O zaman evlenelim dedim. Baba dedi gaz çıkartmak için evlenmiş gibidir. Anne de baba gaz çıkarırken esner. Ciğerlerine kadar dolar koku. Yani şöyle bir düşün, bu resmin neresinde olmak istersin? Haklıydı. Resme uygun olan bir tane insan evladı bulamadım o an. O zaman kiminle evlenecektim? Tamam dedim ama ne yapmalı? Ayrılalım bence dedi. Ayrılalım? Neden bahsediyordu yine bu? Sormaklı ağlamaklı yüzüne baktım. Çünkü dedi hayat kısa. Yine mi haklıydı? O zaman cebimdeki yüzükler ne olacaktı? Kuyumcu geri alır. Beni kim geri alır?

Yaşım 35 bugün. Elimde not kağıdı. Seni öldüreceksin. Hı? İntihar edecekmişim di mi? Pasif agresif yanım kıpırdandı. Beni öldürecek kimse yok mu? Doğumgünüm için kendime bıraktığım nota bakılırsa ayrılık o gün canımı bayağı yakmıştı. Neyse ki hatırlamıyorum. En son vinçle ağzının içine dalıp organlarını teker teker asmak istemiş olabilirim ama bugüne bakılırsa nötrüm.

Sedef 3 kere aramış. İyi ki doğdun temalı sohbetler. Nasılsın dediklerinde iyiyim demeli ve ya sen diye geribildirim vermelisin unutma. Not kâğıtlarına daha uzun zaman ayarlı ve anlamlı şeyler yaz. Vinçler güzel aletler onları kanlı emellerine alet etme ve sakinliğini koruyup kuyumcuya geri dön. Utancı bir kenara bırak. Sana ait bir ayrılık teklifinden nerden haberi olsun, kuyum satar o.

Berbat pazar. Kahvaltının ayrılıkla bir ilgisi olmalı. Kim dedi onu. Bu şairler de hasta. Benim kadar. Zehir içimize işlemiş bir kere. Namlusu burnu olan bir hayvan düşün. Kahvaltı ederken hem de. Daha az yersin. Zayıflamak mühim. Diyet reçetesi yaz kendine. Paris bugünlerde yaşanacak yer olmaktan çıkmış. C’est la vie. Ne diyordu Perec Uyuyan Adam’da, dingin bir kayıtsızlık seninki. Aynen.

Öğlen yemeği en önemli öğün. Çok ye. Sırtında Quaresma yazan formayla tavafa katılmış çocuğu hatırla, gülümse. Çünkü öğlen tebessümü yemeğe tuz katar. Tuz önemli. Tuz o tuz o tuz beş. Maçın ilk yarısı bitti ve 35 – 0 yenik durumdayım. Şöyle bir bakıyorum da atabildiğim tek gol de ofsaytmış. Yani azrail son düdüğü çalana dek rahatım. Sonsuz dinginlik kuramı.

Akşam. Muhteşem akşam. Evde kimse yok. Kutlanacak tek şey işte bu sessizlik. Ev tıkırtıları, pıt pıt cama vuran damlalar, perdenin siyah ipliklerinden sızmaya çalışan ışık huzmeleri ve mandalina. Çocukluk mandalina kokar. Kendinden dilimli, turuncu ve ekşimsi. Muhteşem kombinasyon.

Dış kulvardan atak yapan sesler yükselir. Kapıyı açar ve içeri girerler. Mandalina kabuğuna basıp düşmüşüm. Sehpanın kenarı kırmızı olmuş ve halı. Ağzım yarı açık. Bir şeyler konuştum muhtemelen. Acaba ne. Son sözüm ne oldu. Vinçler güzel aletler. Vinçler aletler güzel güzel. Vinç demiş dururmuşum.

Öyle olmamış durun. En azından bir gol atabilmeliyim. Kendini orta sahaya atmış bir kaleci cesareti, pisburun vurmaya müsait bir ayakkabı, üç beş tane top, kendime alacağım hediyeler. E top bir tane olursa kavga çıkar, halı saha açık mıdır bu vakitte? Cıks. Ölünecek mekanlar listesinde iki numara. Madrid bu günlerde oldukça sıkıcı. Parambarca aşklar o güzel köpeklere binip gittiler. A caballo regalado no se le mira el colmillo.

Çarşamba. Akşam. Çok yedim. Namlusu burnu olan hayvan işe yaramadı. Aldığım bütün topları yemiş gibiyim. İçimde patlasalar da ölsem. Hay aksi. Yine yalnızım. Bu kez üstüme klima düşmüş olduğum yerde kırmızıyım. Koltuğun üstüne dövme gibi kazınmışım. Ne son söz söyleyecek ağzım kalmış ne pisburun vuracak mecalim. Uyuyormuşum zaten. Rüyamda vinçler. Kırmızı. Tribünlerde Meksika dalgası. Meksika coşkulu, Meksika bir başka bugün.

