Buraya geleli iki ayı geçiyordu. Kimseyle tek kelime etmemiştim. Bazı akşamlar sahile iner köpeklerle konuşurdum. O anlarda kendimi hep bildiğim, güvendiğim bir yuvaya sığınmış gibi güvenli ve sarmalanmış hissederdim: anadilim.

Bir süre sonra bulunduğum yerin dilini öğrenmeye ve yavaş yavaş konuşmaya başladım. Sonra hızlandım. Dilbilgisini öğrendim. Kelimeler öğrendim. Günlük gazeteleri okuyup anlamaya başladım. Arkadaşlar edindim. Onlarla sohbet ettim. Onlara yazdım, mesaj attım. Kamu dairelerine dilekçeler yazdım. Polise derdimi anlattım. Mağazalarda istediğim şeyi bulamayınca yardım istedim; buldum. Gezdim, okudum, anladım ve anlaştım. Ama sahildeki köpek arkadaşlarımla sohbeti bırakmadım. Çünkü orası benim yuvamdı. Anadilimdi. Kızdığımda, üzüldüğümde, ağladığımda, sevindiğimde verdiğim tepkimdi. Ağzımdan bilinçsizce çıkan sesti, nefesti.

Aşık oldum. Onunla konuştum, tanıştım, sevdim, seviştim, alıştım, içinde o olan hayallar kurdum; ama kulağına fısıldayamadım, ağzımı açtım, fısıltımın kalbimdeki derinliği sığlaştı; yüzemedim, kelimeler ufacık kaldı oysa devler kadar büyük fısıltılarım vardı. Kulağı duydu, kalbi işitmedi.

Canım çekti, arzuladım istedim kalbimi ağzımdan taşırmayı, dilimle, dudaklarımla şekil vermeyi, harfe kelimeye büründürmeyi kulaklarımla çocukluğumdan kalan annemin ninileri gibi eski, tanıdık sesler duymayı… Sahile koştum.  Yuvam ordaydı.