Menü Kapat

Yazar: Tugay Erdem (sayfa 1 / 2)

Görme Evreninin Yanılgısı Üzerine Notlar

Görmek, bizim için her zaman bir yanılsamadan ibaret olmuştur. Görmek, büyük paranoyayı besleyen, yarattığımız dünyaya olan inancımızı güçlendiren, göreceli deforme olmuş/çarpık bir algı biçimidir. Asla ve asla gördüğümüz şeyden emin olamayız. “görsem inanmam” tanımı bu noktada ucuz bir doğruluk taşır. Görmek, en basit anlamıyla, şeylerin üzerinden yansıyan ışıkların gözümüz tarafından yakalanması-algılanması durumudur. Bu noktada, ışığı yansıtan şeyler, atomlardan oluşan ve aslında göründüğü gibi olmayanlardır. Bunu şöyle açıklamak gerekir: somut cisimler, yani atomlardan oluşan ve çevremizde bulunan her şey, aslında bir atomsal yanılsamadır. Sevgilinizle el ele tutuştuğunuzda, kavgada yumruk attığınızda, bilgisayarın tuşlarına bastığınızda, aslında hiçbiriyle %100 temas halinde olmuyorsunuz. Tüm somut varlıklar özünde atomlardan oluşuyor ve bu atomlar, temas haline girdiklerinde birbirlerini itiyorlar. Aynı kutuplu iki mıknatısı karşı karşıya getirdiğinizde olduğu gibi, somut varlıkların elektronları da oluşan temas halinde birbirlerini itiyorlar ve bu yüzden somutlar arası temas asla mümkün olmuyor. Sadece oluyormuş gibi “görünüyor.” Bu göz için beklendik bir şey çünkü zaten birçok algı formunu kısıtlanmış, çarpıtılmış ve sansürlenmiş bir şekilde yakalayabiliyor kendisi. Görme fenomenindeki somut nesnelerin ışığı yansıtması durumu, nesnelerin özünde daha temassız ve dinamik bir yapıda oluşuyla ve bu dinamikliğin temasta olduğu gibi yansıtmada da yalancı bir formda işlemesi, görme durumunun eksikliğini sunmuş oluyor bizlere. Bir alt parantez açmak ve günlük yaşantıdan örnekler vermek gerekirse; göz aslında olağan somut evrenin içinde de fazlasıyla kandırılmaya maruz kalıyor. Nitekim, zaten iki farklı insan aynı yere baktıkları zaman, asla aynı şeyi görmüyorlar. Bu felsefi bir görme durumu değil, direkt olarak somut algılamayı kast ediyorum. Bunun yanı sıra, yakın dönemde etrafta dolanan, bu elbise mavi mi beyaz mı komedisi aslında bu “iki insan aynı şeye bakıp farklı görüyor” un kanıtlarından sadece birisi.  Bir algı biçimi olarak görmek, beklendiği gibi her bireyde aynı şekilde çalışmıyor ve bu bazen bir takım sosyolojik kargaşalara yol açabiliyor. Göz, bireyin kendisine bile bir çok noktada farklı formlarda görme biçimleri sunabiliyor. Biraz sonra değineceğim sanrısal, rüyasal, mistik görmek biçimlerinin yanı sıra daha basit haliyle, suyun içindeyken ya da suyun içine baktığımız zamanlarda gördüklerimizi buna örnek verebiliriz. Görmenin yapıtaşı olan ışık elbette ki kırılıyor ve bu kırılma her zaman farklı sonuçları beraberinde getirebiliyor. Örnekler geniş bir uzamda çoğaltılabilir; göz’ü “değiştirmenin” bir diğer yolu ise optik illüzyonlar. Bir takım görüntüsel kaymalar, renk tonlarında oynamalar ve hızlandırma ile göze istediğinizi gösterme yada göstermeme konusunda hiç zorluk çekmeyeceğinize emin olabilirsiniz. Kandırılmalar peşi sıra gelir ve görme yetisi görüntünün kendisiyle birlikte sömürge konumunda tutulmaya devam eder. Bu en temel ve en basit yalanın kendisidir. Ardından çığ gibi büyümeye devam eden bir suiistimal gelir.  Kendini güvende hissetmek için, sahip olmak için, haklı kılmak ve yaşamını anlamlandırmak için görme fenomeni zamanla insanın çıkarları doğrultusunda evrimleştirilir. Bütün duyular bir noktada bu yalanı besler ama görmek bunların en keskin olanıdır. Görmek, karanlık ve ışık arasındaki net ayrımdır. Bu net ayrım, sonucunda vardığı noktada, kendisini bir reklam toplumunun göstergesi ve bu kontrol dolu bilinçaltı göstergelerinin “görücüsü” konumunda bulmuştur. Kapital Pazar büyümeye devam ederken, ürünler üretilmeye ve savaşlar çıkarılmaya devam ederken, tüm bunları satacakları tek bir şey vardır; göz. Göstergebilim ve kolları-türevleri sayesinde insanlara ne istiyorlarsa onu satarlar, ne düşünüyorlarsa insanlarında onları düşünmesini sağlarlar, neyi haklı neyi haksız buluyorlarsa insanlarında kendilerini desteklemelerini sağlarlar. Ve bunu yaparlarken kullandıkları en  geniş yol, her şeyi doyumsuzca kaydeden insan gözüdür. Bilinçaltının bakir topraklarına doğru yöneltilmiş sömürü tabelaları ne yazık ki onlar için doğru yönü gösteriyor, bizim için değil.  They live filmi bu konuda okuyucu için açıklayıcı, biraz fantastik ama yerini bilen bir film olarak yardımcı olacaktır.

