Bilinçli Olma Bedbahtlığı*

Ruhumuzu satmayacağız ama acıya da göğüs gereceğiz!

Yere uzanıp dumanlı bir kafayla tavanı seyrederken, arkadaşım Onur
Besicisi, yemini ayıklarken ona neredeyse aşk ilgisiyle bakan bu hazımsız; köşegen koyun, sizlerde de insan olmaya, arzulardaki şişkinliğe dair bir kaygı yaratmıyor mu?**

Aslında yalnızca kendimizden ibaretiz. Dışardaki her unsur, elimizi uzattığımız her şeyin bencilliğimizi tatmin edecek geri dönüşleri olsun istiyoruz. Huzurumu bozan ve oldukça sahtekar olduğunu düşündüğüm bir insan tipi varsa, o da; öyle pek bir şeylerde gözü yokmuş gibi davranıp kendiyle yetindiğini iddia eden kimseler oluyor. Bana kalırsa bu, ihtiyarlık belirtisi bir şey. Kişi, kendiyle filan yetinmemeli, mutlu olmamalı. Mutsuzluğun peşine düşüp hep daha fazlasını istemeli. Çünkü yetinmenin, bir yerde durmanın oldukça muhafazakar bir yanı var. Bir çok yeni tadın tecrübesi.. Dahası zihnin gelişimi engelleniyor. Ne kadar mutsuzluk, ne kadar çile; o kadar kayda değer tecrübe. Elini taşın altına sokmamanın, avuçta akrep gezdirmemenin, dakika başı karar değiştirip alık alık kendinle savaşmamanın; hayatın bir standartı var deyip her şeyle uzlaşmanın sağladığı köle bilinç, zevk sahibi birinin utancından boğazını kesmesine yeter.

Bütün problem açlık korkusu. Bu ilkel korku biçimi tümden yokedilemez, ikinci plana da atılamaz ama yapılan işlerde, hiç değilse biraz risk alınıp; geleceğe dair duyulan korku yabana atılırsa, hedonizmde biraz mesafe katedilir.

Mutsuzluğun da zevkleri vardır. Kazık yemenin, boğazlanmanın, uçurumun kenarında imdat diye bağırmanın, yalan söylemenin, çok istenilmesine rağmen bir türlü ulaşılamamasının, başkasının mutluluğunu bir ömür kıskanmanın ama bir türlü ona erişememenin çok keyifli ve gurur verici zevkleri vardır.

Benim bu tür söylemlerim normal bulunmuyor, anomali veya aşırılık içerdiği düşünülüyor. Ölçüsüz bir insanın, dengesiz bir zihnin toplumsal faydayı aşağılara çekeceği hesap edildiğinden böyle düşünmek itkisi gerçekleştiriliyor. Oysa en teneke kişinin bile, sürekli saman yemekten sıkıldığı bir an olmalı. Kurulmuş bir düzenin şaşmaz uygulayıcısı olmak, tek bir zevk biçimini; tek bir aylaklığı ve tek bir iş biçimini savunmak insanın oldukça karmaşık meseleleri olduğu düşünülürse, mümkün değil. Tüm bu stereotipik veya konservatif insan tasvirleri yani toplumun içinde kalmayı öğütleyen şu sıkıcı mı sıkıcı geleneksel formül, zaten hepimizin kıyısından köşesinden de olsa uzlaşamadığı bir şey.

Olagelenin sadace yabanıl bir hayattan ibaret olduğunu keşfedişim beni her defasında şaşırmıştır. Ergenliğimde yetişkinliğin ve olgunluğun; mesela düzenli bir meslek yaşamının, beraberinde zihinsel de bir gelişme gerektirdiğini varsayıp kendi uyumsuzluğumdan, hamlığımdan çok utanmıştım. Oysa şimdi işlerin böyle olmadığını anlıyorum. Toplumsal çevrelerin, tabakalaşmaların meydana gelmesi, insandaki usanmaz bilinç yükünün hafiflemesi içinmiş. Zaten zihin, ihtiyacı olmadığı kadar biyolojik bakımdan evrilmiş; içine dönen kişi, bu dönüşte biraz ısrarcı olursa kendinden korkmaya; sıkılmaya başlayacaktır. Mistisizmin çöp suyuna bulanmış belirsizlik düşlerinin; içerdeki tanrının filan; çağdaş insanı haddinden fazla gelişmiş, haketmediği miktarca kafatasının içinde bulunan etsel beynin çile ve akreplerinden kurtarmaya yaradığının; bunun biraz ötesinin, dehşet verici bir şey olacağının tespitini yapmak güç değil. 2 bin sene önce yaşamış bir mistik, muhtemelen, şimdikilerden daha “derin anlamlara” sahip değildi. Eskiden akıl yerine imgelem vardı, şimdiyse aklın yükünden kurtulmak için; tabi biraz da renkli pul biriktirmek için mistik yöntemin göz bağlama büyülerine başvuruluyor. 

