Kategori: alt-kültür

Possible Fish Killers

Does anyone have an aquarium at home?
Well, is there anyone who eats his fish in his aquarium when he is hungry? What separates an aquarium fish from the fish in the sea?
We love all of them animals..!
Long live free animals..!

Evde akvaryumu olan var mı?
Peki acıktığında akvaryumundaki balıklarını yiyen var mı?
Akvaryum balıklarını denizdeki balıklardan ayıran nedir?
Tüm hayvanları seviyoruz ..!
Yaşasın özgür hayvanlar ..!

Gore/Trash filmlerin emekli müdavimi

Abi aslında bu eti lime lime etmek yönündeki gizli fetiş arzu ve tüm o dehşetin kökeni, insana karşı duyulan kaygının ve yeryüzü tiksintisinin, onları esasen böcek kadar sevmiyor olmanın gizil manifestosu değil mi!

Uzak bir arkadaşın zamanında ettiği laf , aşağı yukarı böyle bir şey demişti bana bira içerken

Bu tarz filmler, temel estetik hiç bir eğilimi yok gibi davranır veya öyle algılanır. Yoksa niye beden salgılarını, kanı, ten deformasyonlarını bu kadar göze soksun ve merkeze alsın.

Bu tür filmler, izlendikçe ve yönetmenlerine kulak verildikçe farkedilecektir ki, çirkin olandan estetik bir verim sağlamaya çalışmaktadır. Çirkinlik, her nasılsa sanatın bir ereği olamazmış gibi görülür, basbayağı dışlanır. Oysa çok basit bir mantık yürütme, bu tarz bir sunumun da tıpkı güzellik gibi, uygun formüllerle sunulduğunda seyredende estetik duyarlıklar oluşturan bir yanı olduğunu bize gösterir.

Bizler gün içinde, farkında olmasak da, ne çirkinlikler yaşar; üstelik bunlardan ne muğlak hazlar duyarız. Mesela sevmediğimiz, bize bela olmuş bir şeyin üstesinden gelmek için göstereceğimiz şiddetli ve oldukça çirkin tepki, kafamızdaki ideal sistemin ipuçlarını bizlere gösterir, hayalimizi uyarır. Günler politik tepkiler, hastalıklarla doludur. Saygı göstermediğimiz, siyasallaşmış bir duruma en çirkin tepkiyi vermeye yatkınızdır ki bilincimize yuvalanmış bir çok art düşünce ve tasarım; hatırlamasak da kabuslarımızda bir çok lanetli sahnelemeyle öfke istencimizi veya korkularımızı doyuracak şekilde kendini hiç durmadan doğurur.

Buna rağmen, güzelin o kadar da güzel olmadığını, bunun bir rölativite içerdiğini bilmemize karşılık, çirkine de aynı denklemi uygulamayız. Tiksinti, kaçamayacağımız bir şey olmasına karşılık, güzelliğe kıyasla kesin olarak ötelediğimiz bir duygudur. Sümüğümüz mesela, ölümümüze; son ana dek hep olacaktır. Bir başkasına değil büsbütün bize ait olmasına karşılık, bu bedensel detayı bir fazlalık veya olmaması gereken bir noksanlık olarak tasarımlarız. Gerçi çocukluğumuzda, belki şimdi bile, sümüğün o ekşimsi tadı, o esrik şekeri gizli gizli bizi zevke sürüklemiştir. Bu hazzın bilgisi açık olmamakla beraber, hepimizde vardır. Kendimizi sevmekten bahsederiz mesela; elbette kendimiz diye tasarımladığımız organsal pakedin içinde mukoza, tükürük, barsak gürültüleri, dışkı, sidik de vardır. Eğer öz varlığımızı seveceksek bizde kaçınılmaz olarak tiksinti uyandıran bu bedensel posalarla da barışmamız gerektiğinin tiksinç bilgisini içimizde besleriz.

