Menü Kapat

Yazar: SonatYurtcu (sayfa 1 / 2)

UFAK TEFEK FAŞİZM VE ELEŞTİRİ KABULÜ

Ben, herkesin içinde hazırda bekleyen ve bir olayla veyahut ufak bir tartışmayla ortaya çıkan faşizme inanıyorum. Sosyalist bir partinin ya da örgütün sözcüsü sizi ─ sadece görünüşünüzden dolayı yozlaşmış olarak yaftalayabilir ya da tırnak içindeki kendilerini entelektüel diye tanımlayan insanlar ufak bir eleştiri karşısında peygamber havalarına bürünebiliyorlar tabiri caizse.

Aslında toplum – kabul ettiği kötülüğe ve haksızlığa karşı; lakin bu cümleleri edenlerin haksızlık yaptığı gerçeğini maalesef değiştirmiyor. Anlayabiliyorum – insanların fikirleri değişebilir; fakat bu fikirler bir anda faşizmden sola kayınca bana garip geliyor. Zamanında darbe destekçisi olabilirken – zaman geliyor ─ tutsak bir yazar için romantik cümleler yazılabiliyor. Bunların riyakârlığını tabii ki kişi hiçbir zaman kabul edemiyor.

Peki, edebiyat dünyasındaki cüretkâr tacizci yazarlar, şairler ve editörler ne olacak? Ya da her konuda hassasiyet gösteren en ufak bir kelimede cinsiyetçi – homofobik diye yargılanıp asılmanız? Bu durumlar artık normal olarak karşılanıyor.

Ufak milliyetçilikler ve nefret suçları zararsız gibi geliyor kulağa; ancak öyle değil: ‘Araplardan nefret ediyorum – türbanlılardan nefret ediyorum – Kürtler ’den nefret ediyorum – ibnelik yapmayın ─ Adam ol ─ karı gibi davranma ─ ya onlara saygı duyuyorum ama…’’ gibi uzayıp giden bir liste var. Biliyorum ki ben de yapıyorum bunu ─ İskenderun gibi çok sesli bir yerde büyümeme rağmen Kıbrıs’ta ve İstanbul’da geçirdiğim ve hala geçirmekte olduğum zamanlar beni farkında olmadan benzer cümleleri kurar hale getirmiş. Yukarıda darbe destekçisi diye suçladığım çakma entelektüel arkadaşlardan farklı değil benim yaptığım şey de ─ çünkü milliyetçilik, az ya da çok diye sınıflandırılmamalıdır bence.

Sadece kadın çalışan isteyen işverenler, şair olduğunu söyleyerek sosyal medyadan kadınlara sevişme teklifi yapanlar, yine sosyal medyada anarşist olup, kapalı kapılar ardında devlet destekçiliği yapanlar, gay olanlar; ancak diğer yandan transfobik olanlar ─ alçak gönüllü ve erdemli olmayı marifet gibi gösterip insanları aşağılayan kendini feminist, aydınlıkçı, solcu, tiyatrocu diye tanıtanlar ve daha niceleri var olmaya devam ediyorlar.

Her şeyin ötesinde ─ çevremdekilerle ettiğim sohbetler neticesinde, aslında hepimiz böyleyiz: Gizli milliyetçilikler, ufak faşizan davranışlar – göstermelik bilgi, etiket olarak sunulmuş alçakgönüllülük, hata ve eleştiri kabul etmemek ─ nefret söylemlerini eleştirmek; fakat küfürlerde bunu dilimizden eksik etmemek.

Hepimiz bir diğerimizden çok farklı değiliz ─ önemli bir yayınevinin editöründen – queer edebiyat basan yayıncıdan veyahut sosyalist olarak kendini tanımlayan bir başka kafe sahibinden, oyuncudan, üniversitede akademisyen olarak görev yapan birinden.

Neden bir şeyi yüceltirken bir başka şeyi aşağılama ihtiyacı hissediyoruz?
Neden eleştirdiğimiz herhangi bir şeye karşı hakaret etmemiz gerekiyor?
Neden öz-eleştiri kelimesi hayatımızda sadece somut olarak var olamıyor?
Neden birini taciz etmeyi hak görüyoruz kendimizde ve bunu taciz olarak kabul edemiyoruz?
Neden unvanımız ─ davranışlarımızı meşru kılsın?

Nedenler ve cevapları hepimizin aklında, dilinde ve klavyelerimizle sosyal medyada parmaklarımızın ucunda. İster kabul edin isterseniz katıksız bir şekilde inkâra başvurun; lakin hepinizin aynası aklınızın içinde hazır ve nazır halde bekliyor sizi – dönüp ve bakın.

Bu yazıda, özellikle kişi ve kurumlar aşağılanmamıştır. Tek bir kişi bile alınganlık gösteriyorsa ─ muhtemelen o da buradaki kişilerden biridir.

Enigma – Antoni Casas Ros

Şiddetle köşeye kıstırmış beni, hissediyorum, bu yalnızlık tutkusu, hani şu genç bedenleri tırpanlayan, sonra da onları tek bir demet ekin gibi yakıp kavuran. PEDER GIMFFERRER ‘’Nisanda Bıçaklar’’ Arde el mar
‘’Artık Ne Erkek Var Ne Kadın; Yalnızca Mutlak Özgürlüğün İçinde Varlık’’  Joaquim Enigma – Antoni Casas Ros
Türkiye’de Sel Yayıncılık tarafından kitapları Türkçeleştirilen Antoni Casas Ros 1972 yılı Kuzey Katolonya doğumludur. İlk romanı Almodovar Teoremi okurlar tarafından büyük ilgiliyle karşılandı. 2008 yılında İspanya’da en iyi roman ödülüne layık görüldü. İkinci kitabı Enigma ve son kitabı Son Devrimin Güncesi heyecanlı olay örgüsüyle dikkatleri üzerine çekti. Size Enigma’dan bahsetmek istiyorum. İnsanların arayışları ve bastırılmış hisleri enteresan bir şekilde, manada vücut buluyor ─mesela bir kitapta ya da bir kitapçıda. Bir şair aynı zamanda para karşılığı adam öldürüyor, genç bir kız yazarlık hevesiyle kendisini yaşamın içindeki hikâyelere bırakmış, konuşmaktan pek hoşlanmayan Japon bir kız ve kendini Enigma hastalığına yakalanmış olarak tanımlayan bir edebiyat profesörü. Bu kitapta karakterlerimizin ortak bir derdi var: Gizem. Profesör Joaquim, hastalığını Enigma olarak adlandırırken Zoe, ilk romanın adını Enigma koymak istiyor, Ricardo ise; ilk şiir derlemesi Enigma Çeşitlemelerine yayıncı bulamıyor ve Naoki ─ on beşinci yaş gününde arkadaşının hediye ettiği Edward Elgar’ın Enigma Çeşitlemelerini bir kutsal müzik gibi dinliyor. Kitapta sizi kendisine çeken ve kendi müziğini oluşturan bir hava var. Zoe Barselona’da plajdayken arkada dalgaların sesinin yumuşak piyano dokunuşları, Naoki’nin pürüzsüz düşüncelerinde bir kontrbassın derinden ve sağlam adımları, Ricardo’nun içindeki ateşle vurulan davullar ve profesörün cümleleriyle yaylıların insanı ürperten titreşimi. Okurken bunları hissediyordum. Birinin, beğenmediği kitaplara nefret beslemesi nasıl bir histir diye düşünüyordum ─ kitabevlerine gidip, yazarların kolaya kaçtığını düşünerek veyahut başka sonlar layık gördüğü için her kitabı paramparça etmesinin nasıl bir öfkenin sonucu olduğunu ve bunu yaparken hissettiği adrenali merak ediyordum.  Joaquim, edebiyat profesörümüz ciddi, soğuk ve öğrencilerine sert; lakin aynı zamanda yaramaz bir çocuk gibi sevmediği bu kitapları hiç acımadan yok edebilecek cesareti de mevcut aklının içinde. Zoe, Joaquim’in üniversiteden öğrencisiydi ve hocasını şöyle tanımlıyordu: ‘’Joaquim’i düşündüğümde, hiç okunmamış olmanın umutsuzluğunu hayal ediyordum.’’  Zoe bir yandan hocasının felç yüzünden kaskatı kesilmiş ayağını tasvir ederken, diğer taraftan onun bu sert mizacının arkasında geçerli bir sebep olduğuna inanıyordu. Şimdilik plajın karşısında bir barda garsonluk yapıyor, kalan zamanını da okuyarak ve yazarak geçiriyordu ve daha Naoki ile karşılaşmamışlardı. Ricardo, para kazanabilmek için kiralık katil olmuştu. Aslında yaşamın ona çok fazla tercih sunmadığından yakınıyor; fakat işini yaptıktan sonra geriye kalan vakitlerini istediği gibi değerlendirebildiği için bundan da fazla şikâyet etmiyordu ve Ricardo bir şairdi.  Naoki’ye garip bir ilgi beslemekteydi. Takiplerinin sonu gelmek üzereydi. Naoki, sessiz ve kabullenici görüntüsüyle canlanıyor gözümde, evindeki her şeyin tek renkten oluştuğu ─ varlığını müzikle gösteren ve her bedeni cinsiyetsiz bir şekilde kendisiyle özdeşleştiren Naoki bu kitapta çok öfkelendiğim tek karakterdi; ancak kitap bittikten sonra yanımda olmasını istediğim bir dost gibi olmuştu, onun gibi birini bulabilir miyim? Bilmiyorum; lakin bir şekilde olduğumu sandığım kişi değilmişim bana bunu gösterdi. Melek sembolü kitapta küçük bir kızda gösterilmekte, saflık ve bilgelik onda vücut buluyor ve verdiği cezalar kutsal kitaplardaki İlahın cezalarıyla benzerlik gösteriyor. Kitabı okurken hepsinin çektiği acıyı düşününce aklıma şu söz geldi: “Izdırap her daim hayatın sıradan bir parçası olmaya devam edecektir.” Bu dört kişinin yolları bir şekilde kesişecek ve türlü düşüncelerle, olaylarla garip bir yolda yürümeye devam edeceksiniz. Kendilerine ‘’Yatak Odası Filozofları’’ diyen bu dörtlünün hikâyesi Işık Ergüden çevirisiyle Sel Yayıncılık tarafından 2010 yılında satışa sunulmuş ve şu an 3. Baskısında. Kitaplığınızın içinde kaybolup, sonunu bilemeyeceğiniz bir kitap: Enigma.