Yani demem o ki; insan, ne sandığı kadar sıradan ne de zannettiği kadar derin. Bunu keşfetmek korkunç ve iğrenç. Çok yanlış bir oranlama olmayacaktır; bilindik sularda yüzmeyen, zihni ve bedenini genelin rotasından ayıklamış insan sayısı; bir topluluk içinde çok çok az. İnanılmaz az. Milyonda bir, demek bile fazla iyimser olmaktır. Kişilerin huy özelliklerinin birbirini andırması; ortak zevkler filan sizi kandırmasın; bunlar personatif kıyafetler; toplumsal bir sahtekarlığın sürdürülüşü. Ortak davranışlar ve fikirler üzerinden zihnin zevk ve yönelimleri kavranamaz. Bir şeyleri kavramış, farkında olmak bedbahtlığına düşmüş kişiye çeşitli avuntular sunulur:

Sanat. Sanat, dinsel bir çileden farklı değildir. Gerçek endişeleri olan türdense tabii. Ham ise, şova ve sahneye endeksliyse zaten el üstünde tutulur. Bunun sadece buraya has bir şey olduğu da sanılmasın. Ham sanatın yüceltilmesi, niceliğin niteliğe galip gelmesi, evrensel bir budalalıktır yoksa Thomas Bernhard gibiler neden yalnız hissetsin, Batı Avrupa’da, düşünüldüğünde; buradan daha isabetli insanların olduğu yerde yaşıyor bu kişi. Yok, bir algı hatası bu. Budalalık, her kültürün içine sinmesini bilmiş küresel bir aptallık fenomenidir, nereye gitseniz karşınıza çıkacaktır.

Bilinçlilik bedbahtlığına tutulmuş kişiye çocuk kandırıyormuş gibi “sanat” derler. Bununla özgürleşebilirsin. Fakat özgürleşme ve kendini gerçekleştirme, ilkel beynin sınırlarını zorlama; bu tür marjinal istekler, şov ve makyajın ışıltılı dünyasının karşısında çok basiretsiz kalır. Kördür güzelliği görmez, topaldır bir seveni olmaz. Sanat dünyasında ölüsevicilik, kutsallaştırılmış bir fenomendir. Bu, insanın bir türlü terkedemediği tinselci yönünü tahrik eden bir unsur. Bir sanatçı da bir dinsel çileci kadar peygamber soyundandır. Sekülerle muhafazakar ablaklaklığın kavuştuğu elzem nokta burası: birinin sanatı varsa ötekinin de dini var.

İşittiğim en güzel lafı, Tanrılar, Yeni Yaratıklar’ında Morrison etmiştir sanat hakkında, demiştir ki: Sanat, hücre duvarlarımızı süsler. Yani açayım bunun ne anlama geldiğini: ‘’Bizler hücreye tıkılmış kuyruklu birer maymunuz ve sanat, bir teselli olarak bu hücrenin duvarlarını boyalamak gibi ilkel bir edimden öte bir şey değildir.’’ Bu canımı sıkıyor ama canımın sıkılışı, bir noktadan sonra, azgın; çileli bir mutluluğa dönüşüyor.

Sanatsal hokkabazlığın formüllerini hafızladım. Üç dilimlik bir yeteneğiniz varsa, sizler de bir çaput dikebilirsiniz. Bu kolay bir şey. Sadece doğanın sizde bu absürt yeteneği, öteki türdeşlerinize kıyasla, daha fazla uyandırması gerek. Genetik bir aktarım yani. Birlik dilim de, memur gibi çalışmanızla alakalı. Amele gibi, sanat burjuvazisini besleyecek; onların zevklerini sıvazlayacak şekilde çalışacaksınız. Zaten sanatçılar da durumun farkındadırlar, sözgelimi Kieslowski; tüm bu uğraş küçük bir burjuva hayatın kazanılmasından başka bir boka yaramıyor, anlamında bir laf etmiştir. İlgilenen bulabilir. Yani onlar da tutsaklıklarının gayet bilincindeler. Dinin olamayacağı gibi, sanat da bilmek bedbatlığına kapılmış bir zihne asla teselli olamaz. Sadece yeteneğinizi geliştirir, solipsist; tekbenci bir haz yaşar, biraz kurtlarınızla oynarsınız; polen toplamak, biraz takdir edilmek de; eh işte, iş görür ama işe yaramaz.