Ben böyle konuşunca tuhaf oluyor ancak tek yaptığım, herkeste ortak olan bir muğlaklığı dillendirmek. Yabancılaştığımız vücut artıklarının, aslında tercihlerimize; huyumuza, yemek zevklerimize, fikirlerimize kadar bizi belirleyen, bizlerdeki organik bütünlüğü sağlayan birer küme elemanı olduğunu inkar etme eğilimimiz çok yüksektir çünkü bedensel mağaramızın bu menfur üyeleri, hep gizlemek isteyip; yalnızca kendimize itiraf edebileceğimiz düzeyde; mahremimize yakın, dış dünyayaysa uzak tutacağımız ahlaksal birer utanç unsurudur.

İşte gore filmler, bizde tiksinme yaratan bu organsal nüveyi, dosdoğru suratımıza çarpar. Diğer filmlerin belli bir sanat anlayışı içinde çarpık, belirsiz, örtük bıraktığı mahremiyetleri; etik yapıyı orta yerinden çatlatacak şekilde sergiler. Suistimal ve şok sineması da bunu büyük ölçüde yapar ama bu işin son sınırı gore estetiktir. Trash denilen filmlerdeyse çirkinlik ve ahlaksızlık; gore ögelerin de katılımıyla birer karnaval gümbürtüsüne dönüşüp düşük bütçe bir hayal gücünün salgı merkezlerini uyarır. Tabii, bu sinematik anlatımın psikopatiyle arasında çok riskli bir sınır duvarı vardır. Gore, kendini salt iğrençlik panosuna dönüştürdüğünde ve insanın negatif yönünü dosdoğru olumlayan bir şeye yakınsadığında hastalık üretir.

Bu filmlerin izlenmesi, korku sinemasıyla kabuslara sakladığımız karabasanlarımızı doyurmaktan çok farklı bir etki bırakır. Korku filmi estetiği, karanlık; yıldızsız, çıtırtılı bir gecede köşeyi döndüğümüzde neyle karşılaşacağımızı bilmemekse gore sinema, cehenneme dosdoğru iniştir ancak bahsettiğim filmler korku janrı içinde yer alırlar, bu sıradan izleyicinin genel algısına hitap eden bir sınıflandırma olup korku duygusunun uyaranları ile dehşet hissinin uyaranları farklıdır. Bu türün kötü örnekleri parodi ve abartı hissinde takılı kalırken iyi örnekleri; takıntıları, cinselliğin en vahşi şekilde arzulandığı ve yaşandığı anları azdırır. Hatta belki bilindik dünyanın suni kent dekorundan çıkıp bedenin şeytani sıvıları içinde yüzmeye başladıkça, beyinsel bozulmalar, belki geri dönüşü olmayan sosyal kopukluklar bile yaşarız. Sinirsel hassasiyet duyan zaten davranış bozukluğu çeken insanların bu tetanoslu film endüstrisine bulaşmasının hiç taraftarı değilim. Ve iğrenç olanın zevk doğurduğu o kara büyülü anın tek seferliğine şiddetine kapılan zihin, bir daha rayına giremeyebilir. Hiç aklın yüzeyine çıkmamış cehennemlik sanrılar, bu filmlerle dürtülürse, yaşamın aslında ne olduğu; neye yaradığı yönündeki şüpheler; kesinlikle iğrenç bir cehennemden başka bir şey olmadığını onaylayan tüyler ürperten kanılara kadar sürüklenebilir.

Bu tür filmlerin sanat ve giallo-polisiye-dehşet odaklı olanları olduğu gibi salt vahşet ihtiva eden, anlattığı şeyler gibi düşük prodüksiyon içeren, kasıtlı olarak kötü çekilmiş biçimleri de vardır.

Yine de bir yerde, insan algısının böyle bir kültür üretme gereksinimi duyması bile beni korkutuyor. İyilik ve kötülük arasındaki zıtlığı vermek yerine dünyayı sadece feryat uyandıran bir cehennem olarak tasvir eden o hastalıklı zihnin garip cazibesi.

