar. Zorluğunu bilmiyorlar. İçimdeki acıyı kaldıramıyorum bazen. Ne yazar olabildim ben, ne devrimci… ne yazdıklarımı koruyabildim, ne yerdeki beni.. şimdi aptalca bir rüzgar gibiyim. Ne ilerleyebiliyorum, ne durabiliyorum. Yaprakları sallıyorum ancak ama bir yaprağı dökecek güçte değilim. Hem yaprağı döksem yere, oturup ağlarım da. Gücüm bir yaprağa mı yetti benim, nasıl gücünü zararsız bir şeye karşı kullanırdım? Ben bir rüzgar da olamam belki. Ama onca fırtınaya göğüs gerdim. Dallarım kırıldı. Kendime tutundum ama düştüm en sonunda. Köklerim hala toprakta belki de. Yeşerir miyim bilmiyorum. Solup solmadığımın bile farkında değilim. Soluyor muyum ben? Yaşıyor muyum? Yaşam ve ölüm arasında kaldım belki de. Kimse ne yaşadığımı bilecek ne öldüğümü. Kimse ne yaşadığını bilecek ne öldüğünü. Kimse ne yaşamı tadacak ne ölümü. Kimse ne yaşam ne ölüm. Kim yaşam kim ölüm…

şehirden değil tavuktan yanayız

fotoğrafa bakınız.

oradan baktığımızda şehrin içinde olması gerekenler; insan yığınları, nesneler ve durumlar. bu üçlü, şehrin anlamı için kâfidir. aksi durum reddedilir, şaşırtır, güldürür yahut kızdırır.

bu anlamın dışında x bir anlama sahip iseniz, işiniz zor. bundan sonrası ya savaş ya da teslimiyet. burası size kalmış. teslimiyete sıcak bakmıyoruz, bu da bize.

şehrin içine dönelim. insan yığınlarının nesneler üzerinden kurdukları ve yaratmış oldukları ilişkilerin sonucu olarak şehirde var edilen zorba anlamlar/dünyası. bunlardan yana değiliz.

o’nun herhangi bir anlamıyla zorba bir anlama şekillenir şehrin anlamına katılırsınız yahut aforoz sonucu, şehrin dışında kalırsınız. şehrin dışından yanayız. şehrin içine ise kavga daveti. kavgadan yanayız.

bu zorba anlamlar dünyasında dolaşan bir tavuğu hayal ediniz. bu tavuğa göstereceğiniz tepki de yine bu anlamın içinden çıkan duygulardan herhangi birisi. çünkü; şehre yüklediğimiz anlam dışına çıkmamız, otoritemizi, ezberimizi, kutsallarımızı sarsacaktır. tavuğun bunları sarsabileceğine de inanmayabilirsiniz lâkin elinize yiyeceğiniz bir gaga darbesini hesap etmemiş olabilirsiniz, o’na acı ve gerçek diyelim. gagadan yanayız.

bugün şehrin hâli ve içinde var olan anlam, dün x anlam(ı)\ları “üzerine” kurduklarımızdı. yan yana durmayı bilmediğimiz için hep üzerine, üzerine, tahakküm. tahakkümden yana değiliz.

x’e gelelim. o, doğa ve içinde var olan her şey diyelim. biz dışındaki her şey. velhasıl, tavuğun şehirde dolaşmasını reddediyor, gülüyor, şaşırıyor yahut kızıyorsak bu ikiyüzlülüktür. sen, ben ve o; o’nun yaşam alanında koşturuyoruz. tavuktan yanayız.

aralıklar üzerine bir girizgâh

“Kendimi, insan gözünün bakış açısından, mesela bu salonda bulunanların arasında göstermek için hiçbir sebebim yok. Oysa sine-gözün mekânında, kendimi yalnızca sizin yanınızda oturuyor olarak değil, dünyanın farklı noktalarında bulunuyormuşum gibi de montajlayabilirim. Sine-gözün karşısına duvarlar ya da mesafe gibi engeller dikmeye çalışmak gülünç olur. Televizyonun bir habercisi olarak montajda bu “uzaktan görme”nin mümkün olduğunu anlamak gerek. Sadece insan gözünün gördüğü şeyin doğru olduğu fikri, insanın düşüncesinin kendi doğası tarafından çürütülmüştür.”

Dziga Vertov

İki arkadaş arasında Paik’in deyimiyle “ varoluşsal-teknolojik bakış açısından, yanıt verilmesini gerektiren, aksi takdirde iletişimin kesilmek bir yana başlamasının bile mümkün olmayacağı…” bir mekânda gerçekleşen bir sohbetin konusunu; Yılmaz Atadeniz, cehenneme giden dolmuş, Piraye Uzun, seks furyasına dâhil olmayan sınırları olan vamp aktrisler, arada Catherine Deneuve, yönetmenin-yapımcının yatak odasından geçen ve yeteneğe ne olursa olsun gölge düşüren elitler-Fatma Grik istisna ve müstesna-, Keşanlı Ali Destan’ındaki güççük hamfendi oluşturmaktadır. Sohbet Büyükdere’den başlayıp Sarıyer’e kadar yürümüş oradan da vapurla Anadolu Kavağı’na ve sonrasında otobüsle Beykoz Çayırı’na yol almıştır. Arada hiçbir şey olmamış olabilir kimi anlarda çünkü varoluşsal-teknolojik bakış açısının düzleminde bu kez iletişimin sanal mekânını sekteye yahut beklemeye uğratmak daha kolay olmaktadır, iletişim ara kesintileri de mümkün kılan bir arayüz mekânda bekleyerek gerçekleşmektedir. Sanal eş mekânda aynı anda bulunma zorunluğu yok ve birbirine müdahil olma biçimi asenkron, zamansal olarak da. Ve bunca girizgâhın bir önemi yok aslında!

