Menü Kapat

Kategori: anlamsız (sayfa 1 / 25)

Kendi kendine kediler

Kedileri sevip sevmediğimi bilmiyorum. Sadece sokağın köşesini döndüğünde kedilerin insana dönüştüklerini düşünürüm…

İlk defa kendini ısıtmak isteyen bir sokak kedisinin ayakkabılarımın önünde belirişine tanık olmuştum. Kılları dökülmüştü bizim gibi. Donuk derisi ve benleri okunabiliyordu. Yaz gecelerinin serinliğinde büyümemişti sanırım. Isıtmak için kucağıma aldım ama montumun içine kadar sokulmasına izin vermemiştim. O da tırnaklarını soğuk keten montumun üzerine takıp durdu. Durması için konuşamazdım değil mi? Kucağımda titremeye başladı. Eldivenimi çıkarıp sol elimle sırtının sadece üçte birini örttüm. Bir saat kadar ikimizde hareketsiz kaldık. Isınıp kemikleri kucağımda hareket etmeye başladığında sol elimin altından öylece kayıp parkın kaldırımlarına atladı. Yavaş yavaş sokak lambasının arkasından gidince gördüm. Yırtık kazaklı, yamalı pantolonuyla yorulmuş bir gezgindi.

Evimde oturmuşken göbeğime çöküp başını kucağıma sinmiş kedileri rahatsız etmesem de kendine has bıyıkları olanların aldığı kokudan titreyerek kedimi yerinden sıçratıyor. Biraz zamanla tanıyorum kedileri ve dönüştükleri şeyleri. Sakince arka ayaklarını yere değmeden bir kez daha ön ayakları üzerinde zıplayarak odayı terk ediyor. Görülmesi gereken bir denge göstergesi. Kucağımdan zıplarken kavradığı karnımda açık yaralar bıraktı. Alışabileceğim hareketlerden bir tanesi. Huysuzca halıya zıpladıktan sonra yakalayamazdım artık. Kollarımın ulaşıp tarayabileceği mesafeyi çoktan geçti. Odada oluşan sessizliğin ve hareketsizliğin tadını çıkarıp kalkacaktım bende. Kalkıp aramaya gidecektim kediyi. Sakince diğer odaya girip özel yaşamını görecektim. Halının üstüne uzanmış, yalnız kalmak isteyen, vücudunda kalan gecenin yorgunluğunu dışarı salan öğrenciydi.

Kedilerin, sokak kedilerinin çırılçıplak dolaştığı kaldırımlarda insana dönüştüklerini hayal ederim. Evsiz kediler şehrin ışıkları altına ve karton kutuların içinde evsiz insanlara yanaşır yeraltı treni çıkışını kontrol eder. Yukarı kim çıkıyor aşağıya kim iniyor, dikkatlice insanları izler. Durağa gelen otobüslere kulak verir ve yanından gelip geçen insanlara rağmen kartonunu tırmalamaya devam eder. Gece olunca devriye gezen bekçinin arkasından işer. İş çıkışı sokakta yürürken merak ederim, sokakta insanlarla beraber yürüyen bir sokak kedisi, kendine has mırıldanışı ile, sürtüne sürtüne geçip sokak sanatçısı gibi izini bıraktığı ne kadar çok duvar vardır!

Her gün insanın gibi davranan bu kedileri tanımayı ve dönüştükleri şeyleri hep merak ederim.

Gayrimuntazam

Sadece buradayım diyordum. Hiç bir şey yapmadan. Plastikten şemsiyenin altında, masaya dizini yaslamış, olan biteni izlemekteydim. Bir şekilde bir düzen ve tekrar eyleminin içinde insanlar arabalarıyla yokuşu çıkarken hızlanıyor, giderek hızlanıyordu. Yürüyenleri düzenle takip ediyordum. Gözümde bulanıklaşarak kaldırımdan uzaklaşıyorlar. Bulundukları mekanların arkalarında boşluk bırakıyorlar. Kaldırımlarda, ağaçlarda ve havada. Git gide değişim… Kafama dank etti: Varlıklar olmadıkları yerleri kendileri yaratıyorlar.