Uyandım. Cuma. Terk etmenin cazibesi mi var? Bir çeşit ego tatmini olabilir mi? Bak ben istediğim zaman biter tamam mı dostum. Burada terk edilen olmak ezilmeyi de yanında mı getiriyor? Yoksa ortak kararımız diyerek birilerine açıklarken taktığımız pembe gözlük her eve şart mı? Kahvaltı için ağır sorular. Belki böylece namlusu burnu olan hayvan ateş eder ve öğün itinayla geçiştirilir.

Seyahat ederken duyulan his de terk etmeye benzer bir şekilde. Terk eden olmanın gururu yeni bir şehre adım atacak olmanın heyecanı ile karışır. Vedalar yerini yeni selamlaşmalara bırakır ve aslında her selam yeni bir vedanın ayakizidir. Bu yüzden kimisi cümleye başlarken koyacağı noktanın hesabını çoktan yapmış olur. Bir nevi geleceğe dönüş. Anı yaşamak derdinde olan ise daha az hesaplıdır. Bu nedenle provizyon hep açık verir.

Uyudum. Pazartesi gecesi. Hava soğuk. Sokaktan köpek sesleri geliyor. Pencere buharlanmış. Yüzükler hala cebimde. Telefon sesi. Duymamışım hiç ya da rüyaya karışmış bilmiyorum. Dış dünyanın cazibesi yok. Sıcak uyku. Güzel uyku. Sabah olmasa da sabaha kadar uyusam. Vardır öyle yaman bir hazzı yaşamanın. İnsanı uykusundan bile eder. Aşk gibi tutulursun güneşe. Sırf doğuyor diye umut aşılar. Çünkü güneş yine de doğar der yaşlı adam. Güneş çıplak bir at gibi gökte yürürken hayatın akışı bozulmaz. Öğünler yağmurla çamurla kesilmez. İnsanoğlu açtır ve hep acıkacaktır.

Kuyumcu. Yüzüklerin işgalinden kurtuluş. Utanç. Para ve o parayı nereye harcamalı diye düşünmek. Çünkü sembolik bir anlamı, tükenen bir nesne haline dönüştürmek zorundayım. Çay ve kahve stoğu yap. Hazin gelen ne varsa üstüne içilecek. Bir yudum yüzük. Bir yudum daha. İstanbul içli İstanbul dertli İstanbul içindekileri kusmaya niyetli bir anoreksik. Midemi bulandırıyor bu hali. Yalnızlığı yani. Dokunsam elimi itecek. Yanına sokulsam kaçacak. Tek istediği bir tuvalet bulup rahatlamak. Midemi bulandırıyor yalnızlığı. Bizim küçük çaresizliğimiz.

Renklerin çekici bir yanı var. Nesneleri değil de renkleri görerek yaşamanın yani. Mavi bir araba yolda gidiyor değil de mavi grinin içinde yol alıyor gibi. Mercimek çorbası değil de turuncu içtim, beyaz bandım üstüne. Yarabantları da turuncu nihayetinde. Bir kase değil iki tane üst üste. Çorba iyidir. Yalnızca çorba ile vatan kurtarılabilir. Yine güneş doğdu bak ve vatanımız düşman işgalinden kurtuldu. Bir kurtaran bulunur nasılsa. Sonsuz dinginlik kuramında yaymanın bana verdiği yetkiye dayanarak uykuya dalıyorum. Bu kez ancak sabah olunca gözüme uyku girdi. Güneş düşman. Işıksızlık istiyorum. En sevdiğim renk siyah. Birazcık bulut yapamaz mısınız, güneşi bulutla sıvayamaz mısınız?

10 dakika ya uyudum ya uyuyamadım telefon geldi. İşe gittim mecbur. Ayaklarında ayı patisi olan kadınlarla yanyana yürürken kendimi hayvanat bahçesine girmiş gibi hissettim. Neyseki parfüm kokuyorlardı. Hayvanlarla yaşamak güzel olabilirdi böyle düşününce. Parfüm kokan ayıları geçince tavşan kürküne sarılmış çocuklara sıra geldi. Boz rengi ve beyazı atlattık derken kırmızı bir korna sesi. İşte şimdi çarpıldım. Bayılırım böyle sonlara.Meet Joe Black. İmkansız bir aşkın taşkın hikayesi.

Elektrikler kesik. Bir bilgisayar için kötü insanlık için güzel bir aksiyon. Ofiste çılgınlar gibi çalışan Sedef üzgün görünüyor. Kaydetmeden kapanmış olsa gerek. Birazdan jeneratör devreye giriyor. O an kafamdaki ampül aşırı voltajdan patlıyor. Kafam sarı ben sarı. Şimdi yorgana sarılıp uyumalı. İş var. İş de biter güneş de batar. Dayan.

Akşam. Salı. Efendime söyleyeyim ben diyeyim 3 sen de 5 tane lahmacun mideye maydonozlar eşliğinde gömüldü. Limon sarı ben sarı çok uykum var. Televizyonu açıp uyuklamalı. Peki ne izleyeceğiz. Tabii ki belgesel. Üç beş tane hayvan cangılda avlanır. Bunun bize ne faydası var. Haberler. Kan gözyaşı vahşet intikam. En faydalı şeyler. Yazarlar için diyorum. Nefreti yayma organları. Organları asmak. Vinçler. Kırmızı. Uyku.