Menü Kapat

Kategori: anlamsız (sayfa 1 / 24)

Yalnız olana öğütler

Yalnız olan yalnızca yalnızlığını
Bilmesi yetmez
Bilmeli ki yalnız olan yalnızdır
Kendine iyi bakmalı ki hasta olmamalı
Onun bir yerlerden gelecek
Parası yoktur
Geç kalmamalı işine
Mobbing ve yorgunluk
Değecek tenine
Ama yalnız olan
Sadece kendine yalnız değil
Tüm dünyadan sıyırmıştır kendini
Ama bunlardan yakınmamalı kimseye
Yalnız olan yalnızdır kendi bedeninde
Çok gece sarhoş olacaksa da
Bulmalı evin yolunu
Bilmeli ki yalnızlık geçecek bir hastalık değildir
Bir tavırdır bazen
Ya da bir kader
Yalnız olan kaptırmamalı hiç bir şeye
Hiç kimseye
Kendi en büyük hazinesidir
En büyük çöplüğü
Yalnızlık onun en büyük vasfıdır
Hep hayal kurmalı
Yoksa ölecektir
Yine de hayalllerin hayal olduğunu bilmeli
Yalnız olan özgürlüğünün sınırlarını bilmeli
Yalnız olan yazmalı
Ama bunlardan bir beklentisi olmamalı
Yalnız olan
Unutmamalı kendini
Ne kadar yakın görünse de
Başka bir hayat
Ama yalnız olan yalnızdır
Herkesten  özgürdür görünse bile
Hapishanesi kendisidir
Sınırlarını kendi belirlediği

Ben Morrison olmak istemezdim

Tahminim şu ki insanoğlunun hayattan beklentileri evrendeki gezegen sayısından fazladır. Bir örnek vermem gerekirse mesela ben ünlü olmak istemem ya da sahneden aşağıya seyirci atmak. Bence Jim Morrison da istemezdi ama oldu işte.

Her neyse Morrison maceram başladığında mevcut iktidar partisi henüz bir parti bile değildi, ilk defa dağlarda kırlarda kamp yapan bir kaç hippi’den duyduğum, beni mutluysam daha mutlu, üzgünsem daha üzgün bir ruh haline sürükleyen tuhaf adamdı Morrison.

Biraz daha büyüdükçe biraz daha ona benzemeye başlıyordum ta ki 8/4 bir işe girip yaşlanmayı bekleyene kadar. “Düzen ve Morrison”, sanırım her şey hakkında yazabilecek kadar yetenekli olan bu adam bile bu sıfatı ve bu ismi yan yana kullanamazdı. Ben de öyle düşündüm ve yeni hayatıma alışmaya başladım fakat tek bir gün tatili olan biz asgari kesimin en sevdiği şeylerden biri özüne, doğaya sadece 1 günlüğüne dönebilmesidir.

Doğaya dönüş içe dönüştür, insan zihninin sonsuzluğu 1.2m’lik kaldırımlarda düzenli adımlar ile ilerleyebilmek, araçları seyredip trafiği tahmin etmek veya tokilerin arasından gökyüzünü görebilmeyi ümit etmek kadar ufak işlerle hiç bir zaman ilgilenmemişti. Örneğin Morrison’a ilham veren bir çiçeğin güzelliğini ben de fark edebilirdim, ancak okulda fizik, iş hayatımda hırs, aparmanımda ise bahçe olmadığını gördüm.

Sonra ben istemezmiydim deniz kenarında, doğayla bütünleşmiş bir evde hayalini kurduğum bir hayatı? Ancak insanoğlunun yalnızca insan olduğu için görmesi gereken saygıyı dahi kazanılması gereken bir değer olarak gören bir cemiyette nasıl olurda o çok kutsal görevlerimi bırakıp da hayallerimin peşinde peşi sıra kürek çekeyim?

Gençlerden içinde bulundukları cemiyete ekonomik olarak katkı bekleyen bu güruhun anlamadığı şey değeri olmayan suretlere değer biçmesidir. Örneğin Göbeklitepe’yi önemli kılan nokta tarihte ki ilk ibadet yeri olmasıdır, 10.000 yıldır ayakta durabilmesinin yegane sebebi budur, peki 500 yıl sonra yaşayan toplum için doğası katledilmiş, denizi zehirlenmiş ve ormanları yok olmuş sahil kenarındaki 5 yıldızlı bir otelin değeri ne olacaktır? İşte saygı değer büyüklerimin anlamadığı nokta budur, doğanın bozulan dengesini düzeltebilmek, seçim döneminde kat çıkmak kadar basit bir iş değildir.