Devam

YER YÜZÜNÜN EN KUSURLU TASARIMI: İNSAN BEDENİ

Yemeğe ihtiyaç duymak, uykuya ihtiyaç duymak, içmeye ihtiyaç duymak, bir takım kaprislere ihtiyaç duymak, bakıma ihtiyaç duymak ve bununla asla yetinememek… ortalama olarak 60 yıl boyunca bir şeyler istemek ve karşılığında boktan bir dünyada yaşamak. İnsan bedeninin yegane amacı ve vergisi bu. Ki, bu iyi bir ihtimal bile sayılabilir çünkü uzun yaşamın boyunca beslediğin, uyuttuğun, gezdirdiğin, kafa yaşattığın, seks yaptırdığın, yalattığın, sattığın ya da kiraladığın bedenin tüm bunların karşılığı olarak sana güzel bir kanser verebiliyor. Büyük karma bahşişi. Ya da küçük dokunuşlar; 8 aydır bu günü bekliyordum ve şansa bak, bu gün geldiğinde karşınızda 40 dere ateşle, kronik fanaljit bir halde yatmaktayım. Bunu ben istememiştim (buradaki “ben” insanın içindeki bir şey; isterseniz ruh diyin isterseniz de salyangoz) ama sen (basit anlamıyla insan bedeni) bana bundan fazlasını veremiyorsun: sana yaptığım onca şeyden sonra verebileceklerin bu kadar mı?!

Güzel bir seyahat, uzun bir bisiklet turu, bacaklar ağrımaya başlar, hücreler susamaya başlar, baş ağrısı başlar, götünüz kaşınmaya başlar, elleriniz terlemeye başlar…

Fazla yemek yerseniz mideniz ağrır, yanlış yerseniz ishal olursunuz, az yerseniz gurultular belirir, tüketim tarihine dikkat etmezseniz ambulans çağırmanız gerekebilir.

Peki bu kadar ucuz bir beden nasıl oluyor da dünya üzerinden silinmiyor?

Çünkü dünyayı, kendi hastalıklı bedenine göre asimile etti, dünyayı kendi istekleri doğrultusunda  şekillendirdi ve dünyaya dayattığı bu şeylerden dolayı asla pişmanlık duymadı; günü geldiğinde dünyanın tüm bu dayatmalardan dolayı yok olacağını bilse dahi.

