Bir Sermaye Biçimi Olarak Politika

Şu sıralar sıklıkla duymaya alışmışsınızdır. Kişisel olan politiktir, diye bir söylem var. Şimdi bu söylemi açımlayacağım. Acaba gerçekten öyle mi?

Bu söylemi ileri sürenlerin hangi sınıftan olduğuna hiç dikkat ettiniz mi? Sosyopolitik açıdan en sık hangi çevreden çıkıyor bu söylem? Üst sınıflardan. Burjuvalaşmış kimselerden. Bilhassa feminist, profeminist (erkek olup kadın haklarını destekleyen kimselere deniyor bu tabir)  akademisyenlerden. Bu söylemin artmasının, özellikle kadınlarca dile getirilmesinin sebebi, benim tespit edebildiğim kadarıyla akademizm yani akademik çevrelerdeki tahakkümleri üzerinden sınıflaşmış entelektüel kesimin erkleşmiş olması durumu.

Kadınların, eskiye oranla sosyal hayatta daha fazla yer alması, kendilerini geliştirmeleri, entelektüel alandaki dinamizmlerine de yansıdı. Artık akademilerde eskisine kıyasla daha fazla söz sahibiler, o yüzden feminizm artışta ve yükselişte. Şunu unutmamalı: söylemler dosdoğru halk tabakasının özgül iradesinden çıkmaz. Erk sahibi azınlık bir çevre, halkı taklit ederek bir propaganda geliştirir ve bu söylemi, genel kitleye yansıtır, geliştirilen söylem bu azınlık kitleye bir pazar alanı, varolma alanı açar. Sözgelimi müslümanlık, katolisizm, cumhuriyet, marksizm, fordizm (iktisadi bir formül olarak) veya kolektivizm.

Toplumsal reform ve dönüşümler de bu şekilde sağlanır. Yani bir halkın, genel kitlenin dosdoğru, özgül bir reform ya da inkılap meydana getirmesi tarihsel olarak kanımca, idrak edebildiğim kadarıyla mümkün değildir.

Sözgelimi; modern devlet formülünün başat figürü, Hegel diyalektiğidir. Modern kolektivizmin başat figürleri ise Marx ve Engels’dir.

Bu çıkarımlara da ben, diyalektik materyalist bir yöntemle ulaşıyorum ki modernitenin neredeyse inanç düzeyinde sahiplendiği yöntemdir fakat tek yöntem değildir, bir şeyi başka şeyden ayıklarken; fikir veya felsefe üretirken sözgelimi idealizmi de kullanabilirsiniz. Diyalektik yöntemi, bir tür süreç felsefesi olarak yorumlayabiliriz.

Bu bağlamda devam edelim. Güncel muhalif pratikler de bu felsefe temelinde üretilir sıklıkla. Kişisel olan politiktir, söylemi gibi. Pandemiyle birlikte, toplumun nesnel özne’si değil (sözgelimi devlet veya vatandaş veya sınıf gibi kolektivist özneler) bireysel özne’si ön plana çıktı. Topluluk halinde varolabileceğimiz bir koşul olmadığı için artık birey odaklı fikirler üretiyoruz. Bu birey de yoksul mahallelerin, göçmenlerin zihnindeki birey tasarımı değil. Muhalif, liberal sol çevrelerin bireyi. Yani avukatların, yayıncıların, doktorların, sanatçıların, çevirmenlerin, müzisyenlerin, şu devirdeyse influencerların (belli bir zenginlik düzeyine erişmiş, özellikle Z kuşağının sinik zevkleri tarafından beslenen sosyal medya fenomenleri); youtuberların, twitch yayıncılarının birey’i. Tüm bu insanlar gayet kişisel ve izole yaşamaktalar ve temel yoksulluk dertleri pek bulunmuyor. O dert, sosyal güvencesiz, daha alt kesimlere ait kişilerde var.

Keza alt çevrelerde feminizm sağlam bir düzeye sahip değil.

Liberal sol, göçmenleri önemsiyor ama uzaktan. Yani politikanin nesneleri olarak önemsiyor ve haklarını dile getiriyor ama kişisel gözlemim, kendi yaşam alanlarını onlarla paylaşmak konusunda çok da vicdani tavır almadıkları yönünde. Yeni sol’un göçmenleri umursuyormuş gibi görünmesinin sebebi, ilkesel olarak ‘azınlıklar’ söyleminden bir menfaatinin bulunması.

Mahallemde çok fazla göçmen var ve bu insanların yoğun nüfusu, inanılmaz bir kültürel yabancılaşma doğuruyor. Bu yabancılaştırmayı içselleştiremeyen orta veya alt sınıf kimseler de liberal sol’un göçmen söylemindense kendi yaşam pratiklerine tehdit olarak algıladığı bu insanları ötekileştiren alternatif sağ veya etnik merkeziyetçi fikirlere sarılıyor. Kendi varlık motivasyonu için buna muhtaç ama üst sınıftaki liberal solcular bunu göremiyor ve göçmenleri istemeyen kişileri faşist diye damgalıyor. Bu yorum farkı bile sınıflar arası algı farklarını, algıların toplumsal koşullara göre oluştuğunu ispatlamaya yetiyor.

Ya da kuir. Eğer kuirseniz orta alt sınıf bir çevrenin kültürü sizi dışlar. Bu yüzden burjuvalaşmış bir çevrede varolmanız ya da seks işçiliği yapmanız gerekir. Kuir cinayetlerinin sebebi de zaten bu kültür ve ahlak farkı, yani failler aslında kültürel kodlar.

Transseksüelizm sözgelimi, burjuvaysanız size avangart bir konfor alanı hatta epey sükse verebilir ama fakirseniz bir söylem geliştiremeden yalnız kalmanız, ezilmeniz veya yönelimlerinizi gizlemeniz olası.

Bugün müzik piyasasının tepesindeki isimler kuir kodlarla klipler çekiyorlar. Bayağı da talep ediliyorlar. Keza feminizmin tüm kültürel kodları da sanat ve akademi çevrelerinde tüketiliyor. Yayıncılık da bu kodları gayet açık bir biçimde üretiyor ve tüketiyor. Yani söylemin kamuya sunulmasında çok büyük bir engel yok.

Öyleyse neden kadın cinayetleri vb. hala sürüyor? Kanımca bunun olması alt sınıflardaki kültürel kodlar yani aslına bakarsanız maddi problemler, temelde yalnızca para. Paranın müthiş bir teolojiye vardığı bu dünyada, kadınların genelinin erkekten aslında gayet eril, stereotipik davranmalarını istediğini görüyorum. Gözlemlediğim örnekler bir genelleme yapmama imkan verecek kadar fazla ve yaygın. Alt sınıflarda kadın ve erkek ilişkileri aynı eril ve stereotipik formunda sürüyor. Seksizm devam ediyor. Her iki taraf da rolünü sürdürüyor. Seksüel olarak kendini objeleştirmeyen kadın, erkeğin talep ettiği stereotipi doldurmadığı için tercih edilmezken tersi de erkekler için mümkün oluyor. Üst burjuva sınıflarda, paranın merkeze alınmadığı; marjinal entekektüelizme dayalı eşitlikçi ilişkilenme biçimleri tartışılırken (çünkü bu çevrenin bunu yapacak konfor alanı var) alt sınıflarda genelde erkeğin maddiyattan sorumlu tutulması, kadınınsa geleneksel rolünü üstlenmesi yönündeki kültür klişesi sürüyor.

Yani tüm bu politik gündem, vatandaşı ilgilendirmiyor. Azınlık bir çevrenin kendi hiyerarşik problemlerini içeriyor. Kişisel olan (üst sınıf burjuva süjesinin problemleştirdiği şeyler) politiktir, söyleminin açımlaması kanımca budur.

Lakin şu da var. Yaşam bir kredi borcuna endekslendiği ve kentler dönüştüğü için, fakir de artık eski şekliyle fakir değil ama kültürel kodları yine aynı. Sınıflar da globalist bir yaşam tarzı sebebiyle ortadan kaldırıldığı için büyük ölçüde, genel kitle de, kendi muhalefet pratiği olmamasına karşın bu liberter (özgürlükçü) insan hakları söylemlerini içselleştirebiliyor.