Biraz Sanat Az da Ahlat Ağacı

Hiç kimsenin birbirini sevmediği ve sevmek zorunda olmadığı yer: Sanat

Düşüncenizi ayakta tutan şey – ürettiğiniz eserde tatmin olma halidir ve bunu insanlara ulaştırıp beğendirmek kişi için mühimdir. Enteresan olan ise; yazan üzerinden gidersek – eleştirdiği kitleye sattığı kitaptan gurur duyar. O yerdiği insanlar, yazanın şiir/öykü kitabını ya da romanını okudukları ve satın aldıkları zaman yazar/şair belli bir kimliğe bürünür ve bu açıkça gözlemlenir. Bunları, bilmem ne şiir gecelerinde veyahut dangalak dergi toplantılarında görebilirsiniz.

Ahlat Ağacı filminde Doğu Demirkol ile Serkan Keskin’in sahnesinde iki karaktere de hak verip aynı zamanda öfkelendim; çünkü inanıyorum ki romantiklik ve yapış yapış bir isyan komiktir. Kendini farklı diye kabul edip bunu manifesto ile süslemek beni iğrendiriyor; lakin başka bir bakış açısıyla yapanın kendisini haklı gördüğü ve eleştirdiği insanların arasında olmamak istemesi de gayet doğaldır. Sorun ise; duygudaşlık(empati) kurmak zordur ve yapıyorum demek eylemin gerçekleştiği anlamına gelmemektedir.  Bu sahnede bir yazar ile yazar olmak isteyen ve kitabını yazmış; fakat daha basmamış iki kişi sohbet etmektedir. Biri rüştünü kanıtlamış- diğeri kendisini içten içe iyi görmekle beraber karşı tarafla aynı kulvarda olduğunu göstermeye çalışmaktadır – yani egosu ona ben iyiyim ve beni tanımaları gerek diye söylemektedir. Sonra kıdemli yazar burada devreye girer ve bu işin çalışma ile olacağından o kadar da kolay olmadığından bahseder. Çırağımız ise; hayır ben bilgiliyim ve sen riyakâr olmuşsun demek için peşinden ayrılmaz yazarın ve konuşmasını sürdürür. Muhabbet, bir öfke patlamasıyla sonuçlanır ve herkesin yolu ayrılır. Bu öfke – ben seni dinlemek zorunda değildim; fakat dinledim demektir. Aslında olması gereken bu mudur? Hiçbir zaman insandan taraf olmadım – tahammül edemedim ve edemiyorum da – bundan ötürü de herkesi dinlemek bir erdem değil – aksine gereksiz nezaketin sahteliğidir.