Beden kaşınıyor, damarlar şırıngayı reddediyor, burun kılcal damarları daha fazlasına katlanamayacağını belirtiyor, göt deliği kanlar içinde sızlanıyor.

Anne mutfakta yemek yapmaya devam ediyor, 7 milyonuncu gecesinde hayatının, 4 kişilik ailesinin midesini doyurmak ve kanalizasyonlara güzel kokulu boklar katabilmek için.

Ergen çocuk içerde, bedeninin isteklerini yerine getiriyor, bedeninin istekleriyle tanışıyor, hayatı boyunca boynunda ağır bir tasma gibi onu sürükleyecek olan o bedensel açlıkları görüyor ilk defa.

Bedenin içindeki şey, insanlık tarihine Varlık ve Hiçlik’i bırakırken, aracı olan beden, tüm okumaların sonucunda bozuluyor. Artık gözlük takması gerek, para harcaması, çarkın içinde güzel bir tur dönmesi…

Beden hızla büyüdükçe, giderek daha kapitalist bir form halini alıyor.

Beden emperyalist bir hücreye dönüşüyor.

Beden tutsak ediliyor.

Beden tutsak ediyor.

Beden savaş başlatıyor, beden savaş kazanıyor, beden savaş kaybediyor.

Bedenin ölümleri savaşın istatistiğine dönüşüyor.

Beden istatistiğe dönüşüyor.

Beden bağımlı oluyor.

Beden, başka bedenlere bağımlı oluyor.

Beden evrim geçiriyor; ardından bunu reddediyor.

Beden bir egoya dönüşüyor, bedenin aynası yok.

Beden kutsal sayılıyor.

Kutsal, bir bedenin içinde zikrediliyor.

Beden kimlik kazanıyor.

Beden kimliğini reddediyor.

Beden klonlanıyor.

Beden ürüyor.

Beden üşüyor.

Beden terliyor, kokuyor ve kokluyor.

Beden aşırı şişmanlıyor ve bu durum onu ölüme sürüklüyor;

Beden aşırı zayıflıyor ve bu durumda da onu ölüme sürüklüyor.

Beden nefes alırken, saniyeler geçtikçe, ölüme sürükleniyor zaten.

Beden, kendi ihtiyaçları için (yemek, sıcak bir yerde uyumak, pahalı bir klozete oturmak, televizyonda dizi izleyebilmek, içmek vs) kendi varlığını, beden olarak bedeni, full time bir işte harap ediyor.

Beden emekli oluyor.

Beden fatura ödemek için çıktığı yolda, kalp krizi geçirip, geberip gidiyor.

Döngü devam ediyor.

Güzel bir gitar solosu, parmaklar kanlar içinde ve sanata karşı ilgi beslemeyen nasırlar.

Güzel bir şeyler, güzel bir kadın, bedenini boyuyor, rakiplerinden daha ilgi çekici olmak için.

Erkek, saçlarını topluyor, duş alıyor, bedenin kokacağını ve onu yarı yolda bırakacağını bildiği için ozon tabakasına delik açmaya başlıyor.

Beden ihtiyaç duydukça, bedenin içindeki şey gün geçtikçe yaralanıyor, küçülüyor.

Şey, beden için elinden geleni yapıyor.

Beden şafağa karşı kıvranırken yakalanıyor, sancılar gökyüzünü deliyor, diş ağrısı bedeni ve şey’i yok etmek istiyor.

Hoşgörü ve yardımın bedeli ihanete dönüşüyor.

Rock’n Roll adam için üzücü haber; 20li yaşlarının sonunda kel kaldığı için magazin artık onu görmezden geliyor. Beden bundan zevk alıyor olmalı. Tırnaklar uzamaya, sümükler akmaya, gözler dolmaya, kulaklar kirlenmeye, sivilceler çıkmaya devam ederken, beden tüm bunların iyi şeyler olduğuna dair kendince bahaneler üretiyor. Acı karşı konulmaz şekilde acizlik ve tatminsizliği dağlıyor, mükemmeliyete giden tüm yollar, bedenin acizliği ve yetersizliği tarafından kapatılmış durumda.