Gerçi, şöyle enikonu düşünülürse fakat gerçekten düşünülürse, bir abartıdan çok mutlak bir gerçeklik değil midir yaşamın bir cehennem olduğu. Sizin baktığınız açı; zihninize hem cenneti hem cehennemi polarize bir şekilde sunuyor olabilir fakat bazıları vardır, dev külhanlarda yanan kömürleşmiş bedenlerin kül çıtırtısına kadar bu ateş meydanını işitir. Bir sanrıdan farklı olarak. Gözün tıpkı günün içinde seçtiğine benzer, adına insan hayvan bitki eşya denen şeylerin alışıldık planları aklımızı gerçek oldukları, orada oldukları konusunda ne kadar az şüpheye düşürüyorsa bazıları için cehennem de öyle sahicidir. Göz görür, kulak işitir ve et ona dokunur.

Şöhret Kültürü, Şöhretimsilik ve Sosyal Medya Fenomenliği

”Günümüzde şöhretlere genellikle Tanrı’ya yakıştırılan özellikler atfedilse de; aslında şöhret sözcüğünün modern anlamı, tanrıların gözden düşüşünden ve ardından da demokratik yönetimlerle seküler toplumların yükselişinden kaynaklanır.” (Rojek, 2003) Şöhrete ve şöhret olan kişilere artık tanrıyı nitelemek için kullanmayı ihmal ettiğimiz sözcükleri kullanırız Ancak şöhretlerin hepsinden daha yüksek şöhrete sahip olan tek şey vardır; bu da şöhretin kendisidir. Herkesin anlamını bildiği ve şöhretini en uzak yerlere bile duyurabilmiş olan şöhrettir. Tarih boyunca farklı yapılarlar ve üreticilerle farklı sistemler içerisinde varlığını sürdürmüştür. Şöhretin yayıcıları ve yaratıcıları öncelerden şairler, seyyahlar, yakın akrabalar iken günümüzden bunların yerini medya uzmanlığını da içine alan büyük bir sektör tarafından sürdürülmektedir. Günümüz şöhretlerinin arkasında büyük bir çalışmanın olduğunu hemen hemen herkes farkındadır. Şöhret yaratılır, taşınır. Bir zamanlar şöhret olmak için kafalarında canlı yayında bardak kıran insanların var olduğu yer olan Türkiye, bu konuda yalnız değildi. Televizyonun varlığıyla birlikte şöhretin çekiciliği tüm insanları etkilemişti. Yine de ”Bir gün herkes 15 dakikalığına meşhur olacak” sözünün sahibi olan Andy Warhol bile sosyal medyanın gücünü ve kendi sözünün doğruluğunu tahmin edemezdi. Yine tarihe baktığımızda yazı ve söz arasındaki muhteşem çelişkiyi görürüz. Binlerce yıldır kültürümüz bu çelişki üzerine kurulmuştur. Dilimiz ve buna bağlı olan yaşamlarımız sözün geçiciliği yazının kalıcı olması özelliğine göre şekillenmiştir. Ancak sosyal medya bu ikisi arasında kalmıştır. Ne bir yazı kadar etkili ne de bir söz kadar geçicidir. Sosyal medyada oluşan diyaloglar, tartışmalar, olaylar hem bir kafede gerçekleşen sohbet kadar geçici hem de bir tarih kitabında yazılıymışcasına kalıcıdır. Sosyal medya şöhretleri bu belirsizlik içinde tanımlanabilir. O şöhretimsi olandır. Ne dersek diyelim sosyal medya ve şöhretleri hayattaki olgulardan biridir. Sosyal medya söylemin ve görünürlüğün iç içe yaşandığı bir alandır. Şöhretin söylem üzerindeki en büyük etkisi şöhret olanın söyleminin gücüdür. Şöhret olan söylemini geniş kitlere duyurabilir. Şöhretinden dolayı belli bir söylemin, düşüncenin veya yaşam tarzının geniş kitlelerce benimsenmesine, kabul görmesine olanak sağlayabilir. ”Şöhret kültürü, soyut arzuyu harekete geçirmekte en önemli düzeneklerden biridir. Şöhret kültürünün arzuyu canlı bir nesnede cisimleştirmesi, cansız metalarla kurulabileceklerden çok daha derin bağlantıları ve özdeşlikleri olanaklı kılar. Şöhretler, arzuyu yenilenerek için yeniden yaratılabilir ve bu nedenle de küresel arzunun harekete geçirilmesinde son derece etkili kaynaklardır. Şöhretler arzuyu tek kelimeyle insanileştirirler. Çoğu durumda yaşlanma süreci de onların yanındadır.”(Rojek, 2003) Bu şöhret kültürü sürekli bir meta üretimin olduğu kapitalist sistemin içinde arzunun yönlendirilmesinde önemli rol oynar. Kapitalist sistem arzunun tatmin edilmesine değil sürekli yönlendirilmesine dayanır yani kapitalist üretim hep daha yeninin üretilmesiyle aç kalan bir arzu ile var olur. Arzu değişken olmalıdır. Ve dünü unutup bugünkünü arzulamaya odaklanmalıdır. Şöhretler metanın yeniden üretiminde ve arzunun değişkenliğinin sağlamasında önemli rol oynuyor. Giyim, davranışlar, yaşam tarzları, tüketim şöhretler üzerinden kitlere ulaşıyor. Gelişen teknoloji ile birlikte şöhretlerin ve şöhretimsilerin sayıları oldukça arttı. Şöhret olmanın bu kadar yaygın olmasına rağmen şöhret olmaya yönelik arzu azalmadı. Bu şöhret olanın insanlar üzerindeki etkisinin neden bu kadar güçlü kalabildiğini gösteriyor. Kapitalist meta üretimde sadece arzu eden değildir insan aynı zamanda arzu edilen nesne konumuna da girer. Bu durum şöhret olanın her zaman diğer insanlardan farklı özellikler taşıdığına yönelik inançtan gelir. Başta söylendiği gibi neredeyse tanrısal özellikleri taşıdığı düşünülür onun. Şöhret olmaya yönelik arzu tanrısallıkla buluşmak üzerinedir. Ama yine de kapitalizm asla arzunun doyurulmasına hizmet etmez. Şöhret ”the assassination of jesse james” filmindeki gibi şu soruyu sorar; ”Benim gibi mi olmak istiyorsun? Yoksa ben mi?” Bir kişi çok hayranı olduğu kişi olamaz ama onun gibi olmak da onu tatmin etmez. İşte kapitalist sistemde arzu bu tatminsizlik içerisinde yaşar. Sistemin şöhret ve şöhretliler üzerinden insanları yönlendirmesinin arkasında yatan budur. Telefonlar ve ön kameraların yarattığı algı bizi daha fazla şöhret daha ve daha fazla bireysellikle iç içe bırakırken şöhret olmaya yönelik istek, arzu edilen olmanın cazibesi ve narsizmin uç noktalarında karakterler olarak varlığımızı sürdürmemize neden oldu.

CHRIS.R, Şöhret, Ayrıntı Yayınları, 2003

Big Baboli Şarküteri’den Zezeah ile Korona Günlerinde Çizginin Sancısı Üzerine

Moklich, Servet İnandı ve Zezeah

Çok değil, bundan üç dört sene evvel Zezeah ve eşi Moklich ile Kızıltoprak’daki atölyelerinde tanıştığımızda bana yaptıkları baskı resim örneklerini göstermişlerdi, çoğu müzik grupları için üretilmiş, koleksiyon değeri taşıyan serigrafi afişlerdi bunlar; sonrasında Krüw etkinlikleri geldi, genç yeteneklerin özgün işlerinin sahnelendiği sergiler, çağdaş grafik/ illüstrasyon dünyamıza güçlü bir dinamizm kazandırmakta gecikmediler. El emeği göz nuru üretilmiş bu resimler, bizleri Ham Sanatın en renkli ve heyecan verici örnekleriyle buluşturuyordu. Bir çok farklı stilde sanatçının ortaya koyduğu işler büyüleyiciydi.

Ticari bağlamda üretilen çizimlerin dışında ‘illüstrasyon’u, ‘illüstre olanı’ ciddi bir disiplin ve üslup olarak benimseyen bu genç kuşak sanatçılar, ortaya koydukları eserlerle önceki kuşaklardan (Leman, L-Manyak gibi solcu mizah dergilerinden) ve klasik çizgi-roman anlayışımızdan bir hayli farklı ve özgün işler sergiliyorlar. İki bin sonrası ivme kazanan bilişim ve sibernetik çağın getirdiği yabancılaşmanın, köksüz kozmopolitliğin, deliliğin ve sapkınlığın tüm izlerini bu genç çizgilerde yakalamak mümkün. Saykodelik rock posterleri, yeraltı çizgi-romanları, grafiti ve manga kültürü, bilgisayar oyunları ve bilumum siberpunk etkileşimin cereyan ettiği devasa bir kültür havuzu.

