Bilirkişi:
insanlara, öldükten sonra durmaksızın genişleyen uzay zaman çizgisinde kaybolmak ile; ruhlarının, onlara özel olarak hiçbir şey ifade etmeyen nesnelere aktarılması arasında seçim yapma şansı sunulduğu ve bu nesnenin 617 günlükken, o gün dokundukları son nesne olduğu bir gerçeklikte, sıradan bir güne uyanan insanlar ve daha günün ilk ışıklarıyla başlayan dişlerini dünyaca ünlü tenis şampiyonuyla fırçalayıp fırçalamadıkları endişesi. İnsanlığın en büyük yeteneği adaptasyon süresinin kısalığıdır, dolayısıyla pek çok alternatif gerçeklikten bahsederken doğaüstü olaylar ön plandadır, insanların tepkileri değil. Bu sıradan günde de ruh-nesne aktarımı elmanın güneşte kızarması kadar “normaldi”. Sahi, normal neydi? Kimdi, ne zamandır ve kimin izniyle normaldi? Bunların sorgulandığı gerçekliğe de olsa olsa ütopya denirdi. Herkes kendi hayatının kahramanıdır, ama bazı insanlar tek bir kişiye sığmayacak kadar çoktur. İşte o noktada delirmek ile yazar olmak arasında gel-git yaşar ademoğlu. Bu gel-gitler aydan bağımsızdır, kişinin kendi uydusunu bulma çabasıdır, çoğu zaman da bulamayışıdır. Yaratıcısı, tek yaratıcıdan parça taşıyan ve gerçekliği uzatıp bükerek ehlileştirme çabasındaki kurgucumuzun neden aynayı seçmiş olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz, sadece en sıradan nesnede bile bulunan şiirselliği ve yaşamı kavrayıp bundan sonrası için daha büyük bir insan olmaya çalışacağız. Büyük olmak normal değil diyecekler ilerki günlerde, küçük kalmayı seçtikleri için. Ama bir insan daha 617 günlükken, yatmaya gitmeden önce ayağı oyuncak itfaiye arabasına takılmış ve düşmemek için aynaya tutunmuşsa, öldüğünde de seçim yapması için ona bu görüntü gösterilmişse; ayna olmak o kadar kötü müdür? Bilinmezlik kadar veya yok olmak kadar kötü olmayacağını düşünür pek çoğu ama üstünde çok fazla durulmayan bir ayrıntıdır ruhun kırılganlığı; insanı fani yapanın süzgeçe dönmüş ruhu olduğu. Kahramanı ayna olan öyküyü okuma isteğini çok da yadsımamak lazım bu yüzden. Yaşama ve her alandaki naifliğine, gizli ruhun gizli ruha selamına, bizi en iyi yansıtan aynaya.
Ayna:
Neden ayna diye hiç düşünmedim, hatta son dokunduğum nesnesin ayna olduğunu öğrendiğimde derin bi bağ hissettim gelmiş geçmiş tüm aynalara karşı. Kendi ruhu olan, aynı zamanda karşısındakinin ruhuna dokunan. Belki kimse bilmeyecekti o aynada gerçekten de bir ruh olduğunu ama herkesin evinde olan ve “derinlik” vermesi için kullanılan, pek çok metafora malzeme olabilecek nesneyi içten içe seviyordum. Zihnimi zorladım ve geçmişte farkında olmadan bu nesneyle herhangi bir olağandışı ilişkim oldu mu diye uzun uzun düşündüm ama olmamıştı. Ayna, kendime gözlerimi dikip baktığım ve bir yerden sonra yıllardır benim olan suratın yabancılaşmaya başlamasıyka irkilip daha gündelik işlere döndüğüm bir eşya parçasıydı sadece. Onu vazgeçilmez yapan insanın kendine olan düşkünlüğü müdür yoksa kompleksi midir sorusu ayna olduğum sayısız yıllar boyunca peşimi bırakmadı, cevabı da aynı yıllar boyunca köşe bucak saklandı. Belki de bazı oyunların kuralları her gerçeklikte aynı değildi, sobe yapmak için olduğunuz noktadan sonsuz artı iki metre uzaklaşmak bile yetmezdi. Eğer durmadan genişliyorsan; içinde 53 yaşında, bir