Yazar: yasargulveren

Tarih, kültür-sanat, okuryazar, dinler, izler..

Başka’ldırı

“Bence birisi bu şehri alıp klozete atmalı ve üzerine sifon çekmeli.”

“Bir gün öyle bir yağmur yağacak ki caddedeki bütün pislikleri temizleyecek.”

“Yalnızlık beni tüm hayatım boyunca izledi, her yerde. Barlarda, arabalarda, kaldırımlarda, dükkanlarda, her yerde. Kaçış yok. Ben Tanrı’nın yalnız adamıyım.”

Sisteme başkaldırı filmleri uzun yıllardır çekiliyor ve çekilmeye de devam ediyor. Bu hayatta tüm politikacılardan, sokak serserilerinden, üzerinizden prim yaparak geçinmeye çalışanlardan, tacizcilerden sıkılmadınız mı? Onlar hayatı böyle yaşamaya devam ederek sizin hayatınızı emerek bitirmedi mi?

Joker filmi geçen hafta görücüye çıktı ve bir çokları tarafından da çok beğenildi. Burada oyunculuktan, ödül olasılıklarından, abartanlardan, yerenlerden çok filmin iç doğasıyla ilgilenelim istedim.

1976 yılında bir film çıktı, yukarıdaki sözlerin geçtiği film Taxi Driver. Sistemin tüm kötülüklerini gözler önüne serdi. Alt tabaka insanının isyanını, bıkmışlığını ve direnişini gösterdi bizlere. Travis Bickle’ın yaptığı şeyleri yargılamak için burada değiliz. Sokaktaki insanlarında bir zaman sonra bardağındaki suyun taşmasına sebep olabilecek şeyleri gösterdi. Bir taksi şoförünün tüm bu dünyayı herkesten daha iyi anlayabileceğini ve bu yanlış giden düzene bir dur diyebileceğini gösterdi. Ama ne demişler ne göstermeye çalıştığını görün ama yaptığını yapmayın.

Ve tam 43 yıl sonra Joker girdi vizyona. Aslında Joker bu kadar yeni bir karakter değildi ama sadece onun adına çekilen tek filmdi. Deli mi dersiniz yoksa ultra zeki mı dersiniz onu bilemem ama Travis Bickle gibi psikolojik sorunları olan birisiydi Arthur Fleck. O da aynısını düşünüyordu, sistem yanlıştı onun için de. Politikacılardan, iki yüzlülerden, sokak serserilerinden bıkmış ve hor görülen, ezilen sıradan halkın bir kurtarıcısı olmak istemişti. Sorunlar yaşamıştı küçükken, yalnızdı hatta tek başınaydı. Dayak yedi, itildi kakıldı, dışlandı. Belki deliydi ama belki de tek bir şeye inanıyordu: Başkaldırmaya.

Sizde bıktınız değil mi?

Ama ne demişler, ne göstermeye çalıştığını görün ama yaptığını yapmayın.

Oyunculuktan ve filmi film olarak görüp senaryodan, kurgudan, grafiklerden de biraz da olsa bahsetmek isterim. Joaquin Phoenix inanılmaz bir oyun oynamış ve bu zamana kadar ki tüm Joker’lerden daha iyidi belki de. (Benim için hala Heath Ledger #RIP) Muhtemelen Akademi’de aday gösterilecek ve büyük olasılıkla da kazanacaktır. Grafikler ve görsel efektler harikuladeydi. Bence en güzel şeylerden biri Travis Bickle’ı oynayan efsanenin (Robert de Niro #RESPECT) filmde rol almasıydı.

İnadına Bilim

Alfred Wegener. 1904 yılında Berlin Üniversitesi’nden gökbilim dalında doktorluk ünvanını kazandı. Bununla birlikte genellikle jeofizik ile ilgilendi. 1912 yılında The Origins of Continents and Oceans (Kıtaların ve Okyanusların Kökeni) isimli makalesini yayınladı. 1915 yılında ise Kıtasal Sürüklenme kuramını ortaya attı ve olanlar işte o zaman oldu. Bu teoriye göre, tüm kıtalar başlangıçta tek bir kara parçasıydı. Bu büyük kara parçalandı ve Dünya’nın bugün göründüğü gibi olmasını sağladı. Bu teori için kanıtlarını tek tek anlattı:

Wegener, tüm kıtaların kıyılarının bir yapbozun parçaları gibi birbirine uyduğunu fark etmişti. Şu anda herhangi bir dünya haritasına bakacak olursak Afrika’nın batı kıyısı ile Güney Amerika’nın doğu kıyısın ayrılmış bir yapboz gibi uyduğunu fark edebiliriz.

İkinci kanıtı ise fosiller üzerine yaptığı çalışma idi. Fosil bulgularına dayanan makaleler üzerinde çalışmış ve arada karasal bir bağlantı olmayan iki ayrı bölgede nesli tükenmiş aynı hayvanların fosilleri olduğunu fark etmişti.

Tüm bunlar için şöyle demişti: “Eski görüşleri fırlatıp atmakta neden tereddüt edelim ki? Eski fikirlerin varlıklarını on yıl daha sürdürebileceklerini sanmıyorum.” Ama ne yazık ki Wegener çok iyimser düşünüyordu. O zamanlar tüm bilim adamları dünyanın en baştan beri böyle olduğunu ve kıtaların herhangi bir sürüklenme yaşamadıklarını düşünüyorlardı. İnanılmaz ağır eleştiriler aldı. Meslektaşları onun fikirlerinin “saçma” ve “yoldan çıkmış” olduğunu söylediler.

Yerbilimci Max Semper “Kıtasal kayma gerçekliğinin yetersiz gerekçelere dayandığını ve tümüyle hatalı olduğunu” söyledi.

Ama Wegener yılmadı ve tüm meslektaşlarını yanıltmak ve ikna etmek için kanıtlarını bulmaya devam etmeye çalıştı. 1906, 1912, 1929 ve 1930 senelerinde olmak üzere dört defa kutuplara seyahata çıktı. Ancak işte sonuncusu 1930’da gittiği kutuplarda kalp krizi geçirerek yaşamını yitirdi.

Daha sonra bir kaç yıl içinde yeni birtakım ölçüm cihazlarının etkisiyle okyanus tabanı, manyetik alanlar ve tarihlendirme teknikleriyle ilgili veriler ile Wegener’in haklı olduğu ortaya çıktı. Wegener’i en hararetli eleştirilen ve küçümseyen yerbilimci John Tuzo Wilson’ın da fikri değişmişti; “Görünen, attığımız sınırlı bakışlarla oluşturduğumuz beklentilerden farklı. Dünya atıl bir heykel değil; yaşayan hareketli bir cisim. Temel nitelikteki bir bilimsel devrim bu.”

Wegener statükoya meydan okumuştu ve bu kuramının doğruluğuna inanmıştı. Kendisi göremese bile bu kuramının doğru olduğunu tüm dünya görmüştü. Hiç vazgeçmeden tezini savundu. Tüm dünyaya inatla bunu kanıtlamak için uğraştı ve bu hedefi için öldü.

Pisagor gibi, Galileo, Tesla, Newton, Darwin, Lavoiser, Sokrates ve daha bir çok dışlanan, hor görülen ve eleştiri yağmurlarına tutulan bilim insanları gibi Wegener’de inandığı şeyde sonuna kadar gitmiştir.

Unutmayalım ki “Bu dünyada ilerleyen kişiler, kolları sıvayıp istedikleri ortamı arayan, bulamayınca da yaratan kişilerdir.”

Bir sonraki durak.

Kapılar kapandı, insanlar birbirinin üzerine çıkarak boş yerlere doğru koşturdular, kimilerinin ellerinde çanta, kimilerinin sırtlarında. Bazıları sessizce gömülüp kitaplarını okurken, diğeri kulaklığından bangır bangır rock dinliyor. Bazıları bir sonraki günün hesabını yaparken, bazılarının dünya umrunda değil. Ve işte o anda bir ses geldi. “Bir sonraki durak: Cehennem” 

Bu ses tüm vagonda yankılandı. Herkes birbirine bakıyor, fısıltılar artıyor, çığlıklar başlıyordu. Kulaklığını çıkardın ve “Ne oluyoruz?” dedin, inanamadın. Ama gidiyorsun ve yaklaşık 2 dakika sonra sıradaki istasyona ulaşacaksın.

