Menü Kapat

Yazar: Tartaros

“Şiir benim tanrımdır!”

Kurulmuş Bebek

Bunlardan önce, ah, evet
Bunlardan önce sessiz kalınabilirdi

Saatler boyunca
Ölülerin bakışı gibi sabit bir bakışla
Dalınıp kalınabilirdi bir sigaranın dumanında
Dalınıp kalınabilirdi bir fincanın şeklinde
Halıdaki renksiz bir çiçekte
Duvardaki belli belirsiz bir çizgide
Kuru el ayalarıyla
Perde bir tarafa çekilebilirdi ve görülebilirdi
Sokaktaki yağmurun hızla yağdığı
Renkli, küçük uçurtmasıyla bir çocuğun
Ayakta durduğu, bir kemerin altında
Eski bir at arabasının boş meydanı
Aceleyle, hayhuylar arasında terk ettiği

Devamlı aynı yerde kalınabilirdi
Perdenin yanında, ama kör, ama sağır

Bağırılabilirdi
Gayet yabancı bir sesle, gayet yabancı bir sesle
“Seni seviyorum”
Güçlü bir adamın kollarında
Güzel ve sağlam bir nesne olunabilirdi

Deriden yapılmış sofra gibi bir vücutla
Sert ve iri göğüslerle
Bir sarhoşun, bir delinin, bir berduşun yatağında
Bir aşkın temizliği kirletilebilirdi

Zekayla aşağılanabilirdi
Hayret verici tüm bulmacalar
Sadece bulmaca çözülebilirdi
Sadece saçma bir cevap bulunarak hoşnut olunabilirdi
Saçma bir cevap, evet, beş veya altı harflik

Bir ömür oturulabilirdi
Öne düşmüş bir başla
Soğuk bir mezarın ayakucunda
Meçhul bir Tanrı görülebilirdi
Zayıf bir inanç birkaç kuruşla bulunabilirdi
Mescidin odaları çürütülebilirdi
“Ziyaretname” okuyan yaşlı adamın yaptığı gibi

Sıfır misali; toplamadaki, çarpmadaki, çıkarmadaki
Sonuç daima aynı olunabilirdi
Gözlerim kahrının kozasında
Yıpranmış bir ayakkabının renksiz tokası sanılabilirdi
Su gibi kendinin derinliklerinde kurutulabilirdi

Bir anın güzelliği, utançla
Şipşak çekilmiş gülünç bir siyah beyaz bir fotoğraf gibi
Sandığın diplerinde saklanabilirdi

Bir günün boş kalmış çerçevesinde
Bir mahkum veya bir mağlubun ya da bir idamlığın resmi asılabilirdi

Posterlerle duvardaki çatlaklar kapatılabilirdi
Daha uyduruk resimler katılabilirdi

Böylece kurulmuş bebekler olunabilirdi
Kendi dünyalarının camdan gözleriyle görebilirlerdi

Bezden bir kutuda
Saman doldurulmuş bir bedenle
Senelerce danteller ve pullarla iç içe uyunabilirdi
Her bir elin anlamsız sıkışıyla
Sebepsiz bağırılabilir ve denebilirdi
“Ah, çok memnun oldum.”

FURUĞ FERRUHZAD

Umut Devrimi

Umut etmek nedir? Çoğu kişinin sandığı gibi, dileklere ve isteklere sahip olmak mıdır? Böyle olsaydı, daha çok ve daha iyi otomobil isteyen, daha iyi ev, daha çok araç-gereç isteyenler, umutlu insanlar olacaklardı. Ama değiller; bunlar umutlu insanlar değil, daha çok tüketimde bulunmaya düşkün kişilerdir. Umudun nesnesi bir şey değil de, daha dolu bir yaşam sürmek, daha büyük bir canlılık içinde bulunmak, o sonsuz sıkkınlıktan kurtulmak olduğunda, ya da dinbilimsel açıdan bakarsak günahlardan arınma, ya da siyasal açıdan devrime kavuşmak olduğunda mı gerçek anlamda umut etmiş oluyoruz? Evet, aslında bu türden beklentiler, umut etmek anlamını taşıyabilir, ama beklentilerde edilgenlik varsa ve umut, el-etek çekmenin, teslimiyetçiliğin bir bahanesi oluyor, yalnızca bir ideoloji haline gelinceye dek “beklemek” şeklinde kendini gösteriyorsa, umut etmekten söz edilemez.