İnsanlar uzaklaşıp yok oldukça boş kalan kaldırımlar kendileri olmayı daha iyi gösteriyor. Var olan kaldırımın sadece kendisi kalınca, sesler kesilmeye, dışarısı da zamanla değişime uğruyor. Kaldırım olmak dışında da buradalar. Sadece katı ve yalın sertlikleriyle duramıyorlar. Var olan boşluk, bulunduğu sürecinin içinde sürekli kafa boşluğuma imgeler sunup kendisini yeniden tanımlıyor. Burada olmasının ikincil ve üçüncül sebeleri var. Olduğu gibi kalamaz. Zaman geçtikçe kaldırımın dışında kalan boşluk, kendisine anlamlar eklemek zorunda. Çünkü her gün, insan, kaldırımlar ve diğer mekanlar üzerindeki düzenini devam ettiyor. Kaldırımı boğuyor, sarsıyor, bekletiyor, yormaya ve sıkıştırmaya devam ediyor. Sürekli aralıklarla değiştiriyor. Çünkü düzenli yer diye bir şey yok. Düzmece var. Bir araya gelmiş düzmeceler var. Düzmeceler düzensizce sürer gider. İkincil ve üçüncül anlamlar düzeni bozar. Boşlukta da buradayım hissi uyandırır.

Yanımdan geçen arabalar başka bir şey olmaksızın buradayım diyor, ruhsuz olmasına rağmen. Kaldırımın anlamı türüyor, sadece üstüne basılmasına rağmen. Durak olduğu bilinmeyen yerde otobüs bekleyenler buradayım diyor. Geç kalmasına rağmen. Ağaç buradayım diyor, altındaki gölgesinde duraksandığı için. Sadece orada oldukları için içinler. Kimseler demiyor, sadece ben burdayım diyor.

Hastalıklı Bedenden Kadın Bedenine: Tüberküloz

Susan Sontag, “Metafor Olarak Hastalık” adlı kitabında tüberkülozun 18.yy’ın ortalarında romantik çağrışımlar edindiğini belirtiyor. Hayal kırıklığının enkazı olarak da nitelendirilen bu hastalık, daima lirik bir ölümle eş tutuluyordu. Özellikle kanser gibi insan bedenine saldıran bir şekilde değil de insanı içten içe tüketen bir hastalık şeklinde tasavvur ediliyordu. Kanser şiire konu olmazken, tüberküloz şairane görülüyordu. Bergman’ın Çığlıklar ve Fısıltılar filmindeki kız kardeş de kanserden dolayı utanç verici bir şekilde, ıstırap çekerek ölüyordu. Oysa Dickens, Nicholas Nickleby’de tüberkülozu ölümü incelten bir hastalık olarak tanımlıyordu. Bu sebepledir ki şiddetli tutku ve aşk için ‘hastalıklı aşk’ ve ‘tüketip bitiren aşk’ gibi kavramlar kullanılır ve bunların kökeni tüberkülozun romantikleştirildiği döneme kadar uzanır. Sontag’a göre tüberkülozun romantikleştirilmesi, benliği bir imaj olarak öne çıkaran modern yönelişin ilk örneğidir. Tüberkülozlu görünüş, bir seçkinlik ve asalet belirtisi sayıldığı için çekici de bulunuyordu. Solgun ve güçten kuvvetten kesilmiş görünmek moda haline gelmiş ve tüberkülozlu görünüş bir seçkinlik ve asalet belirtisi sayılmaya başlamıştır.

Sontag sonuç olarak şunu söylüyor: 20.yy’da kadın modası yani ince bir vücuda sahip olma kültü, 18 ve 19.yy’daki tüberkülozun romantikleştirilmesi metaforuyla yakından ilişikilidir. Göz alıcı bir zaafiyeti, üstün bir duyarlılığı simgeleyen bu tüberkülozlu görünüş, zaman geçtikçe kadınların ideal görünüşü haline geldi; oysa 19.yy’ın büyük adamları giderek şişmanlıyorlar, sanayi imparatorlukları kuruyorlar, yüzlerce roman kaleme alıyorlar, savaşlar yapıyorlar ve kıtaları yağmalıyorlardı.