Ve hicap içinde yanıp tutuşuyor; bedenin uyuşturucuya karşı tepkimeleri, acı, kalbin kolaya kaçması, dağılan çene kasları ve göz bebekleri, üşüyen, titreyen, terleyen ve histeri içinde boşalan moleküller, kusma, omuriliksel binlerce hata ve denge kaybı…

Kusurlu bir tasarım olarak, 7 milyardan fazla kez gözden kaçırılıyor.

Denek üzerinde gözlemler: radyoaktif sinyaller, gama-alfa ışınları, kimyasal gazlar… hücreler ve DNA bozuluyor, beden şimdiye kadar hiç karşılaşmadığımız bir organizmaya dönüşüyor. Sanki içinde bir şey var. Sanki beden içi başka bir beden var. Derinin altında beliren kabarcıklar, denek için kaşıntılı saatlerin başlangıcı oluyor. Günlerce kaşınıyor. Artık gördüğü şey, kendisine ait değil; renk değiştiriyor, biçim değiştiriyor, deri değiştiriyor. Eski aciz insan bedeni kostümünü kaşıyarak yok ediyor ve altından katır derisi sertliğinde, bej renkli gözenekleri olan, yağlı, tüylü bir yeni beden çıkıyor. Bu yeni bedenin temel olarak sadece 4 isteği var: c vitamini, su ile temas etmemek, sürekli terli-nemli ve yağlı kalmak,  katiyen katı sabuna temas etmemek. Teoride basit görünse de pratikte işler çığırından çıkıyor. Denek, hangisi bedenin gerçekten kendisine ait olduğunu anlamaya çalışırken kafayı yiyor. Ardından toplum tarafından bu kılıkla kabul göremeyeceğini anlayıp, kendini İranlı bir kadavracı doktora teslim ediyor. Sonuna dair birkaç rivayet olsa da, hepsinin ortak noktası deneğin ölmüş olduğu gerçeğine çıkıyor.

Beden kendi cinayetlerini yaratıyor; fit olmak, kaslı olmak, yapılı olmak için harcanan saatler, kilometreler, paralar, protein ilaçları ve yumurta sarıları. Yağ tabakasının altında kalan hayalleri sarıp sarmalayan tek şey bedenin katıksız egosu.  Şey, içerde parçalanıp giderken, ego kendi varlığı için yeni delikler açıyor toprağın üzerinde.

Deliklerden biri, ego için belirtiler; beden, yeni bir beden yaratmak için isteklerini sıralıyor. Yeni beden, doğumu öncesinde, yaşamı kadar açgözlü ve vurdumduymaz davranıyor. Kulakları çınlatan bir çığlık, arap kavimlerini dikizleyen gözler, trans müzikleri ve morfinin sezeryanla birleşimi. Beden doğuyor, sinirli, tatminsiz, ağlamaklı ve piç.

Be(de)n diye zikrediliyor.

Beden hastalıklı doğumdan sorumlu tutulmuyor, down sendromu, 4 parmaklılık, dilsizlik, albinoluk, kekemelik faili meçhul bir yapının sözcüsü olarak kalıyor. Kimse ne dediğini bilmiyor ama herkes durumun farkında.

Ve beden, insanın özündeki ŞEY’i binlerce kez daha yarı yolda bırakıyor. Hastalıklar, hastalıklar, hastalıklar, hastalıklar. Uykusuzluk sanrıları, önemli gecelerde baş gösteren anksiyete atakları, bir ton bok püsür. Bedenin salgıladığı hormonlar, bizi cehenneme çekmeye devam ediyor.

Ve nihayet intihar ediyor, bedenin içinde hapsolmuş ŞEY: bedenin ihanetlerine ve ucuz oyunlarına karşı ilk ve son bir başkaldırı olarak.

