Beyin ifrazatı niteliğindeki bu  yazıyı sizlere takdim etmekten gurur duymuyorum. Keşke böyle gelmeyip böyle gitmeseydi.


Her şey ticaretin konusu artık, ruhlar bile. Her şeyin bir pazarı var. Pazar her yerde. Batıda teknoloji, Uzakdoğuda emek, belirlenmiş coğrafyalarda silah, çoğu yerde de insan pazarı  heyhat! İnsan ama prototip, içi boş, salt maddi bir gerçeklik olarak. İnsan arketipi kavramsal düzlemde, kendini gerçekleyemez bir halde sıkıştı kaldı.

Kaçamıyorum bu  absürlük girdabından. Hayatın arkaplanındaki o kendine has kutsal tadı alamıyorum.

Gerçeklik modelleri algılandıkça ölüyor ne var ki eskisinden daha sağlam bir şekilde peydah oluyor yenisi. Kanserli bir hücre motivasyonuyla -artmak, daha da artmak- simüle edilmişler sanki.

Toplu zihin katliamları yapıldı/yapılıyor her gün, her saat, her dakika, her saniye. Zihnin nedensellik fonksiyonu iğdiş edildi/ediliyor, kendisiyle bile bağ kuramadan bir anda yoz bir hale gark oluyor. Kollektif bilincimizin (altı-üstü) her zerresiyle yeni sosyo-ekonomik denklemler kuruluyor, bozuluyor ve yine kuruluyor.

Acaba bu dahi toplum mühendisleri tarafından dizayn edilen, yatay eksene sıkışmış yeni insan -Frankestein-, tanrılarından ateşi çalabilecek mi daha önceden yaptığı gibi?

İmkansız. Zira ateş onlarda da yok. Onların ateş dedikleri, ateş taklidi yapan, hiç de yakmayan bir avunma nesnesinden başka bir şey değil.

Dostum,

Umut yok bu tanrılar kavgasında. Dolayıyısıyla karamsarlık da…

Zamanlar, mekanlar, sınıflar, dekorlar, görüntüler, sesler  varoluşa küfredercesine hep aynı dionizik örüntüyle deviniyor. Devindikçe çürüyor.

Babylon düşüyor.