Menü Kapat

Kategori: anlamsız (sayfa 1 / 23)

gerçeklik, hayal gücünün kısırlığı ve black mirror

kendini geleceğin zorunlu bir öngörüsü olarak sunan black mirror adlı dizi kısa bir sürede hemen hemen herkesi kendine hayran bıraktı. kurgusu hakkındaki yorumlar olağanüstü olduğu yönündeydi. ancak gerek black mirror olsun  gerek diğer yapımlar olsun içinde geleceği yada fantasyayı barındıran popüler tüm yapımların içinde ilk başta farkedilemeyen bir eksiklik ortaya çıkıyor. adına kültür yada başka bir isim de verebiliriz. geleceğin ekonomik yada sosyal yapıları bu yapımlar içinde sadece yöntemsel  bir değişikliğe uğruyor. kurgu konusunda kendini aşan hayal gücü  diğer alanlarda kısır kalıyor, gelecekte bir uzay gemisinde kıskançlık halâ devam ediyor, cinsiyet rolleri aynı kalıyor, ekonomik ilişkilerin sadece tekniği değişiyor, kapitalizmin kapitalizm olarak kalıyor. ne kadar düşüncemizin özgür olduğunu düşünsek de hayal gücümüzün bile aslında başka türlü düşünmeye engellendiğini görüyoruz. bu da bizi geçmişin polisiye dizilerini ışın silahlarıyla izlemek gibi bir etkide bırakıyor. eğer bir karşılaştırma yaparsak ursula, calvino ve popüler yapımları arasında ursula’nın dünyalarında aynı zamanda farklı kültürleri de yarattığını hayal gücünün önüne ket vurmadığını görürüz. black mirror yani bir tür gelecekteki gerçeği gösteren ekran ayna. peki bu gerçek nedir? kapitalizm aynı şekilde devam edecek başka türlü düşünmeyin diyen bir ayna. gerçekliği tek başına ele alırsak önceden kaynağını tanrıdan alan illüzyonu içinde barındıran bir gerçeklikten söz etmemiz gerekir. eğer gerçekçilikten bahsediyorsak gerçekliğin var olabilmesi için üstünün illüzyonla örtülü olması gerekiyordu – bu da tanrıydı. tanrın ölmesi ile insan dünya ile başbaşa kaldı. artık ne illüzyon ne de gerçeklik var. insan bilinci dünyanın gerçeği yansıtan bir aynaydı ancak kendi de dünyanın bir parçası olan ayna, asla  gerçeğin tamamını gösteremez.

“ayna aşamasından sanal gerçekliğe özgü total ekran (tüm gerçekliğe görüntüler üzerinden yaklaşma) aşamasına geçildiğinde aradaki bu spekülatif fark daha da büyümektedir.” j.baudrillard

buradan sonra bizi başka türlü düşünmemizi engelleyen şey ise sanal gerçekliğin ta kendisidir. var olmayan bir gerçeklik içinde kurulan bu sanal gerçeklik. insanı hayal gücünden mahrum eden tanrının ölmesi ile tahtına insandan gücünü alan “nesnel gerçeklik.” gerçekliğin insana dayandığı çağın ilerisinde, sanal gerçeklikle iç içeyiz artık. gerçeğin de yalanın da iktidar tarafından belirlendiğini unutmamak gerekir.

etkilenilen, esinlenilen isimler; jean baudrillard, yaşar çabuklu.

Yaralarını Saklayan Kuğu ve Kafka

İnsan arzuladıklarına dönüşür. Monoton hayatından kurtulmak isteyenler bir gün böcek olmayı diler, göz önünde olmayanlar bir kuğu olmayı… Aile, toplum ve patronların diretmeleri bazen sizi kabuğunuzdan çıkmaya veya kabuğunuza saklanmaya iter. Gösterdiğiniz yüzünüz onların sizden nefret etmelerine sebep olacaktır. Belki de zaten ettiklerini itiraf edebilmelerine.

Aronofsky’nin Siyah Kuğu’su ve Kafka’nın Dönüşüm’ünün ortak bir çıkış noktası vardı. ‘Ben’, insanların gördüğü, ona tarafsız bir bakış açısıyla baktığı ‘ben’e dönüşmektir. Onlar değişiklikler geçirmemişlerdir, artık başka bir varlıktırlar. Onlar acılar içerisinde kendi odalarında, dayatmalardan uzaklaşmışlardır. Ve istedikleri ‘şey’ olmuşlardır.

Film ve kitap arasında çok önemli bir nokta, onların artık aile baskısından kurtulduğunu anlatır. İkisi de ‘başkalaşım’ anlarında annelerine kapılarını kapatmaktadırlar. Bu onların ailesinden ve bağlarından kopmakta olduklarını simgeler. Gregor, odadan çıkmak istediğinde babası onu sopayla kovar, Nina çıkmak istediğinde ise annesi zorla içeride tutmaya çalışır. Bu da onların özgürlüklerinin baskılanışını temsil eder.

Burada kendimi temsilen bulunuyorum.
Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar

Nina’nın ayaklarının kuğu ayağına benzediğini görmesi ve Gregor’un onu dik tutamayan ayakları. Başkalaşım anının gelişim dönemlerini belirtir. Bu evrede ikisi de tam olarak dönüştüğünü algılayamaz. İkisinin de dönüştüğünü toplum belirler. Nina, sahnedeki alkış alan mükemmel dansıyla; Gregor, annesinin korkudan bayılmasıyla…

Dönüşümü Kabullenme

  

Gregor, artık eskiden sevdiği yemekleri yemiyor, kokuşmuş, çürük yiyeceklerle besleniyordu. Nina, sırtında çıkan tüyleri artık kapatmıyor, onları gizlemiyor, onlarla mutlu oluyor ve herkese gösteriyordu. Her ikisi de hayatına alışmış, çevresine bu durumu kabul ettirmiş bir halde yaşamlarına devam ediyorlardı.

Kendine Dönüş, Kendini Öldürüş

 
Artık sahne kapanmış, odalara yemek getirmeler sona ermişti. Kendi benliklerine dönmüşlerdi ve artık ölüme çok yakınlardı. Nina, karnındaki yaradan kanlar sızarken; Gregor, sırtındaki yaradan kanlar sızarken ölümü bekliyordu. İkisi de kendi benlikleri içinde can vermişlerdi. İkisi de faraşla süpürülüp çöpe atılmışlardır. Arkalarında mutlu seyirciler bırakarak…