Bir de, dikkatinize sunarım, politize fikirler, sosyal bilimleri dönüştürme gücüne sahiptir. Mesela disfori (kişinin cinsiyetine yabancılaşması), transseksüelizm semptomu düzeyinde bir mental bozukluk olarak ele alınıyordu yakın zamana kadar. Bunu bir makalede okuduğumda çok şaşırmıştım çünkü “tercih değil yönelim” şeklinde, bilimsel olmaktan çok politik bulduğum bir söylem vardı ve ben “lan bu bilimsel olarak hakkaten doğru mu bi araştırıyım” diye düşünecek olduğumda içimde bir suçluluk oluşuyordu. Bunun sebebi yükselen lib left (liberal sol) politize paradigmanın sosyal bilimleri ziyadesiyle muğlaklaştırması. Ve bir de bunu ahlakın en kaba saba formu, onu lince yaklaştıran ve her olguyu etiğin bir ilkesiymiş gibi ele alan eskil bir yöntemiyle uygulaması, bu türden şüphelerime ket vuruyordu. “Lan acaba kişisel olan gerçekten politik mi, lan tercih değil yönelim mi gerçekten, işin aslına; metodolojisine bir bakayım, sosyal bilimler ne diyor” diye şüpheye düştüğünüzde “ben kötü biriyim, ben kötü bir insanım, bunu nasıl sorgulayabilirim” dedirten de işte bu kaba kültürel örge. Şüphe oysa progresif değil miydi, her şeyi önümüze geldiği gibi kabul etmemek marjinal bir edim değil miydi? Lib left’e göre değil anlaşılan. Burada önemli olan sosyal bilimin nihai olarak ne deyip demediği değil, sizin şüphe duymanızın sert bir tavırla engellenmesi. Bir nefret söylemine, bir düşmanlığa varmamanıza rağmen.

Lib left’in bu paradigmasını içselleştiremeyen kişilerin alt right’a (merkez sağ fikirlere bir alternatif sunduğu iddia edilen alternatif sağ hareketler. bu hareketler de etnikçiliğe, milliyet üstünlüğüne, dini merkeziyetçiliğe varıyor bir çok biçiminde) neden kaydığını şimdi daha iyi anlayabiliyor ve açıklayabiliyorum.

68 kuşağı hakkında bir kaç video izledim. Mesela burroughs, kerouac’ın apolitik olduğunu söylüyor. Kerouac, antisemitist Celine’in çok büyük bir yazar olduğunu söylüyor. Burroughs, kuir bir yaşantının aktarıcısı. Burroughs katıldığı bir yayında eroin kullanımından bahsediyor. Ve bu yargılanmıyor. Müjdat gezen bir muhalif, bir anekdotu aktarırken diyor ki “bu eroinmanlar varken bizi tutuklamazlar heralde çünkü biz yazarız aydınız” Gezen, kendi çevresinin kodlarını tüketen bir sanatçıyken Burroughs gibi özgür cesur ve deneysel adamlar, politikanın batağına düşmeden sanat üretebilecek kadar zeki sanatçılar olarak gözümde bir kez daha yükseliyor. Dosto’nun panslavist bir koyu ortodoks, niçenin modernite karşıtı; eşitlikçilik düşmanı bir liberter olduğunu hatırlıyorum. Olayın politikayı çok aştığını, bu sınırı aşamayanınsa cesur olmadığını, korkak ve garantici olduğunu hatırlıyorum.

Şimdi içim daha rahat. Lib left kadınlarının yoga taytlarına olan ilgilerinde, tüm bu sözde muhalif paradigmanın; aslında kendi hedoni alanlarını kurabilmek uğruna manipülatif düşünce ekerek ahaliyi tahakküm altında bıraktığının bilgisini görebiliyorum.

Eskiden bir punk/grunge ikonu olan kurt cobain’in yaptığı sistem eleştirisini bugün alt right yapıyorsa dünyanın çivisi çıkmış demektir ve genel kitle maalesef bunu göremiyor. Aslında umursamıyor da. Bu küçük burjuva bir yaşam için çırpınan insanların problematiği.

Görüyorsunuz, masum bir hak arayışı sandığınız şey, diyalektik yapıtaşlarına ayrıldığında aslında bir sınıfın konfor alanı kurma çabasına çıkıyor ve benim bunu umursamam, umursamadığımda ahlaki kötü olmaktan utanmam; suçlu hissetmem bekleniyor. Bu söylemi üreten kitleye hitaben: Söylemlerinizde gerçekten çözüm üretici olsaydınız yaptığınız şeyi yine bir oturur düşünürdüm ancak değilsiniz, tek yaptığınız akıntıya kapılmak. Ve ben zaten bunu yapmamak için yazı yazmayı seçtim.

Tüm bu söylemleri üstlenenlerin popülizm batağına düştüğünü ve bataktan kendine bir çevre yonttuğunu düşünüyorum yani bir çıkarları var. Bu söylemi sahiplenen isimleri alttan alta takip ediyorum ve onlara işlerini ne kadar iyi yaptıklarından bağımsız, bazı köşeler veriliyor. Bu kişiler, evrensel doğruları söylemiyor; kendi azınlıklarını şımartan, kendi dar çevrelerini besleyecek konfor alanları oluşturuyor. Ve kısa dönemde popüler olan onlar olacaktır ancak uzun vadede pek de hatırlanmayacaklardır.

Cioran, ancak ömrünün sonunda bilinir bir yazar oldu. Çünkü sinik bir üslubu vardı, tatsız şeylerden bahsediyordu. Ama yayıncı çevreler, onun artık zarar veremeyen; tehdit oluşturmayan cesedini bir sermayeye çevirdiler ve yazarlığını, genel kitleye pazarladılar. Bugün, kitle çok fazla Cioran okuyor, bu yazarın anlaşıldığından, artık huzur bulduğundan değil sistemce içerildiğinden kaynaklanıyor. Hangi çevrelerin bu yazarları pazarladığına çok dikkat edelim ve ne şekilde pazarladıklarına. 

Bizdeyse bu tür bir yazgı, Oğuz Atay’da vardır. Onun sinik, ideolojiler üstü dünyası, belli ki kendi döneminde sevilmedi, tehdit olarak algılandı fakat şimdi genel kitle ilk onu okuyor. Atay, dergilere kapak oluyor ki Tutunamayanlar’da yazar kendi akıbetini biliyor olsa gerek, varlığının nasıl tüketileceğini birkaç pasaj üzerinden çok güzel aktarır. Keza yeraltıcılar. Hiç de yeraltı filan değillerdir. Basbayağı ağır toplardır. Ballard, yeraltının Calvino’su olarak pazarlandı, böyle olmasının bir sebebi var işte, bu bir halkla ilişkiler; bir hakikat söylemi değil bu. Burroughs, Kerouac’a göre büyük, Swift kadar büyük bir hicivci ama yazar, bir yeraltıcı olarak sanki herkesçe bilinmeyen; herkesin damak tadına hitap etmeyen biri olarak, nadir olan’ın marjinalize ve popülize edilerek sıradan okur’un dünyasını kazanmak suretiyle popülerleştirildi. Sadık Hidayet’e veya Orhan Pamuk’a doğunun kafkası demek gibi. Niçe, çok agresif; çok zor fikirlere sahip, zor da bir dille yazan bir retorikçi ve kendi döneminde okunmadı. Ama ölümünden sonra, yirminci yüzyılda hakkında methiyeler düzüldü. Kendi yaşamının son bölümünü ise hiç konuşmayarak geçirdi. Schopenhauer keza. Hegel’in yanında pek de gözde biri olarak algılanmadı. Seçkin çevreler içinde yaşamını geçiren bir aristokrat olmasına karşılık, felsefesini geniş kitlelere aktaramadı. Ta ki ölene dek. Felsefesi eşitlikçi, özgürlükçü değil tıpkı Nietzsche’ninki gibi hedonizmi ve dolaylı olarak güç ve arzu problemini sorunsallaştırıyordu. Döneminin aydınları modern devleti ve burjuvayı besleyecek felsefi temeller inşa etmekle meşgulken (marx, hegel) Schopen ve Niçe, idealist özne’yi temele alan tuhaf felsefeleri yüzünden dışlandılar. Ve sermaye, onlar birer tehdit olmaktan çıktıklarında, kendilerini deha diye aktarmaya başladı. Bugün bu iki düşünüre atıf yapmayan pek az yazı yazılıyor. Sözgelimi, Schopen’in İstenç ve Tasarım Olarak Dünya’sının Türkçeye tümden kazandırılması iltifatlara boğuluyor. Schopenhauer, felsefesinde Uphanishad’ların ve Vedalar’ın yazarlarını övdü, yaşamın kabusuna karşı arkaik Hint’in bilgelik öğretilerine, otantik olmayan hakiki bir ilgiyle sığındı. Bugünse Hint, burjuvanın oyuncağına; spiritüalistlerin safsatalarına döndü, sermaye Hint’i tüketti. Hint’i tüketen tüm bu insanlar; Atay’ı, niçeyi tüketen insanlarla aynı çevreden çıkıyor, bu tesadüf değil. Post-truth, sinik ve sol gibi gözüken; muhalif taklidi yapan sermayeci bir çevre bu. Aldanmamak ya da hangi ideolojik tavrın benimsendiği veya neyin benimsenmediği konusunda dürüst olmak gerekiyor.