Hiçliğin Çağrısı

nereden gelip nereye gittiğimizi bilmiyorum. anlamıyorum bir şeye tutunabilip yaşamı sevenleri. her an her saniye yaptığı eylem ne olursa olsun beyninin ortasında kara delik açılıp da varoluşa dair her şeyin mutlak vakumda çekilmediği tüm insanlardan korkarım. ben böyleyim çünkü.  birinci gelen organik protein kapsüllü spermin sonucu o grotesk uzuvları ve kemik üstü et sandviçiyle uzayda “var” olan insan denen karbon bazlı zebanilik.

tüm kavramların, gezegenler arası seminal boşlukta sessiz bir hiçlikte yok olup gittiği bu çıldırtıcı anlamsızlıkta, hala bizi hayatta tutan nedir? bir umut, manevi-metafiziksel bir olgu mu yoksa tamamen genetik bir hayatta kalma dürtüsü mü?

tüm homo sapiensler etten kemikten, kusurlu yaratıklar olduğu halde birbirine bu kadar tutunmasını sağlayan şey nedir? galiba bilinemeyen, varoluşun tanımsız anlamsızlığına duyulan korku bir tutkal görevi görüyor. yoksa sevgi diye bir şey nasıl mümkün olur? organik dışkılar bırakan iki kaba yığın birbirini nasıl sevebilir? eğer böyle bir şey oluyorsa hakikaten ortada akıl mantık almaz bir anormallikte kozmik bir çılgınlık var demektir.

o tüm topluma enjekte edilen; bir ailenin, bir işinin, eşinin, çocuklarının vs. olmasının yaratması gereken sözde mutluluk hayalleri…  karşılığında yaşanan ve yaşatılan onca zulüm, şiddet, taciz, tecavüz … tezatlığın tanrıları. çelişkinin hokkabazları. hepsi genetik determinizmle örülmüş rollerini oynar ama duyabilenler için kulakları hiçliğin çağrısı kulakları tırmalar.

görebilenlerin göz altları mosmordur. uykusuzluktan, yorgunluktan. iğrenç sosyal korku illüzyonunu görebildiği için. ama yeterince eylem yapamadığı için. tüm insani biyokimyasal itkilerin deterministik bir kukla insanlık oluşturma eğilimine karşı özgür irade yanılsamasının sönüp gitmek üzere olan titrek bir alev olduğunu farketmesinden…

duyabilenler insan denen canavarın çabalarının altındaki anlamsızlığı zebanilerin fısıltılarında bulur. duyabilenlerin uykuları hafif, kulakları keskindir, hiçliğin çağrısı daima onları o tanımsız, tanımlanamayacak dehşetlerin kafir tanrılarıyla dolu cehennemi kara deliğe çağırdıkları için.

Kafana dik!

Dücane Cündioğlu’na….

Şu somut, soğuk, yırtıcı, kayıtsız, maddi-gerçekçi dünyayı, insan soyunun acınası çıkış-kurtuluş çabaları karşısında atılmış koca bir alaycı kahkaha olarak görüyorsun, biliyorum. Biliyorum çünkü bu kahkahadan ben de gocundum. Zoruma gidiyor. Utanıyorum. Neden yetişemiyorum dünya alaycılığına, neden atamıyorum bu saf-tereddütsüz yıkımın kahkahasını, neden anlamıyorum bir türlü, insan yenmeye gelmemiştir dünyayı, ne de omuzlamaya.

Bilgi türleriyle uğraşıyorsun, görüyorum. Görüyorum çünkü ben de sanıyorum, bilinebilir bir şeyler vardır: Bilinemeyecek olanın, bilinemeyecek oluşu, bilinebilir örneğin. Ve her şey, yazılıp çizilen, konuşulup inşa-ifşa edilen, sanki sınırlarına parmağıyla dokunmak, belki biraz daha ittirmek içindir. Ama daireyi neresinden tutup esnetsen, kalanı daralacak. Sırf kuramsal baksan dahi, neresinden bir baloncuk çıkarsan dairenin, önceki o eski yarıçapın darlığı yanında yalnızdır; dolayısıyla ne bir yere gönderebilir, ne de beslenebilir. O darlık da genişlesin, yetişsin diyelim yenisine. Buyur işte, yeni ve daha büyük yarıçaplı bir daire. Peki neye kıyasla, neye istinaden, neyin yanında? Hem o ‘ne’ nedir? Bilinemeyen.

Çok söz var, çok laf, çok kalabalık. Mesela matematiğin sezgi istemediğini yazmışsın bir yerde. Katılmıyorum. Neye dayanarak? Sezgici matematiğe, kuşkusuz. Bildiğimden mi? Yok. Sezgiden bahseden, sezgiye meyleden matematikçilerin söylediklerinden. Ama karşıtları da var. Belki biraz onlara eğilse insan, ona ikna olacak: Matematikte sezgiye yer olmadığı düşüncesine. Velhasıl, kanaattir her biri, bence, benim bilgi irtifamdan. Peki nasıl olacak? Susarak! Ne?

Kafana dik her ne söylediysen. Ve söylüyorsan da. Söyleme yani kısaca, sözünü iç. Söz içmek denir mesela. İçine almak, içine çekmek, iç etmek, içlemek, içselleştirmek. Dik kafana. Boştur kanaatler. Toplumsal varoluşun şartıdır belki, ama ne uğruna? Eski zaman dervişleri, abdalları ortaçağın, kalenderleri, söz bunca çok, bunca kuru, bunca yaygın ve yavan, bunca ortada, ve ayan beyan olduğu, olabildiği için yetişmiyor, yaşamıyor artık desem, ne diyeceksin? Hakikatle arandaki perde üzerine her ‘reflexion’un, o perdeye kalın, kirli, ağır bir yağ tabakası çektiğini söylesem sonra. Bir adım daha atacağım: Dünyayı, şu madde imparatorluğunu mühendislerin elinden kurtarmaya çalışmak değil, o mühendislere kendi varoluşunu gerekçelendirmek, sebebini izah etmektir meselen. Bir mana numunesi, müzelik bir ‘başka dünya ihtimali’ne indirgenerek korunmak, yaşatılmaktır gayen. Şartlara uyuyor, çeşnilik ediyorsun yani. Madde mühendislerinin manen yanlışlanmakla eğlenmediklerini mi sanıyorsun? Ki zaten yanlışlayan, iştirakçisi değil midir bu dünyanın?

İbrahim Edhem’i menkıbelerden çıkar.
Kafana dik!
Esselamün aleyküm.
Vealeyküm esselam.

Biraz Sanat Az da Ahlat Ağacı

Hiç kimsenin birbirini sevmediği ve sevmek zorunda olmadığı yer: Sanat

Düşüncenizi ayakta tutan şey – ürettiğiniz eserde tatmin olma halidir ve bunu insanlara ulaştırıp beğendirmek kişi için mühimdir. Enteresan olan ise; yazan üzerinden gidersek – eleştirdiği kitleye sattığı kitaptan gurur duyar. O yerdiği insanlar, yazanın şiir/öykü kitabını ya da romanını okudukları ve satın aldıkları zaman yazar/şair belli bir kimliğe bürünür ve bu açıkça gözlemlenir. Bunları, bilmem ne şiir gecelerinde veyahut dangalak dergi toplantılarında görebilirsiniz.

