Yazar: tevfik

Bilinçli Olma Bedbahtlığı*

Ruhumuzu satmayacağız ama acıya da göğüs gereceğiz!

Yere uzanıp dumanlı bir kafayla tavanı seyrederken, arkadaşım Onur
Besicisi, yemini ayıklarken ona neredeyse aşk ilgisiyle bakan bu hazımsız; köşegen koyun, sizlerde de insan olmaya, arzulardaki şişkinliğe dair bir kaygı yaratmıyor mu?**

Aslında yalnızca kendimizden ibaretiz. Dışardaki her unsur, elimizi uzattığımız her şeyin bencilliğimizi tatmin edecek geri dönüşleri olsun istiyoruz. Huzurumu bozan ve oldukça sahtekar olduğunu düşündüğüm bir insan tipi varsa, o da; öyle pek bir şeylerde gözü yokmuş gibi davranıp kendiyle yetindiğini iddia eden kimseler oluyor. Bana kalırsa bu, ihtiyarlık belirtisi bir şey. Kişi, kendiyle filan yetinmemeli, mutlu olmamalı. Mutsuzluğun peşine düşüp hep daha fazlasını istemeli. Çünkü yetinmenin, bir yerde durmanın oldukça muhafazakar bir yanı var. Bir çok yeni tadın tecrübesi.. Dahası zihnin gelişimi engelleniyor. Ne kadar mutsuzluk, ne kadar çile; o kadar kayda değer tecrübe. Elini taşın altına sokmamanın, avuçta akrep gezdirmemenin, dakika başı karar değiştirip alık alık kendinle savaşmamanın; hayatın bir standartı var deyip her şeyle uzlaşmanın sağladığı köle bilinç, zevk sahibi birinin utancından boğazını kesmesine yeter.

Bütün problem açlık korkusu. Bu ilkel korku biçimi tümden yokedilemez, ikinci plana da atılamaz ama yapılan işlerde, hiç değilse biraz risk alınıp; geleceğe dair duyulan korku yabana atılırsa, hedonizmde biraz mesafe katedilir.

Mutsuzluğun da zevkleri vardır. Kazık yemenin, boğazlanmanın, uçurumun kenarında imdat diye bağırmanın, yalan söylemenin, çok istenilmesine rağmen bir türlü ulaşılamamasının, başkasının mutluluğunu bir ömür kıskanmanın ama bir türlü ona erişememenin çok keyifli ve gurur verici zevkleri vardır.

Benim bu tür söylemlerim normal bulunmuyor, anomali veya aşırılık içerdiği düşünülüyor. Ölçüsüz bir insanın, dengesiz bir zihnin toplumsal faydayı aşağılara çekeceği hesap edildiğinden böyle düşünmek itkisi gerçekleştiriliyor. Oysa en teneke kişinin bile, sürekli saman yemekten sıkıldığı bir an olmalı. Kurulmuş bir düzenin şaşmaz uygulayıcısı olmak, tek bir zevk biçimini; tek bir aylaklığı ve tek bir iş biçimini savunmak insanın oldukça karmaşık meseleleri olduğu düşünülürse, mümkün değil. Tüm bu stereotipik veya konservatif insan tasvirleri yani toplumun içinde kalmayı öğütleyen şu sıkıcı mı sıkıcı geleneksel formül, zaten hepimizin kıyısından köşesinden de olsa uzlaşamadığı bir şey.

Olagelenin sadace yabanıl bir hayattan ibaret olduğunu keşfedişim beni her defasında şaşırmıştır. Ergenliğimde yetişkinliğin ve olgunluğun; mesela düzenli bir meslek yaşamının, beraberinde zihinsel de bir gelişme gerektirdiğini varsayıp kendi uyumsuzluğumdan, hamlığımdan çok utanmıştım. Oysa şimdi işlerin böyle olmadığını anlıyorum. Toplumsal çevrelerin, tabakalaşmaların meydana gelmesi, insandaki usanmaz bilinç yükünün hafiflemesi içinmiş. Zaten zihin, ihtiyacı olmadığı kadar biyolojik bakımdan evrilmiş; içine dönen kişi, bu dönüşte biraz ısrarcı olursa kendinden korkmaya; sıkılmaya başlayacaktır. Mistisizmin çöp suyuna bulanmış belirsizlik düşlerinin; içerdeki tanrının filan; çağdaş insanı haddinden fazla gelişmiş, haketmediği miktarca kafatasının içinde bulunan etsel beynin çile ve akreplerinden kurtarmaya yaradığının; bunun biraz ötesinin, dehşet verici bir şey olacağının tespitini yapmak güç değil. 2 bin sene önce yaşamış bir mistik, muhtemelen, şimdikilerden daha “derin anlamlara” sahip değildi. Eskiden akıl yerine imgelem vardı, şimdiyse aklın yükünden kurtulmak için; tabi biraz da renkli pul biriktirmek için mistik yöntemin göz bağlama büyülerine başvuruluyor. 

Yani demem o ki; insan, ne sandığı kadar sıradan ne de zannettiği kadar derin. Bunu keşfetmek korkunç ve iğrenç. Çok yanlış bir oranlama olmayacaktır; bilindik sularda yüzmeyen, zihni ve bedenini genelin rotasından ayıklamış insan sayısı; bir topluluk içinde çok çok az. İnanılmaz az. Milyonda bir, demek bile fazla iyimser olmaktır. Kişilerin huy özelliklerinin birbirini andırması; ortak zevkler filan sizi kandırmasın; bunlar personatif kıyafetler; toplumsal bir sahtekarlığın sürdürülüşü. Ortak davranışlar ve fikirler üzerinden zihnin zevk ve yönelimleri kavranamaz. Bir şeyleri kavramış, farkında olmak bedbahtlığına düşmüş kişiye çeşitli avuntular sunulur:

Sanat. Sanat, dinsel bir çileden farklı değildir. Gerçek endişeleri olan türdense tabii. Ham ise, şova ve sahneye endeksliyse zaten el üstünde tutulur. Bunun sadece buraya has bir şey olduğu da sanılmasın. Ham sanatın yüceltilmesi, niceliğin niteliğe galip gelmesi, evrensel bir budalalıktır yoksa Thomas Bernhard gibiler neden yalnız hissetsin, Batı Avrupa’da, düşünüldüğünde; buradan daha isabetli insanların olduğu yerde yaşıyor bu kişi. Yok, bir algı hatası bu. Budalalık, her kültürün içine sinmesini bilmiş küresel bir aptallık fenomenidir, nereye gitseniz karşınıza çıkacaktır.

Bilinçlilik bedbahtlığına tutulmuş kişiye çocuk kandırıyormuş gibi “sanat” derler. Bununla özgürleşebilirsin. Fakat özgürleşme ve kendini gerçekleştirme, ilkel beynin sınırlarını zorlama; bu tür marjinal istekler, şov ve makyajın ışıltılı dünyasının karşısında çok basiretsiz kalır. Kördür güzelliği görmez, topaldır bir seveni olmaz. Sanat dünyasında ölüsevicilik, kutsallaştırılmış bir fenomendir. Bu, insanın bir türlü terkedemediği tinselci yönünü tahrik eden bir unsur. Bir sanatçı da bir dinsel çileci kadar peygamber soyundandır. Sekülerle muhafazakar ablaklaklığın kavuştuğu elzem nokta burası: birinin sanatı varsa ötekinin de dini var.

İşittiğim en güzel lafı, Tanrılar, Yeni Yaratıklar’ında Morrison etmiştir sanat hakkında, demiştir ki: Sanat, hücre duvarlarımızı süsler. Yani açayım bunun ne anlama geldiğini: ‘’Bizler hücreye tıkılmış kuyruklu birer maymunuz ve sanat, bir teselli olarak bu hücrenin duvarlarını boyalamak gibi ilkel bir edimden öte bir şey değildir.’’ Bu canımı sıkıyor ama canımın sıkılışı, bir noktadan sonra, azgın; çileli bir mutluluğa dönüşüyor.

Sanatsal hokkabazlığın formüllerini hafızladım. Üç dilimlik bir yeteneğiniz varsa, sizler de bir çaput dikebilirsiniz. Bu kolay bir şey. Sadece doğanın sizde bu absürt yeteneği, öteki türdeşlerinize kıyasla, daha fazla uyandırması gerek. Genetik bir aktarım yani. Birlik dilim de, memur gibi çalışmanızla alakalı. Amele gibi, sanat burjuvazisini besleyecek; onların zevklerini sıvazlayacak şekilde çalışacaksınız. Zaten sanatçılar da durumun farkındadırlar, sözgelimi Kieslowski; tüm bu uğraş küçük bir burjuva hayatın kazanılmasından başka bir boka yaramıyor, anlamında bir laf etmiştir. İlgilenen bulabilir. Yani onlar da tutsaklıklarının gayet bilincindeler. Dinin olamayacağı gibi, sanat da bilmek bedbatlığına kapılmış bir zihne asla teselli olamaz. Sadece yeteneğinizi geliştirir, solipsist; tekbenci bir haz yaşar, biraz kurtlarınızla oynarsınız; polen toplamak, biraz takdir edilmek de; eh işte, iş görür ama işe yaramaz.

Sıradanlığın zevkleriyle yetinemeyenlerin başlangıçta yöneldiği ilk duygulardan biri aşktır, doğal bir itki olması bakımından aşk; zevk almayan insanlar için güçlü bir afrodizyaktır. Kieslowski’nin, A Short Film About Love’ında (Aşk Üzerine Kısa Bir Film) dolu olsun boş olsun; dökülsün dökülmesin, süt şişeleriyle bir alıp veremediği var gibidir. Filmde süt, olgunluğun; artık duygularla işi olmaz kaşarlanmışlığın tersine, hala saflığın izleriyle kımıldayan bir ilkgençliği temsil etmekte gibidir, benim algım bu yönde olmuştu ilk seyrettiğimde. Zaman gelir herkes yaş alır, süt şişesi elbet dökülür hatta kırılır. Artık kartlaşmış, eski tazeliği olmayan parmakların tüm yapabileceği, saflığın kusmuk artıklarıyla oyalanmaktan başka ne olabilir!  

 Sıradanlığın zevkleriyle yetinemeyen kişi ne yapacaktır öyleyse? Hep saman yemeye tahammülü olmayan kişi bile bu aynılıktan başka bir aynılığa sığınarak kurtulur. Sürekli aynı kadınla sevişmekten bıkmıştır. Çok marjinal görünse de, kuyuya dalar; boşalamadığı bir gece karşısındaki türdeşinin o kadar da güzel olmadığını farkeder. Spermin süt gibi aktığı bolluk ırmakları kurumuş, dere buz kesmiştir. Gözün, güzellikten sarhoş olduğu o esriklik ikliminde yaşanmıyordur artık. En güzel vajina taçyaprağının bile hamsi gibi açılıp koktuğunun farkedildiği an içerdeki felaket iyice azar. Kadınlar da bu temsili penise uygulasın. Kuirlerse bir karşıtlık kanalıyla aralarına mesafe koyup sanki eriştiklerinde dünya onların olacakmış gibi farzettikleri her ne varsa ona. Ve yeni bir kadın ister. Bulur ve nihai sonuç, ondan da sıkılmaktır. Sıkılmanın nihayeti ise, yalnızca nevrozla genişlemiş kurtlu zihinler iyi bilir ki, ölümden başka bir şey değildir. Bu durumda yaşam, bir bilinç artığıyla, kökeni meçhul bir anlama arzusuyla sürüncemede kaldığı; uzun süren bir can sıkıntısıdır. Sıradan babun bunu asla idrak edemez, işten yeni çıkmıştır ve size tuzunuzun kuru olduğunu söyler; siz de ona işverenine bugün sağ elle mi sol elle mi sakso çektiğini sormak küstahlığına yeltenmek isteseniz de ‘’boş boş konuşma’’ anlamında bir şeyler söyler ve geçiştirirsiniz. Genelde böyle olur.

Hayatın savunulması, aç kalma korkusundandır ve bu herkesin içinde vardır. Bir tutkudan, özgürlük sevdasından filan gelmez yani. Bütün ziynetler eteklerden döküldüğünde ne sanat ne din ne aşk ne doğa kurtarır; en çaresiz anda şayet çelikten bir iradeyle ölüm tercih edilmeyecekse, muhtaç olunan şey, bir somun ekmektir. Ne olduğumuza, ne kadar olduğumuza daha yakından bakalım.

*Cioran’ın andığı, Almanca yazılmış bir kitabın ismidir aynı zamanda. Eserin özgün adı, Bewusstsein als Verhangnis’dir. Peki ben neden resim ve eser isimlerine bu kadar meraklıyım, bahsi geçen kitabın Almanca adını neden özellikle belirtiyorum. Yalnızca zevk. Yabancı dilde bir ifadeyi, eğik olarak yazabilmek özgürlüğü bende tipografik bir tutku doğuruyor sözgelimi. 

** Hayvancağızın karemsi, dikdörtgenimsi olması; bu resimlerin çizildiği dönemlerde yani 1800’ler Avrupa’sının başlarında besi hayvanlarındaki bu tür vücut hatlarının birer statü göstergesini ifade etmesi; sahibi için cakalı bir izlenim bırakacağının düşünülmesinden kaynaklanır. 