akşamüstü tek başına pizza yemeye giden ve ellerini yıkamak için girdiği lavaboda “dikkat yerler ıslak” yazısını görmeyip ayağı kayan ve gördüğü son şey duvara sıçramış dışkılar olan bir adamın ruhunu taşıyan aynayı da içinde barındırmayı kabul edersin. Evet belki tercih edilesi veya öngörülesi bir ölüm değildi ama sonuçta benim ölümümdü, yaşamım kadar benimdi ve bendendi. Neden uzayda kaybolmayı seçmedim bilmiyorum, bu üstünde çok fazla düşündüğüm birşey değildi. Bu seçimle ilgili sayısız kitap, film, tartışma programları, makaleler yayınlandı; hiçbirini incelemedim. Ayna değil de bir toz bezi olsaydım belki kararım değişebilirdi ama ayna oldum ve bundan gurur duyuyorum. Çoğu zaman oldukça renkli ve kolay bir hayatım vardı, insanlar bana iyi davranıyor ve farkında olmadan pek çok şeylerini benimle paylaşıyorlardı. Tek sorun bu hayatın nereye kadar devam ediceğini bilmiyordum, kimse nesnelerin ruhuna ne olduğunu bilmiyordu. Ne zamana kadar yaşadıklarını, zarar gördüklerinde canlarının yanıp yanmadığını, bu hayattan sonra ne olacağını… En sevdiğim zamanlar tozumun alındığı zamanlardı, saçma ama ruhum hala insanlara özlem duyuyor ve onlarla temas kurmak istiyordu. Halbuki artık onlar için herhangi yansıtıcı yüzeyden başka birşey değildim, fakat bir keresinde kendisiyle konuşmaya bayılan bir sahibim vardı ve megolamanyadan ölmeden önce sürekli kendini, yani beni öperdi. O ucuz, iğrenç rujdan ne kadar tiksinsem de sevilmek kim olursan,ne olursan ol kıymeti yokluğunda anlaşılan bir histi. Ayna olarak sınırlarımı zorlayıp doğa üstü sayılabilecek aksiyonlarda bulunmaya çalıştım, pek çok kez bunun hayaliyle yaşadım. Sahip olduğunuz tek şey ruhunuzken ve her tür insanı ihtiyaçtan sıyrılmışken geçmişle gelecek arasında mekik dokumak kaçınılmazdı ve ikisi de o kadar ulaşılamazdı ki bazen ortadan ikiye kırılacak gibi hissederdim de yüzüme patlayan flashlardan dikkatim dağılır, onca zamandır üsütmden atamadığım saçma alışkanlığımla gözlerimi sahibimden kaçırırdım. Halbuki bir kere bakmış olsam gözlerinin içine, tek bir bakış, tek bir saniye; belki de anlayacaklardı beni, görebileceklerdi derinliklerimdeki o kadar da yansıtıcı olmayan gerçeğimi. Olsundu, kaderimde filmlere layık bir ölüm yokmuş ki ayna olarak sürdürdüğüm hayatıma da tarjikomik bir sonla veda ettim. İdolü gibi kendi  toportresini yapabilmek için beni tavana asmaya kalkan genç ama bir o kadar da akıl yoksunu sahibim, reklamların hakkını vermeyen bir yapıştırıcı ve talihsizlik kuşu… Dışardan bakıldığında bence sevimli bir üçlüydük, hatta o an fotoğraflansaydı ilerde çok değerlenebilirdi de, lakin herşey çok hızlı gelişti ve cinayet ile intihar arası bir çizgide hayatım sona erdi. Sahibimi bir modern sanat eserine çevirmiştim ve duvarlara sıçrayan kırmızının tonu bir daha tekrarlanamayacak kadar mükemmeldi. Vücudunun her yanına saplanmıştım ve birlikte kanıyorduk, ikimiz de mutlu ölmüştük ama tek fark benim biraz daha tecrübeli olmamdı bu konularda. Şuan nedir veya nerdedir bilmiyorum ama umarım 32 yıllık ömrünün 617.gününü sevdiği eşyalarla çevrili bir odada geçirmiştir. Bana gelirsek, sevginin sınırsızlığını öğrendiğim adamın da son sözünde olduğu gibi; herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım.