Yazar: suda balik

Bitches Brew

1950’lerin başından itibaren cazı kitlelere “Cool” kılan adamın sıkıştığı kalıpları tamamen kırdığı albümdür bu. Miles Davis’in 1959’da Kind Of Blue albümü ile başladığı, iyi müzisyenlerin notaya ihtiyacı yoktur anlayışının kırılma noktasıdır. 30 Mart 1970’te New York’ta günyüzü gören albüm bugün elli yaşını devirdi.

Kaotik yapısı ile günümüzün tema müziği olabilecek bu albümü. Jean Paul Sartre 20.yy’lı en iyi tanımlayan sanat eseri olarak tanımlamış. Bir şekilde içine girebilirseniz huzur da bulabilirsiniz öfke de. Sağlıcakla.

Sinema, Listeler ve Seçme Üzerine | 2010 – 19

Filmleri sinefil anlayışla izleyen herkesin yolu dergilerden ve dolayısıyla listelerden geçer. Kişisel olarak filmlere ilk sistematik yaklaşımım da 90’ların en iyi filmleri listeleri ile olmuştur. Bu bağlamda özellikle sevdiğim eleştirmenlerin insanların yıl/on yıl listelerini merakla beklerim. Zira filmlere ulaşımın kısıtlı olduğu geçmişte önemli referans kaynakları idiler benim için.

Elbette artık öyle değil. Filmografiler, diskografiler bir tıkla elimizin altında ancak ana akımın dayatmalarını ve manipülasyonlarını kırmak geçmişten çok daha zor. Netflix’in, Spotify’ın güvenli sularında yüzmek çoğu insana üzücü şekilde yeterli gelmekte. Instagram’ın, Youtube’un, 22 / 45 dakikalık dizilerin kondüsyonumuzu ciddi şekilde düşürdüğü de aşikar. İnsanlar özellikle auteur gelenekten gelen insanların filmlerine iyice tahammül edemez oldular. Topu taca atmayayım… Olduk.

Ama öyle filmlerle karşılaşıyor ki insan sinemanın kabiliyetini, hissiyatını tekrar hatırlıyor. 2019 Cannes Film Festivali Altın Palmiye ödüllü Parazit’i izleyince hissettim en son bu hisleri ve son on yılda bana bu bağlanmayı sağlamış olan 10 filmi listelemek istedim. Bu hissiyat size de tanıdık geliyorsa eğer listelerinizi yorum olarak eklemenizi bekliyorum. Anlamlı bir sayıya ulaşırsa Etilen Sosyete’nin zararlı neşriyatları arasında yer verir. Toplumun sosyolojisini ne kadar yakaladığımızı veya ıskaladığımızı örneklerle irdeleriz.

Marvelsiz günler dileğiyle.

En İyi 10 Film |2010 – 19|

  1. Muhteşem Güzellik (La Grande Bellezza, 2013)| Paolo Sorrentino
  2. Bir Ayrılık (Jodaeiye Nader az Simin, 2011)| Asghar Farhadi
  3. Parazit (Gisaengchung, 2019)| Bong Joon Ho
  4. Toni Erdmann (2016)| Maren Ade
  5. Bir Zamanlar Anadoluda (2011)| Nuri Bilge Ceylan
  6. Peşimdeki Şeytan (It Follows, 2014)| David Robert Mitchell
  7. Şüphe (Beoning, 2018)| Chang-dong Lee
  8. Sen Şarkılarını Söyle (Inside Llewyn Davis, 2013)| Joel & Ethan Coen
  9. Beni Adınla Çağır (Call Me by Your Name, 2017)| Luca Guadagnino
  10. Sieranevada (2016)| Cristi Puiu

Omni

Atlanta’lı ünlü grup Deerhunter yakın zamanda ülkemizi ziyaret edecek. (22-23 Kasım 2019 @Babylon) Özünde karanlık bir post-punk olarak Deerhunter’ın Microcastle/Wierd Era Continued albümlerindeki öfkesinin pasif agresif bir iyimserliğe dönüşmüş olması beni biraz yaralamıyor değil.
Yüreğimi ferahlatan yegane şey ise eski Deerhunter gitaristi Frankie Broyles’in öncülüğünde bir araya gelen ve kafamdaki nostaljik lo-fi punk tınılarını müthiş bir şekilde harmanlayan olağanüstü bir topluluk, Omni.

Yaratıcı tınılar kaçınılmaz olarak fikir ayrılıkları ile ortaya çıkıyor.

Grubun dumanı üstünde yeni konsept albümü 32 dakikalık “Networker” yine beni derinden yakalamayı başardı. Kişisel bir şey ama sanırım aynı hızda yaşlandığım gruplardan. Çevrimiçi-dışı linkleri bırakıyorum aşağıya. İyi dinlemeler herkese.

Mediafire , Spotify, Tidal

Rüştü #2 – Cristi Puiu

Kişisel bir eleştiri ile başlayayım kendi adıma. Yeraltında konumlanan bir yapının elemanı olarak insan bazen kendisini kalıplara sıkıştırıyor. Az olanı, azınlıkta kalanı koruyup kollama iç güdüsü geliştiriyor. Sinema üzerine yazarken kadın yönetmenlerden sıyıramamışım kendimi. Rüştünün ikinci payesini bir erkeğe vermek anlamlı geldi. (Red Pill’ci değilim feministler sakin olsun.)

Öne çıkarmak istediğim yönetmen, Cristi Puiu. Çavuşesku’dan sadece 20 yıl sonra, kendisinin öncülük ettiği “Yeni Dalga” olarak adlandırılan Romanya sinema akımın geldiği yeri takdir etmemek imkansız. Lakin gelişmiş batılı ülkeler Avrupa’nın doğu bloğunu incelerken dahi oryantalist olmadan duramıyorlar. Yönetmenimiz de filmlerinde eleştirmenlerce sürekli olarak okunmaya çalışılan baskın sistem eleştirisini duymaktan sıkılmış. En çok bilen, en akıllı siz olmayın diyor bizlere. Yaşlı adamların kendi hataları ile de ölebileceğini de hatırlatıyor.

Metaforlar ve kurmaca üzerine söylediklerine de dikkat kesilelim derim. Filmleri anlama anlayışımızı kalıplardan çıkarabilecek cümleler var.

Rastgele Balthazar filmindeki eşek bir metafor mudur?

Hayır. Eğer eşeğin bir metafor olduğunu düşünüyorsanız, bana göre tembel birisiniz. Evinizde bir nesneyi kaybettiğinizi düşünelim. Genellikle hiç olmayacağını düşündüğü bir yerde bulursunuz. Neden? Çünkü aramayı bırakmıştınız. Metafor olarak bir şeyi tanımladığımızda onu farklı bir bakış açısı ile sorgulamayı bırakıyoruz. Bresson’un filmindeki eşek derin bir düşüncenin ürünüdür. Lakin açığa çıkmaktan, görünmekten başka bir seçeneği de yoktur. Bir şeye metafor demek isteniyorsa bu uzun süreli bir yansımanın ürünü olmalı ve farklı bir şekilde söylenmesi mümkün olmamalı. Yani esasen Bresson bir metafor arayışı içerisinde değildi. Baskın bir ifade isteği vardı ama metafor olarak değil. Bu sebeple metaforların mantıksal bir şekilde yaratılmasının mümkün olmadığını düşünüyorum.

https://eefb.org/interviews/on-romania-its-cinema-and-his-own-work/

Kurmaca hayatımızın her anında var. 1989 yılında komünizmin çöküşünü yaşadım. Çavuşesku’yu 25 Aralık’ta öldürdük. 24’ünde veya 26’sında da öldürebilirdik. Kurmacaya o kadar sıkı sıkıya bağlıyız ki onu noel günü öldürmek zorundaydık.

https://eefb.org/interviews/on-romania-its-cinema-and-his-own-work/

Anahtar Film: Moartea domnului Lãzãrescu (2005)
Başyapıt: Sieranevada (2016)

Rüştü #1 – Joanna Hogg

Hollywood’un son yıllarda başlattığı yüzeysel günah çıkarma (arınma) denemeleri tüm dünyada küçük de olsa anlamlı değişimlere ilerlemelere yol açabiliyor. Yetenekleri üzerinden değerlendirmeksizin babasının kızı (Sofia Coppola) veya yenge (Kathryn Bigelow) kontenjanı dışında kadın yönetmenlere de kendi sinemasını özgürce yapma şansı sunulabiyor. Jane Campion, Chantal Akerman, Agnes Varda gibi insanların da çabaları ile Kelly Reichardt, Claire Denis, Chloe Zhao, Debra Granik, Anahita Ghazvinizadeh, Joanna Hogg, Lynne Ramsay, Greta Gerwig ve Maren Ade gibi kadın yönetmenler ciddi bir bütçe ve temsil şansı bulabilir hale geldiler.

Kişisel arşiv denemem olarak kendimce “en az üç” kayda değer film yapmış olduğunu düşündüğüm isimlere “rüştü” payesi veriyorum. Bu minvalde eleğimden geçen 800’ü aşkın yönetmenden henüz kitlesini bulamamış olanlarını buradan duyurmayı düşünüyorum. Başlangıç filmi olarak bir “anahtar” film ve ayırabilirsem başyapıt filmi önerimi de ekleyerek yönetmen sinemasını biyografik olarak izleme niyeti olan sinefil ruhlara seslenme niyetindeyim.

Bu güruh içinde bahsetmek istediğim ilk isim: Joanna Hogg. Stüdyo veya bağımsız fark etmeksizin özellikle başrol kadınları bir melodram kaynağı olarak kullanan yapının aksine Joanna Hogg kadınları yoğun varoluşsal dramaları sukunetle karşılamakta ustalar. Tilda Swinton’lu The Souvenir (Part One) ile izleyici-eleştirmen kitleyi yakalayan Hogg’u izlemeye başlamanın tam sırası bence. Yemek masasında, koltukta vuku bulan gerçek diyaloglar yazabilen bu kadın elbette ki herkese göre değil ancak anahtar filmimizi sevecekler için eşsiz bir anlayış içerdiğini söyleyebilirim.

Değerini bilelim.

Anahtar film: Archipelago (2010)

Replika

Hal Hartley gibi Amerikan bağımsızlarının tekrarlı mizahını sevdiğim gibi, müzikte de bir düzen eşliğinde ilerleyen matematiksel yapıların bende ayrı bir yeri var. Orta ve Batı Avrupa ülkerinin öncülüğünde yükselen bu anlayış günümüzde ilginç şekilde uzak doğu menşeili olarak ses yükseltiyor.

Özellikle Japon grupların başını çektiği math ve post esintili gruplar arasında bir Çinli grup kendi adıma öne çıktı. Topluluk, ülkemizin en nev-i şahsına münhasır gruplarından biri olan Replikas’ı, bir komedi klişesi şeklinde, adeta kopyalamış. Müzik yazılarımda sıklıkla eleştirdiğim globalleşen dünyada yerel tınıların sömürülmesi hususunda bir zirve olabilir. Ancak görmezden gelemeyeceğim kadar başarılılar. Kişisel takıntılarımın en büyüğü olabililecek, bir zamanlar Village Voice tarafından “dünyadaki en iyi saykedelik rock topluluğu” payesi ile taçlandırılmış Replikas’a aşina olanlar bahsettiğim sömürüyü direkt olarak hissedeceklerdir.

Replikas’ı benim kadar özleyen varsa ilaç olsun kederine diyerek, tüm “dada” kardeşlerime sunuyorum. İyi dinlemeler.

Chui Wan – Chui Wan (2015)