determinist palavra*

Bilal Erdoğan, Platonik Aşkın Nörokimyası, Hidroflorik Asit ve Coldplay

Bilal Erdoğan’ın bir geri zekalı figürü haline getirilmesinden büyük rahatsızlık duyuyorum, tostunun üst tarafını yırtıyor ve etrafa yayılan buharın arasından taze yüzünü izlemeye devam ediyorum, bunun sebebi geri zekalı olmadığına dair düşünce ya da merhametimden değil; politik karalamacılığın açık ve güncel bir örneği olmasından kaynaklanıyor diyorzeka,beden ya da özneyi var eden her durumun toplumsal normlar ile çakışıp nötr ya da negatif özellik gösterdiğinde bireyin yanında olmayı kendine görev biçen geleneksel sol, 17 Aralık’tan bugüne Bilal Erdoğan hakkındaki tüm haberlerde cımbız haberciliği yapıp Bilal Erdoğan’ı herkesçe kabullenilmiş bir geri zekalı figürü haline getirerek sanal bullycilik oynuyor, bu sırada her ne kadar öyle değil gibi davransa da sesi ağzında yemek olan birinin sesi gibi çıkıyor, çeşitli toplumsal baskılara yılarak intihar eden kadın, lgbt, işçi ya da farklı birey haberleri ile toplumu ucundan da olsa eleştirmeyi severken bu senaryodaki kendi rollerinin farkındalığına göz yummaları bu tarafın sevimli bulunabilecek iki yüzlülüklerinden biri,  ikinci ısırığını aldığı tostundan dudağının kenarında kalan ketçabı işaret parmağının estetik bir hareketi ile oval halindeki dudakları arasında yok olmasına izin veriyor ve beynimde havai fişekler patlıyor, haliyle farklı sorular absürt şekillerde vuku buluyor; geri zekalılık hangi koşul ve durumlarda aşağılanabilecek bir durum olma özelliğine sahip ya da  bir insanın bedeni, ırkı ya da cinsiyeti gibi durumları hakkında eleştirinin çarpıcı caydırıcılığı yanında kişiden kişiye ve farklı hastalıklara göre değişebilen zeka ve olası geriliği durumu neden böyle aleni bir şekilde eleştiri konusu, siyah ojeli elleri ile kolasına uzanıp içmek için kafasını kaldırdığında soluk beyaz tenini ve boğazını, ince ve boynunda beklenmeyen yeni çemberler oluşturma çabasındaki kolyesini görüyorum; bu yoğun estetik bombardıman karşısında Aborjin ya da Maya’nın da büyüleneceğine dair hiçbir şüphem yok, yoksa geri zekalılık aslında toplumun norm standartlarına uymayan, gök kuşağı dilli, marsmallow kokulu, vegan unicornlar”ın  psikiyatri bilimi tarafından çarpıtılan bir hayatı algılama biçimi midir, dinlediğimden emin olmak için gözlerime baktığında söylediklerini gerçekten dinliyorum gibi bir yüz ifadesi ile karşılaşıyor, işin aslı bu sorular pek de umrumda olmuyor, Dünya’ya karşı ümit besleyenler ve Dünya’ya karşı ümit besleyenlerin ümidine karşı ümit besleyenlerin Dünya’sında böyle farklı parametreler ile günde çoğu kez karşılaşılabiliyor, peçetesini ağzına götürdüğünde dudaklarını en önde birleştirerek önce üzerlerinde hiçbir kırıntının kalmamasından emin olmak istiyor, tramvayda yanında oturan yeşil parkalı bir çocuğun gözlerini elinde tuttuğu kitaptan ayırmayarak içinde bulunulan dönemin koşullarının Ekim Devrimi’ne çok benzediğinden bahsederken geğirmemek için midesinden gelen ani gaz saldırısına işaret parmağını dudağı ve burnu arasında narince koyarak karşılaşıyor, ülkenin aç ve cahil yığınlarının sosyalizme sarılacaklarından bahsedip biraz da Lenin övdükten sonra gitti, kimse sorunun kaynağına inmiyor; bayraklar, imaj, yeni bir sevgili ya da hayatın boşluğunu kapatacak bilgi iktidarı ardında pörsümüş gerçek beyinlerinden o kadar uzaklaşmışlar ki başkaları tarafından görülmediklerini düşünüyorlar,  garson ile göz göze geleceğini anı bekleyip havaya imza atıyor ve garson bu havaya atılan bu imza eylemini onaylayan bir baş hareketi ile farklı bir eyleme geçiyor, proleteryanın yapacağı devrimde ‘tembel ve aklı başında olmadığından günün çıkarına göre davranan oportünist proleteryayı’ ayaklandırıp yeni iktidara proleteryayı koyarak proleterya günümüzde tüm olumsuz niteliklerinden de sıyrılarak bir iyilik timsaline dönüyor diyor ve  sinsi gülümsemesini sergileyen dudaklarına sigarasını götürdüğünde ateşlememe fırsat tanımak için bu işlemi ağırdan alıyor ve çektiği ilk fırtın ardından kendine gelişini gözlemlenebiliyor, zaten bana kalırsa ben hariç herkes geri zekalı, ama sağda solda bu geri zekalıya geri zekalı diyen geri zekalılar gördükçe kendimi eğlencemden mahrum edilmiş hissediyorum diyor, 1.73boyunda, 60 kilo, 21 yaşında ve sonsuz reddedişin yılgın hazzının üçüncü evresinde, saçının yüzünü kapatma oranını, vücudunun eklem yerlerindeki zarif mimariyi ve nereye bakarsa baksın orada olduğundan asla emin olunmayan bakışlarını seviyorum diye düşünüyorum,o ise devrim düşüncesi temelden hatalıdır diyor, bir başlangıç, yol ve amaç içeren her şeyin hatalı oluşu gibi,  ben buradan dönüyorum diyor eli ile başında olduğumuz sokağın ileri taraflarını göstererek, herkes bir yerden dönüyor, hayatının en kötü zamanında intihar etmene Tanrı izin vermez, diye düşünüyorum , bu bir hiledir ve bu yüzden Dünyaya anında bir kurtarıcı yollanıp seni önce uyuşturup ardından daha kötü bir ruh halinde bırakır, o yüzden intihar için’ en kötü zamanlar’ değil ‘kötü zamanlar’ tercih edilmelidir, diye düşünüyorum, bu yüzden hidroflorik asit tankına girmeden önce iki ayağıma ve sol kulağıma ateş edip Coldplay dinlemeyi akıllıca buldum,