Benim neslim için 68 kuşağı anarşist, Woodstock ütopya, aşk ise yatağıma peşi sıra daha çok insan girmesi demek, kariyer desem insanları kontrol edebilmek, hadi sizde gurur deseniz okumadığım kağıtlara imza atarak son onayı vermektir derdim.

Peki ama 2-3 kuşak öncesi nice Jimler ve Morrisonlar tüm dünyada kendi inandıkları doğruları, karşıt görüşlerini ve geleceğini bu denli savunabilmiş, yalnızken hayal etmiş ve hayallerini topluluk olarak gerçekleştirmişken, bizim kendimizi hala arayışımız neden? Aşağı yukarı 70 yıllık ömrümüzü 27’sinde ölenler kadar yaşayamamak nasıl bir hayal kırıklığıdır.

İşte bu yüzden ben Jim olsam Morrison olmak istemezdim, sıradan bir Jim olurdum, hayallerimi hayal, yanlışlarımı ise doğru olarak yaşar giderdim. Çünkü benim neslim için önemli olan göz önünde olmak ve başka hiç birşey yapmamaktır. Sıradan bir Jim isen kimse senden nefret etmez…

Körelmiş Sloganlar

Kitle hareketlerinin güç ve devinim kazanmasının sebeplerinden biri, umutlarımızın yerini almasıdır. Bu yem, özellikle terakki fikrinin yaygın olduğu bir toplumda aktiftir. Terakki kavramı, akıllarımızda yarının vasıflarıyla birlikte büyük bir yer kaplar: oysa yalancı güneşin farkına varıldığında oluşacak memnuniyetsizliğin son derece acı verici olduğu açıktır. Hermann Rauschning, Adolf Hitler öncesi Almanya’dan şöyle bahseder: “Bir çıkmazda olduğumuz duygusu, kaybettiğimiz savaşın acılarından sonra katlanmak zorunda kaldığımız en kötü şeydi”. Modern toplumda, insanları yeteri kadar izole ederseniz umutsuzca yaşayabilirler. Bu sebeple kitlesel hareketler genellikle katılımcılarını şatafatlı sloganlar ile aldatmakla suçlanır: Gelecek için umutlar aracılığıyla şimdiki zamanın tadını çıkarma ihtimalinden yoksun bırakılırlar. Ama tatmin olmayan birey için, zamanın şimdiki ile dönüşümü bozulabilir: Mevcut olan konforu ve zevki geri getiremez. Bu noktada yemler ve körelmiş sloganlar tepkimeye girer… Velhasılıkelam, All Power To The People!

Fikirler Fikri

Plato, diyalektik yoluyla, düşünme ruhunun, varolanın sonsuz prototipleri olan “fikirler” e geri döndüğüne inanır. Plato’nun öğretilerine göre, fikir dünyası, bağımsız olarak, şeylerin dünyasından ve insan düşüncelerinden bağımsız olarak var olur. Onların varlığı sonsuz barıştır. Fikir dünyası, duyusal dünyadan ayrı olarak, uzayabilen özel bir alan içinde. Platon’un fikirler fikri, her zaman değişmez olan ortak kavramlar fikrinden başka bir şey değildir; ama onlar, bağımsız varlıkların, gerçek varlıkların, nesnelerden ayrı olduklarını düşünüyorlar. Bunlar insani düşünceler değildir ve bunlar bile bir ilahın düşünceleri değildir; Bunlar, özellikle şeylerin dünyasının nesnelerinden var olan gerçek nesnelerdir; Bunlar, duygularla değil, yalnızca düşünce tarafından bilinen, onlardan ayrı olarak var olan duyusal nesnelerin maddeleridir; Onlar mantıklı nesnelerin prototipleridir. Onların sayısı sonsuzdur.

