Menü Kapat

Yazar: Tugay Erdem (sayfa 1 / 2)

YER YÜZÜNÜN EN KUSURLU TASARIMI: İNSAN BEDENİ

Yemeğe ihtiyaç duymak, uykuya ihtiyaç duymak, içmeye ihtiyaç duymak, bir takım kaprislere ihtiyaç duymak, bakıma ihtiyaç duymak ve bununla asla yetinememek… ortalama olarak 60 yıl boyunca bir şeyler istemek ve karşılığında boktan bir dünyada yaşamak. İnsan bedeninin yegane amacı ve vergisi bu. Ki, bu iyi bir ihtimal bile sayılabilir çünkü uzun yaşamın boyunca beslediğin, uyuttuğun, gezdirdiğin, kafa yaşattığın, seks yaptırdığın, yalattığın, sattığın ya da kiraladığın bedenin tüm bunların karşılığı olarak sana güzel bir kanser verebiliyor. Büyük karma bahşişi. Ya da küçük dokunuşlar; 8 aydır bu günü bekliyordum ve şansa bak, bu gün geldiğinde karşınızda 40 dere ateşle, kronik fanaljit bir halde yatmaktayım. Bunu ben istememiştim (buradaki “ben” insanın içindeki bir şey; isterseniz ruh diyin isterseniz de salyangoz) ama sen (basit anlamıyla insan bedeni) bana bundan fazlasını veremiyorsun: sana yaptığım onca şeyden sonra verebileceklerin bu kadar mı?!

Güzel bir seyahat, uzun bir bisiklet turu, bacaklar ağrımaya başlar, hücreler susamaya başlar, baş ağrısı başlar, götünüz kaşınmaya başlar, elleriniz terlemeye başlar…

Fazla yemek yerseniz mideniz ağrır, yanlış yerseniz ishal olursunuz, az yerseniz gurultular belirir, tüketim tarihine dikkat etmezseniz ambulans çağırmanız gerekebilir.

Peki bu kadar ucuz bir beden nasıl oluyor da dünya üzerinden silinmiyor?

Çünkü dünyayı, kendi hastalıklı bedenine göre asimile etti, dünyayı kendi istekleri doğrultusunda  şekillendirdi ve dünyaya dayattığı bu şeylerden dolayı asla pişmanlık duymadı; günü geldiğinde dünyanın tüm bu dayatmalardan dolayı yok olacağını bilse dahi.

Beden kaşınıyor, damarlar şırıngayı reddediyor, burun kılcal damarları daha fazlasına katlanamayacağını belirtiyor, göt deliği kanlar içinde sızlanıyor.

Anne mutfakta yemek yapmaya devam ediyor, 7 milyonuncu gecesinde hayatının, 4 kişilik ailesinin midesini doyurmak ve kanalizasyonlara güzel kokulu boklar katabilmek için.

Ergen çocuk içerde, bedeninin isteklerini yerine getiriyor, bedeninin istekleriyle tanışıyor, hayatı boyunca boynunda ağır bir tasma gibi onu sürükleyecek olan o bedensel açlıkları görüyor ilk defa.

Bedenin içindeki şey, insanlık tarihine Varlık ve Hiçlik’i bırakırken, aracı olan beden, tüm okumaların sonucunda bozuluyor. Artık gözlük takması gerek, para harcaması, çarkın içinde güzel bir tur dönmesi…

Beden hızla büyüdükçe, giderek daha kapitalist bir form halini alıyor.

Beden emperyalist bir hücreye dönüşüyor.

Beden tutsak ediliyor.

Beden tutsak ediyor.

Beden savaş başlatıyor, beden savaş kazanıyor, beden savaş kaybediyor.

Bedenin ölümleri savaşın istatistiğine dönüşüyor.

Beden istatistiğe dönüşüyor.

Beden bağımlı oluyor.

Beden, başka bedenlere bağımlı oluyor.

Beden evrim geçiriyor; ardından bunu reddediyor.

Beden bir egoya dönüşüyor, bedenin aynası yok.

Beden kutsal sayılıyor.

Kutsal, bir bedenin içinde zikrediliyor.

Beden kimlik kazanıyor.

Beden kimliğini reddediyor.

Beden klonlanıyor.

Beden ürüyor.

Beden üşüyor.

Beden terliyor, kokuyor ve kokluyor.

Beden aşırı şişmanlıyor ve bu durum onu ölüme sürüklüyor;

Beden aşırı zayıflıyor ve bu durumda da onu ölüme sürüklüyor.

Beden nefes alırken, saniyeler geçtikçe, ölüme sürükleniyor zaten.

Beden, kendi ihtiyaçları için (yemek, sıcak bir yerde uyumak, pahalı bir klozete oturmak, televizyonda dizi izleyebilmek, içmek vs) kendi varlığını, beden olarak bedeni, full time bir işte harap ediyor.

Beden emekli oluyor.

Beden fatura ödemek için çıktığı yolda, kalp krizi geçirip, geberip gidiyor.

Döngü devam ediyor.

Güzel bir gitar solosu, parmaklar kanlar içinde ve sanata karşı ilgi beslemeyen nasırlar.

Güzel bir şeyler, güzel bir kadın, bedenini boyuyor, rakiplerinden daha ilgi çekici olmak için.

Erkek, saçlarını topluyor, duş alıyor, bedenin kokacağını ve onu yarı yolda bırakacağını bildiği için ozon tabakasına delik açmaya başlıyor.

Beden ihtiyaç duydukça, bedenin içindeki şey gün geçtikçe yaralanıyor, küçülüyor.

Şey, beden için elinden geleni yapıyor.

Beden şafağa karşı kıvranırken yakalanıyor, sancılar gökyüzünü deliyor, diş ağrısı bedeni ve şey’i yok etmek istiyor.

Hoşgörü ve yardımın bedeli ihanete dönüşüyor.

Rock’n Roll adam için üzücü haber; 20li yaşlarının sonunda kel kaldığı için magazin artık onu görmezden geliyor. Beden bundan zevk alıyor olmalı. Tırnaklar uzamaya, sümükler akmaya, gözler dolmaya, kulaklar kirlenmeye, sivilceler çıkmaya devam ederken, beden tüm bunların iyi şeyler olduğuna dair kendince bahaneler üretiyor. Acı karşı konulmaz şekilde acizlik ve tatminsizliği dağlıyor, mükemmeliyete giden tüm yollar, bedenin acizliği ve yetersizliği tarafından kapatılmış durumda.

Ve hicap içinde yanıp tutuşuyor; bedenin uyuşturucuya karşı tepkimeleri, acı, kalbin kolaya kaçması, dağılan çene kasları ve göz bebekleri, üşüyen, titreyen, terleyen ve histeri içinde boşalan moleküller, kusma, omuriliksel binlerce hata ve denge kaybı…

Kusurlu bir tasarım olarak, 7 milyardan fazla kez gözden kaçırılıyor.

Denek üzerinde gözlemler: radyoaktif sinyaller, gama-alfa ışınları, kimyasal gazlar… hücreler ve DNA bozuluyor, beden şimdiye kadar hiç karşılaşmadığımız bir organizmaya dönüşüyor. Sanki içinde bir şey var. Sanki beden içi başka bir beden var. Derinin altında beliren kabarcıklar, denek için kaşıntılı saatlerin başlangıcı oluyor. Günlerce kaşınıyor. Artık gördüğü şey, kendisine ait değil; renk değiştiriyor, biçim değiştiriyor, deri değiştiriyor. Eski aciz insan bedeni kostümünü kaşıyarak yok ediyor ve altından katır derisi sertliğinde, bej renkli gözenekleri olan, yağlı, tüylü bir yeni beden çıkıyor. Bu yeni bedenin temel olarak sadece 4 isteği var: c vitamini, su ile temas etmemek, sürekli terli-nemli ve yağlı kalmak,  katiyen katı sabuna temas etmemek. Teoride basit görünse de pratikte işler çığırından çıkıyor. Denek, hangisi bedenin gerçekten kendisine ait olduğunu anlamaya çalışırken kafayı yiyor. Ardından toplum tarafından bu kılıkla kabul göremeyeceğini anlayıp, kendini İranlı bir kadavracı doktora teslim ediyor. Sonuna dair birkaç rivayet olsa da, hepsinin ortak noktası deneğin ölmüş olduğu gerçeğine çıkıyor.

Beden kendi cinayetlerini yaratıyor; fit olmak, kaslı olmak, yapılı olmak için harcanan saatler, kilometreler, paralar, protein ilaçları ve yumurta sarıları. Yağ tabakasının altında kalan hayalleri sarıp sarmalayan tek şey bedenin katıksız egosu.  Şey, içerde parçalanıp giderken, ego kendi varlığı için yeni delikler açıyor toprağın üzerinde.

Deliklerden biri, ego için belirtiler; beden, yeni bir beden yaratmak için isteklerini sıralıyor. Yeni beden, doğumu öncesinde, yaşamı kadar açgözlü ve vurdumduymaz davranıyor. Kulakları çınlatan bir çığlık, arap kavimlerini dikizleyen gözler, trans müzikleri ve morfinin sezeryanla birleşimi. Beden doğuyor, sinirli, tatminsiz, ağlamaklı ve piç.

Be(de)n diye zikrediliyor.

Beden hastalıklı doğumdan sorumlu tutulmuyor, down sendromu, 4 parmaklılık, dilsizlik, albinoluk, kekemelik faili meçhul bir yapının sözcüsü olarak kalıyor. Kimse ne dediğini bilmiyor ama herkes durumun farkında.

Ve beden, insanın özündeki ŞEY’i binlerce kez daha yarı yolda bırakıyor. Hastalıklar, hastalıklar, hastalıklar, hastalıklar. Uykusuzluk sanrıları, önemli gecelerde baş gösteren anksiyete atakları, bir ton bok püsür. Bedenin salgıladığı hormonlar, bizi cehenneme çekmeye devam ediyor.

Ve nihayet intihar ediyor, bedenin içinde hapsolmuş ŞEY: bedenin ihanetlerine ve ucuz oyunlarına karşı ilk ve son bir başkaldırı olarak.

Beden nihayet almıyor, nihayet istemiyor, artık toprağa ve dünyaya organik bir gübre olma yolunda güzel bir adım atılmış durumda.

uyanıkken görsel halüsinasyon görmek – II

Herkes, başkalarını var ettiği kadar var. Ya da Sartre gibi düşünürsek, başkalarının varlığı bizim varlığımızın temelini oluşturuyor. Peki ya, var olmasını istediklerimiz, determinist bir şekilde arzuladıklarımız, kendimizden sakladıklarımız ne olacak? Onları görmezden gelebilecek miyiz?

-Bu aşamada, içinde bulunduğunuz duruma göre ya kimyasal bir takım etkiler sonucu (tam anlamıyla bir uyuşturucu fabrikası olan bedenimizin bu takım efektleri ortaya çıkartması hiç de zor olmayacaktır; bkz insan bedeninde bulunan adrenokrom, dimetiltriptamin, endorfin, serotonin vs) ya da gerçek anlamda ruhlar tarafından ziyaret edilmiş olabilme ihtimaline karşılık, metnin içindeki kendi durumunuza uyan kısımları kendiniz için kullanabilirsiniz.-

Bireyin beyni, genel olarak bireye hizmet eder şekilde çalışsa da –en azından bizim için kabul gören gerçek bu- bazı noktalarda bariz şekilde aksi davranışlarda bulunabiliyor. Bunu genellikle, görsel imgeler üzerinden gerçekliğin boyutlarıyla oynayarak yapıyor. Koku, tat alma, dokunarak hissetmek gibi bir takım farklı duyular beyin için yeterli çeşitliliği ve yaratıcılığı sağlayamadığı ve yanıltılması bir noktada daha zor olduğu için, büyük çoğunlukla görme duyusu beynin ilk tercihleri arasında oluyor.

Peki ya neden her seferinde, karanlık bir gölge peşimizden geliyor, neden öteki taraftan gelen ve sanki hep buradaymış gibi davranan o gizemli gölge ruh, karabasanların elçisi bizi rahatsız ediyor? Neden ciddi anlamda büyük çoğunluğumuz aynı şeyleri görüyoruz? Gerçekten var oldukları için mi, yoksa beyinlerimiz kimyası gereği aynı şekilde çalıştığı için mi?

“canlı gibiler”, “çok gerçekçi bir kâbus gibi”,  “yol kenarındaki siluetler” “travmatik bir kaza sonrasında başlayan sanrılar” ve benzeri birçok tanım. Hepsi neredeyse birbirleriyle aynı belirtiler. Bu, beynin tekdüzeliğin içine sıkışmış, somutluk yaratan kısmı (1.1). İkinci olarak, görünürden çok, hissedilen, beyninizin içinde sizinle konuşan bir kısım var, asla kurtulamadığınız ve sürekli tiktaklayan bir saat gibi işlemeye devam eden o saplantılı kısım (1.2 ve diğer soru-nlarınız için iletişime geçebilirsiniz.)

Devam

Terör Sözlüğü

A.B.C VE BİLİNÇALTI  İŞGALİ

gözler önünde çok net bir şekilde sergilenen bu korkunç tiyatro büyük bir çoğunluğumuz için hiç zevk vermeyen bir provaya dönüştü. onları görmezden gelerek yaşamanın bu denli zorluğu, aniden aramıza karışıp bizi zorlanacağımız bir duruma sokmalarına göz yumacağımız anlamına gelmiyor.

evet, gösteri yıkımı, kanımızı emmek istiyor. nihai bir düşüş. ekranlarıyla her gün zihinlerimize sağladıkları tam erişim politikası. unutmayın, bizim daha çok ağladığımızı kanıtlayabilirsek, onların haklılığı dolaylı yoldan sekteye uğrayıp, koca bir paradoksa düşecek. şimdi televizyonu açalım. kimin ölüm haberini görüyoruz? onların tarafındaki insanların mı yoksa bizim mi? “hain saldırı sonucu 5 şehit asker daha…” evet, bu durum “terörist” olarak adlandırdıkları insanların ölümünü meşru kılmak için yatay bir zemini hazırlıyor. bu durum, “terörist” dedikleri insanlara karşı başlatmış oldukları algı operasyonunun görsel kanıtını sunuyor bizlere. bir kanal değişelim. kaçmamız mümkün değil. bir kanal daha. yalan duvarları. zap. zap. aynı örümcek ağının gölgelerine takılıyoruz. peki ya bir gün televizyonda, “terörsit”leri öldürdükleri için kendi askerlerine söverken yakalarsak onları,o zaman ne olacak? işte o zaman sıçtık demektir. yeni sistem yaratımı. eskisini yok et. önüne ne çıkarsa yok et. oluşumu dönüştür. yapıcı yıkım. unutmayın ki bir devlet kendi yarattığı “terör” örgütünü ne kadar çok okşar ve onu ne kadar çok “içinde bulunduğu durumdan” kurtarmaya çalışırsa, dünya politikası gözünde de o kadar çok prestij kazanır. peki bu sorunun temelini oluşturan virüs ne? televizyonun icadı mı? hayır, bununla yetinemeyiz. tüm kitapları ve yazılı tarihin iliklerini de eklememiz gerekecek. bu çok mu paranoyakça oldu? bizi buna sürüklüyorsunuz, başka şansımız yok. paranoyanıza güvenin, onu dinleyin, size bir şeyler anlatmaya çalışıyor!

Devam

Gözden Düşen ve Bozulan Kentucky Derbisi

Bu hikaye, Hunter Thompson tarafından 1970 yazında yazılmış, dehşet dolu, titrek ve tam gaz bir kaosun yansıtıldığı gerçek bir hikayedir. Samizdat Yayın olarak, kolektif emekler sonucunda hazırlanmış, düzenlenmiş ve son formuna kavuşmuştur. İlk defa türkçeleştirilmiş bu değerli metnin telif hakları tarafımca alınmış olup, izinsiz kullanımı durumunda kişilere ve kurumlara kötü davranılabileceğini belirtme nezaketinde bulunmayı kendime görev bilirim.

Türkçeleştiren: Yunus Koç

Afiyet Olsun!

Gözden Düşen ve Bozulan Kentucky Derbisi -Thompson

 

Trepanasyon

“Trepanasyon (baş delgi ameliyatı); kafatasında herhangi bir bölgede, baş derisi kaldırıldıktan sonra bir parçanın beyin ile beyini saran beyin zarına zarar vermeden çıkarılıp alınmasını sağlayan bir ameliyat tekniğidir. Bu teknik, günümüzden yaklaşık olarak 10.000 yıl öncesinden beri Anadolu’da görülmektedir. Günümüze kadar Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde farklı tekniklerle uygulanmıştır. Dünya’da da şimdiye kadar tespit edilen ilk ameliyat örneklerindendir.” -vikipedi özgür ansiklopedi

Trepanasyon belirli teknikler uygulanmak suretiyle yapılır. Ameliyat, yaşayan bir kişinin başında yapılacaksa, bunu, bu alanda belirli bir bilgi ve deneyimi olan kişiler gerçekleştirirdi. Afrika ve Okyanusya coğrafyasında büyücü-hekimler, Hawai adasında rahipler bu işi üstlenmişlerdi. Kenya’da Kisii kabilesinde trepanasyon babadan oğula aktarılan bir meslek haline gelmişti. Cezayir’de vaktiyle büyücü-cerrahlar, trepanasyon tekniklerini okullarda öğretirlerdi.

Aşağıdaki görselde yazılı olarak göreceğiniz üzere,  1960lı yıllara gelindiğinde bu teknik bir şeytan çıkartma ayininden psychedelic sanrıları ve etkileri yönlendirme ve geliştirme yöntemine evrilmiştir.

Görsellerde ki anlatımın yeterliliğine ve fazla kelimenin gereksizliğine inanarak sözlerimi şu alıntıyla bitiriyorum “Bu sürekli high olmak için nasıl kafamı deldiğimin hikayesidir”

11949267_10206622127144068_4564071868684603563_n 11951334_10206622126864061_6089716235434190843_n 11947475_10206622126704057_8588203869493233710_n

Bir Yazım Türü-Tekniği Olarak ‘Endüksiyon’

“Kelimeler onları kullandığımız zaman hava da asılı kalıyor ve bir sonraki doğru yeri bekliyorlar” gibisinden bir şey demişti arkadaşım o gece. Bir kelimenin bir ortamda kullanılması, onu o ortamın bir parçası yapıyordu. hava da salınan kelime baloncukları hayal edin, işte aynen öyle. ve her kelime baloncuğunun bir etki alanı vardı, basit kelimeler daha büyük bir çember de var olabilirken, “Transkripsiyon” gibi kelimelerin etki alanı küçüktü. Teoriyi örneklemek gerekirse, bir odaya girdiğinizi ve “zen budizmi” dediğinizi düşünün. Ve o odada ilk defa “zen budizmi” dendiğini varsayın. Siz onu zikrettikten sonra, zen budizmi orta çaplı bir etki alanı ile o mekanda asılı kalacaktır. O dakikadan sonra odaya giren birisi “zen budizmi” demek isterse sizin bıraktığınız baloncukltan yararlanacaktır.

Bu teori, arkadaşımla o konuşmayı yaptıktan günler sonra kafamda şekillenmeye başladı. Aslına bakarsanız bir çok kişi bu yöntemi yazılarında kullanıyordu. En azından kendi kitaplarımda-yazılarımda bunu yaptığımı ancak o zaman fark edebilmiştim. Açmak gerekirse; daha önce yazdığım bazı olayları, hikayeleri, kurguları, başka bir zaman diliminde kullanıyordum-birleştiriyordum. Ve bu çok güzel şeyler ortaya çıkarıyordu. Tabiki bu daha önce yazılmış hikayelerinde bir etki alanı vardı. Her hikayeyi olur olmaz yerlere yapıştıramazdınız. Bunu yaptığınız zaman olay burroughs’un “cut-up” tekniğine benzerdi. Cut-up kargaşayı seven bir teknikti, kargaşa yaratıyordu, oynuyordu onunla. Daha detaylara inip, daha küçük ayrıntıları bozuyordu. İstediği şeyi (bu bir kelime ya da cümle ya da komple bir metin olabilir) istediği yere cuk diye kesip yapıştırıyor ve o çarpıklığı seviyordu-çalışma mekanizması oydu.  Cut-Up’ın amacı yapısal bozukluklar yaratarak anlamsızlığın şeklini imgelemekti. Bizimkisi yapıyı farklı formlarda birleştirerek güçlendirmek üzerine kurulu. yani aslında tamamen zıt bir çalışma. Elimizdeki bu baloncuk teoremi edebiyata bir narkoz gibi uyarlanınca ortaya bir “kaos” çıkıyordu. Kaosu seven yapısal bir olgu değil, yönetilen ritmik kaosun kendisiydi bu.

Tekniğin çok yönlü esnekliği onu, parçalardan bir şiir oluşturmaktan tutunda, bir hikayenin başını ve sonunu farklı zaman dilimlerinde yazdığınız küçük derlemelerden oluşturmaya kadar geniş bir yelpazede kullanıma açık hale getiriyor.

Ben bu tekniği ilk olarak (ve en ciddi anlamda) bir kitap yazarak test ettim-uygulamaya soktum.  o kitabın “içindekiler” kısmını size bu yazı tekniğinin paralelinde açmak  ve daha net bir örnek sunmak isterim:

‘Bölüm 1 aslında çok daha farklıydı. Bir daha geri açılmamak üzere ortadan kaldırıldı ve uçmuş bir kafayla  yeni bölüm 1 yazıldı. Bölüm 2 arkadaşımın şuan editörlüğünü yaptığı dergiye gönderilecek bir kurgu metniydi, ama daha önce kullanılmış ve havada asılı duran bir kelime gibi, kendine uygun yeri buldu ve yeniden beliriverdi. Bölüm 3 geçmiş zamanda zihnimin içinde kurgulanan temiz bir junk öyküsü. Tüm hatlarıyla bilinmezliğini halen daha korumakta. Bölüm 4, evet ne yazık ki seneler önce noktasına kadar yaşanmış nefret dolu bir söylem. Bölüm 5 e göz kırpan (haberi olmadan yapıyor bunu), sarsıcı,pis bir gerçeklik. Durumun farkında olmama ve sonrasında bundan kaçamayıp, kendisiyle metinsel olarak yüzleşme. Sonuç olarak garip belalar yakamızı bırakmasa da, güneş gözlerimizin içine şafak vakti elbet bakıyor. Bölüm 5, hmm… ne anlatıldığı ya da ne anlatılmak istendiği, bulanık bir zihin tarafından asla anlanılamayacak olan bölümdür. Sinir bozucu gerçekliği, onu kitabın en bilge ve sınırlı kısmına oturtur. Bölüm 6…Yaşanmış ya da yaşanmamış olsun, – bu noktada gerçekten bir şey söylemem mümkün değil- birilerini kesinlikle rahatsız edecektir. Eminimki bu “birileri” kalabalık bir güruh olacak. İç sancıların yoğunlukta olduğu, kitabın adını aldığı, sokakların öyküsü. Bir kadın, bir adam, ortasında seks bulunan bir çemberin öncesinde ve sonrasında aşırı dozda uyuşturucu tüketimi. Kanlı bir zihin gibi ya da hiç silinmeyecek bir yara izi gibi.  Bir çığlık ya da haykırış. Bölüm 7 ye geldiğimiz zaman, büyük bir kaçısın içinde sürüklenen ve aslında kitap için yazılmamış, belgrad’ın pusulasız alanlarında geçen bir lsd sarsıntısının öyküsü anlatılıyor. Her ne kadar anlatılması mümkün olmasa da, deneniyor en azından.

Tüm bunların hepsi, birbirinden bağımsız gibi görünen ki yazılış amaçlarına ve tarihlerine bakıldığında aslında gerçekten de birbirleriyle hiçbir alakası olmayan garip metinler, kitabın 8. Bölümünde, anne rahminde birleşiyor. 8. Bölüm hakkında diyebileceğim pek fazla bir şey de yok açıkçası; yani, tüm bunları yapmış olabilir miyim gerçekten, kendimden gizli? Buraya inanıp inanmamak, tamamen sizinle alakalı bir durum.’

Gördüğünüz gibi, birbirinden çok farklı zamanlarda mekanlarda ve hislerde yazılmış metinler, zikredilen baloncuklar gibi doğru zamanı ve kullanılacakları doğru alanı bekliyorlar. Onlar o esnada geleceğin mihenk taşlarına dönüşüp doğru yerlerine oturtulmayı bekliyorlar.

Endüksiyon yazım biçimi “Bunu başka bir zaman diliminde farkında olmadan tam da bu an için yaratmışım” demenin farklı bir yolu.

Toparlamak gerekirse; yapısal netlikte bir Endüksiyon elimizdeki. Parçalardan bütünü oluşturan yeni bir yazım tekniği. Küçük parçaların bütünü oluşturuyor olması. Siz o küçük parçaları yaratırken , onların doğuracağı bütünü hayal bile edememiş olabilirsiniz. ama onlar bunu biliyordu. Bu Endüksiyon, 2 sayfalık kısa bir olay anlatımı içinde bile kullanabilir. Bir köşeye not tuttuğunuz fikirlerinizi, konuşmalarınızı o 2 sayfalık olay anlatımını montajlayabilirsiniz. Ve işte ışıklar yanıyor, tam da yerine konulmuş parıldayan taşlar gibi, sanki o olay anlatımı metniniz için özenle yazılmış birkaç konuşma. Hepsi, tümüyle bir lsd tribi, yavaşça ve kontrollü başlayan halüsinasyonlar, ciddiyetin farkına varma, patlak veren kaos, acı, umutsuzluk ve ikinci kişiliğe ulaşma, ardından gelen tarifsiz boşluğun gösterdiği çıkış “kapısı”.

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.