Nihayetinde bu iki kişiden biri pek de mevsimi sayılmayacak bir zamanda adını düşünmeden (ama türküsünü bilerek) küçük bir kavun almaktadır ve diğeri ise Keşanlı Ali’den yola çıkarak içinden şamama geçen bir şarkıya düşüncesini vermektedir. Düşüncesini iletişim ortamına taşıdığı esnada diğeri elinde kavun (şamama) taşımaktadır ve bütün bunların aslında Fatma Grik’le ilintisi de sonsuz düzlemde bir nokta kadar yer kaplar sadece.

Olay hangi mekânda gerçekleşmektedir şimdi ve kendi zamanlarında hemhâl olunan zamanı sekteye uğratan iki kişiden arta kalan hemhâllik hangi gözün mekânında aksini bulmaktadır. Kesişmenin tuhaflığına kapılmış olmasak burada asla yakından görünmeyen ve zihinsel montaja gereksinim duyan görüntüler söz konusu değil mi? Kişisel olanların yine kendi kişiselliklerinden kuvvet bularak bir kişisel olmayan kesişim kümesinde aynı anda bulunmaklığı nasıl bir tesadüfe işaret eder? Hangi eşzamanda kişisel olarak, kişiselin dışında yaratılır bu kesişme? Tuhaf sorular ve dedim ya Fatma Grik’in bununla ilgisi de yok, ruhu şad olsun Memduh Ün’ün de haberi yok… Kesişme imkânlarını açığa çıkaran teknolojik-varoluşsal düzlem ve sine-gözün mekânında gezinen kameralı adam, gördüğüne inanma yahut anlamı buraya ait olmayanı olduğu yere ikame eden kurgu-montaj teorisyeni…

Her neyse efendim konuyu fazlaca uzatmanın gereği yok ve dedim ya Fatma Grik’in de bununla ne ilgisi ne de olan bitenden haberi var; olsa da bir kavunla ilgisini düşünseniz de açıklayamazsınız öyle kolay.

Yine de nihayete doğru Vertov’la yol almakta fayda var:

Sine-göz okulu, filmin “aralıklar” üzerine, yani imajlar arasındaki hareket üzerine inşa edilmesini öngörür… Hareket sanatının malzemeleri, öğeleri asla hareketlerin kendisi değil, aralıklardır (bir hareketten ötekine geçişler). Bir müzik notası sistemini, bir ritim ve aralık analizini andıran montaj tabloları vardır.

Tüm bu olan biten bir aralıkta cereyan etmiştir ve anlam iki olayın birleşmesini sağlayan aralıktan tecelli etmiştir. İki olay kişisel düzlemlerinde neyi içerir? Nedir orada görünen? Orada görünmezle ilintisini kuran sine-göz hangi eş zamanı ve ahengi çağırır? Üstü kalsın…

“eylem dağılmış gönül tenha çalgılar kış uykusunda
ölümün tartışılmazlığı nihayet anlaşılsa da
başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın…”*

Mümkün dünyaların en iyisinde “kişi ve kutsal”** gezinmektedir…

  • Attila İlhan
  • Simone Weil

Yorulmuşluk

Hiçbir şey değişmeyecek ama her şeyin değişme ihtimali var. Biz bu düzene dair hiçbir şeyi değiştirmek için harekete geçmiyoruz, yalnızca tikel olaylara karşı belli tepkiler getiriyoruz. Biri tecavüze mi uğramış, birisinin tek geçim kaynağı elinden mi alınmış, biz bunlara karşı çıkıyoruz artık. Bu sistemin birilerinin elinden aldıklarına, haberimiz oldukça ancak karşı çıkıyoruz, oysa bu asıl kokuşmuş düzeni bitirmemizi engelleyen şey. 

Biz tikel olaylara karşı çıkarak genel olayları onaylıyoruz, oysa ki bu tikel olaylar genel sistemin işe yaramazlığını bize gösteriyor. İnsanlar evsiz kalıyor, açlıktan ölüyor, ama biz genel sistemin hataları üzerine konuşuyoruz.

Bu sistemin entelektüelleri diyor ki evet sistem kötü; ama bunu aşacağız, ama hayır sistemin temeli belli bir grubun aç kalmasını gerektiriyor, belli bir grubun en alt tabakada kalmasını gerektiriyor. 

Bu sistem alt tabakadaki insanların ne dinlediğine ne izlediğine bile karışıyor; hayır sen arabesk dinleyemezsin, hayır sen protest dinleyemezsin, bunları dinlersen, bunları izlersen sen alt tabakadansın. Oysa bunlar bu sistemin içinde olan insanların başkaldırmaları için küçük noktalar, buralardan ancak bu insanlar nefes alabilirler.

Ancak bu meta düzenini, her şeyi satılacak bir maddeye dönüştüren düzeni başkaldırarak yıkabiliriz. Hiç kimse artık bu devrime inanmasa da, hiç kimse bu genel söyleme inanmasa bile bu hala doğru. Biz hala ezilen sınıfız. Biz hala bizi ezenlere karşı kazanacağız.

Ölüm ya da yaşam.

Artık tek seçeneğimiz bu.