Plato’ya göre, her bir nesne sınıfı özel bir düşünceye karşılık gelir ve birçok ayrı konuda özdeş olan bir şeyin tahsisi yoluyla yapılabilecek bütün kavramlar, fikir dünyasıdır. Fikir dünyasına, yalnızca kendisine ait olan, yalnızca öznenin kendine özgü özelliklerine girmeyin. Bir fikir değil, yalnızca başka bir konudaki hiçbir şeyle özdeş olmayan şeydir; Bireysel bir konuda anlama, küçük ve sürekli olarak değiştirilebilen fikir dünyasına yabancıdır.

Var olan ve nihai düşünmenin en yüksek ilkesi, şimdiki gibi, mutlak, Platon (“Devlet” tezi’nde) “iyi fikir” olarak belirtilir; Görünür güneşte olduğu gibi görünmez bir fikir dünyasında; tüm varlığın ve tüm bilginin kaynağıdır. Yunan atasözünde “iyilik fikri” ifadesinin belirsizliği söz konusudur. Bununla birlikte, bu terimin Platon’un Tanrı kavramına ya da “iyilik fikrine” manevi bir varlık olan makul, ancak gereklilik yasalarından tamamen arınmış olmamasına dair ilahi ilkesi olduğuna eşdeğer bir şüphe yoktur.

Diyalektik çalışmasının konusu, gerçekten var olan, fikir dünyasıdır. Fiziğin konusu şeylerin dünyasıdır: duyusal varlık, ortaya çıkma ve değişim dünyası. Bu duyusal varlık, yalnızca gerçeklerin varlığını tasvir eden ana hatları olan bir gölge, sadece fikirlerin dünyasının hayaletidir. Nesnelerin dünyasının duygusal nesneleri, fikirlerin tam bir göstergesi olamaz; Bu fikir yalnızca belli belirsiz bir biçimde yansıtılır; duyusal tezahürlerinde, şeylerin dünyasının birçok nesnesine bölünür ve özü, maddenin örtüleri tarafından kapalıdır. Platon’un diyaloglarından biri olan Timaeus’un, tüm duyusal olayların ortak bir alt tabakası olduğu, tüm duyusal nesnelerin oluşturulduğu ve kurucu kısımlarının yeniden ayrıştığı; Sonsuz değişim döngüsünde olan şeylerin dünyasının bu genel malzemesi, fikirlerden ve duyusal olaylardan özel bir şeydir.

Nesnelerin dünyasındaki tüm maddi nesneler, yalnızca bu ortak, biçimsiz alt katmanın tezahür biçimleridir, görünmez, belirli niteliklere sahip değildir, ancak tüm şekilleri alabilirler. O, “boşluk”, ortaya çıkan her şeyin bir odasıdır, fakat kendisi, başlangıcı, sonsuzdur. Platon’un felsefesinin araştırmacıları, şeylerin dünyasının bu alt tabakasının tam olarak nasıl anlaşılması gerektiğine dair görüşlerinde farklıdır. Bazıları, Platon’un onu, evrenin ortaya çıkışından önce var olan, düzensiz bir şekilde endişelendiren ve düzensiz harekete, duyusal dünyanın tüm unsurlarının belirsiz biçimlerine ve niteliklerine karışan sonsuz bir madde olarak hayal ettiğini; diğerlerine göre, bu şeylerin tüm dünyasının ortak alt alanı uzamdır. Araştırmacılar ve Platon’un duyusal temsiller hakkında ne düşündüğü sorusu, sorunu düzensiz bir şekilde çözmektedir. Bazılarının görüşüne göre, bu temsilleri öznel düşünceler, şeylerin duyusal dünyası olarak gördü, yalnızca belirsiz bir hayal ürünü; başkalarına göre, dış nesneler hakkındaki fikirlerin niteliğinin, bu nesnelerin nitelikleri tarafından belirlendiğine, yani insan yaşamının dışındaki duyusal nesnelerin varlığına atfedildiğine inanıyordu.

Biçimsiz bir alt tabakadan gelen şeylerin duyusal dünyası, sürekli modifikasyon sürecindedir. Maddi dünyanın fenomenlerinin bu değişkenliğinde, ne duyguyu ne de düşünmeyi kalıcı bir şey kavrayamaz; maddi fenomenlerin gerçekten var olan unsuru, sadece fikirlerle onlara sunulan şeydir. Gerçekten sadece bir fikir dünyası vardır; şeylerin dünyasının fenomenleri, gerçekte var olan, ama gerçekliğe sahip olmayan, gerçek bir varoluşu olmayan, sadece fikirlerin gölgesidir.

can sıkıntısı

Bu hayata acele etmeden,
Dünyada hiçbir şey sevilmiyor ki zaten,
beyaz bi’ maskeden bakıyorum
solgun, benekli bu hayata.