Ne yapardın? Sonraki durağa kadar ölümsüzlüğü bulmaya mı çalışırdın? Yoksa olan oldu, yapacak bir şey yok diyip umursamaz mıydın?

Bilmediğin, görmediğin hatta inandığın veya inanmadığın bir yere doğru gidiyorsun, bir bilinmeze doğru. Bir insanın en çok korktuğu şey bilinmezlik değil mi? Ölümden korkmuyorsun aslında, sonrasında ne olacağını bilememekten korkuyorsun. Telefonunu arayan bilmediğin bir numara bile seni tereddüte düşürüyorken, öldükten sonraki bilinmezlikten kim korkmaz ki? 

2 dakika sonra ordasın. O hep merak ettiğin, kafa patlattığın ve hiç gitmek istemediğin o son durak. Şu anda seni okuduğun kitap veya dinlediğin müzik kurtarmayacak. Bir yol bulmalısın. Tüm hayat yorgunluğunu unuttun, ertesi günkü işleri unuttun, hatta ve hatta çocuklarını, eşini, aileni unuttun. Ölüyorsun ve nasıl ölmek? Direkt cehennemdesin. 

Keşke binmeseydim şu metroya diyor musun? Yoksa tüm pişmanlıklarını mı hatırlıyorsun? Tüm yanlışlarını?

MONGOL

1266 yılında Cengiz Han’ın oğlu Tulu’nun oğlu Kubilay tüm Moğol dünyasının başına geçti ve Büyük Han oldu. Ülke öylesine büyümüştü ki dünyanın 4 te 3’ü Moğol kontrolü altındaydı. Ortadoğu ve batı Asya toprakları Kubilay Han’ın abisi Hulagü Han’ın kontrolünde, Rusya toprakları Altın Ordu ismiyle Cengiz’in büyük oğlu Çuçi’nin oğlu Batu Han’ın elindeydi. Kubilay Han ise Yuan Hanedanlığı ile Tibet’ten Kore’ye kadar olan muazzam büyüklükteki topraklarda hükmünü sürüyordu. Yıllarca göçebe olarak yaşamaya alışkın Moğol halkı artık şehirleşmeye başlamıştı.

Kubilay Han kendine bir başkent yapma girişimlerine başlamıştı. Müslüman mimarları ve Orta Asyalı ustaları şehri yeni bir tarzda inşa etmeleri için görevlendirmişti. Kubilay’ın başkenti kuzey-güney ekseninde uzanan geniş, düz caddelere ve onlara dikey olarak uzanan doğu-batı caddelerine sahipti. Geniş caddeler inşa edilmesinin sebebi, Çinli işçilerin tekerlekli el arabalarından çok Moğolların askeri manevralarıydı. Bu caddeler ata binmiş dokuz süvarinin yan yana dizilerek şehrin içerisine doğru dörtnala ilerlemelerine yetecek kadar genişti. Şehir İtalya, Hindistan ve Kuzey Afrika kadar uzak yerlerden gelen tüccarlara ev sahipliği yapıyordu. Alimler ve doktorlar kendi alanlarında çalışmak için Ortadoğu’dan gelmişlerdi. Uluslararası ilkelerin çoğuna sahip olan şehir gerçek bir dünya başkentiydi ve bu role uygundu. Bu şehrin adı Han Kenti anlamına gelen Hanbalık’tı. Daha sonra bu isim Çin’in şehri Pekin oldu.

Kubilay tıpkı büyük babası Cengiz gibi bir yasa adamıydı. Yönetim toprak sahiplerinin mülkiyet hakları, düşürülmüş vergiler, gelişmiş yollar ve ulaşım konusunda güvence veriyordu. Büyük Han Tibetliler, Ermeniler, Kitan aşireti, Araplar, Tacikler, Uygurlar, Tangutlar, Türkler, İranlılar ve Avrupalıların dahil olduğu farklı yönetim gruplarındaki yabancıları sürekli olarak kaynaştırmaya çalıştı.

İpek yolu gibi en büyük ticareti elinde bulunduran Kubilay bu ticaretin hızını ve güvenliğini arttırmak için kağıt para kullanımını yaygınlaştırdı. Parayı dut ağacı kabuğundan yapılan ve Avrupa’da yaygın şekilde bilinmeyen kağıt olarak tarif etmişti. 1269’da Moğol Dil Okulu’nu daha sonra 1271’de Moğol Ulusal Üniversitesini kurdu. Güncel olayları kaydetmek, eski metinleri düzenlemek, yayımlamak ve arşivlerden yararlanmak için özel uzmanlar görevlendirdi. Tiyatro oyunlarına büyük bir istekle destek verilmişti. Moğol saray mensupları akrobatik hareketler, duygusal müzik, parlak makyaj ve renkli kıyafetlerden oluşan oyunları izlemekten büyük keyif alıyorlardı. Ortaya çıkan oyunlar Çin edebiyatında halen de adından söz ettiren oyunlardı.

Çin ve Paris’in sanatçıları, Büyük Han’ın hizmetinde birbirleriyle yarışıyorlardı.

Edward Gibbon, Decline and Fall of the Roman Empire

Moğollar tüm dinlerin özgürlüğüne Cengiz Han döneminden beri büyük önem veriyorlardı. O zamanın dünyasında dini bu kadar özgür yaşayan başka bir devlet olmadı. Müslüman, Hristiyan, Yahudi, Budist, Şaman, Konfüçyüsçü tüm dinler birbirleriyle yaşamayı öğrenmişler ve bunu sevmişlerdi. Moğollar fethettikleri dünyada oldukça ölçülü ve tedbirli hareket etmişlerdi. Fethettikleri bölgelerde özel bir mimari tarz uygulanmasını zorunlu kılmamışlardı. Dillerini ve dinlerini bu ülkedeki insanlara zorla kabul ettirmeye çalışmamışlardı, vatandaşların yaşam tarzında köklü değişiklikler yapılmasını talep etmemişlerdi.

Dünyadaki ilk posta sistemi Cengiz Han zamanında kurulmuş ve Kubilay Han zamanında geliştirilmişti. Posta istasyonları aracılığıyla mesajlar, insanlar, mallar, at ya da deve kervanıyla Moğolistan’dan Vietnam’a, Kore’den İran’a gönderilebiliyordu. Moğol ticaretinin yükselmesi birçok kumaş türünü dünya pazarıyla tanıştırdı. Batı’da saten olarak bilinen pürüzsüz ve parlak ipek türü ismini Moğollara ait Zaytun Liman’ndan almıştır. İtalyan yazarlar Dante il Boccaccio ve İngiliz yazar Chaucer dünyadaki en zarif kumaşa “Tatar Sateni” ifadelerini kullanmışlardı. İngiltere Kralı II. Edward şövalyelerin kıyafetlerinde kullanılmak üzere 150 adet dizbağı nişanı sipariş vermiş ve hepsinin Tatar mavisi olmasını özellikle belirtmiştir.

Bu yazıda Moğollara birazda farklı bir şekilde bakalım istedim. Tüm dünyanın barbar olarak tanıdığı veya öyle tanımak istediği Moğollar dünya kültürünü, sanatını, ticaretini büyük bir ölçüde etkilemişlerdir. Matbaayı ilk defa onlar kullanmışlar, ilk kağıt para ticaretini onlar başlatmışlar, posta sistemini ilk onlar dünyaya duyurmuşlardı.

Ama biz onlara barbar demeye ve hala Cengiz Han’ın Türk olup olmadığını tartışmaya devam edelim.

Son olarakta Moğol ezgileri isteyenlere buraya bir müzik bırakayım

Batzorig Vaanching – The Beautiful Steppe

Kaynaklar:
Marco Polo, The Travels of Marco Polo
Jack Weatherford, Cengiz Han (çev. Sermin Karakale

Sanat Kimin İçindir?

Evet yıllardır kendi kendimize veya okullarda öğretmenlerimiz sayesinde kafamızda oluşan en büyük sorulardan biri bu değil midir? Sanat sanat için midir yoksa sanat toplum için midir? Bu sorunun cevabını kendi kendimize vermemiz en doğru çözüm olabilir. Böylelikle içimizdeki sanat ruhunun neyi temsil ettiğini anlayabilir ve geleceğimize bu yönde ışık tutabiliriz değil mi?

Kitaplarda, internet sayfalarında hep sanat ürünlerine rastlarız, ama bir kere oturup düşünür müyüz acaba sanatçı bu sanatı icra ederken neyi düşünüyordu? Düşüncesi insanlar mıydı yoksa kendi fakirliği mi onu bu eseri yapmaya itmişti. Yoksa hiçbir etki altında kalmadan sanat yapmak için mi sanat yapıyordu.

Biz halk olarak sanatçıların içini boşaltmayı çok severiz ya. Sadece sanat için değildir bu tarihteki eski bir karakter veya eski bir imparator. Neyi neden yaptığından çok yanlışlarıyla yargılarız ya hani. Ama tarihi şahsiyetler başka bir konumuzun en büyük başlığı olabilir. Neyse sanatçılar.. Örneğin Nazım Hikmet. Onu şu anda o kadar kolay yargılıyoruz ki. Piraye’sini, Vera’sını düşünmeden ağzımıza dolayabiliyoruz. Oysa ki şunu bilmiyoruz: Nazım aşka aşıktı, sanatını bu aşkıyla yapıyordu. Yok şunu sevmiş bunu sevmiş, kimin kimi sevdiği ilgilendirmez bizi. Bizi o sanatçının sanatı ilgilendirir değil mi sevgili okur?

Neyse işin sanatına dönelim. Mesela Sistine Şapeli değil mi? İnanılmaz bir sanatın ürünü duvarları. Michelengelo bunları yaparken ne düşünüyordu? Sanatı mı yoksa dini insanlara böyle anlatmayı mı? Hiç baktık mı o resimlere neleri anlatıyor diye, içindeki o hava neyin ürünü diye? Günümüze ışık tutan Rönesans ressamları sadece kilise duvarlarına dini içerikli resimler yaparak kendilerini geliştirmişler, istemedikleri halde bu bir sanata ihanet midir?

Sanatçılar eserlerine farklı anlamlar katılmasını severler. Özellikle soyut ve sürrealist çalışanlar bir şeyleri doğrudan anlatmak isteselerdi realist çalışırlardı değil mi?

Sanata ihanet. Evet büyük bir yargı değil mi ama biz insanlar severiz bunu. Mesela Salvador Dali. Hastalığının son yıllarında resim çizecek gücü olmadığını farkettiğinde resimlerini asistanlarına çizdirip altına kendi imzasını atarmış. Bunlar ihanet midir sanata?

Amacımız ihanet değil ama sanatı ne için yaptıkları. Michelengelo o resimleri kilise için çizerken ne düşünüyordu. Amacı insanlık mıydı yoksa sanat mı? Yukarda dedik ya belki de o resimlerin içinde gerçek bir sanatseverin görmesini umduğu bir şey vardı. “Ben yaptım siz yapmayın” mı diyordu acaba. Bunu görebilmek kolay mı? Asla kolay değil çünkü o Michelengelo. Bu dönemden ona bakıp yargılayamayız. Büyük bir sanatçıyı 2017 kafasıyla mı sorgulayacağız.

Belki de herşey egoyla alakalıdır, belki de sanatçıların egoları sanatın ne için olduğunu belirleyendir. Sanatçı sanatını kendine saklayıp kimsenin anlamamasını istiyorsa bu onun tercihidir, ama başka bir sanatçı eserlerini herkesin bileceği şekilde halka sunuyorsa, onların bir şeyler öğrenmesini istiyorsa da bu tercih onundur. Çünkü nedir biliyor muyuz? Fazla mütevazilikte, halkı kendinden üstün tutup onlara bir şeyleri öğretmek, kendi düşüncelerini onlara yaymakta bir egodur. Her neyse biz sanatı sanat olarak görmeye devam edelim ve diyelim ki sanat, sanattır; için değildir…