AHMET SOYSAL: Yani tam çarptığı yıl Rimbaud’nun, 52…
ECE AYHAN: 1952. Siyah kaplı bir kitap*. Güzel bir antoloji. Parçalar olduğu gibi alınmış. Güzel yorumlar da var.
A.S.: Özellikle de galiba Illuminations ilginizi çekti, düzyazı şiirler…
E.A.: Her zaman düzyazıları çok sevdim. Yahya Kemal’in lafı doğru: “Esas edebiyat nesirdir”. Şiir, fazladan bir şey. (Erkek de, fazladan varlıktır. Erkek fantezilere düşkün varlıktır.)
A.S.: Ama siz düzyazı şiire ilk, Kınar Hanımın Denizlerinden sonra başladınız. Ya da önceden yazmış mıydınız bazılarını?
E.A.: Daha önce düzyazı deneylerim de var. Hikâyeler.
A.Ş.: Birkaç hikâyeniz yayınlanmış galiba, bazı dergilerde?
E.A.: Beş!
A.S.: Ama asıl düzyazı şiir döneminiz Kınar Hanımın Denizleri sonrası başlıyor.-
E.A.: Bakışsız Bir Kedi Kara’da Rimbaud’nun etkisinde kalmışım denebilir, istenirse. Illuminations’u okuduktan sonra yazmıştım.
A.S.: Une saison en Enfer’i de o yıllarda okudunuz.
E.A.: Onu önce okudum.
A.S.: Önce onu… Ama sizi daha çok Illuminations çekti.
E.A.: Evet.
A.S.: Niçin acaba? Bunu açıklayabilir misiniz?
E.A.: insanın kendi hayatıyla örtüşen şeylerle ilintili herhalde...
A.S.: Oysa Une saison en Enfer daha otobiyografik bir yapıt. Yani birtakım deneylerine daha çok değindiği bir yapıt.
E.A.: Öyle.
A.S.: Yaşadığı şeylere… Hatta şiir anlayışına da…
E.A.: Onlarda metin var. Biz zaten, metin getirdik… yani ikinci Yeni ya da benim Sivil Şiir dediğim şey… Yani Cemal Süreya, Sezai Karakoç. İlk oluyor.
A.S.: Yani bir çeşit kurgu olarak yazı… kurgu.
E.A.: ‘Kurgu’ tabii.
A.S.: Kurgu, tam anlamıyla.
E.A.: Ama ‘montaj’ anlamında değil.
A.S.: Fiction anlamında da değil.
E.A.: Fiction da değil.
A.S.: Agencement belki, yani bir araya getirme, belirli bir düzene göre bir araya getirme… agencement…
E.A.: Evet… Benim bildiğim kadarıyla bu Türk şiirinde ilk oluyor galiba…
A.S.: Bir çeşit örgü de… sıkı örgü…
E.A.: Hah… şimdi bulduk: Sıkı ‘örgü’. Tezgâhta çalıştık aslında. Sözgelimi kendimizi hiç katmamaya çalıştık. Olabildiği kadarıyla. İnsanın kendisini tamamiyle katmaması olanaksızdır.
A.S.: Bu şey anlamına da geliyor… yani bir metnin üstünde çok çalışılıyor… örülüyor…
E.A.: Evet. Hatırlıyorum… 100 kadar kopya olur. 99’unu yırtıp atarsın. Sonuncu metni koyarsın.
A.S.: Bakışsız Bir Kedi Kara döneminde…
E.A.: Onu söylüyorum.
A.S.: Rimbaud için de çok hızlı yazdığı söyleniyordu bir zamanlar. “Büyük dâhi çocuk, bir seferde çıkmış bunlar!” diyorlardı. Halbuki çok
çalışmış Rimbaud. O, sonradan düzyazıları incelediğinde çıkıyor… Karalamalar var… yeniden dönmüş, yeniden yazmış… yani uzun bir çalışma sürecinde çıkmış o metinler.
E.A.: Görünüşteki hız düşüncesi doğru değil aslında… o da yanlış biliniyor.