İnsanın, “ötekinde” bir amaca ihtiyacı vardır. Hedef yoksa veya harekete geçmek imkansızsa, kişi can sıkıntısı, ıstırap, umutsuzluk, depresyon gibi acı verici birtakım durumlarla karşılaşır. İnsanın, can sıkıntısından ölmemek için figüratif ya da gerçek anlamda amaçlara sahip olması hayati derecede önemlidir. Sıkıntı B. Hubner tarafından ihtiyaçların metafizik ihtiyacı veya hareketin kendisi için harekete duyulan ihtiyaç olarak tanımlanır. Sıkıntı insanı hayvanlardan önemli ölçüde ayırır. B. Hubner’e göre, “insan canı sıkılabilen bir hayvandır”. “… Sıkıntı, insanları genel olarak anlamanın anahtarıdır.”

gerçeklik, hayal gücünün kısırlığı ve black mirror

kendini geleceğin zorunlu bir öngörüsü olarak sunan black mirror adlı dizi kısa bir sürede hemen hemen herkesi kendine hayran bıraktı. kurgusu hakkındaki yorumlar olağanüstü olduğu yönündeydi. ancak gerek black mirror olsun  gerek diğer yapımlar olsun içinde geleceği yada fantasyayı barındıran popüler tüm yapımların içinde ilk başta farkedilemeyen bir eksiklik ortaya çıkıyor. adına kültür yada başka bir isim de verebiliriz. geleceğin ekonomik yada sosyal yapıları bu yapımlar içinde sadece yöntemsel  bir değişikliğe uğruyor. kurgu konusunda kendini aşan hayal gücü  diğer alanlarda kısır kalıyor, gelecekte bir uzay gemisinde kıskançlık halâ devam ediyor, cinsiyet rolleri aynı kalıyor, ekonomik ilişkilerin sadece tekniği değişiyor, kapitalizmin kapitalizm olarak kalıyor. ne kadar düşüncemizin özgür olduğunu düşünsek de hayal gücümüzün bile aslında başka türlü düşünmeye engellendiğini görüyoruz. bu da bizi geçmişin polisiye dizilerini ışın silahlarıyla izlemek gibi bir etkide bırakıyor. eğer bir karşılaştırma yaparsak ursula, calvino ve popüler yapımları arasında ursula’nın dünyalarında aynı zamanda farklı kültürleri de yarattığını hayal gücünün önüne ket vurmadığını görürüz. black mirror yani bir tür gelecekteki gerçeği gösteren ekran ayna. peki bu gerçek nedir? kapitalizm aynı şekilde devam edecek başka türlü düşünmeyin diyen bir ayna. gerçekliği tek başına ele alırsak önceden kaynağını tanrıdan alan illüzyonu içinde barındıran bir gerçeklikten söz etmemiz gerekir. eğer gerçekçilikten bahsediyorsak gerçekliğin var olabilmesi için üstünün illüzyonla örtülü olması gerekiyordu – bu da tanrıydı. tanrın ölmesi ile insan dünya ile başbaşa kaldı. artık ne illüzyon ne de gerçeklik var. insan bilinci dünyanın gerçeği yansıtan bir aynaydı ancak kendi de dünyanın bir parçası olan ayna, asla  gerçeğin tamamını gösteremez.

“ayna aşamasından sanal gerçekliğe özgü total ekran (tüm gerçekliğe görüntüler üzerinden yaklaşma) aşamasına geçildiğinde aradaki bu spekülatif fark daha da büyümektedir.” j.baudrillard

buradan sonra bizi başka türlü düşünmemizi engelleyen şey ise sanal gerçekliğin ta kendisidir. var olmayan bir gerçeklik içinde kurulan bu sanal gerçeklik. insanı hayal gücünden mahrum eden tanrının ölmesi ile tahtına insandan gücünü alan “nesnel gerçeklik.” gerçekliğin insana dayandığı çağın ilerisinde, sanal gerçeklikle iç içeyiz artık. gerçeğin de yalanın da iktidar tarafından belirlendiğini unutmamak gerekir.

etkilenilen, esinlenilen isimler; jean baudrillard, yaşar çabuklu.

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.