Yazar: zehirzemberek

Bir Ocak günü için isli ağıt

Yıllar önceydi… Babamın omuzlarında, ne başı ne de sonu belli olmayan bir insan selinin arasında bir sağa, bir sola salınarak ilerliyordum. Çok kızgındı babam. İnsanların bazıları kırgın, bazıları ise öfkeliydi. O güne dair en net hatırladığım iki şey dönüp durur her zaman kafamda. Biri kırmızı karanfiller… Hiç sevmem oldum olası. Nerede can sıkıntısı, nerede kara haber, nerede acı varsa hepsini, aklın en arka kısımlarından en ön taraflara doğru taşıyıverir. Diğeri de renk renk; ama en çok da pembe hatmi çiçekleri. Yolların, kaldırımların, sokak aralarının en beklenmedik yerlerinden fışkırırcasına boy verir bu çiçekler. Kömür tenekeleri, soba küllerinin üst üste devrilerek oluşturduğu tepeler, oyalı yazmalar, incir ağaçları ve hamur tekneleri dökülür bir bir hatmilerin ağzından. O günü hatırlıyorum ben de işte… Mezarlığa binlerce karanfil taşıyan insanların ayaklarına sürtünerek eskiyen hatmi çiçeklerini anımsıyorum… 96 yılının Ocağında, babamın sırtında, 9. doğum günümden tam 2 gün sonra büyümeye başlamıştım ben. “Bu anı hiç unutma kızım”, dedi babam… “Çocuklarına, olursa öğrencilerine, bugünü görmüş, görmemiş bütün yakınlarına bu günü anlat”. Oysa ben, siyah beyaz bir fotoğraftan başka hiçbir şeyi taşıyamıyordum o gün. Sonraları kırmızı karanfilleri, diri diri yakılan insanlarla, elma kokusuyla gelen katliamlarla, kurşuna dizilen halkların anlatılan ve anlatılmayan kaderleriyle birleştirdiysem de, en çok o siyah beyaz fotoğrafla bağdaştırdım ben…

Göğsünde bir adam resmi taşıyordu bir kadın. Adamın üzerinde bir yelek, elinde bir fotoğraf makinesi… Yüzü öylesine tanıdık… “Neden herkes ağlıyor?”, diye sordum babama. “Vaktinden önce giden herkese ağlanır”, diye cevap verdi.

Babamın ne demek istediğini yıllarca anlamadım ve üzerine de düşünmedim şüphesiz. Birkaç sene evli kaldığım adam beni her aldattığında, her kandırdığında, her terk etmek isteyip edemediğimde, o gücü kendimde bulamadığımda aynı şeyi düşündüm durmaksızın. Vakti geldiğinde onu en az o günkü cenaze törenindeki kadar görkemli uğurlayacağımı ve ardından bir damla bile gözyaşı dökmeyeceğimi bilerek, umarak sustum. Uzlaşmayı bir günaydın, bir iyi geceler olarak kondurdum hayatıma. Bir sabah uyandım sonra. “Vaktinden önce giden bir adamın hatırası için, vaktinde giden bin adam vereceğiz”, dercesine soyundum yıllar süren evliliği üzerimden. Yeni boyanmış bir saçı yıkar gibi, kurumuş kanı ellerden durular gibi, boya fırçasının başka bir renge hazırlanırken eski rengini su kabında çırpınarak akıtması gibi arındım kanayan yerlerimden. Bir kere bile ağlamadım sonra. Ne zaman ağlamak istesem, kırmızı karanfiller, hatmi çiçekleri ve Topkapı’nın kirli sarı dolmuşları geldi aklıma. Ben, sadece vaktinden önce gidenlere ağladım bu hayatta…

Yıllar geçti sonra. Şehirlerarası bir yol üstü dinlenme tesisinde, gecenin karanlığına doğru demli bir çay içerken bir soru düştü aklıma. Hani olur ya, bir filmi izlerken dönüp bakarız filmin bitmesine ne kadar kaldığına, işte o gece, tam da öyle bakmak istedim ben hayatımın geri kalanına. Yaşamak istediğim hayatı erteleyip, kirli sokaklardan, kaldırıma park etmiş arabaların arasından geçerek eve ulaşmaya çalıştığım ve güvende olmanın verdiği o eşsiz hazzı gündelik olarak yaşayabilmek için bütün heveslerimi, hayallerimi sattığım geldi aklıma. Bu dünyada benim payıma hep korkak insanlar düştü çünkü. Ve kıyamet, onlar bana uymadığı için değil, ben onlara uyduğum için koptu. O mola yerinde, dağlara bakarken, içimi sadece bir demli çay ısıtırken karar verdim ben gitmem gerektiğine…