Sıradanlığın zevkleriyle yetinemeyenlerin başlangıçta yöneldiği ilk duygulardan biri aşktır, doğal bir itki olması bakımından aşk; zevk almayan insanlar için güçlü bir afrodizyaktır. Kieslowski’nin, A Short Film About Love’ında (Aşk Üzerine Kısa Bir Film) dolu olsun boş olsun; dökülsün dökülmesin, süt şişeleriyle bir alıp veremediği var gibidir. Filmde süt, olgunluğun; artık duygularla işi olmaz kaşarlanmışlığın tersine, hala saflığın izleriyle kımıldayan bir ilkgençliği temsil etmekte gibidir, benim algım bu yönde olmuştu ilk seyrettiğimde. Zaman gelir herkes yaş alır, süt şişesi elbet dökülür hatta kırılır. Artık kartlaşmış, eski tazeliği olmayan parmakların tüm yapabileceği, saflığın kusmuk artıklarıyla oyalanmaktan başka ne olabilir!  

 Sıradanlığın zevkleriyle yetinemeyen kişi ne yapacaktır öyleyse? Hep saman yemeye tahammülü olmayan kişi bile bu aynılıktan başka bir aynılığa sığınarak kurtulur. Sürekli aynı kadınla sevişmekten bıkmıştır. Çok marjinal görünse de, kuyuya dalar; boşalamadığı bir gece karşısındaki türdeşinin o kadar da güzel olmadığını farkeder. Spermin süt gibi aktığı bolluk ırmakları kurumuş, dere buz kesmiştir. Gözün, güzellikten sarhoş olduğu o esriklik ikliminde yaşanmıyordur artık. En güzel vajina taçyaprağının bile hamsi gibi açılıp koktuğunun farkedildiği an içerdeki felaket iyice azar. Kadınlar da bu temsili penise uygulasın. Kuirlerse bir karşıtlık kanalıyla aralarına mesafe koyup sanki eriştiklerinde dünya onların olacakmış gibi farzettikleri her ne varsa ona. Ve yeni bir kadın ister. Bulur ve nihai sonuç, ondan da sıkılmaktır. Sıkılmanın nihayeti ise, yalnızca nevrozla genişlemiş kurtlu zihinler iyi bilir ki, ölümden başka bir şey değildir. Bu durumda yaşam, bir bilinç artığıyla, kökeni meçhul bir anlama arzusuyla sürüncemede kaldığı; uzun süren bir can sıkıntısıdır. Sıradan babun bunu asla idrak edemez, işten yeni çıkmıştır ve size tuzunuzun kuru olduğunu söyler; siz de ona işverenine bugün sağ elle mi sol elle mi sakso çektiğini sormak küstahlığına yeltenmek isteseniz de ‘’boş boş konuşma’’ anlamında bir şeyler söyler ve geçiştirirsiniz. Genelde böyle olur.

Hayatın savunulması, aç kalma korkusundandır ve bu herkesin içinde vardır. Bir tutkudan, özgürlük sevdasından filan gelmez yani. Bütün ziynetler eteklerden döküldüğünde ne sanat ne din ne aşk ne doğa kurtarır; en çaresiz anda şayet çelikten bir iradeyle ölüm tercih edilmeyecekse, muhtaç olunan şey, bir somun ekmektir. Ne olduğumuza, ne kadar olduğumuza daha yakından bakalım.

*Cioran’ın andığı, Almanca yazılmış bir kitabın ismidir aynı zamanda. Eserin özgün adı, Bewusstsein als Verhangnis’dir. Peki ben neden resim ve eser isimlerine bu kadar meraklıyım, bahsi geçen kitabın Almanca adını neden özellikle belirtiyorum. Yalnızca zevk. Yabancı dilde bir ifadeyi, eğik olarak yazabilmek özgürlüğü bende tipografik bir tutku doğuruyor sözgelimi. 

** Hayvancağızın karemsi, dikdörtgenimsi olması; bu resimlerin çizildiği dönemlerde yani 1800’ler Avrupa’sının başlarında besi hayvanlarındaki bu tür vücut hatlarının birer statü göstergesini ifade etmesi; sahibi için cakalı bir izlenim bırakacağının düşünülmesinden kaynaklanır. 

One reply on “ Bilinçli Olma Bedbahtlığı* ”
Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir