devletin kan, ilik, kemik gibi içinde bulunduğu şehirlerde, elektriği kesik bir evin içinden duyuluyordu bir nehir ki ömrüm. türkiye’de protest müziğin köşe taşlarından olan grup yorum ve grup kızılırmak’ın kurucularından tuncay akdoğan o gece yaktığı mum başında belki  de dillerimize pelesenk olacak türküleri yazıyordu. tuncay akdoğan’ın menajerinin anlattığı bir öykü ise bu acıya başka acı katıyor. serüvenciler grubunu kazım koyuncu ve tuncay akdoğan beraber kurdu ve sonrasında koyuncu gruptan ayrıldı. bir gün tuncay akdoğan’ın gitar kılıfını alan kazım koyuncu şehir dışında verdiği konser sonrası gitar kılıfının bir şekilde yandığını görür ve meraklanıp tuncay akdoğan’a ulaşmaya çalışır, sayısız çağrılar bırakır fakat sonuçsuzdur. saatler sonra tuncay akdoğan’ın ölüm haberini alır.  bir tabut gibi çöken uyku ve devrilen mumlar ile yangınlar arasında kalarak hayatını kaybeder akdoğan.  her güzel insanın erkenden hayatımızdan çekip gitmesi gibi alışıyoruz artık ölülerini taşıyan her diriye.

tuncay akdoğan da ölülerini taşıyan bir diriydi, sivas’ı gördü, behçet aysan’ı, metin altıok’u, asaf koçak’ı.
ve ansızın çekip gitti.
belki dumana boğularak öldü, belki yanarak.
çalınmayan kapı, bilinmeyen değer kuruttu nehir olan ömrü.

ölmeden önce yazdığı son şiir ile analım onu.
ve bir nehirdir ömrümüz.

sonra fark ettim ki; su akıyor, rüzgar esiyor, yağmur yağıyor
her şey yine ve aynı şekilde oluyor
öyle bir yere geldim ki
sıcak ve soğuk, aşk ve nefret, savaş ve barış
üşümek ve sonra ısınmak gibi

gitsem ayrılık olur kalsam çöl
gidersem bende hasret olur ve belki beni sevenlerde özler
derken anladım ki
özlemden kimse ölmüyor

ama ben ölüyorum
nefes alıyorum, önemsiyorum ve gitmek istiyorum
anladım ki hasret yeni bir aşka kadar sürüyor..

sevdiklerim ve beni sevenler
bağışlayın
su akıyor ve ben gidiyorum