[…]

Egemen olan ekonomi ilkesi, daha çok, daha çok üretmekse, tüketici, daha çok, daha çok istemeye — yani tüketmeye — hazır hale getirilmelidir. Sanayi, tüketicinin daha, daha çok meta almak için kendiliğinden istek duymasına umut bağlamaz. Modası geçme denen şeyi ortaya atıp kaçınılmaz kılarak, çoğu kez eskileri çok daha uzun süre dayanacakken, tüketiciyi yeni meta almaya zorlar. Ürünlerin, giysilerin, dayanıklı eşyanın hatta yiyeceğin bile şekillerinde değişiklik yaparak, kişiyi, ruhsal olarak gereksinmesi olabileceğinden ya da istediğinden fazlasını almaya zorlar. Ancak sanayi, üretimi artırmak ihtiyacındadır ve bu ihtiyacı tüketicinin istek ve gereksinmelerine güvenerek değil, büyük ölçüde tüketicinin ne istediğine karar verme hakkına büyük bir saldırı olan reklama güvenerek belirlemiştir.

Bu örgütlenme biçiminin insan üzerindeki etkisi nedir? İnsanı, makinenin bizzat kendi düzenek ve talepleri tarafından yönetilen bir uzantısı durumuna indirger. Onu, tek amacı daha fazla şeye sahip olmak ve daha fazla şey kullanmak olan bir Homo consumens’e, salt tüketiciye dönüştürür. Bu toplum pek çok yararsız şey üretmektedir, aynı ölçüde de pek çok yararsız insan üretmektedir.

İnsan, bir üretim makinesinin çarkının bir dişlisi olarak artık insan olmaktan çıkar, “şey” haline gelir. Vaktini, ilgisini çekmeyen insanlarla, ilgisini çekmeyen işler yapmak, ilgisini çekmeyen, onu ilgilendirmeyen şeyler üretmekle geçirir; üretim yapmadığı süre içindeyse tüketmektedir. Sonsuza dek emmek üzere ağzı sürekli açık duran, hiçbir çaba harcamaksızın, hiçbir içsel etkinlikte bulunmaksızın sıkıntı giderici (ve sıkıntı üretici) sanayinin ona zorla kabul ettirdiği şeyleri —sigara, içki, sinema, spor, konferans— yalnızca bütçesinin elverdiği ölçüyle sınırlı olmak üzere yutmaktadır. Ama sıkıntı giderme sanayisi yani, yararsız şey satma sanayisi, otomobil sanayisi, sinema, televizyon sanayileri vd., yalnız ve yalnız, sıkıntının bilinçli hale gelmesini önlemede başarılı olabilirler. Hatta, tuzlu bir içecek nasıl susuzluğu artırırsa, bunlar da aynı şekilde sıkkınlığı artırırlar. Ama bilinçsiz de olsa, sıkıntı, sıkıntı olarak kalır.

Günümüz sanayi toplumundaki insanın edilginliği, onun en belirleyici özelliklerinden ve hastalığını dile getiren ögelerden biridir. Bu insan almaktadır, yemektedir, doyurulmak istemektedir, ama hareket etmez, kendiliğinden bir iş başlatmaz, yani yediklerini hazmetmez. Kendisine kalıt kalan şeyleri, üretici bir şekilde yeniden kazanmaz, onu yığar ya da tüketir. Ruh çöküntüsüne uğramış kişilerde daha ağır şekline rastladığımız durumdan pek farklı olmayan bir ağır dizgesel sakatlık vardır bu insanlarda. İnsanın edilginliği, “yabancılaşma hastalığı belirtisi” diyebileceğimiz bir hastalık belirtileri toplamı arasında yalnızca bir belirtidir. Kişi edilgin olduğundan, kendisi ile dünya arasında etkin bir ilişki kurmaz, etkin dünyanın bir parçası olarak görmez kendini, bu nedenle, kendi tapanlarına ve taleplerine boyun eğmek zorunda kalır. Dolayısıyla, kendini güçsüz, yalnız ve kaygılı hisseder. Bütünsellik ya da kimlik duygusu pek azdır. Dayanılmaz kaygıdan sakınmanın tek yolu, sürüye uymaktır ona göre ancak bu çevreye uyma bile her zaman bu kaygıyı gidermez.