Beden nihayet almıyor, nihayet istemiyor, artık toprağa ve dünyaya organik bir gübre olma yolunda güzel bir adım atılmış durumda.

uyanıkken görsel halüsinasyon görmek – II

Herkes, başkalarını var ettiği kadar var. Ya da Sartre gibi düşünürsek, başkalarının varlığı bizim varlığımızın temelini oluşturuyor. Peki ya, var olmasını istediklerimiz, determinist bir şekilde arzuladıklarımız, kendimizden sakladıklarımız ne olacak? Onları görmezden gelebilecek miyiz?

-Bu aşamada, içinde bulunduğunuz duruma göre ya kimyasal bir takım etkiler sonucu (tam anlamıyla bir uyuşturucu fabrikası olan bedenimizin bu takım efektleri ortaya çıkartması hiç de zor olmayacaktır; bkz insan bedeninde bulunan adrenokrom, dimetiltriptamin, endorfin, serotonin vs) ya da gerçek anlamda ruhlar tarafından ziyaret edilmiş olabilme ihtimaline karşılık, metnin içindeki kendi durumunuza uyan kısımları kendiniz için kullanabilirsiniz.-

Bireyin beyni, genel olarak bireye hizmet eder şekilde çalışsa da –en azından bizim için kabul gören gerçek bu- bazı noktalarda bariz şekilde aksi davranışlarda bulunabiliyor. Bunu genellikle, görsel imgeler üzerinden gerçekliğin boyutlarıyla oynayarak yapıyor. Koku, tat alma, dokunarak hissetmek gibi bir takım farklı duyular beyin için yeterli çeşitliliği ve yaratıcılığı sağlayamadığı ve yanıltılması bir noktada daha zor olduğu için, büyük çoğunlukla görme duyusu beynin ilk tercihleri arasında oluyor.

Peki ya neden her seferinde, karanlık bir gölge peşimizden geliyor, neden öteki taraftan gelen ve sanki hep buradaymış gibi davranan o gizemli gölge ruh, karabasanların elçisi bizi rahatsız ediyor? Neden ciddi anlamda büyük çoğunluğumuz aynı şeyleri görüyoruz? Gerçekten var oldukları için mi, yoksa beyinlerimiz kimyası gereği aynı şekilde çalıştığı için mi?

“canlı gibiler”, “çok gerçekçi bir kâbus gibi”,  “yol kenarındaki siluetler” “travmatik bir kaza sonrasında başlayan sanrılar” ve benzeri birçok tanım. Hepsi neredeyse birbirleriyle aynı belirtiler. Bu, beynin tekdüzeliğin içine sıkışmış, somutluk yaratan kısmı (1.1). İkinci olarak, görünürden çok, hissedilen, beyninizin içinde sizinle konuşan bir kısım var, asla kurtulamadığınız ve sürekli tiktaklayan bir saat gibi işlemeye devam eden o saplantılı kısım (1.2 ve diğer soru-nlarınız için iletişime geçebilirsiniz.)

Devam

Terör Sözlüğü

A.B.C VE BİLİNÇALTI  İŞGALİ

gözler önünde çok net bir şekilde sergilenen bu korkunç tiyatro büyük bir çoğunluğumuz için hiç zevk vermeyen bir provaya dönüştü. onları görmezden gelerek yaşamanın bu denli zorluğu, aniden aramıza karışıp bizi zorlanacağımız bir duruma sokmalarına göz yumacağımız anlamına gelmiyor.

evet, gösteri yıkımı, kanımızı emmek istiyor. nihai bir düşüş. ekranlarıyla her gün zihinlerimize sağladıkları tam erişim politikası. unutmayın, bizim daha çok ağladığımızı kanıtlayabilirsek, onların haklılığı dolaylı yoldan sekteye uğrayıp, koca bir paradoksa düşecek. şimdi televizyonu açalım. kimin ölüm haberini görüyoruz? onların tarafındaki insanların mı yoksa bizim mi? “hain saldırı sonucu 5 şehit asker daha…” evet, bu durum “terörist” olarak adlandırdıkları insanların ölümünü meşru kılmak için yatay bir zemini hazırlıyor. bu durum, “terörist” dedikleri insanlara karşı başlatmış oldukları algı operasyonunun görsel kanıtını sunuyor bizlere. bir kanal değişelim. kaçmamız mümkün değil. bir kanal daha. yalan duvarları. zap. zap. aynı örümcek ağının gölgelerine takılıyoruz. peki ya bir gün televizyonda, “terörsit”leri öldürdükleri için kendi askerlerine söverken yakalarsak onları,o zaman ne olacak? işte o zaman sıçtık demektir. yeni sistem yaratımı. eskisini yok et. önüne ne çıkarsa yok et. oluşumu dönüştür. yapıcı yıkım. unutmayın ki bir devlet kendi yarattığı “terör” örgütünü ne kadar çok okşar ve onu ne kadar çok “içinde bulunduğu durumdan” kurtarmaya çalışırsa, dünya politikası gözünde de o kadar çok prestij kazanır. peki bu sorunun temelini oluşturan virüs ne? televizyonun icadı mı? hayır, bununla yetinemeyiz. tüm kitapları ve yazılı tarihin iliklerini de eklememiz gerekecek. bu çok mu paranoyakça oldu? bizi buna sürüklüyorsunuz, başka şansımız yok. paranoyanıza güvenin, onu dinleyin, size bir şeyler anlatmaya çalışıyor!

Devam

Gözden Düşen ve Bozulan Kentucky Derbisi

Bu hikaye, Hunter Thompson tarafından 1970 yazında yazılmış, dehşet dolu, titrek ve tam gaz bir kaosun yansıtıldığı gerçek bir hikayedir. Samizdat Yayın olarak, kolektif emekler sonucunda hazırlanmış, düzenlenmiş ve son formuna kavuşmuştur. İlk defa türkçeleştirilmiş bu değerli metnin telif hakları tarafımca alınmış olup, izinsiz kullanımı durumunda kişilere ve kurumlara kötü davranılabileceğini belirtme nezaketinde bulunmayı kendime görev bilirim.

Türkçeleştiren: Yunus Koç

Afiyet Olsun!

Gözden Düşen ve Bozulan Kentucky Derbisi -Thompson

 

Trepanasyon

“Trepanasyon (baş delgi ameliyatı); kafatasında herhangi bir bölgede, baş derisi kaldırıldıktan sonra bir parçanın beyin ile beyini saran beyin zarına zarar vermeden çıkarılıp alınmasını sağlayan bir ameliyat tekniğidir. Bu teknik, günümüzden yaklaşık olarak 10.000 yıl öncesinden beri Anadolu’da görülmektedir. Günümüze kadar Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde farklı tekniklerle uygulanmıştır. Dünya’da da şimdiye kadar tespit edilen ilk ameliyat örneklerindendir.” -vikipedi özgür ansiklopedi

Trepanasyon belirli teknikler uygulanmak suretiyle yapılır. Ameliyat, yaşayan bir kişinin başında yapılacaksa, bunu, bu alanda belirli bir bilgi ve deneyimi olan kişiler gerçekleştirirdi. Afrika ve Okyanusya coğrafyasında büyücü-hekimler, Hawai adasında rahipler bu işi üstlenmişlerdi. Kenya’da Kisii kabilesinde trepanasyon babadan oğula aktarılan bir meslek haline gelmişti. Cezayir’de vaktiyle büyücü-cerrahlar, trepanasyon tekniklerini okullarda öğretirlerdi.

Aşağıdaki görselde yazılı olarak göreceğiniz üzere,  1960lı yıllara gelindiğinde bu teknik bir şeytan çıkartma ayininden psychedelic sanrıları ve etkileri yönlendirme ve geliştirme yöntemine evrilmiştir.

Görsellerde ki anlatımın yeterliliğine ve fazla kelimenin gereksizliğine inanarak sözlerimi şu alıntıyla bitiriyorum “Bu sürekli high olmak için nasıl kafamı deldiğimin hikayesidir”

11949267_10206622127144068_4564071868684603563_n 11951334_10206622126864061_6089716235434190843_n 11947475_10206622126704057_8588203869493233710_n

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.