Değişimin Karanlık Yüzü ve İnanmamak

Başka insanların fikirlerini dikkate almaya yatkın olduğumuz için her seferinde yalanlara inanabiliriz, hatta bu yalanın bir savunucusu oluverebiliriz. Doğru olanlar yerine çoğunlukta olan yalanları gözden geçirmek maalesef göz atılması gereken konu. Diğer fikirleri dikkate almadığımızı düşünemeyiz çünkü çoğunlukla kendiliğinden olur ve engel olmak için herkesin farklı bir yöntemi vardır ama hepsi aynı yere çıkar. Uzaklaşmak, yalanların kaynağından uzaklaşmak huzursuzluğun ve sıkışıklığın en etkili çaresi. Bunu başaramayan insanlar mutsuz olmayı hak etmiyorlar ve herkes huzur bulmak için bölgesinden uzaklaşmayı istemeyebilir. Kendi alanını değiştirmek isteyenler, ne kadar zor olsa da bir topluluk oluşturmalılar kendilerine bu huzur için. Arayış içinde olmak birçok yönden en doğrusu oluyor –ve topluluk oluşturma konusunda da- ama içinde bulunulan düşünce şeklinin yapmakta ve desteklemekte olduğu şeye göre her şeyi daha kötüye götürebileceği de şimdilik bir gerçek ve şimdilik konu buraya doğru yol almamalı.

Küçük topluluklar büyür ve fikir ayrılıkları yüzünden eski halinden çok daha farklı bir duruma düşer ve eski destekçileri uzaklaşır, artık geriye yeni destekçilerin yeni fikirleri kalmıştır ve bu fikirler arasında  –yine- ne yazık ki her seferinde daha özüne gitmiş olan bir tanesi ile karşılaşmadım. Aslında özünden uzaklaşması sorun değilken bunun beraberinde ismi aynı tutmak büyük bir saçmalık ve hâlen büyüyor. İyi ile kötü, doğru ile yanlış söylemler, fikirler, çalışmalar beraber çok barışçıl zamanlar geçirebilirler ama düşünülmemiş ve rastgele yayınlar bu dört –aslında 2- kategoride kesinlikle bulunamaz ve dışlanmayı hak eder. Bir de böylelerinden yüce anlamlar çıkarıp her şeyin daha kötüye gitmesini sağlamak tamamı ile akılsızlığın suçu olmamalı. Geçmişten kazanılmış olanlar ve öz fikirler ile harmanlayıp ortaya çok farklı bir şey çıkarıp aynı şekilde adlandırmak ve buna olan bağlılık, ayrılık yaşama korkusu; olası sorun. Bu yeni farklı şey, kendinin eski “isim” ile aynı olduğunu iddia eder ve eğer desteklenirse o fikrin eskisi bilinmez artık. Bir de çokça destekçisi varsa şüpheye düşmek için bir neden yoktur ve bu tamamen olmasa da kısmen durağanlığın suçudur, yani akılsızlık diye bahsettiğim şey bu.

Tüm bu iç içe geçmiş kargaşa tetikleyicilerinden uzaklaşmak için yapılması gereken şey inanmamak. İnanmamayı bolca yapmak ve şeyler hakkında bir de kendimiz düşünmek. Tamamı ile katıldığımızda da düşünmek ve küçük hatalar bulup, bulduğumuz hatalara inanmamak. Abartmamak ve her şeye gerekli değeri verip insanların verdiği değeri önemsememek. Bizi içi boş ve ölümcül kargaşalardan kurtarabilecek şeylerden bazıları bunlar. Çünkü hâlen; siz işlediğiniz toplu cinayetlerle yaşayabiliyorken, ben sizin kan kokan anılarınız yüzünden acı çekiyorum.

La Guerre, 751

Je suis un hippopotame. Hipopotamım. Yüzümde 36°-42° güney boylam ve 26°-45° batı enlemlerine karşılık gelen edepsiz DİŞ esinliyor tüm bunları.

Bu dişin bütünde sanrılı sağlamlığına koşut, parçadaki çürümüşlüğü içinde.

(soluk soluğa) ..İçindee, inşası süren kahverengi kovuğuna sığıntı, bir tabur ateş karıncasınca sürülen bu sefih yaşantı, onulmaz bir gülünçlüğe gömülü o ayyaş mesihin kusmuğunda sonlandığı vakit başladı tam da her şey. Kırkıncı Gün Dönümü dolayısıyla konuşuyorken bu sonlanışın ardından Pachycondyla Verenae, ben de, bu; bir albatros anlığının, emir almaz kesinliğinde bulunan devasa çukurda tertip edilen eşsiz anmayı izliyorum. Muharrem’in kazağındaki irili ufaklı örgü kuyularının arkasındayım. Saç yağıyordu o gece. At binen dilencinin sırtındaki buhurlukta hapisiz. Kaynıyoruz.

Rüyasını anlatıyor Muharrem, ellerimizde telsizler: Tablodan içeriye koşuyorum; bir yanda çukurda yıllardır dinelenler, karanlığı bir bohçayla sırtlanmış gelen Thelas’ın yaptığı, ateş karıncalarına ve onların yersiz çalışkanlıklarıyla bulundukları alem dahilinde neden oldukları etik açmazlara ilişkin alaycı güzellemeleri, sık sık yarı alkışlar yarı yuhalar nitelikte uğultularla bölüp bohçadaki hınzır karanlığa tez canlılığı öğütlüyorken, diğer yanda Zanlı’nın destekçileri arkaya, çukurda bulunan biricik ispermeçet balinası yuvasına kurulmuş, Bakkhalar’ı kıskandıracak türde bir tartımlılıkla durmamacasına şaraba bulanıp, uzun öksürük ve küfürleşmeler ile emsali görülmemiş bu maskaralığa, iniltiye kaçan naralar savurarak eşlik ediyorlar ve ediyorlardı. İkimize özgü olduğuna inandığımız tellerin üzerindeyiz..

Zaman sonra, Muharrem elindeki telsizi Thelas’a veriyor ve gökte bir yıldız yer değiştiriyor eş zamanlı. Yıldız burada ve Yıldız orada. Yıldızların U çizdiği çukurlarda mahva mahkumiyet. Görüyorum ve Görmüyoruz. Donuyoruz.
Tüm bu yad etme tam bir saçmalık. İşte kuşluk vaktini aklınaesmişlikle dizginleyen güdük sis ve ona peşi sıra eşlik eden dolu dolu hiç.