Tarih okuduğunuzda, tepe’nin her fırsatta alt’ı nasıl horgördüğünü tecrübe edersiniz. Yönetim ve kültür sistemleri, halka; vatandaşa atıf ve methiyeler düzer ama bu hakiki bir söylem değildir, tek yapmak istedikleri insanları kandırıp kendi dar iktidarlarını kurmaktır. Varlığını hakikate, özgürlüğe bina eden bu azınlık düzen grupları; haklarında mutlak onaylayıcı davranmazsanız sizin başınızdan talih kuşunuzu eksik eder.

Modern tarihin ekseni, Yunan ve Roma’nın pagan övgüsüyle açılır. Oysa her iki toplumda da kölelik vardır ve bu halleriyle medeni açıdan, çağdaşı oldukları toplumlardan bir farkları yoktur aslında ama Yunan ve Batı Avrupa kültür ekseni sözgelimi, Diyojen ve Nietzsche’yi kendi dönemlerinde küçümsemiştir. Diyojen, Yunan’daki kastı ve sınıflar arası adaletsizliği eleştirip basit ve çileci bir yaşamda özgürlük bulmuştur. Bir akademi de kurabilirdi öyle değil mi, hiç de aptal birine; eğitmenlik yapamaz bir cahile benzemiyor. Batı akademileri nice cahili baştacı etmiş, bu kişiler azınlık cemiyetlerin statükolarını besleyecek dini veya politik felsefeler üretmişler ama bir Niçe, bir Diyojen kadar genel kitle tarafından insanüstü övgülere tutulmamışlardır. Aklın hükmünden, medeniyetin darboğazından kaçanların yeri kendi pagan doğaları, kendi dünya dışı ilahiyatlarıdır. Niçe’nin Zerdüşt’ü öylesine, tarihsel bir figür değildir.

Dileyen dilediğini yapabilir ama tam olarak ne yaptıklarını keşke insanlardan gizlemeseler. Ben sinik biri olarak, olanı biteni çok umursamam. Beni bir gün bir yerde bir gün başka bir yerde görebilirsiniz. Çünkü başka çare bulamadım kendim olmaya, sürünerek ve omurgamı sökerek hareket etmek, bana sürat sağladı, bunu keşfettim.

Son tahlilde, algı hatalarından bahsettim bu yazıda. Nasıl yanılabildiğimizden. Bugün Niçe gibi görünen şey nasıl o kişinin hakikati değilse feminizm gibi görünen şey de gerçek anlamda egalitaryan (eşitlikçi) bir feminizm değil, liberal bir feminizmdir. Bu iyi okunmalı. Liberal olmasıyla da bir sorunum yok sonuç olarak, sadece işin özüne varmaya; olayların göründüğü gibi olmadığını aktarmaya çalıştım. Eleştirdiğim şeylerin karşısına, “şu bundan daha doğrudur” diye mutlak bir “haklı taraf”ı koymuyorum. Tek yaptığım, tüm yazma çabamı, ‘anlam’ üzerine bina etmek ve hicvettiğim sistemlerde bariz bir anlamsızlık olduğunu, insanların da buna nasıl kapıldığını ifşa etmek.

Yükselen feminizm değil, liberal; amerikan tip sol ve onun kullandığı yeni dişil ikonografi, kadını sömürmeye; ona özgürlük verdiği yanılgısı ardına gizlenerek devam ediyor. Bu durum sanat ve söylemde yeni bir eşik yaratıyor: ya kendinizi sansürleyecek bu sulara hiç girmeyecek ve bu yeni paradigmayı hiç eleştirmeyeceksiniz ya da eleştirecek ve seksist, mizojinist; kuir düşmanı gözükmeyi göze alacaksınız.

İşlerin bu denli cinsiyetleşmesinin kişileri asosyal ve aseksüel yapmaktan öte bir işlevi olamayacağını; çünkü sağduyu ve özgürlüğe dayalı bir sansür ortamı içinde kalan entelektüelin tam da bu iki kimliği yavaş yavaş yitirmeye başlayacağını düşünüyorum.

Böylesi bir koşulda saf bir sevgi duyumuna da erişemezsiniz. Sevgi de politik bir sermayeye dönüşür. Dediklerimin saçma olduğunu düşünenler, bizzat kendileri olanı biteni tecrübe ederek fikirlerimi deneye tabi tutabilirler. Bunları iki üç günde meydana getirmedim, çok uzun süreli, yılları kapsayan bir gözlemin sonucudur bu çıkarımlar.

Birbirimizi sevmeyi; linguistik ve politik muğlaklıklar üzerinden erk edinmeden, saf ve doğal bir sevgi üzerinden sağlamayı yeniden öğrenme vakti sizce de gelip geçmiyor mu? Kimlikten, saftan, sınıftan, tersine bir seksizmden arınarak; yol arkadaşına veya sevgiline sarılabilmenin anısal hissi, kaybettiğimiz bir şey olarak, bir nostalji olarak anılmadan önce, tüm bu sınırların suni olduğunu kavramamız gerekiyor.

Sevgiye inancı kalanlar için geçerli elbette bu. Daha, iki önceki yazımda, sevginin tehlikelerini de sergilemeye gayret etmiştim.

.

.

.

Not: Pandemiyle birlikte mecburi olarak biyopolitik bir düzene girdik. yani sarılmak bir risk artık. hatta sarılma arzusu, ilişkileri bitirebiliyor. Sarılmanın yeniden mümkün olabileceği koşulları beklerken, neden şimdi daha liberal, bireyselci ve muğlak fikirlerimizin olduğunu da sorgulayacak zamanımız olduğunu düşünüyorum.

Comments

gay dedi ki:

gayshit

tevfik dedi ki:

şayet bu homofobik bir şakaysa, ne kadar anlamsız.

Hayriye dedi ki:

Merhaba Tevfik Bey, insanlık olarak yanlış güzergahta olduğumuzu, iktidarın medeniyeti geliştirme adı altındaki prosedürlerinin bizi mahvettiğini düşünüyordum ki (fakat tam olarak söylemlerin ve algıların derin idrakine varamamıştım) bu yazınız ile karşılaştım. Yazınızı okumam bittiğinde donakalmıştım, kafama balyoz indi resmen. Çok tesirli bir denemeydi, teşekkür ederim.

tevfik dedi ki:

Hayriye Hanım merhaba. Teşekkür ederim, fikrinizi belirttiğiniz için. Evet, ”balyoz etkisi” yaratabilmişse metnim, başarılı olmuş demektir :)) Gelişimsel gözüken şeyler irdelendiğin onların ne kadar muhafazakar ve garantici yapıları olduğunu kavrarız fakat bu noktada bizlerin progresif olana karşı muhafazakâr yönler geliştirmenin de bir algı yanlışı olacağını kavramamız gerekir, bu da çok önemli bir nokta. Yazıma ek olarak, sizin fikrinizden hareketle, bunu da belirtmek istedim.

tevfik dedi ki:

irdelendiğinde*

talos dedi ki:

sevgili tevfik, sizce de onumuze atilan bu ideolojiler “gercek” seyleri unutmamiz icin bizi oyalayan oyuncaklara benzemiyor mu? bunlara dalmaktan hayatimizi hic ediyoruz. bir sanatciyi bile yorumlarken ideolojisine bakiyoruz. jk rowling, pek sevmesem de, sirf bizim dusuncemizden aykiri diye lince ugruyor. zihnimizde bile birbirimize benziyoruz. (the bothersome man izleyebilirsin, 3 hafta dusunmekten kafa agritmisti bu film bende) bu arada cioran yerine caraco’yu da bir deneyin derim. yine guzel bir yaziydi, emeginize saglik.

tevfik dedi ki:

Evet, katılıyorum; bu tartışmalar bence hakikate teşne şeyler değiller. Sınırlar bu kadar keskin değil, tersine iç içe. Hepimiz bir diğerinin barbarı olmaya çalışıyor gibiyiz. Sınırları gevşetmeli. Dediğiniz filmi izlemiştim, yine bu konuştuğumuz temalardan bahsediyordu, öyle hatırlıyorum, tekrar geri dönebilirim filme. Caraco okudum, iki çevirisini de. O da iyidir evet, tavizsiz bir üslubu vardır. Ben teşekkür ederim yorumun için.

Bir cevap yazın