Ekibin geçen kış kapılarını araladığı Bigbaboli Şarküteri, aynı zamanda film gösterimleri, sanatçı konuşmaları gibi farklı etkinliklere de ev sahipliği yapıyor. Ekibin gözde ismi Zezeah ile korona günlerinde çizginin sancısı üzerine söyleştik, insanın gölgesiyle tanımlandığı bir çağda sanata değer verenler için:

Zezeah merhaba, korona günlerindeyiz, karantina altında Napalm Death plak kapaklarının gerçekliğimize dönüştüğü depresif günler geçiriyoruz, bu durum sanat piyasasını ne ölçüde etkiledi, bir galerici olarak bu durumdan nasıl etkilendiniz ?

Selam Erman, öncelikle halimizi sorduğun için kendi adıma çok teşekkür ederim. Evet içerisinde bulunduğumuz karantina süreci sevgili galerimiz Şarküteri‘ninde derin bir uykuya girmesine sebep oldu. Hali hazırda 2020 yılı için planladığımız bütün pop-up ve ana sergiler, tarihleri havada uçuşan partiküllere döndüler. Toplu etkinliklerin yeniden hayatımıza gireceği tarihi kestirememek inan bizi de endişelendiriyor. Kendi yağında kavrulan bağımsız bir galeri için oldukça riskli bir dönemdeyiz.

Sanatseverlerin, koleksiyonerlerin, bu karamsar dönem için bireysel ihtiyaçları dışındaki lüks giderleri kısıtlamaları anlaşılır bir durum. Bizler için de aynı şey geçerli; ‘önce sağlık’ diyoruz !

Buna ek olarak online sergi, söyleşi vb. gibi sanal etkinliklerden hiç haz etmediğimiz için bu konulara da pek hevesli değiliz.

Geçtiğimiz kış, Bigbaboli Şarküteri sanatseverlerle buluştu; grup sergilerinden sinema gösterimlerine, Hakan Günday, Emre Orhun, Miron Zownir gibi büyük isimlere kadar bir çok farklı etkinliğe ev sahipliği yaptınız, sanatçılıktan galericiliğe geçiş seni nasıl etkiledi ?

Evet, işlerini çok sevdiğimiz yıllardır heyecanla takip ettiğimiz sanatçıların işlerini sergileme, paylaşma fırsatımız oldu. Çoğunluğu arkadaşlarımızdan, yakın çevremizden oluşan bir etkinlik takvimiydi bu.

Dediğin gibi ben bir galerici değilim, sanat yönetimi, pazarlaması, sergilemesi konusunda pek deneyimli olduğumu da iddia edemem, fakat yaklaşık on yıldır Moklich ve Zezeah mahlaslarıyla kendimize ait Big Baboli Print House isimli sanatsal baskı atölyemizi işletiyor ve kendi işlerimizi üretip satıyoruz.

2019 Baharıyla birlikte arkadaşımız Berk Kula ile ortak bir hayalin gerçekleşmesi için güç birliği yaptık ve Şarküteri‘nin açılması için hep birlikte adım attık. Berk‘in katkıları ve bizim deneyimlerimiz, olanaklarımızı da birleştirerek farklı bir konsept oluşturmak istedik. Bir sanatçı olarak Şarküteri‘yi sahip olduğumuz yaratıcı çevremizle besledik. Samimiyetimize güvenen, yeni nesil sanatçılara elinden geldiğince destek olan, meraklı bir kitlemiz varmış; ve onlar sayesinde hiç bir markanın, firmanın desteğine gereksinim duymayan gerçekten bağımsız bir yapı oluşturduk.

Şarküteri, komisyon konusunda öncelikli olarak sanatçıları ön planda tutuyor, ikinci öncelik ise galerinin kendi ayakları üzerinde durabilmesi ve sanatçıların işlerini daha iyi sunabilmesi için gerekli olan reklam, fotoğraf,  online satış vb. platformları canlı tutulabilmesidir. Tüm bunları hiç bir çıkar amacı gütmeden özveri ile yapan küçük bir kadroyuz.

Galerimiz dışında hepimizin farklı bir mesleği var, mesailerimizden arta kalan vakitlerde ise Şarküteri‘yi hayatta tutabilmek için elimizden geleni yapıyoruz; amacımız bu ortak kullanım alanının hayatta kalabilmesi. Tabi ki şu an için birçok eksiğimiz ve yapılabilecek tonla iş var ancak yukarıda da değindiğim üzere hiçbirimizin asıl mesleği bu değil ve ayırabileceğimiz vakitler de sınırlı.

Tüm bunlara rağmen bu yapı, insanlar tarafından heyecanla karşılandı ve umarım şimdiden örnek bir mekan olabilmişizdir.

Sanatçılarla birlikte açık stüdyo günleri de düzenlemeye başladınız, bu etkinlikler eğitim amaçlı mı olacaklar, yoksa sanatçılarla tanışma ve sohbet maksatlı mı ?

İlk Open Studio günümüz, ne yazık ki şu an için beklemede olan Bülent Gültek sergimiz ile başladı, güzel bir sergi ile sezona sıkı bir giriş yapacaktık. Open Studio günleriyle birlikte koleksiyonerlerin, Şarküteri‘den satın aldıkları bir posterin hangi aşamalardan geçerek basıldığını ve ellerindeki parçanın niçin bu kadar değerli olduğunu daha iyi gözlemleyebilmeleri, anlayabilmeleri için bir sunum oluşturduk. İlk studio deneyimimiz sanatçı ile tanışmak isteyen, serigrafi baskı hakkında hali hazırda ufak tefek bilgi sahibi olan  katılımcılar ile birlikte gerçekleşti. Umarız önümüzdeki studio günlerinde konuya ilişkin hiç bir fikri olmayan daha hevesli, meraklı bir kitleye de ulaşabiliriz.

Grafik, illüstrasyon alanında hem atölye, hem de galeri olarak çığır açıcı işlere imza atıyorsunuz, ayrıca bir çok kaliteli yayını raflarda görüyoruz, bunun dışında sanatçıların çizimlerini giyim tarzlarıyla da buluşturuyorsunuz, insanların ilgisi daha çok hangi yönde ?

Sınırlı sayıdaki ürünler için kafamızdaki fikir : İnsanların, sevdikleri sanatçılara her fiyat skalasından ulaşabilmeleriydi, bunun için birlikte çalıştığımız sanatçılara sınırlı sayıda sticker, tshirt, pin gibi yan ürünler ürettik. Bütün maliyeti Şarküteri üstlendi ve böylece sanatçıların ürün skalalarını çeşitlendirdik ve kataloğumuzu orijinal iş, limitli baskı resim, fanzin, sticker, pin, tshirt gibi birçok farklı seçenek ile doldurduk.

Sanatçılara ve koleksiyonerlere, tüm bu ürünler için limit sözü verilmiştir; bu aynı zamanda sanat çalışmaları üzerinden sınırsız kazanç elde edilmeyeceğinin de bir garantisidir, dolayısıyla galerimizden alınan her ürün koleksiyon değeri taşımaktadır.

Tercihin çoğunlukla serigrafi baskı‘larve sticker‘lardan yana olması bizi sevindiriyor, çünkü orijinal parçaların rağbet görmesi sanatçılar için de her zaman büyük bir motivasyondur.

Şu an için üzerinde kafa patlattığınız projeler var mı, salgın belası olmasaydı bizi neler bekliyordu ?

Salgın olmasaydı yaz sezonuna kadar Ucube Mutaf pop-up sergimiz ve Bülent Gültek‘in hazırlamış olduğu harika bir konsept sergi bizi bekliyordu.

Daha sonra tüm yaz boyu kalacak bir ana sergi ve Eylül itibari ile arada yabancı sanatçıların da serpiştirildiği bir takvimimiz vardı. Umarız en kısa zamanda kaldığımız yerden hızla devam edebiliriz.

Eklemek istediğin bir şeyler varsa, lütfen.

Bu güne kadar destekleri, katkıları, iş birlikleriyle bizlerle birlikte olan tüm dostlarımızı çok özledik.

Görüşmek dileğiyle, şimdilik hoşça kalın.

Zeynep ‘Zezeah’ Kış

söyleşi: Erman Akçay, Nisan 2020

Big Baboli Şarküteri : https://www.bigbabolisarkuteri.com/

Ranterlar

Ranter kelime anlamı olarak palavracı, yüksek atan tip anlamına geliyor. Gruba neden bu şekilde bir isim verildiği bilgisine şahsen ulaşamadım ve bilen var ise umarım paylaşır, tahminim mevcut otorite tarafından böyle adlandırıldıkları fakat kendilerinin de hoşuna gittiği yönünde. İngiltere’de 1649-1660 arası bir döneme gidiyoruz, yani “Commonwealth” dönemine. Türkçe olarak “İngiliz Milletler Topluluğu” olarak ifade edilen dönem, Britanya İmparatorluğu’nun parçası olan devletler ile sonradan katılmış devletlerin oluşturduğu uluslararası birlik yani. Grubumuz o dönem sıradan vatandaş arasında çıkan ayrılıkçı grupların bir tanesi. Liderleri olmamasına ve organize olmamalarına rağmen İngiltere içerisinde oldukça yayılmış.

Pek tabii her yenilikçi düşünce gibi, kendileri de kilise tarafından sapkın olarak ve hükümet tarafından toplumsal düzene yönelik bir tehdit olarak görülmüş. Zira kendileri kiliselerin, kutsal yazıların, mevcut devlet hizmetlerinin otoritesini reddetmiş ve insanların kendi içlerinden gelen sesi dinlemelerini söylemişler.

1650 yılında Ranterlar Binyılın kendi nefsine, kendi merkeziyetine ve tanrısallığına uyanan her bir ruha şimdi geldiğini biliyorlardı. “Neşelen, hemcinsim,” diye selamlaşırlardı. “Her şey bizim!”

Hakim Bey – T.A.Z.

Temel fikirleri tanrının esas olarak her şeyin içinde olduğu fikrini savunan panteizm – yani tanrı doğayla özdeştir. Bir çok Ranter bireysel ölümsüzlüğe ve kişisel bir tanrıya olan inancı reddetmiş görünüyor. İnsanın mevcut koşulları aşma ve tanrıya dönüşme istediğini vurgulamışlar. Bir inananın tüm geleneksel kısıtlamalardan arınmış olduğunu, günahın yalnızca hayal gücünün bir ürünü olduğunu ve özel mülküyet sahibi olmanın yanlış olduğunu savunmuşlar.

Aslında oldukça basit bir bakış açıları olmuş, tanrı ile kişisel bir ilişki kurmuş kimsenin artık geleneksel toplum tarafından bağlanmadığını ve kişinin kendi isteğiyle yaptığı her şeyin haklı olduğunu iddia etmişler. Bu, tüm yasal ve ahlaki kısıtlamalardan kurtulma duygusunu teşvik etmiş. Organize din biçimlerinin ve günahkarlık kavramının reddedilebilir olduğu ve kutsal kitapların kendisinin de göz ardı edilebileceği gerçeğini vurgulamış. Akabinde özgür aşk, içmek, sigara kullanımı ve küfür etmek, ruhsal özgürleşmenin uygun yolları olarak kabul edilmiş.

Eğer Tanrı her şeyse, günah hiçbir şeydi.

En çok bilinen üyeleri Laurence Clarkson ve Alastair Coppe. Coppe için kendisini Ranter olur olmaz, açıkça uzun zamandır bastırılmış sövüp sayma arzusuna kaptırdığını duyarız. Londra’daki bir kilise kürsüsünden tam bir saat boyunca küfrettiğini ve bir tavernadaki garson kadına küfrettikten sonra kadının saatlerce korku içinde titrediğini biliriz. Clarkson ise 1649 yılında gruba katıldıktan sonra 1650 yılında “A Single Eye” isimli grubun ideallerini öne sürdüğü risaleleri yayınlamış.

Bütün bu yolculuk boyunca, günahlara maruz kaldım ve yine de bir aziz gibi, günah bana yüklüymüş gibi geliyordu … sonuçta bu dünyada kimsenin günahsız yaşayamayacağı sonucuna vardım; yine de Tanrı’nın bulunduğu şeyler hakkında çok fazla bilgim vardı, fakat kalbimin yapar gibi göründüğüm şey için doğru olmadığını, bu dünyanın şehvet ve boş gurur ile dolu olduğunu gördüm. ”

Laurence Clarkson

Ranterlar, dünyevi ürünleri terk etmenin bir simgesi ve toplumsal protesto tarzı olarak kullandıkları çıplaklık ile ilişkilendirilmiştiler. Akabinde kural tanımamazlık, fanatiklik, şarhoşluk ve cinsel ahlaksızlıkla suçlanıp, fikirlerinden vazgeçirilene kadar hapsedilmişler.

Ayrıca o dönemki “Diggers” (kazıcılar) ve “Quakers” gibi gruplarla doğal olarak yakın anılmışlar. Bazı “Digger” arkadaşlar kendi komünleri başarısızlıkla sonuçlanınca Ranter olarak hapis yatmış. Bir çok Ranter ise oluşum etkisini yitirdiğinde Quaker olarak yoluna devam etmiş.

Bu arada J. C. Davis adlı bir tarihçi Ranter’ların muhafakarlar tarafından, geleneksek değerlerin ne kadar güzel olduğu fikrini yerleştirmek için hayal bile edilemeyecek radikal bir düşünce olduğunu söylemiş. Yani kötüyü göstermek amacıyla yaratılmış bir efsane olarak görmüş. Biz pek tabii kendisine katılmıyoruz.

Aradan 300 yıldan fazla geçmiş olmasına rağmen toplumda hala benzer şekilde karşılanabiliyor olması ne kadar geride kaldığımızın bir göstergesi olarak görülebilir. Ranterların bize verdiği mesajı aklınızda tutmanızda bir zarar görmüyoruz ve konu hakkında okumaya devam etmek isteyenleri iki güzide eser ile başbaşa bırakıyoruz.

Okumaya Devam

Bütünüyle Kuşkudayız

Kilisenin kör karanlığında cadı avı ile başlayan bir süreç, günümüzde klinik psikolojik uygulamalarla devam ediyor Szasz gibi anti-psikiyatrlara göre. Bu çokça tartışmalı konuyu deşmek değil niyetim ancak engizisyon ile karşılaştırılan uygulamaların çok geçmişte kaldığı günümüzde dahi akıl hastalıkları ile toplumların ilişkisi hala primal düzeyde. İşte bu ahval ve şerait içinde hayat bulmuş ve kült mertebesine erişmiş bir dergi/fanzin kırmasından söz etmek lazım. Şizofrengi.

1992 ile 1998 yılları arasında elinden geldiğince çıkan bir dergi. “Bütünüyle kuşkudayız” mottosu ile zaman zaman akademik; çoğu zaman kontrolsüz bir düşünce akışı formatında hazırlanmış. Uygarlık ve delilik arasındaki tüm etkileşimleri ve çatışmaları bünyesinde barındırmakta. Bu bağlamda paylaşmak ve anlamak önemli. Zira dergi, konuya biraz olsun ilgi duyanlar için muazzam bir yol haritası aynı zamanda.

Diğer yandan “frenginin doğurduğu ve hastalıklı genlerini aktardığı” iddia edilen klinik psikiyatrik uygulamalar, en modern toplumlarca bile bir utanç nesnesi iken bu derginin bir şekilde kendi kitlesine ulaşması, sahiplenilmesi ve unutulmaması toplumun konuya yaklaşımına dair umut teşkil ediyor.

İlk 13 sayısı bu linkin arkasında.

Umut yok

yalnızca sürgit

mücadele var

bu bizim umudumuz.

Deliliğin dili işte bu

cümleyle başlar.

David COOPER / Language of Madness