Yazar: tevfik

Latent Bir Psikososyal Evre Olarak Feminizm*

Bir konu. Bu konu hakkında da konuşmalı çünkü kanımca bir sorun teşkil ediyor. Eskiden yani sözgelimi 2013’de filan kadın erkek ilişkileri daha kolaydı. Flörtlerimle bu kadar uyuşmazlık yaşamıyor, kendimi bu kadar değersiz hissetmiyordum. Anlayışlı kızlardı. Hatta onların anlayışlarını suistimal ettiğimi düşündürtecek hatalarım oldu, pişmanlık duymuyor değilim. Statüye vb. maddi şeylere bu denli değer vermiyorlardı. Dört dönmek zorunda kalınmıyordu. Sarılmak doğal, saf bir edimdi. Şimdi böyle değil. Hemcinslerimin çoğu bundan şikayetçi. Kadınlar tuhaf bir psikolojik evreye girdiler. Her biri durumun kişisel olduğu, bu aseksüelliğin; istemsizliğin yalnızca onlarla alakalı olduğunu sanıyor ancak tecrübelerime göre böyle değil. Kitlesel psikolojik bir dönüşüm yaşıyorlar. Feminizmin doktrinlerinin payı bunda büyük. Maalesef feminizmin en büyük algı hatası, erkeği güçle özdeşleştirmesi. Ben buna katılmıyorum. Bizler güçlü, atılgan, iktidar sahibi filan değiliz. Yalnızca annelerimiz, babalarımız bizleri bu kodla yetiştirdi. Onyıllardır gözlemliyorum. Farklı çevrelerden bir sürü kadın. Bir yığın farklı kişilik. Eleştirdikleri şeyi talep ediyorlar. Çünkü toplum hala eril ve stereotipik, hala geleneksel anlatı bitmedi. Kadınların zihnine çöreklenmiş bu. Erkek eşittir güç ve sorumluluk. Güçlü değiliz, olmak zorunda da değiliz; duygusal ilişkilerin muktediri bizler olmak zorunda değiliz. Yatakta rough olmak zorunda değiliz. Rough (kaba saba, sert) erkeklere hasretler, bizler nasıl ki stereotipik seksi, femme fatale (öldürücü dişil cazibe) kadınları ve kadın vücudunu güzelliğin biricik objesi konumuna indirgiyoruz -onların birer yanılgı olduğunu unutup- gözümüzde göklere çıkarıyoruz. Onlar da kas gücüne -ironiyle yaklaşmalarına bakmayın, güçlü erkek vücudu biyolojik olarak onları orgazma sürüklüyor. Bunun türsel de bir yazgı olduğunu düşünüyorum. Gerek erkek gerekse kadın; aklındaki bu pürüzsüz şablonlara göre partner seçmeyi sürdürecek kanımca- değer veriyor hatta bununla afsunlanıyor. Şayet bunu yapmıyorlarsa muhakkak bir nevrozları veya zaafiyetleri oluyor. Sözgelimi kiloları oluyor ya da kişilik bozuklukları. Güçlü erkeklerin kendilerini tercih etmeyeceğini varsaydıklarından daha nevrotik, zayıf kodlu erkeklerle biyolojik yoksunluklarını tatmin etme yönelimleri oluyor. Şu da var. Söz konusu seksüel arayışsa; hem nevrozlu erkek hem de kadın; issue (psikolojik sorun ve takıntılar anlamında) yoğunluğu olan partnerleri mıknatıs gibi çekiyor kendisine. Kendine güveni olmayan nevrotik bir kadın, mafyatik; kabadayıvari erkeklere cezbe geliştirirken erkekse daha kurtizan, kibar fahişe diye literatürde geçen kadınlara kendini teslim ediyor. Makyaj sektörünün bunca artışta olduğu, spor kültürünün bir pornografiye döndüğü dünyada da saf bir duygusallık sağlanamıyor, ilişkilerin motivasyon süresi çok düşük oluyor. Neden mi? Çünkü çok daha vaatkâr erkek ve kadınlar siberuzam yani internette hemen oradalar.

Modern bir toplumda yaşamasaydık, konfor alanlarımız da olmayacağı için bu kadar politik-stratejik insan ilişkilerine muhtaçlık da göstermeyecektik veya bu tür yenilikleri uygulama alanlarımız olmayacaktı. Ancak metropol, bize bu imkânı veriyor. tüm bu süreçte, hala varlığını erkeğin güçlü konumuna bina eden; kendi varlık ve güven alanını buna göre inşa etmek isteyen, toplumun hastalıklarına tepki göstermek yerine onu sineye çeken bir kadını ise oldukça zayıf bir tipoloji üzerinden değerlendiriyorum.

.

. .

.

Hemcinslerime en çok kızdığım konu şu. Kadın erkek ilişkilerinin adaletsizliğinden yakınıyorsunuz ancak seksi dişi profillerin altına yığılıyorsunuz. Evet onlar beni de cezbediyor ancak onlara rağbet etmem halinde piyasa değerimin düşeceğini biliyorum. Pekala, tüm bu seksüel veya duygusal partner arayışları birer ekonomi de elbette, bunu görmezden gelmemeli. Kolay değil bunu yapmak ancak ilgi budalası, kadın veya erkek hiç farketmez, bu tip kişiliklere karşı biraz özdenetim geliştirmeliyiz.

Çok üzücü. Bir diğer sorunsa cinsel ilginin sunumunun artık her fırsatta şayet o stereotipik veya mafyatik erkek sunumuna yakın değilseniz, yüzde 75 taciz şeklinde algılanması olası. Çok ciddi ithamlar bunlar. Tacizkâr erkeklerin varlığı azımsanmayacak kadar fazla lakin bu erkekleri içeren koşulun ben ilgi bekleyen dişil ikonografi tarafından da farkında olunmadan teşvik edildiğini düşünüyorum.

Ben cinsel ilgimi sunduğum için suçlu hissettirilemem, bunu kabul etmem. Bu yeni dişil paradigmanın suçluluk hissetmenizi bekleyen ahlaksallaştırılmış yapısını sağ duyulu olmaya gayret ederek eleştiriyorum. Ben bir kadına karşı gövde gösterisi yapmak onu etkilemek zorunda değilim veya yaptığım skorlar üzerinden iktidarımın sorgulanmasına muhtaç değilim. İkili ilişkilerin hiyerarşik, erksel doğasına adapte olamadığım için seksüel istencimi beni en az hasarla idare edecek şekilde sürdürmek isteyişim veya ilişkimde bir derinlik aradığım için “abaza”, “sapık”, “korkak”, “zayıf” ilan edilemem. Hemcinslerimin sıklıkla bu nosyonlar üzerinden alaya alındığını biliyorum. Yaptığımız skor, kapitalist süje’nin bizlere salık verdiği bir eylem planıdır. Skor yapamıyorsanız, başarısız filan değilsiniz. Saf veya salak da değilsiniz. Olsa olsa, bu yapıyı farkında olun veya olmayın karşınıza almışsınızdır. Erkekler olarak bizlerin sürüklendiği bu suçluluk ve eksiklik duygusuna karşı sağduyulu bir tavır ortaya koymalıyız. Bunu yapmak zor biliyorum. Ama her seferinde bir stereotip olmanızı fısıldayan, tüm medya enstrumanlarıyla size bunu normal gösteren bir yapının içinde romantizminizin, saf diyonizyak seksüel penetrasyon istencinizin törpülenip aseksüelize edilmesi mi daha kabul edilebilir?

Erkek veya kadın; duygusal ilişkilerinizde hata yapmış olabilirsiniz. Bunun için de utanmanız, özre muhtaç hissetmeniz veya özür beklemeniz gerekmez. Hatanızı doğuran eğreti durumları ortadan kaldırın, kâfi. Zorbalık etmediyseniz, birine karşı mağduriyet yaratacak denli sistematik bir iktidar kurmak gibi bir çabanız olmamışsa; hata yapmakta da özgürsünüz. Hatalar ve suçlar; bizlerin gölge kişiliklerinden boy veren zafiyetlerdir. Bu mutlak karanlığın üstüne örtü çekip onu bastırmak yerine, onu anlamaya; zorluklarını regüle etmeye çalışmalıyız.

Kadınların içine girdiği bu psikolojik evre hemcinslerime kendilerini zayıf ve kompleksli hissettirmemeli. Sağduyumuzu, eğer hala varsa sevgimizi korumaya dikkat edelim. Başkalarının barbarı olmamaya dikkat edelim. Kadınların bu kaçınmacı veya aşırı talepkâr bir seks ikonografisine geçişleri, kanımca geçkin kapitalizm yüzünden. Bizlerin doğal anısal, zafiyet ve hatalarıyla da varolabilen; birbirini içeren, siberuzamın ve politikanın nesnesi olmayan; salt görünümle sınırlı olmayıp fikirlerin çeşitliliğini de olumlayan yeni bir duygusallık inşa etmemiz gerekmektedir. Eğer bu olmazsa; güçle özdeşleşen erkek, reddi hazmedemeyip rövanşist davranacak ve yol arkadaşı üzerinde, gezegeni birlikte paylaştıkları biricik kadın şefkati ve onun aşk tecrübesine yabancılaşarak agresyon ve şiddet uygulamaya kalkışacaktır. Yaygınlaşan şiddet ve cinayet sorununun sonuçlarını bir kamuoyu vicdan ovuşturmasına indirgeyecek şekilde değil sebeplerine, onları oluşturan koşullara sağduyu ve özgecilikle odaklanmalıyız. Aşk ve sevgi, politikaya; gündemin suni şablonlarına sığdıralamayacak denli engin ve vaatkâr duygulardır ayrıca cinayet ve ölüm de basit kınamalar ve deccalleştirmelerle değil derinleşen psikolojik ve kriminal analizlerle çözümlenebilir. Lütfen duyguları tüketmeliyim ve karanlığın da aydınlık kadar içimizde olduğunu, geceleri ayın gündüzleri güneşin görünür olduğunu mantıklı bir şekilde idrak edelim. Karşımızdakine bir sevgi ilgisi gösterecek kadar ergin ve cesur hissediyorsak, onun da bazı çile ve yetersizlikleri olabileceği ihtimalini göz önünde bulunduralım.

Rövanşizm (intikamcılık, misillemecilik), cinsiyetlere dair algı hataları; ilgi budalalığı vb. tüm bunlar şu dönemlerde yaygınlaşan, insanlar arasında aseksüelleşme ve robotikleşme doğuran olgular bizlerdeki sağduyuyu tüketir.

Elbette kendinizi tüm bu rol dağılımının dışında hissediyorsanız da özvarlığınızın başkaları tarafından küçültücü sıfatlarla anılmasını içselleştirmek zorunda değilsiniz.

Bu yazıyı, çok tasvip etmediğim bir yöntem olan bir didaktizm içinde tamamlıyorum. Dediklerim evet, yüzeyel birer tavsiyedir ve bu tavsiyelerin ilk muhattabı kendimim elbette. Kendimle olan monologumu sizlerle de paylaşmak istedim.

.

.

.

*Latent dönem, Freudçu cinsel analizin cinselliksiz; gizil bir dönem olarak tarif ettiği bir gelişim evresidir. Kanımca, erkeğin toplumdaki dinamizmini içselleştirme kısırdöngüsünden bıkmış kadınlar, toplumsal olarak bir içe kapanma evresine girdiler ve burada yeni özdeşimler, yeni oyun alanları keşfetmekteler. Freud elbette ‘latent’ demekle çocuk cinselliğini ifade ediyor ancak ben, sadece bir yetişkin cinselliğinden de değil dişil-toplumsal bir psikoseksüel iletişim katmanından bahsediyorum. Feminizm ve türevi yaklaşımlar, kadın temelinde tüm progresif psikoseksüel kanalların bu reformasyon sürecini içeriyor fakat erkeklerin henüz bunu tam idrak edemediklerini görüyorum. Bahsettiğim olgu karşısında erkek; düşmanlaştırıcı, agresif ve suçlu davranıyor ve karanlık bir döneme giriyor. En az kadınlar kadar onun da kendini yeniden inşa etmesi gerekiyor. Mesele; kadınları takdir etmek, onların mutlaka yanında olma zorunluluğu hissetmediğinde suçluluk uyandıran özdeşimlere kapılmak değil; mesele, cinsel kimlik ve eğilimler arasında agresif olmayan bir yapı kurmak. Maalesef kadınların bu dönüşümü ve erkeğin, erk stereotiplerinin bunu bir tehdit olarak algılaması; ayrıca, teoride söylemleşen şeyle uygulamadaki mesafenin birbirinden çok farklı olması da, nihai olarak; aseksüel bir kimlik ifade etmesi bakımından duyarsız veya yıkıcı fakat yeni keşifler açısından ilginç bir sürece girildiğini düşünmemi sağlıyor.

Bir Sermaye Biçimi Olarak Politika

Şu sıralar sıklıkla duymaya alışmışsınızdır. Kişisel olan politiktir, diye bir söylem var. Şimdi bu söylemi açımlayacağım. Acaba gerçekten öyle mi?

Bu söylemi ileri sürenlerin hangi sınıftan olduğuna hiç dikkat ettiniz mi? Sosyopolitik açıdan en sık hangi çevreden çıkıyor bu söylem? Üst sınıflardan. Burjuvalaşmış kimselerden. Bilhassa feminist, profeminist (erkek olup kadın haklarını destekleyen kimselere deniyor bu tabir)  akademisyenlerden. Bu söylemin artmasının, özellikle kadınlarca dile getirilmesinin sebebi, benim tespit edebildiğim kadarıyla akademizm yani akademik çevrelerdeki tahakkümleri üzerinden sınıflaşmış entelektüel kesimin erkleşmiş olması durumu.

Kadınların, eskiye oranla sosyal hayatta daha fazla yer alması, kendilerini geliştirmeleri, entelektüel alandaki dinamizmlerine de yansıdı. Artık akademilerde eskisine kıyasla daha fazla söz sahibiler, o yüzden feminizm artışta ve yükselişte. Şunu unutmamalı: söylemler dosdoğru halk tabakasının özgül iradesinden çıkmaz. Erk sahibi azınlık bir çevre, halkı taklit ederek bir propaganda geliştirir ve bu söylemi, genel kitleye yansıtır, geliştirilen söylem bu azınlık kitleye bir pazar alanı, varolma alanı açar. Sözgelimi müslümanlık, katolisizm, cumhuriyet, marksizm, fordizm (iktisadi bir formül olarak) veya kolektivizm.

Toplumsal reform ve dönüşümler de bu şekilde sağlanır. Yani bir halkın, genel kitlenin dosdoğru, özgül bir reform ya da inkılap meydana getirmesi tarihsel olarak kanımca, idrak edebildiğim kadarıyla mümkün değildir.

Sözgelimi; modern devlet formülünün başat figürü, Hegel diyalektiğidir. Modern kolektivizmin başat figürleri ise Marx ve Engels’dir.

Bu çıkarımlara da ben, diyalektik materyalist bir yöntemle ulaşıyorum ki modernitenin neredeyse inanç düzeyinde sahiplendiği yöntemdir fakat tek yöntem değildir, bir şeyi başka şeyden ayıklarken; fikir veya felsefe üretirken sözgelimi idealizmi de kullanabilirsiniz. Diyalektik yöntemi, bir tür süreç felsefesi olarak yorumlayabiliriz.

Bu bağlamda devam edelim. Güncel muhalif pratikler de bu felsefe temelinde üretilir sıklıkla. Kişisel olan politiktir, söylemi gibi. Pandemiyle birlikte, toplumun nesnel özne’si değil (sözgelimi devlet veya vatandaş veya sınıf gibi kolektivist özneler) bireysel özne’si ön plana çıktı. Topluluk halinde varolabileceğimiz bir koşul olmadığı için artık birey odaklı fikirler üretiyoruz. Bu birey de yoksul mahallelerin, göçmenlerin zihnindeki birey tasarımı değil. Muhalif, liberal sol çevrelerin bireyi. Yani avukatların, yayıncıların, doktorların, sanatçıların, çevirmenlerin, müzisyenlerin, şu devirdeyse influencerların (belli bir zenginlik düzeyine erişmiş, özellikle Z kuşağının sinik zevkleri tarafından beslenen sosyal medya fenomenleri); youtuberların, twitch yayıncılarının birey’i. Tüm bu insanlar gayet kişisel ve izole yaşamaktalar ve temel yoksulluk dertleri pek bulunmuyor. O dert, sosyal güvencesiz, daha alt kesimlere ait kişilerde var.

Keza alt çevrelerde feminizm sağlam bir düzeye sahip değil.

Liberal sol, göçmenleri önemsiyor ama uzaktan. Yani politikanin nesneleri olarak önemsiyor ve haklarını dile getiriyor ama kişisel gözlemim, kendi yaşam alanlarını onlarla paylaşmak konusunda çok da vicdani tavır almadıkları yönünde. Yeni sol’un göçmenleri umursuyormuş gibi görünmesinin sebebi, ilkesel olarak ‘azınlıklar’ söyleminden bir menfaatinin bulunması.

Mahallemde çok fazla göçmen var ve bu insanların yoğun nüfusu, inanılmaz bir kültürel yabancılaşma doğuruyor. Bu yabancılaştırmayı içselleştiremeyen orta veya alt sınıf kimseler de liberal sol’un göçmen söylemindense kendi yaşam pratiklerine tehdit olarak algıladığı bu insanları ötekileştiren alternatif sağ veya etnik merkeziyetçi fikirlere sarılıyor. Kendi varlık motivasyonu için buna muhtaç ama üst sınıftaki liberal solcular bunu göremiyor ve göçmenleri istemeyen kişileri faşist diye damgalıyor. Bu yorum farkı bile sınıflar arası algı farklarını, algıların toplumsal koşullara göre oluştuğunu ispatlamaya yetiyor.

Ya da kuir. Eğer kuirseniz orta alt sınıf bir çevrenin kültürü sizi dışlar. Bu yüzden burjuvalaşmış bir çevrede varolmanız ya da seks işçiliği yapmanız gerekir. Kuir cinayetlerinin sebebi de zaten bu kültür ve ahlak farkı, yani failler aslında kültürel kodlar.

Transseksüelizm sözgelimi, burjuvaysanız size avangart bir konfor alanı hatta epey sükse verebilir ama fakirseniz bir söylem geliştiremeden yalnız kalmanız, ezilmeniz veya yönelimlerinizi gizlemeniz olası.

Bugün müzik piyasasının tepesindeki isimler kuir kodlarla klipler çekiyorlar. Bayağı da talep ediliyorlar. Keza feminizmin tüm kültürel kodları da sanat ve akademi çevrelerinde tüketiliyor. Yayıncılık da bu kodları gayet açık bir biçimde üretiyor ve tüketiyor. Yani söylemin kamuya sunulmasında çok büyük bir engel yok.

Öyleyse neden kadın cinayetleri vb. hala sürüyor? Kanımca bunun olması alt sınıflardaki kültürel kodlar yani aslına bakarsanız maddi problemler, temelde yalnızca para. Paranın müthiş bir teolojiye vardığı bu dünyada, kadınların genelinin erkekten aslında gayet eril, stereotipik davranmalarını istediğini görüyorum. Gözlemlediğim örnekler bir genelleme yapmama imkan verecek kadar fazla ve yaygın. Alt sınıflarda kadın ve erkek ilişkileri aynı eril ve stereotipik formunda sürüyor. Seksizm devam ediyor. Her iki taraf da rolünü sürdürüyor. Seksüel olarak kendini objeleştirmeyen kadın, erkeğin talep ettiği stereotipi doldurmadığı için tercih edilmezken tersi de erkekler için mümkün oluyor. Üst burjuva sınıflarda, paranın merkeze alınmadığı; marjinal entekektüelizme dayalı eşitlikçi ilişkilenme biçimleri tartışılırken (çünkü bu çevrenin bunu yapacak konfor alanı var) alt sınıflarda genelde erkeğin maddiyattan sorumlu tutulması, kadınınsa geleneksel rolünü üstlenmesi yönündeki kültür klişesi sürüyor.

Yani tüm bu politik gündem, vatandaşı ilgilendirmiyor. Azınlık bir çevrenin kendi hiyerarşik problemlerini içeriyor. Kişisel olan (üst sınıf burjuva süjesinin problemleştirdiği şeyler) politiktir, söyleminin açımlaması kanımca budur.

Lakin şu da var. Yaşam bir kredi borcuna endekslendiği ve kentler dönüştüğü için, fakir de artık eski şekliyle fakir değil ama kültürel kodları yine aynı. Sınıflar da globalist bir yaşam tarzı sebebiyle ortadan kaldırıldığı için büyük ölçüde, genel kitle de, kendi muhalefet pratiği olmamasına karşın bu liberter (özgürlükçü) insan hakları söylemlerini içselleştirebiliyor.

Bir de, dikkatinize sunarım, politize fikirler, sosyal bilimleri dönüştürme gücüne sahiptir. Mesela disfori (kişinin cinsiyetine yabancılaşması), transseksüelizm semptomu düzeyinde bir mental bozukluk olarak ele alınıyordu yakın zamana kadar. Bunu bir makalede okuduğumda çok şaşırmıştım çünkü “tercih değil yönelim” şeklinde, bilimsel olmaktan çok politik bulduğum bir söylem vardı ve ben “lan bu bilimsel olarak hakkaten doğru mu bi araştırıyım” diye düşünecek olduğumda içimde bir suçluluk oluşuyordu. Bunun sebebi yükselen lib left (liberal sol) politize paradigmanın sosyal bilimleri ziyadesiyle muğlaklaştırması. Ve bir de bunu ahlakın en kaba saba formu, onu lince yaklaştıran ve her olguyu etiğin bir ilkesiymiş gibi ele alan eskil bir yöntemiyle uygulaması, bu türden şüphelerime ket vuruyordu. “Lan acaba kişisel olan gerçekten politik mi, lan tercih değil yönelim mi gerçekten, işin aslına; metodolojisine bir bakayım, sosyal bilimler ne diyor” diye şüpheye düştüğünüzde “ben kötü biriyim, ben kötü bir insanım, bunu nasıl sorgulayabilirim” dedirten de işte bu kaba kültürel örge. Şüphe oysa progresif değil miydi, her şeyi önümüze geldiği gibi kabul etmemek marjinal bir edim değil miydi? Lib left’e göre değil anlaşılan. Burada önemli olan sosyal bilimin nihai olarak ne deyip demediği değil, sizin şüphe duymanızın sert bir tavırla engellenmesi. Bir nefret söylemine, bir düşmanlığa varmamanıza rağmen.

Lib left’in bu paradigmasını içselleştiremeyen kişilerin alt right’a (merkez sağ fikirlere bir alternatif sunduğu iddia edilen alternatif sağ hareketler. bu hareketler de etnikçiliğe, milliyet üstünlüğüne, dini merkeziyetçiliğe varıyor bir çok biçiminde) neden kaydığını şimdi daha iyi anlayabiliyor ve açıklayabiliyorum.

68 kuşağı hakkında bir kaç video izledim. Mesela burroughs, kerouac’ın apolitik olduğunu söylüyor. Kerouac, antisemitist Celine’in çok büyük bir yazar olduğunu söylüyor. Burroughs, kuir bir yaşantının aktarıcısı. Burroughs katıldığı bir yayında eroin kullanımından bahsediyor. Ve bu yargılanmıyor. Müjdat gezen bir muhalif, bir anekdotu aktarırken diyor ki “bu eroinmanlar varken bizi tutuklamazlar heralde çünkü biz yazarız aydınız” Gezen, kendi çevresinin kodlarını tüketen bir sanatçıyken Burroughs gibi özgür cesur ve deneysel adamlar, politikanın batağına düşmeden sanat üretebilecek kadar zeki sanatçılar olarak gözümde bir kez daha yükseliyor. Dosto’nun panslavist bir koyu ortodoks, niçenin modernite karşıtı; eşitlikçilik düşmanı bir liberter olduğunu hatırlıyorum. Olayın politikayı çok aştığını, bu sınırı aşamayanınsa cesur olmadığını, korkak ve garantici olduğunu hatırlıyorum.

Şimdi içim daha rahat. Lib left kadınlarının yoga taytlarına olan ilgilerinde, tüm bu sözde muhalif paradigmanın; aslında kendi hedoni alanlarını kurabilmek uğruna manipülatif düşünce ekerek ahaliyi tahakküm altında bıraktığının bilgisini görebiliyorum.

Eskiden bir punk/grunge ikonu olan kurt cobain’in yaptığı sistem eleştirisini bugün alt right yapıyorsa dünyanın çivisi çıkmış demektir ve genel kitle maalesef bunu göremiyor. Aslında umursamıyor da. Bu küçük burjuva bir yaşam için çırpınan insanların problematiği.

Görüyorsunuz, masum bir hak arayışı sandığınız şey, diyalektik yapıtaşlarına ayrıldığında aslında bir sınıfın konfor alanı kurma çabasına çıkıyor ve benim bunu umursamam, umursamadığımda ahlaki kötü olmaktan utanmam; suçlu hissetmem bekleniyor. Bu söylemi üreten kitleye hitaben: Söylemlerinizde gerçekten çözüm üretici olsaydınız yaptığınız şeyi yine bir oturur düşünürdüm ancak değilsiniz, tek yaptığınız akıntıya kapılmak. Ve ben zaten bunu yapmamak için yazı yazmayı seçtim.

Tüm bu söylemleri üstlenenlerin popülizm batağına düştüğünü ve bataktan kendine bir çevre yonttuğunu düşünüyorum yani bir çıkarları var. Bu söylemi sahiplenen isimleri alttan alta takip ediyorum ve onlara işlerini ne kadar iyi yaptıklarından bağımsız, bazı köşeler veriliyor. Bu kişiler, evrensel doğruları söylemiyor; kendi azınlıklarını şımartan, kendi dar çevrelerini besleyecek konfor alanları oluşturuyor. Ve kısa dönemde popüler olan onlar olacaktır ancak uzun vadede pek de hatırlanmayacaklardır.

Cioran, ancak ömrünün sonunda bilinir bir yazar oldu. Çünkü sinik bir üslubu vardı, tatsız şeylerden bahsediyordu. Ama yayıncı çevreler, onun artık zarar veremeyen; tehdit oluşturmayan cesedini bir sermayeye çevirdiler ve yazarlığını, genel kitleye pazarladılar. Bugün, kitle çok fazla Cioran okuyor, bu yazarın anlaşıldığından, artık huzur bulduğundan değil sistemce içerildiğinden kaynaklanıyor. Hangi çevrelerin bu yazarları pazarladığına çok dikkat edelim ve ne şekilde pazarladıklarına. 

Bizdeyse bu tür bir yazgı, Oğuz Atay’da vardır. Onun sinik, ideolojiler üstü dünyası, belli ki kendi döneminde sevilmedi, tehdit olarak algılandı fakat şimdi genel kitle ilk onu okuyor. Atay, dergilere kapak oluyor ki Tutunamayanlar’da yazar kendi akıbetini biliyor olsa gerek, varlığının nasıl tüketileceğini birkaç pasaj üzerinden çok güzel aktarır. Keza yeraltıcılar. Hiç de yeraltı filan değillerdir. Basbayağı ağır toplardır. Ballard, yeraltının Calvino’su olarak pazarlandı, böyle olmasının bir sebebi var işte, bu bir halkla ilişkiler; bir hakikat söylemi değil bu. Burroughs, Kerouac’a göre büyük, Swift kadar büyük bir hicivci ama yazar, bir yeraltıcı olarak sanki herkesçe bilinmeyen; herkesin damak tadına hitap etmeyen biri olarak, nadir olan’ın marjinalize ve popülize edilerek sıradan okur’un dünyasını kazanmak suretiyle popülerleştirildi. Sadık Hidayet’e veya Orhan Pamuk’a doğunun kafkası demek gibi. Niçe, çok agresif; çok zor fikirlere sahip, zor da bir dille yazan bir retorikçi ve kendi döneminde okunmadı. Ama ölümünden sonra, yirminci yüzyılda hakkında methiyeler düzüldü. Kendi yaşamının son bölümünü ise hiç konuşmayarak geçirdi. Schopenhauer keza. Hegel’in yanında pek de gözde biri olarak algılanmadı. Seçkin çevreler içinde yaşamını geçiren bir aristokrat olmasına karşılık, felsefesini geniş kitlelere aktaramadı. Ta ki ölene dek. Felsefesi eşitlikçi, özgürlükçü değil tıpkı Nietzsche’ninki gibi hedonizmi ve dolaylı olarak güç ve arzu problemini sorunsallaştırıyordu. Döneminin aydınları modern devleti ve burjuvayı besleyecek felsefi temeller inşa etmekle meşgulken (marx, hegel) Schopen ve Niçe, idealist özne’yi temele alan tuhaf felsefeleri yüzünden dışlandılar. Ve sermaye, onlar birer tehdit olmaktan çıktıklarında, kendilerini deha diye aktarmaya başladı. Bugün bu iki düşünüre atıf yapmayan pek az yazı yazılıyor. Sözgelimi, Schopen’in İstenç ve Tasarım Olarak Dünya’sının Türkçeye tümden kazandırılması iltifatlara boğuluyor. Schopenhauer, felsefesinde Uphanishad’ların ve Vedalar’ın yazarlarını övdü, yaşamın kabusuna karşı arkaik Hint’in bilgelik öğretilerine, otantik olmayan hakiki bir ilgiyle sığındı. Bugünse Hint, burjuvanın oyuncağına; spiritüalistlerin safsatalarına döndü, sermaye Hint’i tüketti. Hint’i tüketen tüm bu insanlar; Atay’ı, niçeyi tüketen insanlarla aynı çevreden çıkıyor, bu tesadüf değil. Post-truth, sinik ve sol gibi gözüken; muhalif taklidi yapan sermayeci bir çevre bu. Aldanmamak ya da hangi ideolojik tavrın benimsendiği veya neyin benimsenmediği konusunda dürüst olmak gerekiyor.

Tarih okuduğunuzda, tepe’nin her fırsatta alt’ı nasıl horgördüğünü tecrübe edersiniz. Yönetim ve kültür sistemleri, halka; vatandaşa atıf ve methiyeler düzer ama bu hakiki bir söylem değildir, tek yapmak istedikleri insanları kandırıp kendi dar iktidarlarını kurmaktır. Varlığını hakikate, özgürlüğe bina eden bu azınlık düzen grupları; haklarında mutlak onaylayıcı davranmazsanız sizin başınızdan talih kuşunuzu eksik eder.

Modern tarihin ekseni, Yunan ve Roma’nın pagan övgüsüyle açılır. Oysa her iki toplumda da kölelik vardır ve bu halleriyle medeni açıdan, çağdaşı oldukları toplumlardan bir farkları yoktur aslında ama Yunan ve Batı Avrupa kültür ekseni sözgelimi, Diyojen ve Nietzsche’yi kendi dönemlerinde küçümsemiştir. Diyojen, Yunan’daki kastı ve sınıflar arası adaletsizliği eleştirip basit ve çileci bir yaşamda özgürlük bulmuştur. Bir akademi de kurabilirdi öyle değil mi, hiç de aptal birine; eğitmenlik yapamaz bir cahile benzemiyor. Batı akademileri nice cahili baştacı etmiş, bu kişiler azınlık cemiyetlerin statükolarını besleyecek dini veya politik felsefeler üretmişler ama bir Niçe, bir Diyojen kadar genel kitle tarafından insanüstü övgülere tutulmamışlardır. Aklın hükmünden, medeniyetin darboğazından kaçanların yeri kendi pagan doğaları, kendi dünya dışı ilahiyatlarıdır. Niçe’nin Zerdüşt’ü öylesine, tarihsel bir figür değildir.

Dileyen dilediğini yapabilir ama tam olarak ne yaptıklarını keşke insanlardan gizlemeseler. Ben sinik biri olarak, olanı biteni çok umursamam. Beni bir gün bir yerde bir gün başka bir yerde görebilirsiniz. Çünkü başka çare bulamadım kendim olmaya, sürünerek ve omurgamı sökerek hareket etmek, bana sürat sağladı, bunu keşfettim.

Son tahlilde, algı hatalarından bahsettim bu yazıda. Nasıl yanılabildiğimizden. Bugün Niçe gibi görünen şey nasıl o kişinin hakikati değilse feminizm gibi görünen şey de gerçek anlamda egalitaryan (eşitlikçi) bir feminizm değil, liberal bir feminizmdir. Bu iyi okunmalı. Liberal olmasıyla da bir sorunum yok sonuç olarak, sadece işin özüne varmaya; olayların göründüğü gibi olmadığını aktarmaya çalıştım. Eleştirdiğim şeylerin karşısına, “şu bundan daha doğrudur” diye mutlak bir “haklı taraf”ı koymuyorum. Tek yaptığım, tüm yazma çabamı, ‘anlam’ üzerine bina etmek ve hicvettiğim sistemlerde bariz bir anlamsızlık olduğunu, insanların da buna nasıl kapıldığını ifşa etmek.

Yükselen feminizm değil, liberal; amerikan tip sol ve onun kullandığı yeni dişil ikonografi, kadını sömürmeye; ona özgürlük verdiği yanılgısı ardına gizlenerek devam ediyor. Bu durum sanat ve söylemde yeni bir eşik yaratıyor: ya kendinizi sansürleyecek bu sulara hiç girmeyecek ve bu yeni paradigmayı hiç eleştirmeyeceksiniz ya da eleştirecek ve seksist, mizojinist; kuir düşmanı gözükmeyi göze alacaksınız.

İşlerin bu denli cinsiyetleşmesinin kişileri asosyal ve aseksüel yapmaktan öte bir işlevi olamayacağını; çünkü sağduyu ve özgürlüğe dayalı bir sansür ortamı içinde kalan entelektüelin tam da bu iki kimliği yavaş yavaş yitirmeye başlayacağını düşünüyorum.

Böylesi bir koşulda saf bir sevgi duyumuna da erişemezsiniz. Sevgi de politik bir sermayeye dönüşür. Dediklerimin saçma olduğunu düşünenler, bizzat kendileri olanı biteni tecrübe ederek fikirlerimi deneye tabi tutabilirler. Bunları iki üç günde meydana getirmedim, çok uzun süreli, yılları kapsayan bir gözlemin sonucudur bu çıkarımlar.

Birbirimizi sevmeyi; linguistik ve politik muğlaklıklar üzerinden erk edinmeden, saf ve doğal bir sevgi üzerinden sağlamayı yeniden öğrenme vakti sizce de gelip geçmiyor mu? Kimlikten, saftan, sınıftan, tersine bir seksizmden arınarak; yol arkadaşına veya sevgiline sarılabilmenin anısal hissi, kaybettiğimiz bir şey olarak, bir nostalji olarak anılmadan önce, tüm bu sınırların suni olduğunu kavramamız gerekiyor.

Sevgiye inancı kalanlar için geçerli elbette bu. Daha, iki önceki yazımda, sevginin tehlikelerini de sergilemeye gayret etmiştim.

.

.

.

Not: Pandemiyle birlikte mecburi olarak biyopolitik bir düzene girdik. yani sarılmak bir risk artık. hatta sarılma arzusu, ilişkileri bitirebiliyor. Sarılmanın yeniden mümkün olabileceği koşulları beklerken, neden şimdi daha liberal, bireyselci ve muğlak fikirlerimizin olduğunu da sorgulayacak zamanımız olduğunu düşünüyorum.

Ölüm Döşeği

Sayıklamalar

Kendime dair keşiflerim artıyor. Bana dair tüm bu gerçeklerin su yüzüne çıkması hoşnutsuzluğumu arttırıyor. Eylemlerimden, düşüncelerimden pişman oluyorum. O kadar ki, mesela, daha sonra ağzımdan çıkmasından rahatsız olacağım bir lafı gece etmişsem veya gündüz vakti, birileri hakkında uğursuz, haksız bir öngörüde bulunmuşsam; o gecenin gündüzü ya da o gündüzün akşamı, derin pişmanlıklar duyuyorum. Günüm yorganın altında, gecem pencere eşiklerinde düşünmekle geçiyor. (Yokluğa çekilme hissi artıyor, düşünce bozuklukları büyüyor)

Melankolik parçalarla, kanımda biriken asidi sağaltmaya; zehri atmaya çalışırken, müzisyenler tüm o koyu duygularının arasından bana sesleniyor: Yılma, çalış, dünya devam ediyor, kendini acıyla kandırma. Ve en önemlisi: geçmişi bırak, geleceğe bak! Fakat yapamıyorum. Bir gündüz insanı değilim, bunu kesinlikle kabul etmeliyim yani bir gündüz mesaisi yapabilecek biri değilim. Gündüzün şamatası veya sakinliği, zihnimi yoruyor; kaçınmam gereken bir yazgı gibi orada oyalanıyor, ‘’benden uzak olsun’’ diyorum. (gündüze resmen düşmanım, günün ışığı beni kemiriyor) Üzerime giyinmek istediğim bir şey değil o, elbisesinin kenar çizgileri bir güç prizmasının içinden saçılıyor etrafa, o güzel bir kadın veya yakışıklı bir erkek de, hakkında; ‘’şu tenin doyurulmuşluğuna, saçların diriliğine, ağzın salatalık gibi berrak ve sakin kokusuna bak’’ diyorum. ‘’iyi besleniyor, güzel semirmişler; çilenin tuzu ve acı baharatından uzak. Ruhunu mutsuzluğun ateş çemberinden geçirmemek için her türlü hile hurdaya sığınıyordur kesin. Mutlu görünmek için yapmadığı bir şey kaldı mı acaba’’

Gece geldiğinde bir hedoni evresine geçiyorum. Dolunay çıktığında zevk ve uğursuzlukla ulumak gibi. Geceleri oda ışığını ileri saatlere kadar açık bırakan kimselerin zeki ve çalışkan kişiler olduklarına dair zamanında kulağıma çalınmış efsane ve rivayetlerin tatlı çilesiyle kendimi kandırıyorum. Ne zekiyim ne çalışkan. Zamanında biri ‘nerd’ demişti bana. O onu diyeli beri, nerd algısı epey değişti insanların. Nerd, zor ve takıntılı bir yaşamı olmasına, doğru düzgün giyinmeyi bilmemesine rağmen, ilgilendiği konular üzerinde müthiş bilgi ve becerisi olan; çok zor yaşamlar geçirmesine rağmen, vakti geldiğinde, muhakkak bir işi başaran kimselere deniyor. Zuckerberg bir nerd’dür mesela. Üniversitelerde öyle herkesin erişemeyeceği bölümleri kazanmak için çırpınanlar, arkadaşları zevk meclisleri kurarken, kendisi ters yüz olarak ders çalışan; saatlerce dil veya geometri konusunda çile çeken kişiler nerd’dür. Fakat bu kimseler, öyle sıradan memuriyetleri düşlemezler. İdealize tiplerdir. Nerd’ler halen daha aramızdalar ama yeni dünya, kanımca onların da kanını kirletti. Liberalize, uyumlu, aplikasyon üreten, bir sosyal medya katakullisi keşfeden tiplere evrildiler. Toplumsallaştılar. Geek’ler ve otaku’lar vesaire de öyle. Bugün bu nevrotik kültürlerin yerine geçen, yeni kavramlar üzerinden türetilen, yine benzer yaşamlar süren tipler var. Z kuşağına ait kimseler. Onları küçük düşürmeyeceğim ama onları anlayamam, yaşlandım. 25 yaşımdan bir sene daha geçti. İlkgençliğimi, ergenliğimi 2010’lu yıllarda yaşadım.

Bakın zihnim beni nasıl geçmişe çekiyor. Geleceğin vaatkârliğini bilmeme rağmen, geriye doğru kayıyorum… demem o ki, onyıllar önce, internetin henüz yerelleşmediği; bilgisayarların her eve girmediği o garip, eskil dünyada, takıntılı ve bilgili genç ergenler gerçekten yalnızlardı. Kendi zevk objeleriyle oyalanır, kafa dengi insan bulamamanın sıkıntısını yaşarlardı. Fakat zannediyorum, şimdi o kişiler yetişkin kimseler oldular ve kolektif olarak daha başarılı hareket ediyorlar. O yalnızlık, onlara bir güç vermiş olmalı.

İşte, geçmişe ait, belki bir doksanlar gencine ait, zamandışı; antika bir yalnızlık duygusu çekiyorum. Kendi hüznümü de sırf bu yüzden epey yapay bulduğum oluyor. çevrimiçi dünyada, ağ toplumunda ‘’ben yalnızım’’ derseniz, pekala alay konusu olabilirsiniz.

(daha&helliip;)

Eskiden Kötüydü, Şimdi Çok Daha Kötü

sakallarımı yolmaktan kurtulamadım. yoluna koymam gereken şeyleri koyamadım. fakat her an koyabilirmişim gibi. yazı tarzımı değiştiremedim. ancak değiştirebilmem her an mümkün gibi.

bir buçuk yıl kadar önce, kendime dair duyduğum bütün sorunların aslı astarı nedir, az buçuk keşfettim. yazdığım yazılardan ne kadar yalan söylersem o kadar takdir edildiğimi düşündürtecek sonuçlar elde ettim.

samimiyet nerede başlıyor, dürüstlük nerede; sahiden kendimden tiksiniyorum.

beynimin sonuna gelmiş gibiyim. öfke duymuyorum. rekabet ve öfke duyguları, şu sıralar üzerinde hakimiyet kurmaya çalıştığım bir sezgiye göre, kişinin huzurunu elinden

alıyor. yaşama huzuru değil, dünyadan kurtulma huzuru. yaşamın gerçek olmadığına olan inancım daha da arttı. bunu özellikle, yaşamı savunan insanların gözlerinde daha kolay

okuyabilir oldum. tüm bu dediklerimde, hiçbir üstünlük sergilemeye çalışmadığımı sadece keşfettiklerimi aktardığımı özellikle vurgulamalıyım. bu bir günlük. bir gece

günlüğü.

geceyi bekliyorum. iki kişiliğim var. temelde iki ama derine inildiğinde çoğalıyorlar. temelde iki. gündüz artık hemen hemen bitkisel bir donukluk yaşıyorum. hareket

etme isteği çok az. varolma hissine dair her şeyin küçültücü ve gerçek olamayacak kadar tamamlanmış geldiği bir periyot. bir mutsuzluktan, sürekli bir mutsuzluktan

farklılaşıyor bu durum. donukluk da değil. nefret değil. öfke, kendini haklı hissetmekten doğan bir ‘adaleti sağlama’ istenci değil. bir yerinden bir şeylere ayak

uydurabilmeye dair bir ümit duymak değil. unutulması güç olan şeyler sanırım unutuldu. bir acı duymuyorum artık buna dair. çünkü hiçbir şey hatırlamıyorum. yani, hissin

vuruculuğuna, anların değerli oluşuna dair birçok şeyi unuttum. ne kadar gülünç öyle değil mi? şu an, bir şeyden bahsediyorum ama aslında andığım şeyin bir hacmi yok. çoktan çürüdü.

nedir bu?

geceyi bekliyorum, gündüz çarpıcı bir ışık yumağı. güncel teknolojilere dair haberleri okuyup gelecekten korkuyorum. cronenberg filmlerini hatırlıyorum. o filmlerde,

yönetmenin ilk dönem filmlerinde teknolojik olan tiksintiyle anılıyordu. teknolojik gelişimi sürekli tiksintiyle anışım, ilk defa bu filmleri beleşlediğim dönemlerde

zihnime iyice oturmuş olmalı. geleceğe dair umut duyan bir insanın varlığına gerçekten tahammül edemiyorum. bugün arkadaşım dedi ki: ‘’dünyadaki felaketlerden bu tip kimseler sorumlu daha çok.

insanlığın başına ne gibi bir bela açacaklarını, duydukları heyecanların tazelikleri yüzünden farkedemiyorlar’’

gündüzün sadece geçip gitmesini, geceyi bekliyorum. ballard ismine odaklanıyorum biraz. ortaçağ düşlerine, aptallar şenliğine, sapkın fantezilere, birkaç saat süren

müzik dinleme ritüellerine kapılıyorum. geçmişteki arkadaşlarımı uzaktan seyretmek çok gülünç. onların değişimlerini görmek yani. ince ince kıyılıyorlar. beyinleri,

bir zaman önce reddettikleri şeyin, mezbahasında, ince ince kıyılıyor. feryat figan, önceden reddettikleri şeyleri artık kabul ediyorlar. çaresizler. ben de öyleyim. müthiş bir

çaresizlik duyuyorum ama bu kişisel zayıflığımdan kaynaklanmıyor. varoluşçuluktan, anarşist ütopyaların tutmazlığından, kendim olamamaktan vesaireden kaynaklanmıyor. travmalardan,

ıvırdan zıvırdan kaynaklanmıyor. hayatı yanlış yerinden algılamaktan, gereken yerde en uygun cevabı verecek cesareti göstermemekten filan kaynaklanmıyor. benden, benim

irade veya iradesizliğimden kaynaklanmıyor. zayıflığım, hislerimden kaynaklanıyor. hislerimin aşırılaştığı her vakit, kendime olan tahammülüm azalıyor.

kıl oluyorum, tüm bu hissel fazlalığı bir serotonin oyununa indirgeyenlere. sanki, serotoninle takviye edilen bu süreğen mutsuzluk sonra, tekrar eski pörsük kalıbına

geri dönmeye mahkum değilmiş gibi. mutsuzsam bir sebebi vardır. bir şeyler ağırıma gidiyordur. gurur vesaire hiç değil. neyi ciddiye alacak da gururlanacak kadar

önemseyeceğim. bir savaşım, tepkim, isyanım, şikayetim yok benim. düşmanlık ve rekabetin, yapılacak bir şeyi kıskançlığa endekslemenin insan gelişimine bir katkısı yok

yani insanların genel algısındaki insan gelişimine çok katkısı var ama benim olmayan gezegenimin insanının gelişimine hiçbir katkısı yok.

bir insan mutsuzsa bir sebebi vardır. fakat öyleyse, mutluysa da bir sebebi yok mudur? mutluluğu neden kabul edemiyorum. çünkü ölümsüzlük ütopyalarından çok korkuyorum.

ölümsüzlük, mutsuzluğu son sınırına kadar uzatma ısrarından doğan bir ütopya olsa gerek. hiç mutsuz kalmak istemeyen birinin inatçı düşü olsa gerek ölümsüzlük. bu kişi,

rüya ve kabuslardan da kurtulmak istiyor olabilir. ne kadar sıkıcı. sürekli bir tatil. asıl çıldırtıcı bu olurdu. emeğe gerek kalmaması. bütün dünya nesnelerinin zihnin

hizmetine amade bir basitlik içinde kaynaşması. iğrenç. bazıları bunun düşünü kuruyor. bu kabus besbelli. güvenli geleceklere dair kurulan fütürist senaryolar, muhtemelen

kıyametimizi hızlandıracak. işime gelir. yine son zamanlarda antinatalizme bakıyorum biraz biraz.

hep talihsizler düşmüş bu çukura. antinatalizm doğum karşıtlığı demek, bu karşıtlığı sistemleştirmeye çalışan post modern dönemde yani yakınlarda çıkmış bir felsefe sanırım.

çok detayına girmedim ama sanırım, yaşam; verdiği tüm acılara karşılık sunduğu küçücük zevklere bakılırsa pek kârlı bir yolculuk değil, diyor ve bir öneride bulunuyor;

‘’bu kötülüğü daha fazla çoğaltmayın’’ yani ‘’çoğalmayın, üremeyin!’’ diyor kendileri. bu tür felsefeler hep çilecilik kıyısında durduğu için bana garip gelmiştir yani

takdir edersiniz ki pesimistler ve antinatalistler de mastürbasyon yapıyorlar ve becerebilirlerse sevişiyorlar, azgınlık yaşayabiliyor, dışarı açamadıkları zevklere sahip olabiliyorlar. tek fark, dölü rahme düşürmemekte. bu bir iradeyse, bravo onlara.

ama takdir etmeli, insan doğurmamak, mahalle baskısına yenik düşmemek. belli bir yaşa gelinince o kasıklarda dolaşan ateşin hararetli çağrısına bir biçimde uymayı bir şekilde

reddetmiş olmaya çıkartmak işi. şayet birkaç kişi düzeyinde değil de büyük gruplar halinde gerçekleştirilebilirse, epey mantıklı bir kitlesel yokoluşu önceleyebilir.

fakat antinatalizmin bir motivasyon eksikliği var. dünya nüfusuna dair bir yığın istatistik çıkarılıyor ama milyarlar olduğumuz ortada, azalmalar ve çoğalmalar çok cüzi

miktarları ifade ediyor. yaptığımız çoğu şeyi, bir hedoni sağlamak tutkusuyla yapıyoruz. yani size mutluluk veren şeyler üzerine düşünün, hatta size kendinizi güvende

hissettiren olay veya kişiler üzerine düşünün. bunlar üzerine düşünülebilir olduklarında zaten yavaş yavaş tılsımlarını yitiriyor. bize belli bir sevgi ve hedoni çemberi

sağlayan bu can simitleri, aslında tür devamlılığını sağlayan birer hedoni çukuru. yani sevgi aslında iğrenç bir şey. dahası, insanların yaşamasını savunmak da. insanın ölmesi veya

öldürülmesi üzerine mantıklı bir felsefe geliştirmenin, gayri ahlaki bulunması bana hep tiksinç gelmiştir. ‘’ne olursa olsun yaşam’’ sloganından, ‘’birileri toprağın altında sen hala çene çalıyorsun’’

gibi intihar meyilli duyguları ahlakileştirenlerden çekinmişimdir oldum olası. herkes kendisinden sorumlu, beni kimsenin acısı ‘derinde’ ilgilendirmez, ben kimseye ‘derinde’ yardım edemem. bunu

birine aşık olduğum yanılgısını ‘derinden’ keşfettiğim an, korkunç bir yüzleşmeyle farketmek zorunda kaldım. kimse kimseye deva olamazdı ve bu pesimist, edebi bir laf oyunu, zorlama bir filozofi filan

değildi. aptalların şenliğinde mutluluk, hedoniyi ve üremeyi besleyen bir dünya cehennemi çukuruydu.

bir düşünün. işi gücü bırakın, birazcık, içinizde oluşacak korkuları hafife alarak, zihninizde rahatsızlık ve koyu duygular

uyandıracak ihtimalleri tebessümle karşılayarak, kendinizi umursamayarak birazcık düşünüverin canım. varlığınızı ötekine aktarsanız ne olur, aktarmasanız ne. aile kurumu

ortadan kalkıyor, insanlar daha bireysel ve hedonistik yaşamlar sürüyor dense de, insanlık olarak çiftleşmeye devam ediyoruz ki nüfusumuzu hala koruyabiliyoruz. yani

en büyük motivasyonumuz hala cinsellik olmalı ki sen ben varız ve yaşıyoruz. oysa, süt kokarak doğmuştuk. tamam, o da belki idrardan bozma, belki kanlı bir kokuya sahip ancak

fena da kokmuyor. süt temizdir diyelim. yani doğduğumuzdaki o ablaklığı düşün, o saf bönlüğü. evet çok şımarığız, evet her arzu ettiğimizi haris bir biçimde elde edebileceğimize

dair iğrenç bir cehaletimiz var o dönemler ama safız. fakat zamanla olayı anlıyoruz. anlamaya mecburuz. bazılarımızın çocukluğu zaten perperişan geçiyor, bir gecede

saç ağartacak cinsten koyu çocukluklar geçirenlerimiz var aramızda. mutsuzluğun bir sebebi vardır. sonra işte. sonra, zamanla, olayı kavrıyoruz ve kötülükle dolup boşalmaya başlıyoruz.

hayatı kovalamaya dair içimizde bir türlü engel olamadığımız itkimiz, bizim doğuşumuzda nispeten saf olan varlığımızı kirletiyor. aramızda iyi bir insan yok. bunu anlatması güç.

muhakkak kibrine ve algısına yenik düşüp, bunu demekle, onun zekasına karşı kendi zekamı üstün tutmaya çalıştığıma benzer çeşitli hezeyanlara kapılacaklar olacaktır ancak bu,

düşüncede toyluktur. ben, kimseye karşı üstünlük ilan edecek konumda değilim. devam edelim. içimiz kötülükle doluyor dedik, öyle değil mi. ülkeden ülkeye

kültürden kültüre değişip dönüşen ahlaki hile hurdalar, bir yığın engelle karşılaşa karşılaşa hırpalanıp çocuklukta daha yüksek olan erdemsel becerilerimizi kaybediyoruz.

çocukluk bir açıdan yine çok güzel. daha şeytani tavırlara sahibiz küçükken yani bence daha sapkınız. rahatız, salmışız. sonra ne olur diye pek düşünmüyoruz. otorite

figürü ne kadar aktif olursa olsun, travmalar ne kadar güçlü olursa olsun, çocuğun ham beyni, bir yetişkinin falakaya yatırılmış, toplumca kabul ve uygun görülmüş şeylerin

nasırlı tokatlarında kimliğini yitirme noktasına gelmiş konsantre zihninden bence daha özgür. salaklıkta bir özgürlük var gibi duruyor.

bir örme hapishanedeyiz desek abartmış sayılmayız. öldürmenin suç olması, bunun toplumların ve ahlaki yasaların tekelinde kötülükle anılması büyük defekt. ben işin eylem kısmına, kriminolojisine karışmıyorum, orası hukukun tartışma alanı. ben işin düşünce kısmındayım. ölümün ve cinayetin kötü bir şey olarak anılması, yine türümüzün devamlılığını koruyan, kanımca

insan neslinin içinde biriktirdiği sebepsiz üreme misyonunu sürdürmeyi önceleyen bir handikaptır. çok zordur benim dediğimi kabullenmek. belki onlarca yıl üzerine düşünmek,

bir yığın ahlaksal suçluluğun, vicdani gerilimin hendeğinde tir tir titremek ama sonunda tüm bunların beyhude olduğunu anlamak gerekir. kendi düşüncemi dayatmak gibi bir

niyetim de yok. bazılarının anlamamakta direttiği nokta bu, ben yalnızca bir yüzünden bakma becerisine sahibim olayların, keşke olası tüm yüzlerin esrarlarına hakim olabilsem.

hayata biraz kehanet ve sihir katmak istiyorum. ona biraz kutsallık dahil etmek istiyorum. dünya kanımca çığrından çıktı. yani derece derece kötüye gidiyor bence yaşam,

her yeni dönem bir öncekinden daha kötü. kötülüğün ahlaksal sorgulamasını tarih üzerinden yapamayız. bunu anlamak için zamanların ruhunu kavramamız gerekmektedir bence.

bunu yapmak için de içimizi, henüz doğmuş gibi taze ve temiz tutmamız gerekir. sezgileri küçümsememeli. mantıkla, kehanete kayan yönü elenmemiş saf düşünce sezgidir.

biraz iyi şiir yazan insanlara, meczupluklarında zorba olmayan kimselere kulak vermeli. teknokratlar ve akademisyenlerce kuşatıldı dünyamız. akademisyenlere çok üzülüyorum,

enformatik bir kabusun içinde yaşıyorlar. o kadar fazla veriye maruz kalıyor ve yaşamla o kadar kirleniyorlar ki, içerisinde oldukları eksikliğin de farkına varamıyorlar.

dünya liberalize oldu iyice. bu iyi mi kötü mü bilmiyorum. bir yanılgımız da şu, özgür düşünmeye yatkınlık gösterdiğimizi zanneden bizim gibi kişilerin. muhalefeti siyaset

üzerinden sağlanabilir bir şey zannediyoruz, yaşamın kötücüllüğünün dile ve eyleme sığmaz derecede şiddetli olduğunu kabul etmek istemiyoruz, onu irademizle, güncel siyaset

üzerinden filan halledebileceğimizi zannediyoruz. siyaset özelinde, dostumuz sandığımız grupların en az düşmanlarımız sandığımız gruplar kadar çiğ bir motivasyonla hareket

ettiğini bilirsek, güncel siyasetin tiksinti verici doğasını kendimizden daha uzakta tutmayı başarabiliriz. bönlüğün liberalize kutsal dünyası, gayri ironik olarak, bütün

fetüsleri ele geçirdi. robotik yeni dünya ufukta bekliyor. bu bir paranoya değil. kötüydü. her şey daha kötü olacak. bu zor gecede sığınıyorum, beni kendine çeken, çok

da tariflemeye çalışmayacağım o şeye. sana sığınıyorum. ruhuma acı veren tüm bu kötülükten beni ve yaşamı kurtar!

Bilinçli Olma Bedbahtlığı*

Ruhumuzu satmayacağız ama acıya da göğüs gereceğiz!

Yere uzanıp dumanlı bir kafayla tavanı seyrederken, arkadaşım Onur
Besicisi, yemini ayıklarken ona neredeyse aşk ilgisiyle bakan bu hazımsız; köşegen koyun, sizlerde de insan olmaya, arzulardaki şişkinliğe dair bir kaygı yaratmıyor mu?**

Aslında yalnızca kendimizden ibaretiz. Dışardaki her unsur, elimizi uzattığımız her şeyin bencilliğimizi tatmin edecek geri dönüşleri olsun istiyoruz. Huzurumu bozan ve oldukça sahtekar olduğunu düşündüğüm bir insan tipi varsa, o da; öyle pek bir şeylerde gözü yokmuş gibi davranıp kendiyle yetindiğini iddia eden kimseler oluyor. Bana kalırsa bu, ihtiyarlık belirtisi bir şey. Kişi, kendiyle filan yetinmemeli, mutlu olmamalı. Mutsuzluğun peşine düşüp hep daha fazlasını istemeli. Çünkü yetinmenin, bir yerde durmanın oldukça muhafazakar bir yanı var. Bir çok yeni tadın tecrübesi.. Dahası zihnin gelişimi engelleniyor. Ne kadar mutsuzluk, ne kadar çile; o kadar kayda değer tecrübe. Elini taşın altına sokmamanın, avuçta akrep gezdirmemenin, dakika başı karar değiştirip alık alık kendinle savaşmamanın; hayatın bir standartı var deyip her şeyle uzlaşmanın sağladığı köle bilinç, zevk sahibi birinin utancından boğazını kesmesine yeter.

Bütün problem açlık korkusu. Bu ilkel korku biçimi tümden yokedilemez, ikinci plana da atılamaz ama yapılan işlerde, hiç değilse biraz risk alınıp; geleceğe dair duyulan korku yabana atılırsa, hedonizmde biraz mesafe katedilir.

Mutsuzluğun da zevkleri vardır. Kazık yemenin, boğazlanmanın, uçurumun kenarında imdat diye bağırmanın, yalan söylemenin, çok istenilmesine rağmen bir türlü ulaşılamamasının, başkasının mutluluğunu bir ömür kıskanmanın ama bir türlü ona erişememenin çok keyifli ve gurur verici zevkleri vardır.

Benim bu tür söylemlerim normal bulunmuyor, anomali veya aşırılık içerdiği düşünülüyor. Ölçüsüz bir insanın, dengesiz bir zihnin toplumsal faydayı aşağılara çekeceği hesap edildiğinden böyle düşünmek itkisi gerçekleştiriliyor. Oysa en teneke kişinin bile, sürekli saman yemekten sıkıldığı bir an olmalı. Kurulmuş bir düzenin şaşmaz uygulayıcısı olmak, tek bir zevk biçimini; tek bir aylaklığı ve tek bir iş biçimini savunmak insanın oldukça karmaşık meseleleri olduğu düşünülürse, mümkün değil. Tüm bu stereotipik veya konservatif insan tasvirleri yani toplumun içinde kalmayı öğütleyen şu sıkıcı mı sıkıcı geleneksel formül, zaten hepimizin kıyısından köşesinden de olsa uzlaşamadığı bir şey.

Olagelenin sadace yabanıl bir hayattan ibaret olduğunu keşfedişim beni her defasında şaşırmıştır. Ergenliğimde yetişkinliğin ve olgunluğun; mesela düzenli bir meslek yaşamının, beraberinde zihinsel de bir gelişme gerektirdiğini varsayıp kendi uyumsuzluğumdan, hamlığımdan çok utanmıştım. Oysa şimdi işlerin böyle olmadığını anlıyorum. Toplumsal çevrelerin, tabakalaşmaların meydana gelmesi, insandaki usanmaz bilinç yükünün hafiflemesi içinmiş. Zaten zihin, ihtiyacı olmadığı kadar biyolojik bakımdan evrilmiş; içine dönen kişi, bu dönüşte biraz ısrarcı olursa kendinden korkmaya; sıkılmaya başlayacaktır. Mistisizmin çöp suyuna bulanmış belirsizlik düşlerinin; içerdeki tanrının filan; çağdaş insanı haddinden fazla gelişmiş, haketmediği miktarca kafatasının içinde bulunan etsel beynin çile ve akreplerinden kurtarmaya yaradığının; bunun biraz ötesinin, dehşet verici bir şey olacağının tespitini yapmak güç değil. 2 bin sene önce yaşamış bir mistik, muhtemelen, şimdikilerden daha “derin anlamlara” sahip değildi. Eskiden akıl yerine imgelem vardı, şimdiyse aklın yükünden kurtulmak için; tabi biraz da renkli pul biriktirmek için mistik yöntemin göz bağlama büyülerine başvuruluyor. 

Yani demem o ki; insan, ne sandığı kadar sıradan ne de zannettiği kadar derin. Bunu keşfetmek korkunç ve iğrenç. Çok yanlış bir oranlama olmayacaktır; bilindik sularda yüzmeyen, zihni ve bedenini genelin rotasından ayıklamış insan sayısı; bir topluluk içinde çok çok az. İnanılmaz az. Milyonda bir, demek bile fazla iyimser olmaktır. Kişilerin huy özelliklerinin birbirini andırması; ortak zevkler filan sizi kandırmasın; bunlar personatif kıyafetler; toplumsal bir sahtekarlığın sürdürülüşü. Ortak davranışlar ve fikirler üzerinden zihnin zevk ve yönelimleri kavranamaz. Bir şeyleri kavramış, farkında olmak bedbahtlığına düşmüş kişiye çeşitli avuntular sunulur:

Sanat. Sanat, dinsel bir çileden farklı değildir. Gerçek endişeleri olan türdense tabii. Ham ise, şova ve sahneye endeksliyse zaten el üstünde tutulur. Bunun sadece buraya has bir şey olduğu da sanılmasın. Ham sanatın yüceltilmesi, niceliğin niteliğe galip gelmesi, evrensel bir budalalıktır yoksa Thomas Bernhard gibiler neden yalnız hissetsin, Batı Avrupa’da, düşünüldüğünde; buradan daha isabetli insanların olduğu yerde yaşıyor bu kişi. Yok, bir algı hatası bu. Budalalık, her kültürün içine sinmesini bilmiş küresel bir aptallık fenomenidir, nereye gitseniz karşınıza çıkacaktır.

Bilinçlilik bedbahtlığına tutulmuş kişiye çocuk kandırıyormuş gibi “sanat” derler. Bununla özgürleşebilirsin. Fakat özgürleşme ve kendini gerçekleştirme, ilkel beynin sınırlarını zorlama; bu tür marjinal istekler, şov ve makyajın ışıltılı dünyasının karşısında çok basiretsiz kalır. Kördür güzelliği görmez, topaldır bir seveni olmaz. Sanat dünyasında ölüsevicilik, kutsallaştırılmış bir fenomendir. Bu, insanın bir türlü terkedemediği tinselci yönünü tahrik eden bir unsur. Bir sanatçı da bir dinsel çileci kadar peygamber soyundandır. Sekülerle muhafazakar ablaklaklığın kavuştuğu elzem nokta burası: birinin sanatı varsa ötekinin de dini var.

İşittiğim en güzel lafı, Tanrılar, Yeni Yaratıklar’ında Morrison etmiştir sanat hakkında, demiştir ki: Sanat, hücre duvarlarımızı süsler. Yani açayım bunun ne anlama geldiğini: ‘’Bizler hücreye tıkılmış kuyruklu birer maymunuz ve sanat, bir teselli olarak bu hücrenin duvarlarını boyalamak gibi ilkel bir edimden öte bir şey değildir.’’ Bu canımı sıkıyor ama canımın sıkılışı, bir noktadan sonra, azgın; çileli bir mutluluğa dönüşüyor.

Sanatsal hokkabazlığın formüllerini hafızladım. Üç dilimlik bir yeteneğiniz varsa, sizler de bir çaput dikebilirsiniz. Bu kolay bir şey. Sadece doğanın sizde bu absürt yeteneği, öteki türdeşlerinize kıyasla, daha fazla uyandırması gerek. Genetik bir aktarım yani. Birlik dilim de, memur gibi çalışmanızla alakalı. Amele gibi, sanat burjuvazisini besleyecek; onların zevklerini sıvazlayacak şekilde çalışacaksınız. Zaten sanatçılar da durumun farkındadırlar, sözgelimi Kieslowski; tüm bu uğraş küçük bir burjuva hayatın kazanılmasından başka bir boka yaramıyor, anlamında bir laf etmiştir. İlgilenen bulabilir. Yani onlar da tutsaklıklarının gayet bilincindeler. Dinin olamayacağı gibi, sanat da bilmek bedbatlığına kapılmış bir zihne asla teselli olamaz. Sadece yeteneğinizi geliştirir, solipsist; tekbenci bir haz yaşar, biraz kurtlarınızla oynarsınız; polen toplamak, biraz takdir edilmek de; eh işte, iş görür ama işe yaramaz.

Sıradanlığın zevkleriyle yetinemeyenlerin başlangıçta yöneldiği ilk duygulardan biri aşktır, doğal bir itki olması bakımından aşk; zevk almayan insanlar için güçlü bir afrodizyaktır. Kieslowski’nin, A Short Film About Love’ında (Aşk Üzerine Kısa Bir Film) dolu olsun boş olsun; dökülsün dökülmesin, süt şişeleriyle bir alıp veremediği var gibidir. Filmde süt, olgunluğun; artık duygularla işi olmaz kaşarlanmışlığın tersine, hala saflığın izleriyle kımıldayan bir ilkgençliği temsil etmekte gibidir, benim algım bu yönde olmuştu ilk seyrettiğimde. Zaman gelir herkes yaş alır, süt şişesi elbet dökülür hatta kırılır. Artık kartlaşmış, eski tazeliği olmayan parmakların tüm yapabileceği, saflığın kusmuk artıklarıyla oyalanmaktan başka ne olabilir!  

 Sıradanlığın zevkleriyle yetinemeyen kişi ne yapacaktır öyleyse? Hep saman yemeye tahammülü olmayan kişi bile bu aynılıktan başka bir aynılığa sığınarak kurtulur. Sürekli aynı kadınla sevişmekten bıkmıştır. Çok marjinal görünse de, kuyuya dalar; boşalamadığı bir gece karşısındaki türdeşinin o kadar da güzel olmadığını farkeder. Spermin süt gibi aktığı bolluk ırmakları kurumuş, dere buz kesmiştir. Gözün, güzellikten sarhoş olduğu o esriklik ikliminde yaşanmıyordur artık. En güzel vajina taçyaprağının bile hamsi gibi açılıp koktuğunun farkedildiği an içerdeki felaket iyice azar. Kadınlar da bu temsili penise uygulasın. Kuirlerse bir karşıtlık kanalıyla aralarına mesafe koyup sanki eriştiklerinde dünya onların olacakmış gibi farzettikleri her ne varsa ona. Ve yeni bir kadın ister. Bulur ve nihai sonuç, ondan da sıkılmaktır. Sıkılmanın nihayeti ise, yalnızca nevrozla genişlemiş kurtlu zihinler iyi bilir ki, ölümden başka bir şey değildir. Bu durumda yaşam, bir bilinç artığıyla, kökeni meçhul bir anlama arzusuyla sürüncemede kaldığı; uzun süren bir can sıkıntısıdır. Sıradan babun bunu asla idrak edemez, işten yeni çıkmıştır ve size tuzunuzun kuru olduğunu söyler; siz de ona işverenine bugün sağ elle mi sol elle mi sakso çektiğini sormak küstahlığına yeltenmek isteseniz de ‘’boş boş konuşma’’ anlamında bir şeyler söyler ve geçiştirirsiniz. Genelde böyle olur.

Hayatın savunulması, aç kalma korkusundandır ve bu herkesin içinde vardır. Bir tutkudan, özgürlük sevdasından filan gelmez yani. Bütün ziynetler eteklerden döküldüğünde ne sanat ne din ne aşk ne doğa kurtarır; en çaresiz anda şayet çelikten bir iradeyle ölüm tercih edilmeyecekse, muhtaç olunan şey, bir somun ekmektir. Ne olduğumuza, ne kadar olduğumuza daha yakından bakalım.

*Cioran’ın andığı, Almanca yazılmış bir kitabın ismidir aynı zamanda. Eserin özgün adı, Bewusstsein als Verhangnis’dir. Peki ben neden resim ve eser isimlerine bu kadar meraklıyım, bahsi geçen kitabın Almanca adını neden özellikle belirtiyorum. Yalnızca zevk. Yabancı dilde bir ifadeyi, eğik olarak yazabilmek özgürlüğü bende tipografik bir tutku doğuruyor sözgelimi. 

** Hayvancağızın karemsi, dikdörtgenimsi olması; bu resimlerin çizildiği dönemlerde yani 1800’ler Avrupa’sının başlarında besi hayvanlarındaki bu tür vücut hatlarının birer statü göstergesini ifade etmesi; sahibi için cakalı bir izlenim bırakacağının düşünülmesinden kaynaklanır. 

Hoşlandığı kadına itirafta bulunamayan genç bir erkeğin monologu

Kafan dumanlı. Esrik dumanın sardığı düşünce ve arzular, derin gölgeli bir ağacın dallarına takılmış. Birinden etkileniyorsun. Suni bir kapılma mı bu, yoksa eyleme döküldüğünde; duyguların aynasında seyredildiğinde, şöyle başından tırnak uçlarına kadar seni titretebilir mi. Bilmiyorsun ki henüz denemedin. Uzak şehirlerin ve eskimemiş, taze bir derinin hayalini kurduğun ilkgençliğin; o flörtöz takılmaların aklına geliyor. Aşka ve cinselliğe dair ikna edici bilgilere sahip olmadığın, sevişme olasılıklarının bile kasıklarını terlettiği; dudağının üstündeki bıyığın tüy gibi göründüğü toyluk zamanların. İşveli bir cümlenin peşine kapılıp park bahçe, alnın havada dolaştığın günler; cehaletin sarhoşluğuyla tatlı tatlı ağzını yalıyordun. O dönemleri özlüyor musun, zira deneyimlerin kafanda kurduğundan pek uzaktı. İşler tahmin ettiğin gibi gitmeyince argonun püsküllerine, hınç ve çekememezlik duygusunun sadizme varan hışımına tutunmuştun. Evet, böyleydi ama ulaşamamanın, paragraflarca düşlemenin, o cahil çocuk cesaretinin erotize bir yanı vardı. Bedenini ilk defa birinin görecek olması, saçlarınla anaç bir ilgiyle oynayacağı, sıcak nefesini boynuna üfleyeceği anların kurgusu; zihnini tatlı tatlı ısıtıyordu. Hoşlandın ama şu gençliğini doksan kuşağında yaşamışlar gibi açılamıyorsun. Korktuğundan ya da çekindiğinden değil. Hayal kırıklığına uğrayacağın türden sıradan bir hayatla, estet olmayan bir yaşam tarzıyla karşılaşmaya tahammülün kalmadığı için. Değmeyecek bir ihtimali kafanda çok büyüttüğüne ikna olup kıçının üstüne çökmen korkusundan.

Kişiler, aşk duyumunun romanlarda, şiirlerde güzel olduğuna; gerçek yaşamın bunu kaldırmayacağına çoktan hükmetmişler. Tamam sen de nitelikli çapkın, yılların erkek güzeli değilsin. Bazı boyunduruklardan henüz kurtulamamış, ergenliğini 15 ay önce sinsi sinsi, ancak terketmiş; toyluğu çok yakında, bir adım geride kalmış birisin ama bu tutku yoksunluğuna kızıyorsun. Aşk diye bir şeyin varolduğunu ve yer yer, cinsellik gibi insanın içini iflah olmaz derecede gıdıklayan şımarık ve yabanıl bir arzuya galip gelebildiğini biliyorsun. Yaşadığın mahallenin sokaklarında kanlı göğsü elinde, küfürler savurarak intikam sözcükleri söyleyen kavgaya aç tipler cirit atarken; ülke berbat bir kültürel dejenerasyonun eşiğinde oyalanırken; senin düşüncelerindeki bu absürt nezakete ne gerek var. Gördüğün bunca felaket, nasıl oluyor da seni hala kaba saba bir insan hurdasına çevirmeye yetmiyor. Yetmiyor mu, ben çoktan o insanım. Hem şu, ucu aşınmış sırtlan dişlerime; kirli dumanlar çekmekten çöl tozları gibi sararmış, dağınık; minesi kireçlenmiş şu hayvansı dişlerime bir bak. Sadece onları seyretmen bile yeter, sadece on beş ayda erik moru hatlarla yaşlanmış şu suratına bir bak. Gözlerin, bir mide bulantısına benzemiyor mu, yalana mecbur hissetmekle ne kadar da renk deformasyonuna uğramışlar, söylediğin her yalan gözündeki bir mimiği birim birim bulandırmış. Çok düşündüğünü, buna değmeyeceğini; çok vakit geçmeden harekete geçmeni söyleyen arkadaşının telaşlı zaman algısının dış dünyanın gerçekliğine yakın olduğunu biliyorsun, hala nasıl da liseli hoş ergenler gibi, ilk itirafların; ilk buluşmaların heyecanını yaşıyorsun. Aslında yaşamıyorsun, yüksek ihtimal kendini kandırıyorsun. En olasılık dışı cinsel tatminin veya aşk duyumunun incecik iğne ucuyla bile uyarılsan, apatik biri gibi hiç kıpırdamazsın. Evvelden beri böyleydin. Sen kendini kandırıyorsun. Şimdi kendi kendine bunları söylediğin gibi bunu ona bir bahaneyle söyleseydin, dinlemeye tenezzül bile etmeyecekti. Üstelik artık lisede değilsin ve artık insanlık, ülke; kaba bir telaşın, yaşam kalitesi düşük ham bir duygusallığın; daha da kötüsü, piramidin en altındayken göçükten kurtulup nasıl hayatta kalacağının hesabını yapıyor.

Aristokrat bir ailenin dandy’si, çocukluğu şatolarda en değme peyzajcılar tarafından yapılmış bahçelerin serin rüzgarında ve gece toplantılarının tılsımıyla geçmiş bir mirasyedi de değilsin ki; ne bu tripler. Sen yaşamı ne zannediyorsun. Sadece dumanlıyken kadınlara bir eceymiş, tanrının en gözde tasarımlarıymış gibi davranıyorsun. Fransız simgecileri bile, kendi afyonlu dönemlerinde bunun bir inci dizme işi, bir şiir yani besbelli bir yalan olduğunu bilirlerdi. Ah şu ilkgençliğinde okuduğun romanlar, ürperen omurlarını izleyene dönmüş, eşelenir gibi giyinen; yarı çıplak kibar fahişelerle dolu bol tasvirli roman sahneleri.. duygu dünyanı sarsmasalardı; bir markete, bir hırdavatçıya girip vasıfsız bir eleman olarak çalışır; ömrünü şimdiki şımartılmış aylaklığına kıyasla daha işe yarar şekillerde yakardın. Kişiler, roman sayfalarının birer fiction olduklarında ısrarcı. Oysa sen yazarlarının yaşamöykülerine hakimsin. Bütün tumturaklı ve değme aşk romanları, yaratıcısının belleğinin ikinci yaşamını sunuyor, bunu çok açık bir biçimde biliyorsun. Takıntılı fakat naif aşklara, bu insanların hayal güçleri tılsımlı bir ayna tutmuş. Zaten bir gerçekliği olan hisler; bir gölge kazanıp yalazlanmış. Hoşlandın ama söyleyemiyorsun. Uzaktan gördüğünde, her gün içinden çıktığı iş hanının önündeki üçüncü sınıf kafeteryanın sinekli masasına oturup döküntü camın ardından, iyiden iyiye ulaşamama hissiyle canın sıkılarak; onun omuzbaşlarını seyrediyorsun. Mevsimden mevsime. Bu bir doksanlar platonik aşkı olsa ve hakkında üç mısra, fena olmayan; serbest nazımla şiir yazsan ve ona atfetsen ikiniz de şöhret kazanırdınız ama sen çıldırdın mı, ne yapıyorsun. Sana yakıştıracakları tek şey röntgenci bir sapık olduğun olacak. Tellerin gerildiği, cinsiyetler arası tutkulu ilgilerin patolojik bulunduğu kaypak bir yüzyıla girildi. Yandaki bisikletçiden, köşedeki notere kadar; çevredeki bir çok insanın radarındasın ve yedi yirmi dört buralarda cirit atışın haliyle şüphe çekiyor. Keşke, önce karnını doyurmayı akıl edebilseydin. Yine de onun patlıcan moruyla, kiremit kızılı arasında gidip gelen; yumuşak bir fıstık yeşili ve firuze mavisiyle kelebek gibi açan saçlarını, hayata cahil bir liseli ergen fevriliğiyle seyretmeyi seviyorsun.

Birisi “işin ne” diye sorarsa yazarım bile diyemiyorsun. Yazan eden biriyim demeye belki cesaret gösteriyorsun. Bu sürat çağında sanki tarihselleşecekmişsin gibi kendine Beatrice araman da, suyunun suyu; homeopatik bir zırvalık artık. Kötü bir sevişme, hurdalık gibi kokma ihtimalin; bütün düşsel olasılıklarını çürük karpuzlu bir çöp suyunun kirinde boğacaktır biliyorsun. Olsun, yalnızca seyret. O asla ulaşılamayacak şeyin iç gıcıklayan zevki. Gerdanına asılı yuvarlakları. Ancak içine sütyen giymediğinde hatları seçiliyor. Memeleri, tam da dilediğin gibi bitkisel bir küçüklüğe sahip. Yaprak gibi bir kumaşın altında ne güzel duruyorlar. Bacaklarını, uyluklarına kadar açık olduğunda seyretmekten daha dokunaklı bir haz alıyorsun. O hafif maskülen adımlarla titreyen hoş yağ dilimleri. Hoşlanıyorsun ama hala taze bir çocukmuşsun gibi hoşlantını dile getiremiyorsun. Belki de bu, bir yazının güzelliğine feda edebileceğin usta işi bir yalan. Tıkanıklık dönemlerinde bataryaları bu formülle işleteceksin. Yine de her şeye rağmen, yeteneksiz bir çapkın olmaktansa; kavuşana kadar yere göğe sığdıramadığı bir yosmayı, ona ilk yakınlaşmasında ilgisinden ayıklayan; frengili bir Baudelaire olmak, seni çok daha cezbediyor. Aynen, hala şu on dokuzuncu yüzyıl fantezilerinden kopamadın. Yine de güçlü duyguların, çiğ bir devirde; bir şeylere göğüs germek anlamını taşıyacağının ve aşkın ömrünün çok kısa olacağının; çünkü tutkuların tecrübe edildikçe mekanize hale gelip sıradanlaşacaklarının bilincindesin.

Yalanlarının maden suyu dilinde eriyor, hiç utanmıyor musun! Neden utanacakmışım. Çünkü yalan söylüyorsun. Hayır, edebiyatın konusu olabilecek güçlü duyguların iyi bir yazı uğruna suistimal edilebileceğini biliyorsun. Belki de kadınları seven basit bir hetero değil, yazı yazmayı seven takıntılı bir nevrotiksin. Ama insanlar bu düşüncelerini bilse, süslü cümlelerle zar attığını; bunun iğrenç olduğunu düşünecekler. Hayır, onlar hislerinde korkak ve kendilerine saygısız kimseler; yanına neredeyse pek az şairin yanaşmaya cesaret edebildiği Kötülük Çiçekleri’nin en sanrılı cümleleri, kadınlara duyulan taşkın arzulara atfen yazıldı, bilmiyor musun. Tüm bu düşüncelerin, bir an gelecek yazıya dökülecek ve insanların tepkilerini gizli gizli takip edeceksin.