Hoşlandığı kadına itirafta bulunamayan genç bir erkeğin monologu

Kafan dumanlı. Esrik dumanın sardığı düşünce ve arzular, derin gölgeli bir ağacın dallarına takılmış. Birinden etkileniyorsun. Suni bir kapılma mı bu, yoksa eyleme döküldüğünde; duyguların aynasında seyredildiğinde, şöyle başından tırnak uçlarına kadar seni titretebilir mi. Bilmiyorsun ki henüz denemedin. Uzak şehirlerin ve eskimemiş, taze bir derinin hayalini kurduğun ilkgençliğin; o flörtöz takılmaların aklına geliyor. Aşka ve cinselliğe dair ikna edici bilgilere sahip olmadığın, sevişme olasılıklarının bile kasıklarını terlettiği; dudağının üstündeki bıyığın tüy gibi göründüğü toyluk zamanların. İşveli bir cümlenin peşine kapılıp park bahçe, alnın havada dolaştığın günler; cehaletin sarhoşluğuyla tatlı tatlı ağzını yalıyordun. O dönemleri özlüyor musun, zira deneyimlerin kafanda kurduğundan pek uzaktı. İşler tahmin ettiğin gibi gitmeyince argonun püsküllerine, hınç ve çekememezlik duygusunun sadizme varan hışımına tutunmuştun. Evet, böyleydi ama ulaşamamanın, paragraflarca düşlemenin, o cahil çocuk cesaretinin erotize bir yanı vardı. Bedenini ilk defa birinin görecek olması, saçlarınla anaç bir ilgiyle oynayacağı, sıcak nefesini boynuna üfleyeceği anların kurgusu; zihnini tatlı tatlı ısıtıyordu. Hoşlandın ama şu gençliğini doksan kuşağında yaşamışlar gibi açılamıyorsun. Korktuğundan ya da çekindiğinden değil. Hayal kırıklığına uğrayacağın türden sıradan bir hayatla, estet olmayan bir yaşam tarzıyla karşılaşmaya tahammülün kalmadığı için. Değmeyecek bir ihtimali kafanda çok büyüttüğüne ikna olup kıçının üstüne çökmen korkusundan.

Kişiler, aşk duyumunun romanlarda, şiirlerde güzel olduğuna; gerçek yaşamın bunu kaldırmayacağına çoktan hükmetmişler. Tamam sen de nitelikli çapkın, yılların erkek güzeli değilsin. Bazı boyunduruklardan henüz kurtulamamış, ergenliğini 15 ay önce sinsi sinsi, ancak terketmiş; toyluğu çok yakında, bir adım geride kalmış birisin ama bu tutku yoksunluğuna kızıyorsun. Aşk diye bir şeyin varolduğunu ve yer yer, cinsellik gibi insanın içini iflah olmaz derecede gıdıklayan şımarık ve yabanıl bir arzuya galip gelebildiğini biliyorsun. Yaşadığın mahallenin sokaklarında kanlı göğsü elinde, küfürler savurarak intikam sözcükleri söyleyen kavgaya aç tipler cirit atarken; ülke berbat bir kültürel dejenerasyonun eşiğinde oyalanırken; senin düşüncelerindeki bu absürt nezakete ne gerek var. Gördüğün bunca felaket, nasıl oluyor da seni hala kaba saba bir insan hurdasına çevirmeye yetmiyor. Yetmiyor mu, ben çoktan o insanım. Hem şu, ucu aşınmış sırtlan dişlerime; kirli dumanlar çekmekten çöl tozları gibi sararmış, dağınık; minesi kireçlenmiş şu hayvansı dişlerime bir bak. Sadece onları seyretmen bile yeter, sadece on beş ayda erik moru hatlarla yaşlanmış şu suratına bir bak. Gözlerin, bir mide bulantısına benzemiyor mu, yalana mecbur hissetmekle ne kadar da renk deformasyonuna uğramışlar, söylediğin her yalan gözündeki bir mimiği birim birim bulandırmış. Çok düşündüğünü, buna değmeyeceğini; çok vakit geçmeden harekete geçmeni söyleyen arkadaşının telaşlı zaman algısının dış dünyanın gerçekliğine yakın olduğunu biliyorsun, hala nasıl da liseli hoş ergenler gibi, ilk itirafların; ilk buluşmaların heyecanını yaşıyorsun. Aslında yaşamıyorsun, yüksek ihtimal kendini kandırıyorsun. En olasılık dışı cinsel tatminin veya aşk duyumunun incecik iğne ucuyla bile uyarılsan, apatik biri gibi hiç kıpırdamazsın. Evvelden beri böyleydin. Sen kendini kandırıyorsun. Şimdi kendi kendine bunları söylediğin gibi bunu ona bir bahaneyle söyleseydin, dinlemeye tenezzül bile etmeyecekti. Üstelik artık lisede değilsin ve artık insanlık, ülke; kaba bir telaşın, yaşam kalitesi düşük ham bir duygusallığın; daha da kötüsü, piramidin en altındayken göçükten kurtulup nasıl hayatta kalacağının hesabını yapıyor.

Aristokrat bir ailenin dandy’si, çocukluğu şatolarda en değme peyzajcılar tarafından yapılmış bahçelerin serin rüzgarında ve gece toplantılarının tılsımıyla geçmiş bir mirasyedi de değilsin ki; ne bu tripler. Sen yaşamı ne zannediyorsun. Sadece dumanlıyken kadınlara bir eceymiş, tanrının en gözde tasarımlarıymış gibi davranıyorsun. Fransız simgecileri bile, kendi afyonlu dönemlerinde bunun bir inci dizme işi, bir şiir yani besbelli bir yalan olduğunu bilirlerdi. Ah şu ilkgençliğinde okuduğun romanlar, ürperen omurlarını izleyene dönmüş, eşelenir gibi giyinen; yarı çıplak kibar fahişelerle dolu bol tasvirli roman sahneleri.. duygu dünyanı sarsmasalardı; bir markete, bir hırdavatçıya girip vasıfsız bir eleman olarak çalışır; ömrünü şimdiki şımartılmış aylaklığına kıyasla daha işe yarar şekillerde yakardın. Kişiler, roman sayfalarının birer fiction olduklarında ısrarcı. Oysa sen yazarlarının yaşamöykülerine hakimsin. Bütün tumturaklı ve değme aşk romanları, yaratıcısının belleğinin ikinci yaşamını sunuyor, bunu çok açık bir biçimde biliyorsun. Takıntılı fakat naif aşklara, bu insanların hayal güçleri tılsımlı bir ayna tutmuş. Zaten bir gerçekliği olan hisler; bir gölge kazanıp yalazlanmış. Hoşlandın ama söyleyemiyorsun. Uzaktan gördüğünde, her gün içinden çıktığı iş hanının önündeki üçüncü sınıf kafeteryanın sinekli masasına oturup döküntü camın ardından, iyiden iyiye ulaşamama hissiyle canın sıkılarak; onun omuzbaşlarını seyrediyorsun. Mevsimden mevsime. Bu bir doksanlar platonik aşkı olsa ve hakkında üç mısra, fena olmayan; serbest nazımla şiir yazsan ve ona atfetsen ikiniz de şöhret kazanırdınız ama sen çıldırdın mı, ne yapıyorsun. Sana yakıştıracakları tek şey röntgenci bir sapık olduğun olacak. Tellerin gerildiği, cinsiyetler arası tutkulu ilgilerin patolojik bulunduğu kaypak bir yüzyıla girildi. Yandaki bisikletçiden, köşedeki notere kadar; çevredeki bir çok insanın radarındasın ve yedi yirmi dört buralarda cirit atışın haliyle şüphe çekiyor. Keşke, önce karnını doyurmayı akıl edebilseydin. Yine de onun patlıcan moruyla, kiremit kızılı arasında gidip gelen; yumuşak bir fıstık yeşili ve firuze mavisiyle kelebek gibi açan saçlarını, hayata cahil bir liseli ergen fevriliğiyle seyretmeyi seviyorsun.

Birisi “işin ne” diye sorarsa yazarım bile diyemiyorsun. Yazan eden biriyim demeye belki cesaret gösteriyorsun. Bu sürat çağında sanki tarihselleşecekmişsin gibi kendine Beatrice araman da, suyunun suyu; homeopatik bir zırvalık artık. Kötü bir sevişme, hurdalık gibi kokma ihtimalin; bütün düşsel olasılıklarını çürük karpuzlu bir çöp suyunun kirinde boğacaktır biliyorsun. Olsun, yalnızca seyret. O asla ulaşılamayacak şeyin iç gıcıklayan zevki. Gerdanına asılı yuvarlakları. Ancak içine sütyen giymediğinde hatları seçiliyor. Memeleri, tam da dilediğin gibi bitkisel bir küçüklüğe sahip. Yaprak gibi bir kumaşın altında ne güzel duruyorlar. Bacaklarını, uyluklarına kadar açık olduğunda seyretmekten daha dokunaklı bir haz alıyorsun. O hafif maskülen adımlarla titreyen hoş yağ dilimleri. Hoşlanıyorsun ama hala taze bir çocukmuşsun gibi hoşlantını dile getiremiyorsun. Belki de bu, bir yazının güzelliğine feda edebileceğin usta işi bir yalan. Tıkanıklık dönemlerinde bataryaları bu formülle işleteceksin. Yine de her şeye rağmen, yeteneksiz bir çapkın olmaktansa; kavuşana kadar yere göğe sığdıramadığı bir yosmayı, ona ilk yakınlaşmasında ilgisinden ayıklayan; frengili bir Baudelaire olmak, seni çok daha cezbediyor. Aynen, hala şu on dokuzuncu yüzyıl fantezilerinden kopamadın. Yine de güçlü duyguların, çiğ bir devirde; bir şeylere göğüs germek anlamını taşıyacağının ve aşkın ömrünün çok kısa olacağının; çünkü tutkuların tecrübe edildikçe mekanize hale gelip sıradanlaşacaklarının bilincindesin.

Yalanlarının maden suyu dilinde eriyor, hiç utanmıyor musun! Neden utanacakmışım. Çünkü yalan söylüyorsun. Hayır, edebiyatın konusu olabilecek güçlü duyguların iyi bir yazı uğruna suistimal edilebileceğini biliyorsun. Belki de kadınları seven basit bir hetero değil, yazı yazmayı seven takıntılı bir nevrotiksin. Ama insanlar bu düşüncelerini bilse, süslü cümlelerle zar attığını; bunun iğrenç olduğunu düşünecekler. Hayır, onlar hislerinde korkak ve kendilerine saygısız kimseler; yanına neredeyse pek az şairin yanaşmaya cesaret edebildiği Kötülük Çiçekleri’nin en sanrılı cümleleri, kadınlara duyulan taşkın arzulara atfen yazıldı, bilmiyor musun. Tüm bu düşüncelerin, bir an gelecek yazıya dökülecek ve insanların tepkilerini gizli gizli takip edeceksin.

Gore/Trash filmlerin emekli müdavimi

Abi aslında bu eti lime lime etmek yönündeki gizli fetiş arzu ve tüm o dehşetin kökeni, insana karşı duyulan kaygının ve yeryüzü tiksintisinin, onları esasen böcek kadar sevmiyor olmanın gizil manifestosu değil mi!

Uzak bir arkadaşın zamanında ettiği laf , aşağı yukarı böyle bir şey demişti bana bira içerken

Bu tarz filmler, temel estetik hiç bir eğilimi yok gibi davranır veya öyle algılanır. Yoksa niye beden salgılarını, kanı, ten deformasyonlarını bu kadar göze soksun ve merkeze alsın.

Bu tür filmler, izlendikçe ve yönetmenlerine kulak verildikçe farkedilecektir ki, çirkin olandan estetik bir verim sağlamaya çalışmaktadır. Çirkinlik, her nasılsa sanatın bir ereği olamazmış gibi görülür, basbayağı dışlanır. Oysa çok basit bir mantık yürütme, bu tarz bir sunumun da tıpkı güzellik gibi, uygun formüllerle sunulduğunda seyredende estetik duyarlıklar oluşturan bir yanı olduğunu bize gösterir.

Bizler gün içinde, farkında olmasak da, ne çirkinlikler yaşar; üstelik bunlardan ne muğlak hazlar duyarız. Mesela sevmediğimiz, bize bela olmuş bir şeyin üstesinden gelmek için göstereceğimiz şiddetli ve oldukça çirkin tepki, kafamızdaki ideal sistemin ipuçlarını bizlere gösterir, hayalimizi uyarır. Günler politik tepkiler, hastalıklarla doludur. Saygı göstermediğimiz, siyasallaşmış bir duruma en çirkin tepkiyi vermeye yatkınızdır ki bilincimize yuvalanmış bir çok art düşünce ve tasarım; hatırlamasak da kabuslarımızda bir çok lanetli sahnelemeyle öfke istencimizi veya korkularımızı doyuracak şekilde kendini hiç durmadan doğurur.

Buna rağmen, güzelin o kadar da güzel olmadığını, bunun bir rölativite içerdiğini bilmemize karşılık, çirkine de aynı denklemi uygulamayız. Tiksinti, kaçamayacağımız bir şey olmasına karşılık, güzelliğe kıyasla kesin olarak ötelediğimiz bir duygudur. Sümüğümüz mesela, ölümümüze; son ana dek hep olacaktır. Bir başkasına değil büsbütün bize ait olmasına karşılık, bu bedensel detayı bir fazlalık veya olmaması gereken bir noksanlık olarak tasarımlarız. Gerçi çocukluğumuzda, belki şimdi bile, sümüğün o ekşimsi tadı, o esrik şekeri gizli gizli bizi zevke sürüklemiştir. Bu hazzın bilgisi açık olmamakla beraber, hepimizde vardır. Kendimizi sevmekten bahsederiz mesela; elbette kendimiz diye tasarımladığımız organsal pakedin içinde mukoza, tükürük, barsak gürültüleri, dışkı, sidik de vardır. Eğer öz varlığımızı seveceksek bizde kaçınılmaz olarak tiksinti uyandıran bu bedensel posalarla da barışmamız gerektiğinin tiksinç bilgisini içimizde besleriz.

Ben böyle konuşunca tuhaf oluyor ancak tek yaptığım, herkeste ortak olan bir muğlaklığı dillendirmek. Yabancılaştığımız vücut artıklarının, aslında tercihlerimize; huyumuza, yemek zevklerimize, fikirlerimize kadar bizi belirleyen, bizlerdeki organik bütünlüğü sağlayan birer küme elemanı olduğunu inkar etme eğilimimiz çok yüksektir çünkü bedensel mağaramızın bu menfur üyeleri, hep gizlemek isteyip; yalnızca kendimize itiraf edebileceğimiz düzeyde; mahremimize yakın, dış dünyayaysa uzak tutacağımız ahlaksal birer utanç unsurudur.

İşte gore filmler, bizde tiksinme yaratan bu organsal nüveyi, dosdoğru suratımıza çarpar. Diğer filmlerin belli bir sanat anlayışı içinde çarpık, belirsiz, örtük bıraktığı mahremiyetleri; etik yapıyı orta yerinden çatlatacak şekilde sergiler. Suistimal ve şok sineması da bunu büyük ölçüde yapar ama bu işin son sınırı gore estetiktir. Trash denilen filmlerdeyse çirkinlik ve ahlaksızlık; gore ögelerin de katılımıyla birer karnaval gümbürtüsüne dönüşüp düşük bütçe bir hayal gücünün salgı merkezlerini uyarır. Tabii, bu sinematik anlatımın psikopatiyle arasında çok riskli bir sınır duvarı vardır. Gore, kendini salt iğrençlik panosuna dönüştürdüğünde ve insanın negatif yönünü dosdoğru olumlayan bir şeye yakınsadığında hastalık üretir.

Bu filmlerin izlenmesi, korku sinemasıyla kabuslara sakladığımız karabasanlarımızı doyurmaktan çok farklı bir etki bırakır. Korku filmi estetiği, karanlık; yıldızsız, çıtırtılı bir gecede köşeyi döndüğümüzde neyle karşılaşacağımızı bilmemekse gore sinema, cehenneme dosdoğru iniştir ancak bahsettiğim filmler korku janrı içinde yer alırlar, bu sıradan izleyicinin genel algısına hitap eden bir sınıflandırma olup korku duygusunun uyaranları ile dehşet hissinin uyaranları farklıdır. Bu türün kötü örnekleri parodi ve abartı hissinde takılı kalırken iyi örnekleri; takıntıları, cinselliğin en vahşi şekilde arzulandığı ve yaşandığı anları azdırır. Hatta belki bilindik dünyanın suni kent dekorundan çıkıp bedenin şeytani sıvıları içinde yüzmeye başladıkça, beyinsel bozulmalar, belki geri dönüşü olmayan sosyal kopukluklar bile yaşarız. Sinirsel hassasiyet duyan zaten davranış bozukluğu çeken insanların bu tetanoslu film endüstrisine bulaşmasının hiç taraftarı değilim. Ve iğrenç olanın zevk doğurduğu o kara büyülü anın tek seferliğine şiddetine kapılan zihin, bir daha rayına giremeyebilir. Hiç aklın yüzeyine çıkmamış cehennemlik sanrılar, bu filmlerle dürtülürse, yaşamın aslında ne olduğu; neye yaradığı yönündeki şüpheler; kesinlikle iğrenç bir cehennemden başka bir şey olmadığını onaylayan tüyler ürperten kanılara kadar sürüklenebilir.

Bu tür filmlerin sanat ve giallo-polisiye-dehşet odaklı olanları olduğu gibi salt vahşet ihtiva eden, anlattığı şeyler gibi düşük prodüksiyon içeren, kasıtlı olarak kötü çekilmiş biçimleri de vardır.

Yine de bir yerde, insan algısının böyle bir kültür üretme gereksinimi duyması bile beni korkutuyor. İyilik ve kötülük arasındaki zıtlığı vermek yerine dünyayı sadece feryat uyandıran bir cehennem olarak tasvir eden o hastalıklı zihnin garip cazibesi.

Gerçi, şöyle enikonu düşünülürse fakat gerçekten düşünülürse, bir abartıdan çok mutlak bir gerçeklik değil midir yaşamın bir cehennem olduğu. Sizin baktığınız açı; zihninize hem cenneti hem cehennemi polarize bir şekilde sunuyor olabilir fakat bazıları vardır, dev külhanlarda yanan kömürleşmiş bedenlerin kül çıtırtısına kadar bu ateş meydanını işitir. Bir sanrıdan farklı olarak. Gözün tıpkı günün içinde seçtiğine benzer, adına insan hayvan bitki eşya denen şeylerin alışıldık planları aklımızı gerçek oldukları, orada oldukları konusunda ne kadar az şüpheye düşürüyorsa bazıları için cehennem de öyle sahicidir. Göz görür, kulak işitir ve et ona dokunur.

Titanlar hakkında

Adak mı adamadık, yüzlük kurbanlar mı kesmedik?
Uzaklaştırması için başımızdan şu salgını

Homeros, İlyada

Mübalağayı ve süslü nesri kullandım bu yazımda. Metinlere söz sanatlarını sezgisel olarak yedirmek, derdimi bu şekilde ifade etmekten keyif alıyorum. Bu yazıda, aslında oldukça güncel sorunları destanlardan alışık olduğumuz abartılı bir dille aktarmaya çalıştım. Ortaya absürt bir üslup çıktı. Gündelik yaşamımızda rastgeldiğimiz tüm siyasallaşmış ve metafizik kötülükleri titan eğretilemesi üzerinden sunmayı denedim. Düz yazının bu biçimini Baudelaire ve Mallarme gibileri de zamanında tercih etmişlerdi. 

Devlet, şu iç organları dışarda olduğu şekliyle tasvir edilen, biyoloji derslerinde gösterilen plastik heykelcikler gibidir. Bütün unsurlarıyla, başı bulutlara değen, gözleri her köşesi mülkleştirilmiş, çimler arasında dolaşan otantik böceklerine bile birer isim takılmış uçsuz bucaksız doğa malzemesini seyreden gaddar bir titan gibidir.

Bizleri yaşama sebepsiz süren o saklı yaşam sevisinin sürekli denetlenen, bir yeryüzü hapishanesine çevrilen biyolojik yazgısının kara cüppeli vaizine benzer. Ondaki erk iştahı, bağırsaklarında emilen materyallerin çürük kokusundan sezilir. Devletin besin kaynakları, insanın usanmak bilmez ve tabiatın yaralı karnına taht kurmuş her türden özgürlük istemini sömürür. Kendiniz olmak, bir şeylere sahip olmak, bir su kıyısı görmek, görünürdeki eşitsizliği dil üzerinden aktarmak isteminizin değnekçisi bu kökü hiç bir yere çıkmayan doğa kadar yaşlı kurumdur.

Titanın kanalizasyon yollarında, tüm insan artığı, bürokratik bir fazlalıkla, geniş kirli su yollarını engelleyen fabrika tahliyeleri gibi uğursuz bir tıkanma yaratır. Besili, sürekli istemesine rağmen hala sizlerden yaşamlarınızın diyetini talep eden, kursağı usta bir tahnitçinin keskisiyle açılıp bakılsa binbir türlü suç ve günahın hurdasıyla doluştuğundan söylevci ağzı koku yapan, hasta bir devdir.

Mantar tabancası, bir düğün gürültüsünde patlar ve insanın sınırladığı bu garip gezegende ne işleri olduğunu boncuk gözleriyle bir türlü kavrayamamış, tığ kadar midelerini kırıntıyla ve sabunlu gider sularıyla dolduracak cinsten de tevazuyla yazgılanmış inci grisi güvercinler irkilip bulut balyalarına doğru kaçışır. İnsan arzusunu kundaklayıp daha kolay denetlemenin erdemsiz bir yolu olarak evliliğin kirli karnavalı, bir çocuğun günahsız oyuncağıyla korkutulmuş olur.

Devletin doğanın varlıkbilimsel terörünü çoğalttığı formülünden gidersek, cinsel organları ve hedonistik arzuları yetkinleşen, zamanında gözleri bilyeler gibi oyuncu olan her çocuk, karşıtı olduğuna inandırılan cinsiyetin üyeleriyle evlendirilir. Yapılmadığında yaşam haklarının askıya alındığı kör bir doğa adetidir bu. Yetkinleşen ve mağara yuvalarını yarmak isteyen penisler, olgunlaşıp sütsü özsularıyla bir virüs gibi sebepsiz; sadece yaygınlaşmak için çoğalan minyatür bedenleri besleme, o kandan bozma ak lapayla doyurma zahmetine mecbur hisseden göğüsler, evrenin takır tukur işleyen kara enerjisini daha komplike eylemlere çevirmek için stoklayan biyolojik birer motor gibidir. Titanın bu kaderi onaylamayan her bedene sıçrattığı çiğ balçığın adı yalnızlıktır ki organlarını hala çocukluğun oyuncu ahlakının ötesine taşımayan yalnız insanlar, nefes almaktan bile külfet duyarlar.

Titanlar, içlerindeki uslanmaz erk iştahıyla, böle parçalana çoğalan kuşakların zihnine virütik bir şey gibi sızmasını çok iyi bilir. Kurmaya çalıştıkları agresif, kuşatmacı kültürler zaten temeli kutupluluğa dayanan doğanın kötülük istemini besler. Bir an gelir, süt gibi bembeyaz peyniri küflendiren bakterinin besinin bütün dokularını kuşatıp onu artık yararlanılamaz bir şey haline getirmesinde olduğu gibi, negatif nefeslerini saldıkları coğrafyalar rutubetli duvarlar gibi dökülmeye, içlerindeki en çıplak ve verimsiz cinlerine kadar soyulmaya başlar.

Kurulan hayallerden, yaşanan duygusal ilişkilere kadar, aslında kendimize ait sandığımız his ve tercihler; tepedeki aygıtların ipini çevirenlerin siyasallaşmış kararları tarafından ele geçirilir. Kendi tercihimiz sandığımız aşklar, ayrılıklar, doğumlar, ölümler; heybetli görünümüne rağmen dar ve içi boş, kansız ve etsiz, madeni bir kafa taşıyan titanın güdümüyle kısıtlanmış; budanmış edimlerdir. Şu noktada artık yaşamlarımız, o bir zamanlar olduğunu hayal ettiğimiz pastoral cennetin ılık ırmaklarını yalayan taze nefesten mahrum kalmıştır. Hayat, kurgulanmış bir şeye dönüşmüştür. Adalet hissinin ortadan kalkışına, ciyaklamalar eşliğinde az önce sevgilisi saydığı kişinin cesedini kaburgasından oyan kuzguni tiplerin cinai dürtülerle beslenen ihanetleri; bir zamana kadar baktığı yerde üzüm bağlarını, güz yapraklarının duru kılçıklarını, yazla beraber gelen serin rüzgarı seçen iyicil zihinlerin artık yalnızca hortumları, heyelanları, cinayetlerden arta kalan delirtici çığlıkları talep eden hastalıklı bakışları eşlik eder. Zaman, inatçı bir salgın tarafından kuluçkalanmış bir leşe dönmüştür artık. Umut, en uzak ihtimaldir. 

Yanılgıların keşfi hakkında

Bir kadına karşı duyulan aşk yüzünden öldürmez kişi kendini. Bir aşk, herhangi bir aşk, bizi çıplaklığımızda, yoksulluğumuzda, çaresizliğimizde, hiçliğimizde sardığı için öldürürüz kendimizi

Pavese, 25 Mart 1950

Bilekte dönen bıçaklar, kendine kıyamayan birinin, işlenmiş soğuk çeliği ilk defa canını koruyan kan dolu borulara bunca yaklaştırabilecek kadar cesur oluşu. Korku duyan biri için büyük zafer. Derece derece korkunun yitimi ve yaşamakla gelen pasif ölüm. Ölüm olgusunun kendisine kavuşulmadığı sürece bir parodi unsuru olarak yaşamın içinde kalacağı gerçeğinin farkedilişi.

Beden pozisyonlarından kriptosu çözülen sahte bir birliktelik. On iki ay çile çeken birinin geçmişine dair bütün yanıltıcı unsurları tak tak keşfedişinin doğurduğu bir epifani. Sabah, yalnızlıktan doğan iç titremesiyle başlamıştı ama yavaş yavaş yerini huzurlu bir adalet duygusuna terkediyor.

Kendini gerçekleştirmenin sağaltıcı fantezisi. Yolu tıkayan kayanın arkasındaki yosunları pençelerle bir bir soymak ve onu bir çile duygusuyla yüksek tepeye kadar taşımak. İkna edici bir uçurumun sınırında duracak hareket bilimini bütün aks ve gövdeleriyle tasarlayacak zekayı şımartmak.

Duygular da duvarlar, şu evlerimizi çevirip bizlere dışarıyla içeri arasında suni bir ayrım yaptıran yeryüzü dekorlarımız kadar gerçek dışı ve yanıltıcı fakat hiç birimiz yok ki onlardan kaçabilsin. Primitif, amigdalayla yapılan kof bedensel eylemlere karşılık çile çeken, kendiyle yüzleşenlerin son tahlilde kendine uğrattığı öfke. Böyleleri namluyu, her yalan; esinci bir ışığın halesiyle aydınlatıldığında, kendine çevirir.

Porn footage, sevgiliye gönderilen penis nude’larından artakalan o hiç bitmeyecekmiş gibi uzayan, aslında hiç olmayan zamanın okyanusunda boğulunan garip günlerin şimdiye uğrayan zihin bulanıklığı. Bir mistik deneyim, bedensel ifrazatların kasıktan arınmayı andırır bir tutkuyla döküldüğü o şırıltılı çeşmesinin hayali uyaran buğusu.

Kötülüğün coğrafyamızda en seçilir mekanı olan camilerin tuvaletleri, dinsel obsesif düşüncelerden tutkulu müntehirlerin cesaretlendirici motivasyonuna; oradan dejeneratif alışkanlıkların ticaretine kadar bir çok uğursuz işe tanıklık eder. Cami tuvaletleri, her nasılsa diğer tuvaletlerden; şayet metruk bir binanınki ya da bir kapıcı dairesininki filan değilse, çok daha kirlidir. Bunun her gözün göremeyeceği tinsel bir sebebi vardır. Hela yolunda, cemaatin ayağına yapışan çamur yürektedir. Kubbeler afyonlu gırtlak sesleriyle inler ve hala cenin kalmış saf bir çocuğun kabusu böyle büyür de büyür. 

Asketizm (dinsel çilecilik) hakkında

Vazgeç ötelerden, yorma kendini:
O var sandığın şey yok mu, o yok, arama!

Hayyam, Rubailer
Dünyadaki hiç bir şeyle yetinemeyenlerin sayrılıklı bakışında yeryüzü, kupkuru ve cansız bir çölü, azabın her yeri dümdüz ettiği bir suskunluğu, içe çekilmeyi andırır. İsa, katatonik bir şekilde donup kalmış.

Öncelikle, saf dinsel duyguyla; dindarlıkla hiç bir alıp veremediğim olmadığını; bu türden bir iç çatışmanın üstesinden geldiğimi, bahsettiğim his ve ihtiyaçların, başlangıçta pozitif bir açık toplum meydana getirme endişesi duyduklarını kabul ettiğimi belirtmek istiyorum. Eleştirdiğim kısım, zamanla bozuk davranışbiçimleri sergilemeye başlamalarıyla alakalıdır. Yazımda, okurun ilgisini çekmesi için özellikle satirik bir dil kullandım. Dinsel duygu ve asketizm, varlıkbilimsel bir boşluğu yansıtması bakımından sevdiğim de bir şeydir.

Afyon ilk etkisinde yatıştırıcıdır, bütün dünya dertleri ve sorumluluklarını kayda değer bir süre boyunca askıya alır ve unutmanın iyileşmek olduğu yönündeki esritici bilgiyi kulağımıza fısıldar. Fakat nereye kadardır bu esrime ve hafıza kaybı. Bir andan sonra, vazgeçilemez dejeneratif bir alışkanlığa döndüğünde, nikotin bile beyinsel bir çürüme yaratır ve derece derece bedenin zevklerini kurutur. Afyonun ve sigaranın bağımlılığı, tehlikeli sınır aşıldığında, yaşamdan alınan en teneke hazzın bile bir kuyuda boğulduğu, küçük bir tat yitiminden iplik gibi sökülüp büyük bir bedensel-zihinsel esarete dönüşür.

Afyon benzetmesi ikna edici de sigara neden, diyecekleriniz olabilir. Tütün, onu ilk defa bulgulayan ve kendisinin dumanıyla gevşedikçe, beyinsel acılarının yatıştığını gören ilk tiryakinin; yaşamın kör kütük realitesine karşılık gevşemenin ve zihinsel kaçışın başlangıç işaretlerini keşfetmesi bakımından olgusal olandan kaytarmanın ilk literatür bilgisini sunar bize, bu açıdan önemli.

Bir dudak obsesyonu, aslında davranış bozukluklarına doğru atılan küçük ve ikna edici bir adım. Vazgeçememek. Eylemsel olan yerine, bir ağız ciğer oyalanmasıyla stres atmak. Esaretin gizli bilgisi. Gündelik yaşamdaki ardışık alışkanlıklarımız, sigara tiryakilerinin ve daha vahimi afyon bağımlılarının tehlikeli müptelalıklarıyla sınırlı değildir. Önemsiz gibi görünen bir çok basit detayda derece derece büyüyen bir esaret duygusu çöreklenmiştir.

Mesela yeme bozuklukları. Düşünsel oburluktan, sonu gelmez takıntılı ardışık fikirlerden doğan varoluşsal boğuntu hissini yemek yemek yönündeki aşırı iştahla örtmeye çalışmak. Bu yanılgının bedeli, bazlama gibi şişen; karbonhidrat ve yağ bombası, çirkinleşmiş, artık kurtarılamazmış gibi duran bir bedendir ki düşünülerse, organsal bir bozulma olması bakımından; afyonun nöral olana verdiği tahribatla sigaranın solunum yollarında yarattığı yıkıma denk bir fizyolojik sorunun sinsi bildirisidir bu.

Yeme bozukluğu olan kişi, aslında bedenine eziyet eden bir çileci gibi davranması açısından hayret duygusu uyandırır. ” bir insan kendine bunu neden yapar ” sorusu kuşkuyu arttırır. Cevap, ilk ve en masum alametlerinden biri depresyon olan ontolojik bir boşluğun zihne viritük bir şey gibi yerleştiği o lanetli anda gizlidir. Bugün depresyon dediğimiz şey, dünyaya daha olgusal bakmamızdan kaynaklı, tinsel bir boşunalık duygusudur. Skolastik bir dönemde yaşasaydık, beynin dokusuyla ve sinir faaliyetleriyle değil, çile kavramı ve çeşitli doğaüstü, mitik yanıtlarla anlamlandırmaya çalışacaktık bu durumu.

İbadet eden kişinin ibadeti nedendir? Bu duyusal olmayana karşı geliştirilmiş bedensel ekonominin; dua fısıltısının sebebi nedir? Neden, hangi kaygıdan doğmuş olmalıdır? Sadece gözlem üzerinden, dindarların alışkanlıkları bakımından açıklayacak olursak, hayata bir merkez; duyusal bir kesin değer atayamamanın verdiği buhran, dinsel duyguya ilk sığınan dindarı yiyip bitiren arkaik ve şeytanlı bir his olsa gerek.

İbadet, afyon bağımlısının nöral yıkımı ve bir etken maddeye olan esaretinin onu kısıtlaması olgusunda da olduğu gibi çileci bir dejeneratif alışkanlıktır. Kullanıcı aslında sadece rahatlamak ister. Fakat süreklileşen bu rahatlama ihtiyacı, tehlikeli eşik aşıldıktan sonra, karabasanlı bir esarete dönüşür. Zevk çileye evrilir. Bir eğretileme olmanın ötesinde, dindarın ibadetini aksatmasının onda yarattığı günah korkusundan, o kaygılandırıcı esaret duygusundan farkı nedir. Edilmemiş bir ibadetin bedeli hiç bir yeryüzü denklemiyle kurulamayan, temsilsiz bir cehennemdir. Tıpkı bağımlının etken maddeyi tedarik edemediğinde içine düştüğü limbo gibi.

Rahatsız edici boyutlara varmayan, bedenin sürmesi için gerekli pozitif esaretleri yazının konusu içine almıyorum. Ama bu bahsettiğim dejeneratif bağımlılıklar, toksiktir ve mazoşizme varır. İbadetsiz bir hayat dindara duyulur ötesi bir çile yaratır, tütünsüz kalmış bir tiryaki nikotine olan muhtaçlığında öfkeli ve titrektir; tütünün yokluğunu düşünemez bile, içmeden geçen her anın bilgisi ona azaptır. Dünyadaki çileyle zihindeki tasarımların doğaüstü çilesi, formül olarak at başı gider. Ve gariptir ki her ikisi de hem zihni hem bedeni tahrip eder. Dinde cinsellik, takıntılı bir ıslak alandır. Dindarın zihninde doğal çıplaklığa dair erotik imgeler, doğallık dışı olarak algılanır. Dindar bu bağlamda acı çeker. Dinsel duyguyu sahiplenmiş kişilerin yani diyebilirim ki ibadethane avlu ve kapısında birikmiş o tanıdık cemaatlerin üyelerinin bedenleri deformatiftir. Benim cevabım, bunun neden böyle olduğuna yanıtım çok net. Çoğusu, kaybedilmiş bir hayatın, düşkünler evinin fizyolojik sembolü olan yaşlılık izleri taşırlar zaten. Çilecilik bedeni kaçınılmaz olarak yaşlandırır. Karın altı yağları, bedensel türlü türlü aksaklıklar göze çarpar.

Vücutlarının taşıdığı dinsel duygu, virütik bir şey gibi, çağdan çağa kalıtsal olarak yayılır. Özellikle, kentli ve yazılı kültüre, bütün ittirmelere rağmen bir türlü geçememiş kırsal kökenli bölgelerde, hiç dikkatlice baktınız mı bilmem, estetik bir orantısızlık vardır insanlarda; duyu ötesi şeylere çok kafa yormayan ve varlığını duyulur olanlara yöneltmiş mahallelerdeki insanlarda kinik bir bedensel orantı varken, dindar mahallelerde bu ölçü yoktur veya noksandır.

Köylü alışkanlıklarla süren insanlar, grotesk bir Bosch tablosundan çıkmış gibi garip yapılıdır. İşte kalıtımın gerek kültürel gerek biyolojik boyutu. Dindar duygu, dünyayı çile olarak gördüğü için zevki sözde dışlar ama eylemlerinde zevkin ölçülü yaşanamamasından doğan fetişist bozulmalar seçilir. Aşırı kapalı muhafazakar yapılarda, cinsellik çatlayıp taşkın vermeye müsait gerilimli bir mezar kalabalığıdır. Dindarın fetişist cinsel ahlakı, sürekli organların cinsiyetine saplı kalmıştır. Etin onda meydana getirdiği örtük fetiş, fetvalar doğurur. Kadının kapanması, göğüs ve sırt açıklığıyla düşüncesi takıntılı hale gelmiş; bacak arasına yuvalanmış organın saplantılı bilgisine zihnini mermi çekirdeği gibi saplamıştır. İlahiyatçıların cinsellik hakkındaki açıklamalarına bakın, salyalarını diliyle içeri iten neredeyse sadist bir fetişizmi okuyacaksınız. Bedenin doğal istemini yasaklayan bu davranış bozukluğu dejeneratif bir bağımlılık olarak yorumlanabilir, en nazik ve aklı başında dindar bile bu primitif linç ahlakının gölgesinde, tatlı görünümünün ardında ona rüyalarında beliren karabasanlar sunan bir alt benle yaşar.

Yukarıya yani duyusal olmayana doğru bakıyor. Yeryüzü tiksintisinin en güçlü dışavurumlarından biri bu bakış. Bir çok dinsel sanat eserinde yer veriliyor. Çoktan tutuşmuş kalp ise yokluğunda derin bir acıya dönüşecek doğaüstü esinleri ifade ediyor.

Dünyaya, yeryüzüne temas etme duygusundan doğan bu tiksinti; tıpkı bağımlılıklarda ve yeme bozukluklarında olduğu gibi, duyusal olana karşı doğan tiksintiden fışkıran negatif bir duygudur. Dindarların çoğunun cennet yaşamlarına dair kurdukları hayaller dışında yeryüzünde cehennem çilesi çekiyormuş gibi negasyon içerdiğini göreceksiniz, eğer uygun açıyla bakarsanız. Afyonun derin ve sağaltıcı sedasyonu bir cennet minyatürüdür. Bağımlı; minyatürün hatları bozulduğunda, maddeye erişemediğinde kabusa düşer. Çile ve nefretle yoğrulur. Yeme bozukluğu olanın sürekli açlık hissinin takıntılı azabında olduğu gibi, duyulur olanlardan alınacak zevk, ona yetmez. Hristiyan kilisesinin en tepe noktalarından olan Aziz Augustine’in İtiraflar’ına şöyle orta yerinden bile bakacak olursanız, aslında bir gözü doymamışlığı, dünya dozunu yeterli bulmayan bir çileciyi yani doyumsuzu görmeniz güç olmayacaktır. Dostoyevski’nin de tüm o hristiyan takıntısına karşılık dekadan, yoz bir biyografisi olduğu bilinir. Ruhban ve dindarlar, pislik duygusuyla en yüzgöz insanlardır çünkü yaşamda bir güzellik bulmazlar. Bu davranışsal aşırılık, doza ihtiyacı olan bağımlının aşırılığına; cennete erişmek için her şeyi yapabilecek düşkünün sefihliğine denktir. Başlangıçta masum olan dinsel duygu, artık terkedilmesi gereken bir şeye dönüşmüştür ve bu hissin tek görünümü dindarlar arasında değildir, entelektüel yaşantıda da yaygınlık gösterir fakat bu, başka bir yazının konusu.