Yazar: SonatYurtcu

14.12.1990 İskenderun doğumlu, Kadıköy'de yaşıyor. Felsefe, müzik, tiyatro ilgisinin ve merakının çokça olduğu üçü bir aradayı kapsamaktadır.

Oturma Odasında Diyalog

                                                          


            “İnsan çektiği acının sebebini bilmeli. Her zaman bir şeylerin altında eziliyormuş gibi yaşamamalı.”
             “Peki, ne yapmalı? Kırık cam parçalarının üzerinde çıplak ayakla dolaşırken ya da ateşe sırtüstü düşmüşken canı acımıyormuş gibi mi yapmalı? Bazı insanlar acıları daha çok hisseder.”
             “Bazıları da gerçeklerle yaşar.”
             “Gerçekler insanın canını acıtan şeylerdir. Öyle film izlemeye benzemez. Replikleri hatırlamak güzeldir, fakat film yapılırken çekilen çilelerden bahsetmezler.”
              “Gerçek dediğin şey tek değildir.” 
              “‘Doğru tek değildir’ olmasın o?”
             “Hayır, gerçek. Gerçekler, doğrular çoktur. Nasıl tek bir hakikat olabilir ki? Bir insanın yaşadığı tüm sıkıntıların karşılığında tekliğe mahkûm olması saçma.”
              “Saçma olması gerçek olmadığı anlamına gelmiyor. Hem çektiğimiz bütün acılarla hakikatin ne ilgisi var?”
              “Acının temelinde gerçeklik var da ondan. Bütün acılar hakikidir ve bu yüzden sonsuz bir hüzünden, ucuz bir melankoliden kaçınmalıdır insan.”
              “Ben yaşamaktan çok sıkıldım. Süregelen bir kıyametin içinde sıkışmış gibiyim. Sanki aynı dağın etrafında dönen tren gibi hep aynı manzarayı görüyorum. Gördüklerim ilk seferinde güzeldi, ikincisinde nostaljik, üçüncüsünde sıradan.”
              “Sen hayatını birkaç noktaya sabitlemişsin: Başarı, mutluluk, onaylanmak. Bütün bunlara kafayı o kadar takmışsın ki hiçbir zaman yok olmuyor sadece görünmüyorlar. Aklının içinde günün belirli anlarında gördüğün bir halüsinasyon gibi karşına çıkıyorlar. Biri tarafından onaylanmadığın için, başarısız olduğun için, her zaman mutsuz hissediyorsun ve kendini haklı görüyorsun. Belki de gerçekten başaramıyorsundur ve bunu bildiğinden her zaman depresyondasın.”
              “Yaptığımın iyi bir şey olduğunu biliyorum ve onaylanmak istemiyorum. Onaylanmak zorunda bırakılıyorum, çünkü sisteme dahil olabilmek için bu şart. Kimse beni anlamıyor gibi basit bir yerden bakmıyorum. Herkes tek bir yöne sabitlenmiş ve bu beni öfkelendiriyor. Öfkenin sonuç vermediğini bildiğimden susmayı tercih edip köşeme çekilip şu an olduğu gibi pijamalarımla depresyonumu yaşamak istiyorum.”
              
“Eskiden savunduğun ideolojiye ters bir durum değil mi? Hani depresyon falan burjuva işleriydi?”
              “Artık sıkılmadın mı başkalarını solcu olmadığı için suçlamaktan?
              “Kimseyi suçlamıyorum, sadece daha önce söylediğin, savunduğun her şeyin zıttı olmayı başarabildiğini söylüyorum.”
              “En azından bir şeyi başarabilmişim işte buna da şükür.
              “Neden vazgeçtiğinizi söylemekten korkuyorsunuz? Mesela o coşkun akan seliniz artık akmıyor ve tıkanmış. Tıkayanlar da sen ve senin gibiler.”
              “Herkes bir gün vazgeçecek, bunu böyle ateşli bir devrimci gibi sanki karşında binler varmış da seni duyuyormuş gibi savunmana gerek yok”
              “Savunduğum falan yok, sadece hatırla, o zaman anne babalarınızı sistemin değirmenine su taşımakla suçlarken şimdi onlar gibi oldunuz ve bunu kabul edemiyorsunuz.”
              “Saçmalama! Durup da hükümeti desteklemiyorum. Sadece depresyonumu yaşamak istedim. Konu nasıl buraya geldi.”
              “Bence konu her zaman vazgeçmekle alâkalı. Ayrıca bilgisayarın başından destek vermekle olmuyor o söylediğin işler.”
              “Sen zamanında kılını bile kıpırdatmadın, şimdi ne oldu da solcu kesildin başıma?”
              “Ben solcu falan kesilmedim. Zamanında saçma buluyordum, şimdi de öyle düşünüyorum.”
              “O zaman ne diye suçluyorsun? Etmediğin bir mücadeleyle ilgili vazgeçenleri suçlamak çok kolay değil mi? Beni bilgisayar başında destek vermekle suçluyorsun; koltuğunda oturup hayatını bütün bu mücadeleye adamış insanları işkence gördükleri, korktukları için suçluyorsun. Sana liberal desem onların bile elle tutulur bir yanı var. Sen gamsız bir yargıçsın sadece. Senin gibiler her zaman vardı, muhtemelen olacaklar da. Nesli tükenmesi imkânsız bir türsünüz”.
              “İnsan kaybetme ihtimali olan bir savaşa girebilir, ancak kaybedeceği bir savaşa girmemeli. Herkes kaybedeceğini bilerek bu mücadelenin içinde değil mi?”
              “İnsanlar savaşmadan kaybedeceğini nereden bilecekler? Hem buna fedakârlık denir. Tabii sen nereden bileceksin…”
             “Hayır, buna salaklık denir. Ucuz kahramanlık denir. Narsist eğilim denir. Bütün halkı, insanları kurtarabileceğinize sizi inandıran neydi? Yakışıklı devrimciler, uzun parkalar ve marşlar mı? Sürüyü toplayabilmek için bir çobana her zaman ihtiyaç olmuştur. Sağda ya da solda olmanız bunu değiştirmiyor”.
              “Senden iğreniyorum bazen, nasıl bu kadar kötü olabiliyorsun?”
             “Bu kadar basit olabilir mi her şey? Ben kötüyüm yani. Neden? Çünkü bir zamanlar savunduğun değerlere sana artık nostaljik ikinci el değerlere saldırdım. Aslında saldırmadım; gerçekleri söyledim. Bunlar doğruların ötesinde.”
              “Sen bu kadar insanın haksız olabileceğini söylüyorsun.” 
             “Çoğulculuk ya da despotizm bence çizgileri çok da ayrı değil.”
              “Demokrasiyi gömelim tam olsun.”
              “Demokrasi sadece bir kelimedir, tıpkı yasa gibi. Hiçbir zaman uygulanmadı, uygulanmayacak.”
              “Lütfen, bana bu halk bunu hak ediyor deyip konuyu bağlama. Demokrasi uygulanabilirse bir anlam kazanır, herkes bunu biliyor.”
              “Herkes öyle olmasını arzuluyor, onay istiyor. Seçilmek ya da darbe. Ne farkı var? Kesin ve doğru bir sistem olsaydı her zaman işe yarardı. Bozuk saatin günde iki kere doğruyu göstermesi değil ki bu: Demokrasi!” 
              “Depresyonumla ve çoğulcu demokrasimle baş başa kalıp burjuva zevklerimi tatmin etmek istiyorum. Teşekkür ederim, good bye.”

Ankara Tren Garı

En uzun gecenin sabahına uyandım. Yazın ilk günlerini anımsadım, sokağa çıkmak için güneşin batmasını beklediğim, herkesin anlamsız bir heyecanla bir araya gelip sabahlara kadar sahil kenarında şarkı söylediği o ilk günler. Haziranın ilk haftası için planlanan yolculuk temmuza kısmet oldu. Çöp kokan, üstüne kazak giymiş yırtık valizli bir adamın sıcağa aldırmadan Ankara Gar’ının önünde ölüşünü seyrettim, karşıdan karşıya geçiyordu, gittiği semtten daha tehlikeli eski bir belediye otobüsünün altında kaldı çöp kokan adam. Bilecik Gar’ında inip sigarasını içerken sarı taşlı binanın önünde bir radyo oyunundan fırlamış gibiydi, tam da aklımda canlandırdığım hikayenin bekleyen adamıydı.