”Portakal bahçeleri mi sandınız burayı, defolun!” diyor Muharrem.
Tablodan dışarıya düşüyorum. Kâbuslarım, yarım kalan arınmalar.
Ben yokken iyiden iyiye ıslak tahta kokusu tüm apartömana yayılmış. Kapım sanki Atlas üzerine inşa edilmiş bir baraj kapağı. Ben yokken komşularım yine ilenmiş yeterince. (kör olasıca diye seslerler beni hep) Öyle ki kapıyı açacak olsam bunca ilenç ardından, ölmüş olan anne-babam dahil tüm soy ağacım ilelebet âmâ gezer..

Ve Zanlı telsizin sesini -dördüncü ve son kez- açar (cızırtılı): Vahyediyorum; biraz kuruyemiş al gelirken!

Saçkıran, Tedavisi Mümkün Bir Hastalıktır!

Merve Boluğur üzüntüden saç kıran oldu‘ diyor gazete, insanlar stresten dolayı saçkıran oluyor ve bu sevimsiz mantar hastalığının çözümü için stresi yenmek gerekiyor; tanrının mizah anlayışının şırdan ve soft rocktan sonra nadide örneklerinden biri, en sevdiğim hastalıklardan biri saçkırandır, geçen yıl bu zamanlarda saçkıran oldum ve hasta veya defolu kafa görüntümün etkisiyle yoka yakın olan kendim üzerime estetik algım sıfırlandı ve aids seminerinden çıkmış mutlu bir aidsli gibi gezdim ve saçkıranıma alıştıktan sonra saçkıranımın gitmesine de üzülmedim, günlük apati tabletleri aldığımı düşünebilirsiniz ama enginar tüketiyorum, saçkıranım varken saçkıranımı sevip, ondan vücudumdaki bir anomaliyi toplum karşıtı bir estetik olaya  çevirerek kullanıp yararlanarak olası saçkıran stresimin önüne geçtim ve saçkıranım geçtiğinde rahatlama ya da saçkıranlı halime özlem hissetmedim böylece, çünkü insanlar saçkıran olur ya da olmaz, bu düşünceyi Stoacılardan aldım, babam kafamın o bölgesini jiletle kanatarak kazıyıp sarımsak sürerek ilkel ve geleneksel bir tedavi önerdiyse de bu bana çok da bilimsel gelmedi ‘çünkü Nietzsche’nin de dediği gibi’ bilime inanma ama bilimsiz de kalma’, annem saçkıranımı görünce ağladı ben de manipülatif bir evlat olduğumdan, ağladığı için ilaç fiyatlarını yüksek söyleyip artırdığım para ile kendime Marmara aldım ve böylece saçkıranımdan bir kez daha yararlanmış oldum, zayıflıklarımı silahım yapmayı kendi karakterime evrilttiğim bir Kafka kitabından çıkarmadım; bu fakirlerin doğuştan sahip oldukları özelliklerden biridir, Merve Boluğur’a önerim saçkıranı kafasına takmaması, tüm stres sorunu yaşayanlara önerim kafalarına takmamaları, asla kafanıza takmayın, en favori önerim insanlara asla kafalarına takmamalarını önermektir, bazen diyalizsonrası dedemin kulağına eğilip kafasına takmaması gerektiğini söylerim, traktör sesleri ile nefes alarak şişip inen göğsünün hızlandığını hissederim ve kendini strese maruz bıraktığı için ona üzülmekten başka bir şey gelmez elimden, fakat çok da üzülmem çünkü bu durum beni strese sokabilir ve strese girmemek için anında karpuzlu sakız çiğnerim, stres hiçbir zaman için çözüm değildir, nörobilim bana katılır ya da karşı çıkar, bu onun sorunu ama ben insanlara kafaya takmamalarını ve meyan kökü yemelerini öneririm, çünkü zaten bir insan stres yüzünden hasta olursa Allah o insana bunun hesabını bile sorar fakat merhametli olduğu için sormayadabilir ama yine de sizin hesap soracakmış gibi davranıp strese girmemenizi öneririm çünkü strese girmek işi biraz riske atmak anlamına gelecektir,

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.