O’na…
O'(n)larımıza…

Dalında kurumuş çiçekler gibiydik.
Dokundu bir çift el
Düşmedik.
Bilmediğimizden…

Bir keresinde bir şiirde
Seviştiğimi sanmıştım.
Duvarları yoktu.
Bacası tütüyordu.
Omuzlarım anlamını bilmediği sıfatlarla
Nitelenen bir ad olmuş.
Kasım kasım.
Parmak uçlarımda bir karıncalanma.
Aşırı doz özgüven aldığım günlerin
Sarılışları

Methiyeler size çay içmeye geldiği gündü.
Mahkemeler, davalar.
Yatağının üstünde kenarı tırtıklı bir defterin sayfası.
Beyazlar olmadığı kadar beyaz(!)
Siyahlar olmadığı kadar siyah(!)
Bir de benim unuttuğum gözlüklerim…
Henüz unutulmuşların çoğalmadığı günlerdi
Ayın tam yirmi altısıydı.
Saat akşamüzeri altı.
Yol ile bitişik penceren,
Bir merdivenle paralel uzanıyordu.
İnsanlar nefes nefese dışarda,
Biz nefes nefese içerde…

Ocağın üstünde çay
24 dk kaynadığında
Daha güzel olurdu.
(Kutlu Olsun!)
Mutfakta çayın yanına soğuk espriler ikram ederdin,
Gözlerine gözlerine gülerdim…
Penceresi açık olurdu odanın.
Üstümüzde yazdan kalma bir şilte.
Üşümezdik,
Anadan üryan,
Üşümezdik,
Bilmediğimizden…

Çocukluğumdan kalma bir şarkıda
Duymuştum adını.
Ve sen otuz altına girdiğin gün,
Benim duvarları yıkık evime
Yılın ilk karı yağıyordu.
A noktasından
B noktasına olan
Sabit hızlı hareketim sırasında
Hayalin bana eşlik ediyordu.
Gördün mü?
İşaret parmağını kavrıyorum
26 yaşında bir bebek bedeniyle.
Tutmamışım da sarılmışım
Ellerine.
Belki bir bisiklet geçer yoldan…

Yatağında kalan bedeninin izi de
Özlenenlere dahil.
Bardağında bıraktığın son yudum
Çay
Ve bıraktığın son lokman diyecekken
Gülmekten alamıyorum kendimi.
Sen lokma bırakmazsın ardında.
Şimdi bir uçurumun kenarında otursam,
Saçlarımı örsen, gözlerimi kapatsam
Ve itsen
Belki bir bisiklet geçer yoldan…

Dalında kurumuş çiçekler gibiydik.
Dokundu bir çift el
Düşmedik.
Bahar görmediğimizden!
Baharı bilmediğimizden!
Düşmedik,
Bilmediğimizden…