Sekiz saatlik yolculuk boyunca hiç konuşmadı, sahibini arayan köpek gibi dağları, uzakları izledi. Arada koridora dönüp iç geçirdi, sonra başını tekrar dayadı cama, kapadı gözlerini. Sanki bilerek öldü o belediye otobüsünün altında. Trafik ışıklarının hangi rengi gösterdiğini mi umursamadı, yoksa garın karşısındaki parkta birini gördü de bir an önce ona mı ulaşmak istedi, bilmiyorum. Heybetli omuzları, yeşil gözleri, uzun, kirli, beyaz sakalları ve yağlı saçları vardı. Çöp kokusu valizden de geliyor olabilirdi; ölü bir hayvanı andırıyordu koku ya da çantasında bir insan vardı ve o parka gömecekti. Kimseler görmeden sabahın ilk saatlerinde eski lunaparktaki dönme dolabın altına bir çukur kazıp içine atacaktı valizi ve huzura erecekti; olmadı.

En uzun gecenin sabahı bulutlu biraz, yağmur bastırdı bastıracak, sahilin boş olduğu bu zamanlarda denizin önündeki banka oturup yıllardır kapalı duran iskeleyi izlemek hoşuma gidiyor. Hiç bitmeyecek bir inşaatın iskeleleri kanserli bir hastanın artık ölmeden önceki canlılığına benziyor. Çocuk parkının yanındaki kulübede eskiden Çakır yatardı, bir gözü mavi bir ayağı sakat ve huysuzluğu dillere destandı. Çakır bir köpek kavgasında kalp krizinden öldü, eğilip sevemezdiniz; ancak o yanınıza sokulursa belki sırtına dokunabilirdiniz, yemeğinizden bir parça vermeye kalkarsanız soluğu sağlık ocağında alırdınız. Çakır, kapalı iskelenin en ucuna gider uzaklara bakardı, ben de uzaktan onu izlerdim. Ne diye burada bekler, o bozuk gözleriyle ne görmeyi umar merak ederdim ki sakat bacağıyla yürüdüğü yol da cabası. Geriye dönerken semtin diğer eski eşkiyaları eşlik ederdi kendisine; kırma bir kangal, tüyleriyle ve cüssesiyle korku salan Bonbon ve uzaktan koruyan gözlerle bakan Sarko. Çakır, ağaçların gölgesine sığınıp serdiğinde yaşlı ve kırılgan vücudunu ıslak toprağa, diğerleri de etrafa dağılırdı, mahallenin yaşlı ve huysuz ihtiyarına kol kanat gererlerdi.

En uzun gecenin sabahı da gece gibi karanlık, büyük bir gölgede herkesten gizleniyormuş hissi veriyor. İskele rüzgarlı ve Çakır’ın durduğu yere büyük dalgalar vuruyor, yağmur bastırıyor. Sahilin merdivenlerinden çıkarken ağzı açık büyük bir çöp yığının yanından geçiyorum, aklıma Ankara Gar’ı geliyor.

Zbigniew Preisner: Dekalog

Zbigniew Preisner ya da Van Den Budenmayer

Kıbrıs’ta yaşadığım dönemlerde o kadar çok boş vaktim vardı ki; kendimi film izlemeye ve kitap okumaya adamıştım. İzlediğim her filmde ise en önemli unsuru müzik olarak belirliyordum. Bir müziğin en ufacık bir sahneyi berbat edeceğini bildiğim gibi, unutulmayacak etkiler yaratacağına da inanıyorum. İşte Zbigniew Preisner’i böyle keşfettim. Kieslowski’nin filmlerinden tanıdığım, Dekalog serisiyle unutulmayacak garip bir yolculuk hali.

Van Den Budenmayer, Kiewslowski’nin filmlerinde yaşamış bir besteci, sanki tarihte var olmuş gibi hissettiriyor ismi. Oysa böyle biri yok, hatta olmadığını kabul etmeyenler bile var. Oxford Üniversitesi Ansiklopedisi editörleri bu konu hakkında Preisner ile görüştüklerinde bu bestecinin kim olduğunu sormuşlar, Preisner de bunu uydurduğunu belirtmiş; ancak pek inanmamışlar.

Veronica’nın İkili Yaşamı’nda çalan Concerto En Mi Mineur, Van Den Budenmayer’in eseri olarak filmde yer alırken eski bir yüzyıla gidiyormuş gibi hissedersiniz. Deliliğin iki dünya arasında sıkışmış haline benzemektedir. Olmayan bu besteciyle kendisini var eder Preisner; başka bir zamandan gelmiş gibi hissettirir.

Dekalog Serisi ve Preisner’in Melankolisi

Dekalog serisi on filmden oluşuyor ve bu filmler bize on emiri anlatıyor. İlk bölümde kullanılan müzikler ise; distopik bir dünyayı ve sonsuz mutsuzluğu çağrıştırıyor bana. Müziklerinde sıkça duyduğumuz pan flüt özellikle huzuru ve yeni bir başlangıcı hissettirse de devamında gelen tiz tonlar yeniden ölümün kaçınılmaz olduğunu gösteriyor. Felsefe ve tarih eğitimi görmüş bir besteci var karşımızda, yaptığı müzikler de filmlerin dilini çok güzel yansıtıyor. Filmleri izlemeden, müzikleri dinlemiş olsaydım muhtemelen yine aynı şeyi düşünürdüm: uyuşmuş ve kaybolmuş insanın geçmişte, şimdide ve gelecekte yolculuğu.

İkinci bölümde her şey sakinleşiyor. Yaylılar yavaş yavaş süzülüyorlar, araya giren piyano sanki soru soruyormuş gibi hissettiriyor. Bir kadının ve bir adamın neden böyle olduğuyla alakalı bir soru. Yaylılar da her şeyi anlatan rolüne bürünüp kabullenişi anlatıyorlar.

Üçüncü bölümde Preisner, insanın yalnız kalmak istememesini ikincide olduğu gibi sürdürüyor. Her şey daha bitmiş değil, devam etme gücünü gösteriyor. Aslında belirli dakikalarda yaylıların yavaşlaması belki de geri dönüşü olmayan bir hissi çağrıştırsa da elbette bir çıkış yolu olacaktır diyorlar; yüz üstü düşerken son anda birine tutunmak gibi.

Dördüncü bölümde bize anlatılan “Aileni Seveceksin” cümlesidir. Bir babayla kızı arasındaki ilişkiyi bir müzikle nasıl aktarabilirsiniz?
Preisner bunu bir merdivenden çıkar gibi anlatıyor, düzenli bir şekilde devam eden iki nota tırmanışı ve yavaşlığı anlatırken yine kemanın tiz tonlarda dolaşması bir tür anlaşmazlığı gösteriyor. Bir bütün olarak bildiğiniz zaman dinlediğiniz bu sesler size daha anlamlı geliyor.

Beşinci bölümde “Öldürmeyeceksin” başlığı başımızda bir bilgenin insanlara seslenişi gibidir. Sakince başlayan her şey büyük bir çığlığa dönüşür. Bir cinayeti anlatan müzik, içimize korku salar ve artık geri dönüşü olmayan bir yola girdiğimizi gösterir. Araya giren ayıplar nitelikteki çığlık, vurulan davullar, şimdi yargılanma zamanı geldiğinin işaretçisidir. Beşinci filmin son partında Preisner, yozlaşmışlığın, kokuşmuşluğun bir düzen olduğunu kabul ettirir.

Altıncı bölümde müzik durulmuştur. Aşkı görürüz dinlediğimiz seslerde; saf ve gerçek bir hissin karşılık bulduğu kişide aynı anlama gelmediğini Preisner bir dürbünle kadını gözetleyen adamın aklının içinden aktarır dinleyiciye. Oysa hiçbir zaman beklediğimizin karşılığı aynı olmayacaktır. Aşkına istediği karşılığı bulamayan adam bileklerini keser ve altıncı bölümün son partında baştan beri sakinliğini koruyan yaylılar uzaklardan koşup gelen atlar gibi isyan ederler, araya flüt girer ve bütün bunlar melankolik bir beynin aynadaki karşılığıdır.

Onuncu bölüme kadar düzenli bir şekilde filmin ritmine uygun giden Preisner benim için filmin önüne geçmiştir müzikleriyle, özellikle onuncu bölümün son partında artık sonun geldiğini görmekteyiz. Bu uzun serüvenin son filmi komediyle biter. Aslında komik olanın bir yerde de trajikliğe göz kırpması gibidir. Preisner, bütün bu komedinin hazin ve süregelen olduğunu sertçe basılan piyanonun sesinde ve bir kadının usulca haykırışıyla sonlandırır. 

Elli iki dakikadan oluşan Dekalog albümü baştan sona dinlendiğinde filmi izlemeseniz bile size melankolik uzun bir filmi izliyormuş gibi hissettirecektir. Çünkü film müzikleri yapmanın yanı sıra karşımızdaki bestecinin sorgulamaktan ve anlatmaktan başka bir şey yapmadığını duyacaksınız.

Bu Sabah Erken Uyandım

Bu sabah erken kalktım. Erken dediysem allahuekber yoktu daha. Kuşlar kış soğuğunun verdiği titremeyle yuvalarında kalmayı tercih etmişlerdi. Hızlıca doğrulup terliklerimi giydim, radyoyu açtım. Geceden kalma bir şarkı sabahın körünü daha da kararttı.Herkes uyurken sokağa çıktım. Havada çocukluğumdan kalma bir soğuk vardı. Yokuş çıkarken omzumu rüzgâra dayayıp açılmayan bir kapıyı zorlar gibi tırmandım. Köşeler boş, ağaçların sesi tıpkı sabah okul yolundaki gibiydi. 

Kilit taşlarından oyunlar bulurdum, en fazla kaç taş sonrasına zıplayabilirim diye. Kuş elmaları karşılardı yokuş bitince rampanın köşesinde. Yıkamadan yediğim her meyve için özür dilerim annemden. Sanırım hiçbirimiz inanmadık ilaçlı meyvelerden öleceğimize. Yazılı olmayan bir anlaşma gibi her sabah aynı saatte buluşurduk yol ağzında. Sabahın bahşettiği gizli okul yolu arkadaşlığı.

Pazar gecesinden kalan insanlar banklarda son içkilerini içiyorlardı. Bir de eski bir market arabasının içinde eşyalarıyla sokakta yaşayan kadın vardı, uyuyordu. Huzurlu gibiydi. Rüya görür gibiydi. Belki de soğuktan ölmüştü, yüzünde sakin bir ifadeyle. Markete girdim, gençten bir çocuk ilkokulda öğretmenimizin öğrettiği gibi kollarını çiçek yapmış, uyukluyordu. İçeceğim sigaradan vazgeçtim, çıktım.

Sabahın ısıtmayan güneşi korkmaz sönmez okunurken vururdu yüzümüze, işte bizim alnımız ondan erken kırıştı, gözlerimizin kenarları hep buruşuk. Marş bitip zil çalınca sınıfta bir kargaşa başlardı, günaydın çocuklar sonrası biter, defterler çıkar, kalemler ve silgiler sıranın ince uzun su yolunu andıran tarafına dizilirdi. Sınıftaki soba yavaştan harlanır, boyunlardaki atkılar çıkardı. Teneffüs zilinde sobanın başına toplanılırdı. Çantalardan peçetelere sarılı soğumuş tostlar çıkıp boğazımızdan geçmeye çalışırken tek derdimiz vardı: öğle arası maçları.

Yol boyunda erkenden işe giden insanlarla karşılaştım. Hızlı yürüyorlardı, ısınmak için, işe yetişmek için, borçları ödemek için, eşinden boşanmak için… bir şeyler için. Acelem yoktu. Bu sabah erken kalktım.

Öğle yemeği sonrası erken gelinen okulun diz kanatan beton sahasına, kıran kırana bir maç yapardık kendimizden ağır toplarla. Sonrasında terli atletlerle girilen derste öğretmen azarı, gülüşmeler kızların hor gören bakışlarıyla hafif bir uyku çökerdi üzerimize. O sırada müzik odasından bir bağlama isterdi öğretmenimiz. Sınıfın ela gözlü kızı bağlamayı eline alır, bir türkü çalar okurdu. Uykumuz yerini çocukça sınırsız hayallere bırakırdı. Terimiz soğumuş, aklımız hiç sahip olamayacağımız bazı hislerle doluyken bir anda eve dönüş zili bütün büyüyü bozardı. Çantalara tıkıştırılan kitaplar, defterler sıra altlarında yarım kalmış bir bisküvi, askılardan alınan montlar, atkılar… dönüş yolu başlardı.

İskeleye doğru çevirdim yönümü, simitçi daha bağırmaya başlamamıştı. Yaklaşıp bir simit bir de şeftali suyu aldım. Sokaklardan tanışık olduğumuz köpekler karşıladı beni pasajın önünde, hızlıca yanıma geldiler. Kokumu tanıyınca, geçmeme izin verdiler. Bir baş okşaması kadar durdum. Bazı yaşlı köpekler yattıkları yerden havladılar. İskeleye vardım. Geceden kalma biri türkü söylüyordu, bağlaması yoktu. Ama ben türküyü biliyordum.

Dönüş yolu daha bir sohbetli olurdu. Hangi diziyi izledin, o son bölümde neler oldu, haftaya kermese ne getireceksin? Eve varınca üstten çıkmayan okul kıyafetine söylenen anne sesi, televizyonda ikindi sonrası yayınlanan bir aile dizisi, mutfaktan gelen güzel kokular ve kaşık sesleri hâlâ aklımın içinde dönüp duruyor. Odada tişörtlerin arkasına sakladığım kilitli günlüğümü çıkartır, içine kötü el yazımla o gün olanları ve olmasını istediklerimi yazardım. Açık yeşil bir kapaklı defterin içine ne hayaller ne ömürler sığdırdım. Büyüdükçe defterlerim de büyüdü, koyu yeşil defterler seçer oldum.

İnsan çocukluğuna bir otobüse binip de dönemiyor. Döndüğünde eskisi gibi bulamayacağı her şey için hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Ölen komşuları, evlenip giden dostları, eski evinde oturan yabancıları göreceğini bildiği için o otobüsün, çocukluğuna değil de işlenmiş günahlar için hazır bulunan bir cehenneme, kötü bir rüyaya gideceğini biliyor. O yüzden vazgeçiyor. Şimdi beni götürecek vapur, bir adanın kıyısına bırakacak. Ben o adanın içinde başka bir geçmişi özleyeceğim. Başka bir yokuşu tırmanıp rüzgârı zorlayacağım. Tırmandığım yollar bitince uzun bir düzlükte uçurumun kıyısında oturacağım. Biri geçecek yol kenarından, bir sigara isteyeceğim.

Hatırlatma

İlk cümleyi arıyorum. Aklıma gelmiyor. Balkona çıkmaya çalışıyorum, bir adım ötesine gidemiyorum. Küçük bir çocuğun intiharını engelleyen anlamsız demir parmaklıklar koymuşlar; Fransız balkonu diyorlar. Onuncu kattayım, düşsem ölürüm. Düşene kadar yaşasam yeter. 
Paslı tellere asılmışım, plastik mandallara tutturulmuş omuzlarım çürümüş. Güneşte unutulmuş, kurumuşum. Çatırdamak üzereyim.
Kendime ölümü hatırlattım. Öğlen ezanı okunmuştu. Kulaklarım acımıştı. Hava nemliydi, tişörtüm sırtıma yapışmış, yokuştaydım. İniyor muydum, çıkıyor muydum? Hatırlamıyorum.
Kendimi gördüm, koşar adım yürüyordum. Sanki bir kavgaya yetişmem gerekiyordu. Sırtımda bir çanta, içi boş. Kendimi takip ettim. Işıkları geçtim, sola döndüm. Markete uğradım, bir paket sigara aldım. Arkama dönüp baktım, birbirimizi gördük. Yürümeye devam ettim. Yoldan sapmadan dümdüz aşağıya indim, altında bakkalı olan bir apartmana girdim. Ben girmedim. Kendim, apartmanın balkonuna çıktı. Aşağıya boş çantayı attı, içeri girdi. O, apartmanın içinde kaldı. Ben yürümeye devam ettim. Yalnızdım. Karşıdan karşıya geçmek için durdum, büyük kamyonlar, otobüsler geçiyordu, bir adım atsam ölürdüm, atmadım.

İkinci paragraftayım. İskele sallanıyor, vapur yanaştı. Rüzgar var, eski deri koltukların yanındaki eski pencere açık kalmış. Üstümde ekose bir mont var. Eskiden böyle bir montum vardı, hala var. Denizdeki gemilerin ışıkları suyu aydınlatıyor. Dışarıda oturanlar birbirlerine sokulmuş sigara içiyorlar. Yüzümü cama dayıyorum, sağ yanağım buz gibi oluyor. Nefesimi üflüyorum, buğulanıyor. Vapurun kıç tarafına gidip bir sigara yakıyorum, motorun kuvvetiyle dövülen dalgalarda peyda olan köpükler geceleri korkutucu gözüküyor. Sağ tarafımda sevgililer boyunlarında atkıları birbirlerine sarılmışlar. Çakmak istiyorlar, yok diyorum. Ben yalnızım. Köpüklere bakıyorum, atlasam girdapta ölür giderim, atlamıyorum.

Son paragraftayım. Meydan kalabalık, seyyar satıcılar gaz lambalarını asmışlar. Etlerin dumanı ve kokusu yayılıyor. Mısırcı, pilavcıya küfür ediyor: orospu çocuğu!
Gülüyorum. Bu küfür beni hep güldürür.
Çarşının içine karışıyorum, çiğ balık kokusu midemi bulandırıyor. Bir adım ötede çok pişmiş kokoreç tezgahında kavga çıkıyor. Kokoreççi, elindeki büyük bıçakla adamın üstüne yürüyor, küfür ediyor: ananı sikerim! Gülüyorum. Bu küfür beni bazen güldürür.
Heykelin sağından yukarı doğru çıkıyorum. Hep yokuş var. Yokuşlar hep yukarı doğru denk geliyor. Terk edilmiş binanın terk edilmiş kapısının önündeki yarısı kırık mermer basamağına oturuyorum. Kafamı soldaki yüksek binanın onuncu katına çeviriyorum. Yukarıda kendimi görüyorum. Ellerim demirlere yaslı aşağıya bakıyorum. Biliyorum, atlamayacağım. Ama çok değiştim. Yukarıdaki ben miyim? Emin olamıyorum. Kendime ölümü hatırlatıyorum: O düşerse sen de düşersin. 

UFAK TEFEK FAŞİZM VE ELEŞTİRİ KABULÜ

Ben, herkesin içinde hazırda bekleyen ve bir olayla veyahut ufak bir tartışmayla ortaya çıkan faşizme inanıyorum. Sosyalist bir partinin ya da örgütün sözcüsü sizi ─ sadece görünüşünüzden dolayı yozlaşmış olarak yaftalayabilir ya da tırnak içindeki kendilerini entelektüel diye tanımlayan insanlar ufak bir eleştiri karşısında peygamber havalarına bürünebiliyorlar tabiri caizse.

Aslında toplum – kabul ettiği kötülüğe ve haksızlığa karşı; lakin bu cümleleri edenlerin haksızlık yaptığı gerçeğini maalesef değiştirmiyor. Anlayabiliyorum – insanların fikirleri değişebilir; fakat bu fikirler bir anda faşizmden sola kayınca bana garip geliyor. Zamanında darbe destekçisi olabilirken – zaman geliyor ─ tutsak bir yazar için romantik cümleler yazılabiliyor. Bunların riyakârlığını tabii ki kişi hiçbir zaman kabul edemiyor.

Peki, edebiyat dünyasındaki cüretkâr tacizci yazarlar, şairler ve editörler ne olacak? Ya da her konuda hassasiyet gösteren en ufak bir kelimede cinsiyetçi – homofobik diye yargılanıp asılmanız? Bu durumlar artık normal olarak karşılanıyor.

Ufak milliyetçilikler ve nefret suçları zararsız gibi geliyor kulağa; ancak öyle değil: ‘Araplardan nefret ediyorum – türbanlılardan nefret ediyorum – Kürtler ’den nefret ediyorum – ibnelik yapmayın ─ Adam ol ─ karı gibi davranma ─ ya onlara saygı duyuyorum ama…’’ gibi uzayıp giden bir liste var. Biliyorum ki ben de yapıyorum bunu ─ İskenderun gibi çok sesli bir yerde büyümeme rağmen Kıbrıs’ta ve İstanbul’da geçirdiğim ve hala geçirmekte olduğum zamanlar beni farkında olmadan benzer cümleleri kurar hale getirmiş. Yukarıda darbe destekçisi diye suçladığım çakma entelektüel arkadaşlardan farklı değil benim yaptığım şey de ─ çünkü milliyetçilik, az ya da çok diye sınıflandırılmamalıdır bence.

Sadece kadın çalışan isteyen işverenler, şair olduğunu söyleyerek sosyal medyadan kadınlara sevişme teklifi yapanlar, yine sosyal medyada anarşist olup, kapalı kapılar ardında devlet destekçiliği yapanlar, gay olanlar; ancak diğer yandan transfobik olanlar ─ alçak gönüllü ve erdemli olmayı marifet gibi gösterip insanları aşağılayan kendini feminist, aydınlıkçı, solcu, tiyatrocu diye tanıtanlar ve daha niceleri var olmaya devam ediyorlar.

Her şeyin ötesinde ─ çevremdekilerle ettiğim sohbetler neticesinde, aslında hepimiz böyleyiz: Gizli milliyetçilikler, ufak faşizan davranışlar – göstermelik bilgi, etiket olarak sunulmuş alçakgönüllülük, hata ve eleştiri kabul etmemek ─ nefret söylemlerini eleştirmek; fakat küfürlerde bunu dilimizden eksik etmemek.

Hepimiz bir diğerimizden çok farklı değiliz ─ önemli bir yayınevinin editöründen – queer edebiyat basan yayıncıdan veyahut sosyalist olarak kendini tanımlayan bir başka kafe sahibinden, oyuncudan, üniversitede akademisyen olarak görev yapan birinden.

Neden bir şeyi yüceltirken bir başka şeyi aşağılama ihtiyacı hissediyoruz?
Neden eleştirdiğimiz herhangi bir şeye karşı hakaret etmemiz gerekiyor?
Neden öz-eleştiri kelimesi hayatımızda sadece somut olarak var olamıyor?
Neden birini taciz etmeyi hak görüyoruz kendimizde ve bunu taciz olarak kabul edemiyoruz?
Neden unvanımız ─ davranışlarımızı meşru kılsın?

Nedenler ve cevapları hepimizin aklında, dilinde ve klavyelerimizle sosyal medyada parmaklarımızın ucunda. İster kabul edin isterseniz katıksız bir şekilde inkâra başvurun; lakin hepinizin aynası aklınızın içinde hazır ve nazır halde bekliyor sizi – dönüp ve bakın.

Bu yazıda, özellikle kişi ve kurumlar aşağılanmamıştır. Tek bir kişi bile alınganlık gösteriyorsa ─ muhtemelen o da buradaki kişilerden biridir.