Ahlat Ağacı filminde Doğu Demirkol ile Serkan Keskin’in sahnesinde iki karaktere de hak verip aynı zamanda öfkelendim; çünkü inanıyorum ki romantiklik ve yapış yapış bir isyan komiktir. Kendini farklı diye kabul edip bunu manifesto ile süslemek beni iğrendiriyor; lakin başka bir bakış açısıyla yapanın kendisini haklı gördüğü ve eleştirdiği insanların arasında olmamak istemesi de gayet doğaldır. Sorun ise; duygudaşlık(empati) kurmak zordur ve yapıyorum demek eylemin gerçekleştiği anlamına gelmemektedir.  Bu sahnede bir yazar ile yazar olmak isteyen ve kitabını yazmış; fakat daha basmamış iki kişi sohbet etmektedir. Biri rüştünü kanıtlamış- diğeri kendisini içten içe iyi görmekle beraber karşı tarafla aynı kulvarda olduğunu göstermeye çalışmaktadır – yani egosu ona ben iyiyim ve beni tanımaları gerek diye söylemektedir. Sonra kıdemli yazar burada devreye girer ve bu işin çalışma ile olacağından o kadar da kolay olmadığından bahseder. Çırağımız ise; hayır ben bilgiliyim ve sen riyakâr olmuşsun demek için peşinden ayrılmaz yazarın ve konuşmasını sürdürür. Muhabbet, bir öfke patlamasıyla sonuçlanır ve herkesin yolu ayrılır. Bu öfke – ben seni dinlemek zorunda değildim; fakat dinledim demektir. Aslında olması gereken bu mudur? Hiçbir zaman insandan taraf olmadım – tahammül edemedim ve edemiyorum da – bundan ötürü de herkesi dinlemek bir erdem değil – aksine gereksiz nezaketin sahteliğidir.

Oturduğunuz koltuğu, evi, mahalleyi, arkadaşlarınızı ve içinde bulunduğunuz ortamları düşünün ve kim olduğunuzla ilgili bazı kararlara varın. Hatırladığım kadarıyla büyük para kazanan yazarlar eleştiriliyor – belli ödül veren papyonlu yaş almışlar eleştiriliyor, solculuk satan haksızlığın dibinde yüzen yayıncılar eleştiriliyor. Kimilerinin edebiyat mafyası dediği şey her daim devam ediyor. İsmin meşhurluğuna, instagramda kaç takipçisi olduğuna göre basılan yazılar ve kitaplar – yazdıkları bir yerlerde çıkabilsin diye arkalarından küfrettikleri yazarların kuyrukçuluklarını yapanlar, etik, kural ve sistem kelimelerini dillerinden düşürmeyip – girişimcilik örnekleriyle birilerini dolandıranlar ve bunun gibi daha neler var.  Peki, kendisini sosyal medyada iyi satabilen bohemlerimiz ve bilmediği konularda ahkâm kesme zırvalığı ne olacak? Karşınızdakinin iyi ve güzel diye tabir ettiği şeyin dışında iseniz var olamayacaksınız – o sizin ne kadar satacağınıza karar verdikten sonra saygınlık kazanacaksınız ve bu maalesef değişmesi mümkün gözükmemektedir.

Bir tablonun kimler tarafından alındığı – bir tiyatroda hangi oyuncularla/yönetmenle çalıştığınız ve kitabınızı ya da yazınızı kimin eleştirdiği sizi biri yapacaktır.  Herkese göre o iş öyle yapılmaz; ancak kendini bir şekilde var edebilen o işi o şekilde yapmayan oluyor; ücra bir köşede de kalsa; çünkü içinde bulunduğum bol tırnak içindeki edebiyat çevresi, tiyatro çevresi bana gösterdi ki – bu insanlar ne yapıyorsa onlar gibi tek bir çizgiden yürümeye çalışma, tiyatro böyle yapılmaz deniliyorsa sen bir bak izle, böyle kitap olmaz deniliyorsa sen bir oku – bir bok anlatmamış diye eleştiri yapıyorsa bir tablo için sen bir bak – sana bir şey anlatıyordur belki.

Size bol sanatlı, az riyakâr zamanlar dilerim – bildiğinizi, körü körüne değil; lakin rasyonel bir süzgeçten geçirerek yapmaktan vazgeçmeyin ve kimseyi sevmek zorunda ve kimseye kendinizi sevdirmek zorunda hissettirmeyin.

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.