Şimdi, içimde bir yol üstü dinlenme tesisi tedirginliği var hâlâ. İçimdeki su akmaya başladı bildiğim yerlerden, bilmediğim yerlere doğru taşıyarak bütün gerçeklerimi. Nehirlerim daha hızlı, çöllerim daha kurak, insanlarım daha sabırsız şimdi. Konuşamadığım bir lisan dönüp duruyor içimdeki halklar arasında. Her biri başka bir sonuca varıyor ve bütün sonuçlar benim için bir diğerinden daha iyi. Sonsuz bir kâbus gibi işte hayat. Biliyorum, yol almam gerekiyor. Gitmem gerekiyor, biliyorum… Ama insan nerede olduğunu bilemeyince, bir noktadan, bir diğer noktaya yürümek ne kadar da uzun sürüyor… Yine de, yıllar önce Bağcılar’ın o daracık kaldırımlarında akşam olurken, hızlı ve telaşlı adımlarla yetişmeye çalışırken bizden olan, bizim gibi olan insanların hayatlarına, bir bodrum katından yükselen türküyü anımsıyorum şimdi. Gitmeyi anlatıyordu, zamanı gelen gitmeleri… Bir gün, yıllar sonra, zamanın ve dünyanın bir yerinde o türküyü anımsayacağımı ve gitme vaktinin geldiğini hatırlayacağımı adım gibi biliyordum. Şimdi, denizi olmayan bir şehirde, Bağcılar’ın o bodrum katından yeryüzüne yayılan türkünün sesi dökülüyor ellerimle dokuduğum bu apartman dairesine.

Yıllar önceydi… Babamın omuzlarında, ne başı ne de sonu belli olmayan bir insan selinin arasında bir sağa, bir sola salınarak ilerliyordum. Bir gün o cenaze töreninin anılarıma bir taş gibi oturacağını, bana ülkenin tüm gerçeklerini, nereden geldiğimi, omzumda neleri taşıdığımı, nerelerden geçerek yalnızlaştığımı ve nerelere dokunarak çoğaldığımı hatırlatacağını daha küçücük bir çocukken biliyordum. Neredeyse çeyrek asır geçmişken o günün üzerinden, hiçbir şeyin değişmediğini görüyorum bir kez daha. Bir fark var sadece. Nadiren yolumun üzerine düşüyor hatmi çiçekleri. Artık o kadar sık görmüyorum kırmızı karanfilleri. Orlon kazaklı işçilerle, nasırlı ellerle karşılaşamıyorum her gün. Ama hiç unutmuyorum o cenaze törenini… Hiç unutmuyorum is kokusuyla eşleşen resmi cinayetlere ev sahipliği yapmış yurdumun bana itinayla sunduğu çocukluğumu ve gençliğimi. Bu kadar tekinsiz çocuklar olmasaydık, yaşamın tadına bu kadar varamayacaktık şüphesiz. Ama biliyorum ki nereye giderse gitsin insan, yurdunun kimliğini, acılarını, alışkanlıklarını ve huzursuzluğunu bir darağacı gibi taşıyor boynunda. Dünyanın bir diğer yerinde, koşarak kaçtığın ülkenin üçüncü sayfa haberlerini okurken insan ve kulağında tekrar tekrar duyarken çocukluğunda yakılan mevsimsiz ağıtları, yol almanın, yalnızca yer değiştirmek olduğunu anımsıyor yeniden. Genetiğimize işlemiş bu keder, resmi gazetede bir bir yazıyor hangi yılın, hangi mevsiminde, hangi ağıtın yakılması gerektiğini…

Ben giderken, ağıtımı da yanımda götürüyorum. Hiçbir yere dokunmadan, hiç kimseyi suçlamadan, çocukluğumun ve gençliğimin en ağır yaralarını da alarak bavuluma, tüm kalbimle ait olduğum bu ülkeyi kabuğundan sıyrılmış bir yılan gibi terk ediyorum… Ve vaktinden önce giden kim varsa, cenazesi bizden kalkıyor hâlâ.

Yeni harman

Inside LLewyn Davis

Sokak lambasının ışığı vuruyor on seneden fazla zamandır ellerime dert ortağı olmuş kadehime. Alev almış bir orman gibi şavkıyor kısa kısa dizler oluşturmuş izleriyle öpüşen çarşafı şarabın. Nefes alıyor o da, tıpkı bizim gibi. Yaşıyor, olgunlaşıyor ve son buluyor birinin kederinde. Her şarabın bir hikâyesi var, tıpkı bizim gibi. İç içe geçiyoruz her kadehte o hikâyeyle. O yüzden hep derim, ciddi iştir şarap içmek, ciddi iştir halen bir yerlerde var olan acının hikâyesini dinlemek. Keşke geçmişi anlatmasalar bize. Keşke şimdiden bahsetseler hep. Şimdinin acısından, şimdinin kaygısından…

Önümde uzayıp giden şu sokağın, senelerce şahitlik etmişliği vardır bana. Daha önce kimse bir benzerini yaşamamış sandığım acılarıma, eşi yoktur diye yemin edebileceğim insanlara beslediğim benzersiz sevgiye ve buna dair her konunun direttiği ağır vazgeçişlere tanıktır bu sokak. Ay ışığıyla sarhoş ve nereden kopup geldiği belli olmayan toz zerrelerini  izlemişliğim  vardır gecelerce benim de. Sadece o bana tanık değildir yani, ben de en az kaldırım taşlarına, en fazla da üzerinden umarsızca yürüyüp geçen insanlara şahidimdir. O ölgün ışıktan gözlerim kamaşıncaya kadar kopamadığım, sonrasında da yüzümü hızla hangisinin daha parlak olduğuna karar veremeyeceğim yıldızlara, açık gökyüzüne dikmişliğim vardır, hem de nice, ben bile bilemem. Bazı anlar ve o anlara ağır mı ağır anlamlar yükleyen eşyalar, kokular ve hatıralar vardır hani… Bunlarla beraber benim hiçbir zaman kabullenemediğim anı hatırlatıcılarım da vardır ve bu sokak da onlardan biridir işte. Bir an vardır mesela ömrümde, her zaman, dün gibi hatırlarım. Bir gece, yine o sokağı izlerken, her acının sona erip, bir yenisinin başlayacağına emin olduğum bir anı var belleğimde.

Gençtim, hem de çok… Aşk sandığım bir duygu besliyordum birine. Bir Temmuz akşamında, saçları yemyeşil bir kadına ağlıyordum derdimi. Jean Pierre Jeunet filmlerinden bir sahneydi sanki hayat. Bir çatı katında, kapkaranlık ve yıldız dolu bir gökyüzünün altında, başka bir coğrafyada doğsak hayatımızda ne değişecekti, bunu tartışıyorduk. Kitapları aralayıp, altı çizili paragrafları okuyorduk birbirimize. “Sen burada yapamazsın”, demişti bana yeşil saçlı kadın. “Ben de yapamıyorum… Gidersem, gittiğim yerde bir defa, kalırsam burada bin defa canıma okuyacaklar. Bin defa olmaz, bin defa çok…”, demişti. Yeşil saçlı kadın, dünyanın öteki ucuna gitti. Bana arada bir yıkanan, elimi uzatsam dokunabileceğim uzaklıkta bir çatı katı hüznü bırakarak…

İşte şimdi yine o sokak lambasının ışığı altında, nerelerden geçtiğimi, nereye ve nasıl gittiğimi düşünüyorum hâlâ. Sırtımda o eski hırkam yok artık, hatta nerede olduğunu bile bilmiyorum; ama anılarımı hâlâ büyük bir yük gibi taşıyorum omzumda. Anılar dediğim, insanlara olan güvensizliğim, ürkekliğim, bunlara sebep olan her şeyin nedenleri ve o  nedenlere inanmamakta direten/direnen yüreğimin dilinden düşenler ve bunların ağırlığına dayanamayıp dökülen, döküldükçe içimde parçalara ayrılan her şey. Sâhi, belki de fazla anım yoktur benim tek parça kalan. Belki de yola düşmeye karar verdiğim her an beni durduran şeyin ta kendisidir o kırıklar, kan görme ihtimali… Ah ne çok severiz kendimizi! Her seferinde ayak olmaz kanayan yer, bazen aynı anda her yer  kanar; çünkü ben bilirim kendimi, her zaman, her yerimin üstüne düşerim, – bundandır belki kedileri bu kadar sevişim- o yüzden bıraktım nicedir insanları kendime ve var olan tek gerçeğin hayal kırıklıkları olduğuna inandırmaya çalışmayı. Anlamsız anların peşindeyim artık o yüzden. Kimseye anlatılmayacak, anlatılsa bile kimsenin anlayamayacağı anların peşindeyim. Tıpkı şu sokak lambasının altında uçuşup duran tozların beni bundan on sene öncesine götürmesi gibi… Tıpkı vapurların bordasındaki o soluk, bazen yeşil, bazen mavi boyaları gibi ve o boyaların ardında usul usul titreşen kafesli florasan lambalar gibi… Tıpkı kireç badanalı evlerde bir öksüz başı gibi tavandan sarkan tek parça ampuller, ampullerin altında parlayan alüminyum ya da emaye tepsiler, tepsi üzerindeki birkaç tabak, biraz ekmek, biraz su gibi… Hayatına dair birçok soruya sahip olduğunuz o insanın iki naylon arası naylon montunu gördüğünüz an bulduğunuz cevaplar gibi, tatlı şeylerden sonra yoğurt istemenizi kimsenin anlayamama anı gibi, oturduğunuz mahallenin bir tek sizin için tekin olduğunu (çünkü en tehlikeli yeridir insan kendinin) bildiğiniz anlar gibi… Asıl bunları anlatmak isterdim ben. Bunları anlatmak isterdim; çünkü anlamsızlaştırdığım kadar varım bu hayatta, bu yaşıma kadar öğretilen buydu bana.

Yanlış kapılarda beklemek, hayatı anlamsızlaştırmaktır mesela. Oysa bekle dendi bize, neyi, ne kadar bekleyeceğimizi bilmeden bekledik hem de. Yalan değil, ben de bekledim. Beklediğime pişmanım diyebilecek kadar bile hâkim değilim şu anda hayatıma, asıl beklemek de, beklemenin aslı da budur aslında… İşte bunun gibi, anlatılınca saçmalaşan, saçmalaştıkça anlatılması zorlaşan şeyler var dilimde. Herkes başkalaşıyor ve gittikçe önemini yitiriyor tüm olasılıklar.  Olasılıklar, olsa da olabilir olan şeylere dönüşüyor yani, tıpkı hayatın yanımızdan geçip giderken, değmesini istediğimiz her şeyi de ıskalaması gibi. Kaybettiğin insanların yüzlerine sadece fotoğraflarda dokunabilmek gibi, eskilerden birinin el yazısıyla yazılmış bir not bulmak gibi… Caddeden geçen insanların varacağı evleri merak edip, arkalarından gitme isteklerini her seferinde “mantıklı” olmak adına bastırmak gibi. Ben, en son, ne zaman, böyle saçmalamıştım? Bana en son ne zaman koskoca bir şey olmuştu ve sonrasında “hiçbir şey olmadı” demiştim? Hiçbir şey olmuş muydu, onu bile hatırlamamıştım daha sonra. Bir şey yok, demeyi öğrendim sonra ve aşktan uzak kalmayı aklına koymuş bir kadın, saçlarını nasıl toplarsa, öyle topladım saçlarımı her defasında. 

Bazen böyle oluyor işte insan. Bütün varını yoğunu bir çantaya doldurup ve de yüreğine yerleştirip sevdiği herkesi, dünyanın öteki ucuna gidecek cesareti de oluyor insanın. Mutlu olmazsa, geri dönecek cesareti olur mu, onu da bilmiyor üstelik. Ama hayat bu ya, deneyip yanılarak kaybediyoruz ya da kazanıyoruz elimizde ne var, ne yoksa. Düşünmeden edemiyorum, nasıl oluyor da gri gökyüzü olan soğuk ülkelere de, dostlarla uzayan gecelerde sabaha karşı işkembe çorbası içilen esnaf lokantalarına da aynı aşkla bağlanıyor insan?

Şu sokak lambasının altında ve şu sokakta anlatılacak nice şey var belki daha. Sırtımda yeni bir hırka var; ama durduğum, baktığım yer de, konuştuğum dil de aynı hâlâ. Beklediklerim de şüphesiz değişmedi ve hiç değişmeyecek. Umut, hala taze ekmek kokusu en aç zamanlarımızda. Solgun ışık altında gelecek kaygısı,  kalbim sıkıştıkça açıp izlediğim bir filmde, kızla oğlanın birbirlerini yanlış anlama sahnesi hâlâ.

Ey özgür yanım! Nefes al. Hayat, kafanı uzatsan dineceğin bir deniz kıyısı, hâlâ…