Erich Fromm – Umut Devrimi

Renklerin İçinde

Sanatın en önemli işlevi düşündürmek ve bilinçlendirmektir. Eğlendirir, oyalarken bunu yapar. Sanat ürünleri topluma, halk kitlelerine yöneldiği oranda kitlelerin bilinçlenmesine, toplumsal gerçeklerin daha iyi anlaşılmasına neden olur. Kişiyi yetiştiren, yönlendiren, değiştiren ve yetkin hale getiren işlevleriyle ve içinde taşıdığı anti-sav konumu ile de eleştirel bakış kazandırır ona sanat. Az gelişmiş toplumlarda sanatın toplumsal işlevi daha da önem kazanır; çünkü sanat bir aydınlatma, bir bilinçlendirme ve çok etkili bir eğitim aracıdır.

Sanat içinde taşıdığı aykırı düşüncelerle, karşıt konumu ile insanları, içinde bulundukları durumları, sahip oldukları düşünceleri, yaşama biçimlerini. dünya görüşlerini ve ideolojik yaklaşımlarını irdeler, sorgular ve dinamik yapısıyla değişime olan yatkınlığı ile toplumlara gelişmeye giden yolları açar.

“…”

Sanat eleştirel yaklaşımından ötürü totaliter rejimlerde yöneticilere sevimsiz gelir. Halkın bilinçlenmesinden, uyanmasından rahatsız olan egemen güçler, karanlık güçler sanatı aşağılamaya, uğraşanları da bezdirmeye çalışırlar. Çünkü kitleleri düşündüren uyandıran, eleştirel bakış, zengin perspektifler kazandıran sanat, baskıcı egemen güçlerin en korkulu rüyasıdır. Bu yüzden dünyanın her yerinde ve her zaman yönetimi ele geçirmek isteyen egemen kişi ve zümrelerin ilk girişimi, entelektüel insanları ve sanat adamlarını devre dışı bırakmak olmuştur.

Prof. Dr. Yılmaz ÖZBEK

Sanat denen evrensel kurumun üretken bir üyesi; içinde taşıdığı aykırı düşüncelerle yaşama biçimlerini, gündelik yaşamı, nesneleri ve insanları birer sanat eserine dönüştüren 25 yaşındaki ressam ve fotoğraf sanatçısı Alexa Meade.

Gerçek yaşamın kanvasa aktarılmasından ziyade renkleri yaşamın gerçek unsurları üzerinde tatbik eden sanatçı, çalışmalarıyla gerçeklik algımızı kuvvetli bir şekilde sarsmaktadır.

Gerçeklik algımızla oynayan ve gerçeği kavrama şeklimize katkı yapmak adına kısa bir film hazırlayan sanatçı, çektiği bu filmle; canlılar içinde kendi türüne belki de en büyük zararı veren biz insanoğlunun, kendisi gibi olmayan her türlü canlıya uyguladığı psikolojik ve fiziksel şiddete, ayrımcılığa ve dışlanmışlığa dikkat çekmeye çalışmıştır.

Farmakologlar tarafından beynimizin nefret bölümünü kontrol altına alacak ve baskılayarak bu dürtüyü durduracak bir ilaç çıkarılana kadar(!) toplumsal işbirliği ve bilinçlenme ile önlememiz gereken bu durum için hazırlanan kısa filmi sunar, iyi seyirler dilerim…

Alexa Meade
Aalexa Meade – Flickr

Cinsiyet Hiyerarşisi

Tarihte farklı toplumlar farklı hayali hiyerarşiler benimsediler. Günümüzde Amerikalılar için çok önemli olan ırk, söz gelimi ortaçağdaki Müslümanlar için görece önemsizdi. Kast, ortaçağda Hindistan’da bir ölüm kalım meselesiyken, modern Avrupa’da söz konusu bile değildir. Neredeyse bilinen tüm insan toplumlarının hepsinde önemli bir yere sahip olan ise cinsiyet hiyerarşisidir. İnsanlar her yerde kendilerini erkekler ve kadınlar olarak ayırdılar ve neredeyse her yerde erkekler daha iyi durumdaydı, en azından Tarım Devrimi’nden bu yana.

