Bir Yalnızduranın Portresi

Zayıftır. Sayarsın kemiklerini. Düz, uzun, yer yer kıra saçan saçları ve sakalları. Siyah. Gene uzun, siyah bir palto bazen üzerinde, bazense bir kazak sade, gene karalardan bir renk. Ayakkabılarına bakmadım. Pantolonu da kumaş değil sanki. Tırnakları uzun, sivri, kirli. Parmakları deri gerilmiş birer ince kemik. Uzun gene, elleriyle. Sigara tutuşturulmak için biçimlenmiş gibiler. Sigarasız görmedim hiç ellerini. Közü gelip izmaritine dayansa, hatta bir parça yakıp düşse bile aşağıya, yine elindedir o. Takibini bırakmış çünkü. Çömelip yaslandığı, hatta yapıştığı, daha çok da gömüldüğü bir duvar dibinden bakıyor dünyaya. Dünyası, gözlerini sapladığı bir çift nokta karşı duvar dibindeki. Bilmiyorum hangi zamanın, hangi yaşamın-yıkımın dünyasını döndürüyor orada. Belki de ana yerleşmiş, öyle bir yerini yapmış, öyle derin bir çivilemiştir ki kendini an’a (bir çekiç-felsefe ilişkisi daha), yanılmamak, yorulmamak için öncelik-sonralık vesvesesiyle, şüphenin bulutlarını bırakmamak için bakışlarıyla arasına, bulanmamak, kamaşmamak için, yani bir gerçek ihtimalinin gürültü-patırtısıyla, öyle çelik halatlarla bağlamıştır gözlerini, saplı durdukları bir çift noktaya karşı duvar dibindeki. Yani dönmekte olan tek bir dünya vardır. Kabul. Ama bu dünya çoğu durumda bir baş dönmesindedir. Bundandır güneşi nereden, nasıl, hangi göğünden izleyeceğinde, an’a hangi yüzünü döneceğinde karar kılamayışı. Güzel, karar bırakmaz bakanda. Belki o da, öyle uzun gezmiş, öyle düşüp kalkmış ki güzelin yollarında, öyle şaşmış öyle dolup taşmış ki, yanmış, yakmış atmış gözlerini. Belki de budur, Mutlak’ın o güneş beyazı gelip yerleşmiştir bakışlarına. Yok ama. Böylesi bir aşk değil, düpedüz umutsuzluktur bu: ‘ölümcül tehlike.’ Bir mutlak varsa o da kötüleşmenin, çürümenin, kokuşmanın ve tükenişin sürekliliğidir. Dünya, hangi yüzüyle baksa, orasıyla utandığı içindir bunca dönmededir etrafında güneşin. Ama bu edebiyat da aşılmalı. Anlam arızadır, söylenmişti bu. Umut ya da aksi, bir yer sürçmesinde yeşeriverir, mesnedi muamma bir soluk aralığı. Hiç, gözlerini bir kez daha kırptığında, uzun bir yağmur duası gibi uzanan ufuksuz, kutupsuz bir çöl kalır geriye. Baktığı yer burasıdır belki de, öyle uzun, öyle saplı ve öyle çelik bakışlar, bu çölden bir kum tanesine yerleşmiş, durduğu yerden yağmurun yolunu gözlemektedir.

Comments

yrd dedi ki:

herkesin herkese kırbaç olduğu zamanlardı ki onlar
yarasını aynalarda büyüten bir lekeden geldiler

güzeldiler gül teninden taç yaparken dünyaya
yalan vezniyle varılan bir zamana indiler

baktılar her yer çamur her şey toz içinde yaradır
gittiler, keder kokan bir gövdede beklediler

istediler mümkün olsun bu çağı kuyusuz kapatmak
hüzün suyuna susan o kör mendil inlemesin istediler

gördüler herkes ötekinin sesiyle kapatıyor perdesini
olmaz’ın bahçesinden gitmek gömleğini giyindiler

kimbilir nerdeler şimdi, hangi mevsimdeler?
kimbilir hangi çağın peçesiyle örtündüler?

dünyayı söyleyen suların rengindeydi oysa onlar
gümüş bir gülden gelip siyah bir güle dönüştüler

Bir cevap yazın