A.S.: Ya da: hızın üstünde bir çalışma oluyor…. Mesela bu hız konusuna Rene Char değiniyor…
E.A.: Şairlerin hız hikâyesi başka bir şey. İnsan yılı, ışık yılı gibi, şair yılı da olması gerekir, şair saati de. Bir şairin bir saliselik düşü, belki 50 yıllık yaşama karşılıktır.
A.S.: Mesela Rene Char, “buluşu, Rimbaud’nun, hız’dır” diyor.
E.A.: Hız dediğim gündelik’hayat, garsonun bir şeyi hızlı getirmesi, bir kızın hızlı yürümesi filan değil… Başka bir kavram bulmak gerekir. Aklıma yine Yahya Kemal geliyor… Zaten bu uslu coğrafyada Rimbaud’yla kimsenin ilgisi olmamış. Ne Rimbaud’yla ne Lautreamontla. Şuna parmak basan Şerif Mardin’dir: ‘Uslu resimler’, Türkiye’de dikkat edin, bütün resimler uslu resimlerdir. Hiçbirinin ‘satanique’, ‘demoniaque’ yanı yoktur.
A.S.: Acıya fazla değmiyorlar. Sıkıntıya, deliliğe. îçeri’ye. İç derinliğe değmiyorlar.
E.A.: Evet, hiç girmezler.
A.S.: Bir yerde duruyorlar, demek istiyorsunuz.
E.A.: Biraz da kendi hayatlarıyla ilgili.
A.S.: Bir çeşit ‘nostalji’, ‘melankoli’, hüzün’… Hüzün sözü, biliyorsunuz, çok geçerli bir söz.
E. A.: Evet, öyle bakarlar. Çok yaygın. Sözgelimi, hüzünlü bir kızsa sevilir. Rudolf Valentino’yu çok severlerdi, hep böyle süzgün baktığı için. Oysa adam miyopmuş.
A.S.: Ayrıca hüzün denilen şey de kapsanan bir şey. Yani akıl, bilinç, onu kapsıyor…


E.A.
: Sonra, kazık yiyince. Kazık yemenin getirdiği şey hüzün değildir ki. Sözgelimi, aşk kırgınlığına uğrar kimi insanlar. Şimdi, ne bileyim, Yaşar Çabuklu’nun aşk kırgınlığına uğraması başka, senin uğraman başka…
A.S.: Taşralı, Parisli değil Rimbaud…
E.A.: Üçümüzün de yakın akrabasıydı Rimbaud. Sezai Karakoçün da, Cemal’in de, benim de… Yakın akrabamızdı. Ben Rimbaud olarak, küçük Rimbaud olarak, ‘Japon Rimbaud’ olarak, İsmet Özel’i görüyorum. Rimbaud Harrar’a gitti, dağlara. İsmet Özel ise çöllere gitti. Bizim şiir tarihimizde, hatta düşünce tarihimizde böyle savrulan yoktur. (Düşünce tarihimiz de yok ya. Düşünce tarihimiz memurlar dalaşıdır aslında.)
A.S.: Yani, biraz toparlayacak olursak, Rimbaud’da sizi o sıkı örgü olgusu çekti…
E.A.: ‘Sıkı örgü’ ve ‘metin’
A.S.: İçerik olarak da birtakım yakınlıklar söz konusu…
E.A.: O konuda bir şey söyleyemem ben. O mahşer gününde anlaşılır.
A.S.: Aslında belki iki içerik düzlemi bulunabilir Rimbaud’da. Birisi, acı.:. En derini. Umutsuzluk da var, karanlık bir şey var… çocuklukla ilgili bir takım karanlık deneyler var…
E.A.: Ben karamsarım!
A.S.: Karanlık deneylerin öne çıktığı söylenebilir kimi dizelerinde, düzyazılarında. Yer yer çocukluğa ve bir karanlığa değinme var Rimbaud’da. Bu belki birincisi içerik düzlemlerinin. İkincisi şu olabilir: ileriye dönüklük, yani ‘Commune’ün şairi’ denilen Rimbaud… ondan sonra, ileriye dönük atılımların şairi… modernliği savunan… mutlak olarak modern kalmak” diyen yazar. Yani içerik olarak da modernlik var.
E.A.: Modernlik onunla başlar tabii… Kesin anlamda.
A.S.: İçerikteki iki düzleme ne diyorsunuz? Biri o karanlık, acı düzlemi. Birisi de aslında iyimser, ileriye dönük bir düzlem. Bunların ikisi bir arada olabiliyor mu şiirde?
E.A.: Olabilir.
A.S.: Çünkü ben de karamsarım dediniz, ama ileriye dönük bir çaba, bir ufuk…
E.A.: Yalnızca bir şey oldu. Bir parça İlhan Berk girdi araya Sivil Şiir’de. Anlamsızlığa (non-sense) kaydırmaya çalıştı.
A.S.: İkisi nasıl bir arada olur? İçerikteki o iki unsur? Karanlıkla iyimserlik nasıl bir arada olur şiirde, sıkı örülmüş bir şiirde?
E.A.: Ama, insanın yarısı kötülüktür, bence.
A.S.: Yarısından fazlası hatta, diyorsunuz…
E.A.: Türkiye’de fazla. Yüzde 99. 60 yaşına kadar birtakım şeyler gördüm. Sözgelimi, edebiyatçı arkadaşlarımın yüzde 99’u pis herifler. Yaşayarak gördüm! Ya sahtekâr, ya hırsız. Ben etik’çiyim falan derim ya. Rimbaud da ahlâkçı aslında. Yani ahlâkçı olmadan girmemiş zaten şiire.
A.S.: Yani kötülüğü adlandırmak var. Zaten modem edebiyatın büyük bir unsuru bence. Baudelaire’de başlıyor belki. Rimbaud’da sürüyor,
Artaud’da sonra… Yani kötülüğü adlandırmak, saptamak…
E.A.: Kötülüğü görmezsen, hiçbir şey yapamazsın!
A.S.: …Ve Artaud’nun deyimine göre ‘büyüleyici’ etkisini de… İnsanları farkında olmadan büyüleyen, insanların da farkında olmadan katıldıkları o büyü etkisini durdurmak, aslında… ve onu saptamak önce… durdurabilmek… onunla başedebilmek için.
E.A.: Son kitabımın adı Çanakkaleli Melâhat’e İki El Mektup. Onu ‘Çanakkaleli Melâhat’ diye anıyorlar. Baba hem öldürülmek, hem de sevilmek içindir. Çanakkaleli Melâhat da öyle. İki el mektupla: öldürmek istiyorsun.
A.S.: Karanlık derken, dediğiniz gibi, yanıbaşınızdaki insanlar… ama aynı zamanda çocukluk deneyleri, ayrıca toplumun tarihi.
E.A.: Hep birlikte… tek başına bir şey olmaz!
A.S.: Hep birlikte oluşturdukları bir büyük kötülük hali, bunu söylüyoruz.
E.A.: Kötülüğü kurcalamazsan zaten hiçbir şey yapamazsın. Ne resim yapabilirsin, ne düşünebilirsin, ne felsefe…
A.S.: Kötülüğün içine ‘girmek’ lâzım, tabii, iyice ‘girmek’…
E.A.: “Felsefe yapmak için ölmek gerekir” der Platon.
A.S.: Belki umudu kurmak için de oraya girmek lâzım, o karanlığa… O karanlıkla ilişkiye…
E.A.: Başka nereden kurabilirsin?
A.S.: Bu yüzden Rimbaud’nun şiirinde de, kendi şiirlerinizde de, bir çeşit umut var diyorsunuz, bir yerde… …Şiirin kendi başarısı da… Yani yüzüncü sefer bir sonuç çıktığında, ve artık “bu bitti” denildiğinde, son haline geldiğinde şiir… o da bir çeşit umut yaratıyor mu? Şiir, en karanlık şiir de olabilir.
E.A.: Şiire göre değişebilir bu.
A.S.: Bir çeşit coşku yaratıyordur tabii… sevinç yaratıyor… yani “bitti” diyorsunuz.
E.A.: Sevinç yaratıyor. Oradan anlıyorsun. Kımıldadığını anlıyorsun. Bir şey kımıldarsa o bitmiş demektir.

1992, Beyaz