flaubert 1821 doğumlu, 60 yıl kadar yaşamış edebiyatta gerçekçilik akımını başlatan fransız abimiz. kendisini duymadıysanız “madame bovary”i duydunuz. “bir asker ‘görevi gereği’ aptallaşmak zorundadır” ve “burjuvadan nefret etmek bilgeliğin başlangıcıdır” diyebilen bu adam tabii ki çağında pek sevilmedi.

işini oldukça seven flaubert’in her cümle üzerinde tek tek düşündüğü söylenir. madame bovary’in ölümünü daha iyi anlatmak için arseniğin tadına bakmış bir yazardan bahsediyoruz.  bir delinin anıları‘nı da 17 yaşında yazmış. ergenliğin gerekliliklerini yerine getirerek burjuva toplumuna ve onun sahte ilişkilerine bir bakış; okunmaya değer diyorum. aşağıda kitabın içerisinden bir bölümü okuyabilirsiniz ama muhtemelen okumayacaksınız.

VII

peki, bütün sefahatler, zihin, beden ve ruh sefahatleri tarafından piçleştirilmiş bu toplum ne zaman son bulacak?

o zaman, dünya üstünde şüphesiz neşe olacak, medeniyet adı verilen o yalancı ve ikiyüzlü vampir sonunda öldüğünde; kraliyet kaftanı bırakılacak, asa, elmaslar, çöken saray, düşen şehir bırakılıp akıncılara ve kurda katılınacak.

hayatını saraylarda geçirdikten ve ayaklarını büyük şehirlerin kaldırım taşlarında eskittikten sonra, insan ölmek için ormanlara gidecek.

toprak, onu yakan yangınlardan ötürü kurumuş ve her yeri kavgaların tozuyla kaplı olacak; insanların üstünden geçmiş olan umutsuzluk soluğu onun da üstünden geçmiş olacak ve artık sadece acı meyveler ve dikenden güller verecek ve ırklar daha beşikteyken sönecek, rüzgarların dövdüğü ve çiçek açmadan önce ölen bitkiler gibi…

zira her şeyin helbet bitmesi ve üstünde yürünmekten yeryüzünün eskimesi gerecek; zira engilinlik nihayetinde, bu kadar gürültü yapan ve hiçliğin ihtişamını rahatsız eden bu toz zerresinden sıkılmış olmalı. altın, elden ele geçmekten ve yoldan çıkarmaktan illa ki yorulacak; bu kan buharı illa ki durulacak, saray, içindeki zenginliklerin ağırlığına dayanamayıp yıkılacak, orji illa ki bitecek ve uyanacağız.

insanlar bu boşluğu gördüklerinde devasa bir umutsuzluk kahkahası kopacak; ölüme, yiyen, her daim aç olan ölüme gitmek için hayatı terk etmek gerektiğinde… ve her şey, hiçliğin içine doğru çökmek için çatırdayacak; ve erdemli adam erdemini lanetleyecek ve günah ellerini çırpacak.

çöle dönmüş bir dünyada hala dolanan birkaç insan birbirine seslenecek; birbirine doğru gidecek ve kendisinden korkarak dehşet içinde gerileyecek ve ölecek. o zaman insan ne olacak, o ki halihazırda yırtıcı hayvanlardan daha kıyıcı ve sürüngenlerden daha hain? sonsuza kadar elveda, ışıltılı arabalar, bandolar ve şöhretler; dünyaya elveda, bu saraylara, bu anıtkabirlere, suçun hazlarına ve ahlaksızlığın neşelerine! taş aniden düşecek, kendi kendini ezecek, ve üstünde ot bitecek! ve saraylar, tapınaklar, piramitler, sütunlar, kralın mezarı, fakirin tabutu, itin leşi, bütün bunlar, yeryüzünün çimeni altında aynı yükseklikte duracak.

o zaman, mendireği olmayan deniz kıyılara vurup dinlenecek ve dalgalarını götürüp şehirlerin hala tüten külleri üstünde yıkayacak; ağaçlar büyüyecek onları okşayacak ya da kıracak bir el olmadan yeşillenecek; ırmaklar, mineli çayırlarda akacak; doğa, kendisine karşı gelen insan olmayınca özgür olacak, ve bu ırk sönecek zira daha çocukluğundan beri  lanetliydi.

hazin ve tuhaf çağ bizimki! bu büyük haksızlık çağlayanı hangi okyanusa doğru dökülüyor? bu kadar dipsiz bir gecede nereye gidiyoruz? bu hasta dünyayı yoklamaya kalkanlar, bağırsaklarında kıpraşan ahlaksızlıktan korkarak hemen geri çekiliyor.

roma ölmekte olduğunu hissettiğinde, hiç olmazsa bir umudu vardı: kefenin arkasından bakınca, ebediyetin üstünde parlayan, ışıltılı haçı görüyordu. bu din iki bin sene sürdü ve işte tükeniyor, yeterli gelmiyor ve ciddiye alınmıyor; işte yakılan kiliseleri, üst üste ölülerle dolu ve taşan mezarlıkları.

ya biz, bizim nasıl bir dinimiz olacak? bizim olduğumuz kadar yaşlı olmak ve hala mısır’dan kaçan ibraniler gibi çölde yürümek.

vaad edilmiş topraklar neresi olacak?

her şeyi denedik ve her şeyi, umutsuzca inkar ediyoruz; ve sonra, tuhaf bir tamahkarlık, ruhumuzla ve insanlığımızla bizi ele geçirdi; içimizi kemiren devasa bir endişe var, kalabalığımızda bir boşluk var; etrafımızda bir kabir soğukluğu hissediyoruz.

insanlık kendini makineleri döndürmeye kaptırdı ve bunlardan oluk oluk akan altını görünce çığlığı bastı: “tanrı bu!” ve bu tanrı’yı yiyor insanlık. ölmeden önce – çünkü her şey bitti, elveda! elveda! – şarap var! herkes, içgüdüsünün onu sürüklediği yere doğru koşturuyor, dünya, üstü böcek dolu bir kadavra gibi kalabalık, şairler düşüncelerini biçimlendirmeye zaman bulamadan geçip gidiyor, düşüncelerini kağıtların üstüne ancak atıyorlar ki kağıtlar uçuşuyor; günübirlik krallıkların ve karton asaların altındaki bu maskeli baloda her şey parlıyor ve ses getiriyor; altın saçılıyor, şarap oluk gibi akıyor, soğuk sefahat elbisesini kaldırıyor ve oynatıyor, dehşet! dehşet!

ve üstelik, bütün bunların üstünde, herkesin kendi ucunu çekiştirdiği ve elinden geldiğince örtündüğü bir örtü var. acı komedya! dehşet! dehşet!

gustave flaubert . bir delinin anıları