MÖ 1200’lerden kalma en eski Çin yazılarından bazıları kehanet için kullanılan kemiklerdir. Bunlardan birinin üstüne şu soru kazınmıştır: “Hao Hanım’ın doğumu şanslı olacak mı?” Cevap şöyledir: “Eğer çocuk ding bir günde doğarsa şanslı, geng bir günde doğarsa çok şanslı olacaktır.” Buna karşılık, Hao Hanım jiayin bir günde doğum yapacaktır. “Üç hafta ve bir gün sonra, jiayin gününde çocuk doğdu. Şanssızlık. Bir kızdı.”

Komünist Çin Halk Cumhuriyeti’nin “tek çocuk” politikasını devreye soktuğu üç bin yıl sonra bile, hâlâ pek çok Çinli aile bir kız çocuk sahibi olmaya şanssızlık olarak bakıyordu. Ebeveynler zaman zaman yeni doğan kız çocuklarını terk ediyor veya öldürüyordu, böylelikle tekrar erkek çocuk sahibi olma ihtimallerini canlı tutuyorlardı.

Çoğu toplumda kadınlar erkeğin malıydı, genellikle de babalarının, kocalarının ve erkek kardeşlerinin. Çoğu yasal sistemde, tecavüz mülkiyet hakkının ihlali olarak değerlendirilirdi. Başka bir deyişle, kurban tecavüze uğrayan kadın değil, ona sahip olan erkekti. Durum bu olunca yasal çözüm de mülkiyetin el değiştirmesi oluyordu. Tecavüzcü, kadının babasına veya erkek kardeşine parasını ödeyerek kadının mülkiyetini kendi üzerine alıyordu. Eski Ahit şöyle buyurur: “Bir adam nişanlı olmayan bir bakireyle karşılaşır, onu ele geçirip onunla yatarsa ve bu kişiler bulunursa, kadınla yatan adam kadının babasına 50 şekel değerinde gümüş vermelidir, böylelikle kadın onun karısı olur.” (Deuteronomu, 22:28-29). Eski İbraniler bunu mantıklı bir düzenleme olarak görüyordu.

Hiçbir erkeğe ait olmayan bir kadına tecavüz etmekse kesinlikle suç olarak görülmüyordu, tıpkı kalabalık bir sokakta yere düşen parayı almanın hırsızlık olarak görülmediği gibi. Eğer bir adam kendi karısına tecavüz ederse, bu zaten suç değildi. Hatta bir kocanın karısına tecavüz edebilmesi fikri bir oksimorondu, çünkü koca olmak kadının cinselliği üzerinde tamamen kontrol sahibi olmak anlamına geliyordu. Bir kocanın karısına “tecavüz ettiğini” söylemek, adeta birinin kendi cüzdanını çaldığını söylemek kadar mantıksızdı. Bu yaklaşım antik Ortadoğu’yla sınırlı değildir; 2006 itibariyle dünyada hâlâ 53 ülkede kocalar karılarına tecavüz etmekle suçlanamıyordu. Almanya’da tecavüz yasaları henüz 1997’de yeniden düzenlenerek evlilik içi tecavüz için yasal bir kategori oluşturuldu.

Yuval Noah Harari – Hayvanlardan Tanrılara Sapiens

Hayal Et!

Doğduk ve henüz hayal gücü olan birer tehdit olarak dünyaya geldik. Çocuk olmanın bile başlı başına bir mutluluk kaynağı olduğu, hatta yaşamın, kız çocuklarının saçlarından yapıldığı, hayal etmenin tüm dünyayı değiştirebileceği bir çağ idi. Çünkü hayal gücü bu dünyayı değiştirebilirdi! Çocuk işçiliğini engelleyebilir, geliri eşit bölüştürebilir, gündüzleri sömürülmeyi; geceleri aç yatmayı önleyebilirdi.

Belirli şeyler karşılığında belirli meblağları ödemeyi taahhüt eden ebeveynlerimizin evlerinde büyütüldük. Çitlerle çevrilen araziler, karşılığı faiz olan borçlar bizim geleceğimiz için alınmıştı. Anladıkça sıkıcı olmaya başlıyordu yaşam! Bir düzeni farkında olmadan yaşatan ve muhafaza eden bireylerin -ecek -acak kipleriyle süslediği zaman diliminin nesnesi olarak çağa evriliyor, pamuk şekerin masumiyetini kaybediyorduk.

İnsanlar dünyanın düzenli ve güvenli bir yer olması için yıllarca çalıştılar. Ama hiç kimse bunun ne kadar sıkıcı olabileceğinin farkında değildi. Bütün dünyanın parsellendiğini, hız limitleri konduğunu, bölümlere ayrıldığını, vergilendirildiğini ve düzenlendiğini, bütün insanların sınavlardan geçirildiğini, fişlendiğini, nerede oturduğunun, ne yaptığının kaydının tutulduğunu düşünün. Hiç kimseye macera yaşayacak bir alan kalmadı, satın alınabilenler hariç. Lunaparka gitmek gibi. Film izlemek gibi. Ama bunlar yine de sahte heyecanlardı. Dinozorların çocukları yemeyeceğini bilirsiniz. Büyük bir sahte afetin olma şansı bile oy çoğunluğuyla ortadan kaldırıldı. Gerçek afet veya risk ihtimali olmadığından, gerçek kurtuluş şansı da ortadan kalkmış oldu. Gerçek mutluluk yok. Gerçek heyecan yok. Eğlence, keşif, buluş yok.   –  Chuck Palahniuk

Büyüdük… Sistemin, uyanık olduğumuz her dakika, dikkatimizi başka yerlere çekmekle meşgul olduğu, tamamen zapt olduğumuzdan emin olmak istediği zamanlarda; önceleri güçlü ve sihirli bir sese sahip olan hatıraların, bir yaştan sonra iyi ya da kötü fark etmeksizin, sahiplerine acı verdiği çağları gördük. Artık neyi, nasıl, ne kadar tüketeceğimizi öğrenirken, sokağın karşısına geçmek istediğimizde; güvendiğimiz insanların ellerine ihtiyaç duymadığımız zamanlardı. Kitlesel tüketim için kitlesel olarak dizayn edildik!

Kamusaldık; diğerimizin kapısının önünü de süpürürken, ruhumuzun ana karasından koparılıp, başkalarının “anamal”ını artırmak için yeniden örgütlendirildik; bir sistemin sürekliliği için hazırda tutulan yedek ordunun “tükenmez” kalemiydik…

Karşılık beklemeden, yalnızca yapmış olmaktan keyif aldığımız ve kendimizi iyi hissettiğimiz iyilikler vardı; “fayda”yı öğrendik… Çöldü “fayda”, ve biz, faydadan yapılma bir çölde, kendi çölümüzü bekleyen bir çadıra dönüştük.

Yaşlandık… Biz, derin bilginin ve büyünün gömülü hazinelerini işaret eden sonsuz bir varlık; biz, ormanın, bereketin ve derinliğin ruhuyduk. Yaradılışa ihanet ettik, özümüzü sakladık, yabancılaştık ve kaybettik! Saklı kayıplar gibi aramızda ama görünmeden yaşamak zorunda bırakılmış insanlar haline getirildik.

Bu hayatı ve mekaniğini duyumsamamızı sağlayan; sanatı, sanatçıyı ve eserlerini yaktık, tüm yaşamın işleyişine mana katan duyguyu yok ettik (Film önerisi: Equilibrium, Fahrenhayt 451), robotize olmuş toplumlara dönüştürüldük (Prozac Nation).

Ölüyoruz; o yoldaki biziz ve bir mesafeyi kaplıyoruz. Haz için hızlanıyor ve süreksiz mutlu oluyoruz. Yapraklarında geçmişin adları yazmayan unutuş ağacının tohumları zihnimize ekilirken; dokunuşun adını unutuyor, gecenin adını unutuyor, kelimeleri unutuyor ve insan olmayı unutuyoruz. Şimdi o ağacın gölgesinde kendi gölgemizi bekliyoruz.

Biz televizyon izleyerek, milyonerler, sinema tanrıları, rock yıldızları olacağımıza inanarak büyüdük ama olamayacağız…Hepimiz heba oluyoruz…Bütün bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor ya da beyaz yakalı köle olmuş…Reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşindeyiz…Nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor, gereksiz şeyler alıyoruz… Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız…Bir amacımız yok; ne büyük savaş ne de büyük bir buhran yaşadık…Bizim savaşımız ruhani savaş… Ve bunalımımız kendi hayatlarımız…   –   Chuck Palahniuk 

Bildiğimiz tüm insanların ortak çabası olan bizler; ancak hayal gücümüz tükendiğinde “dünya” için bir tehdit olmayacağız. O zamana kadar; daha yeşil bir gezegenin, adil ve eşit olan herhangi bir yerinde, aç kalan kimsenin olmadığı bir sokağında, herkese eşit yağan yağmur damlalarının altında, gökyüzünün saçlarımıza değmesini hayal edeceğiz…

Hayatım sıkıcı ve değersiz olabilir ama en azından benim hayatım; fabrikada üretilmiş, ikinci el, kalitesiz bir hayat değil. – Chuck Palahniuk

bitmeyen yürüyüş

Irkçılık en büyük zararını zencilere, özellikle zenci kölelere vermiştir. John Hawkins adında bir İngiliz’in sahip olduğu ilk köle gemisi. 1562’de Amerika sularına girmiştir. Ancak, köle ticaretinin, şeker kamışı plantasyonlarının yaygınlaştığı 1630’lardan sonra yoğunlaştığını görüyoruz. Köle ticaretinin yoğunlaşması, yoğun bir kokuyu da birliğinde getirmiştir. Gerçekten, o tarihlerde bir köle gemisinin okyanusu geçmekte olduğu, rüzgârın getirdiği kokuyla, daha gemi ufukta görünmeden, yüzlerce millik uzaklıktan anlaşılabiliyordu. Çünkü gemiye, olabildiğince çok “mal” yüklemek için, ellerinden ve ayaklarından birbirlerine zincirlenerek balık istifi gibi dizilen zenciler, bir ay kadar süren bu yolculuk boyunca, ağızlarına akıtılan çorba ile orada besleniyor ve yediklerini içtiklerini üstten ve alttan, orada çıkarıyorlardı. Kimbilir, zencilerin kötü koktukları önyargısı belki bu “gerçeğe” dayanarak doğmuştu. Zencilerden böylesine tiksinen Beyazların, durmadan gemiler dolusu zenciyi Amerika’ya getirmeleri anlaşılır şey değil doğrusu. 1562’den köleliğin kaldırıldığı tarih olan 1863’e dek, zenci kölelerin çektiklerini. Tanrı dışında hemen herkes bildiği için geçiyorum. Zenci köleliği, 1863’te, artık zencilerin de insan, üstelik öteki insanlara eşit değerde insan oldukları düşünülmeye başlandığı için kaldırılmadı. Böyle bir nedenle kaldırılmadığını, köleliğin kaldırılması yolunda, siyasal düzeyde verilen savaşı yürüten Lincoln’un, 1858 tarihinde yazdığı bir mektubundaki şu satırlardan biliyoruz: ‘Beyazlarla zenciler arasında fizik farkların, toplumsal, siyasal eşitlik içinde birlikte yaşamalarına olanak vermeyeceğine inanıyorum.” Gerçekten, köleliğin kaldırılmasının asıl nedeni, sanayileşen Kuzey’in “özgür emek” gereksinimiydi.

Alaeddin Şenel – Irk ve Irkçılık Düşüncesi

Atalarının maruz kaldığı tüm bu muamelelere rağmen, farklı olanın ötekileştirildiği bir toplumda “farklı” olduğu için başarı elde etmiş, “normallerin” takdirini kazanmış ve insanlar arası ilişkilerin biyolojik temellerle yapılandırılabileceği yanıltmacasına dayanan antisosyal davranış kalıbını yıkıp geçmiş bir insan; 29 Ağustos 1958 tarihinde Indiana’da dokuz çocuklu bir ailenin yedinci çocuğu olarak dünyaya gelen Michael Joseph Jackson.

Devam

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.