Oturduğunuz koltuğu, evi, mahalleyi, arkadaşlarınızı ve içinde bulunduğunuz ortamları düşünün ve kim olduğunuzla ilgili bazı kararlara varın. Hatırladığım kadarıyla büyük para kazanan yazarlar eleştiriliyor – belli ödül veren papyonlu yaş almışlar eleştiriliyor, solculuk satan haksızlığın dibinde yüzen yayıncılar eleştiriliyor. Kimilerinin edebiyat mafyası dediği şey her daim devam ediyor. İsmin meşhurluğuna, instagramda kaç takipçisi olduğuna göre basılan yazılar ve kitaplar – yazdıkları bir yerlerde çıkabilsin diye arkalarından küfrettikleri yazarların kuyrukçuluklarını yapanlar, etik, kural ve sistem kelimelerini dillerinden düşürmeyip – girişimcilik örnekleriyle birilerini dolandıranlar ve bunun gibi daha neler var.  Peki, kendisini sosyal medyada iyi satabilen bohemlerimiz ve bilmediği konularda ahkâm kesme zırvalığı ne olacak? Karşınızdakinin iyi ve güzel diye tabir ettiği şeyin dışında iseniz var olamayacaksınız – o sizin ne kadar satacağınıza karar verdikten sonra saygınlık kazanacaksınız ve bu maalesef değişmesi mümkün gözükmemektedir.

Bir tablonun kimler tarafından alındığı – bir tiyatroda hangi oyuncularla/yönetmenle çalıştığınız ve kitabınızı ya da yazınızı kimin eleştirdiği sizi biri yapacaktır.  Herkese göre o iş öyle yapılmaz; ancak kendini bir şekilde var edebilen o işi o şekilde yapmayan oluyor; ücra bir köşede de kalsa; çünkü içinde bulunduğum bol tırnak içindeki edebiyat çevresi, tiyatro çevresi bana gösterdi ki – bu insanlar ne yapıyorsa onlar gibi tek bir çizgiden yürümeye çalışma, tiyatro böyle yapılmaz deniliyorsa sen bir bak izle, böyle kitap olmaz deniliyorsa sen bir oku – bir bok anlatmamış diye eleştiri yapıyorsa bir tablo için sen bir bak – sana bir şey anlatıyordur belki.

Size bol sanatlı, az riyakâr zamanlar dilerim – bildiğinizi, körü körüne değil; lakin rasyonel bir süzgeçten geçirerek yapmaktan vazgeçmeyin ve kimseyi sevmek zorunda ve kimseye kendinizi sevdirmek zorunda hissettirmeyin.

Kötülük Dehası

Netflix’de izlediğim Evil Genius – Kötülük Dehası başlığı itibariyle de ilginç bir konu – sıradan bir pizza kuryesinin bankayı soymasıyla başlayan hikaye devamında soyguncunun boynundaki bombanın patlamasıyla sonlanıyor.

Brian Wells Erie’de yaşayan bir pizza kuryesi ve neden bir bankayı boynundaki bombayla soymayı tercih ediyor?  Aslında izledikten sonra oturup üstüne düşünmenizi sağlayan bir yapım – bir nevi garip ilham kaynağı gibi; fakat neden?

Marjorie Diehl-Armstrong beş üniversite bitirmiş, çevresi tarafından çok zeki ve bakışları etkili diye adlandırılan kişi vakti zamanında bir sevgilisini öldürmüş ve meşru müdafaa diye karar verilerek paçayı sıyırmayı başarmış. Peki, gerçek neydi?

70’li yıllarda Bill Rothstein ile birlikte olan Marjorie Diehl-Armstrong bir süre belli anlaşmazlıklarla ayrılmış – Marjorie Diehl-Armstrong’a yaşadığı süre boyunca belli hastalık teşhisleri konulmuş: Bipolar, manik-depresif gibi ve Marjorie kendisinde bir farklılık olacağını düşünerek  hür iradesiyle doktora gitmiş. Bill Rothstein ile de zamanla tartışmalar yaşayıp ayrılmışlar ve başka bir kurban olan James Roden ile sevgililik hayatı başlamış Marjorie’nin – tüm bunlar yaşanırken Bill ve Marjorie aynı kasabada yaşamaya devam ediyorlar ve Bill Rothstein’in bir gün polisi arayıp – Marjorie’nin kendisinden bir cesedi yok etmesini istediğini anlatıyor – hikaye burada başlamış oluyor.

Bill Rothstein – arkadaşları tarafından zeki, alımlı olarak adlandırılan kişi ve o da Marjorie’nin çok manipülatör ve zeki olduğunu kabul ederek polise tüm olanı biteni anlatıyor; fakat burada aklıma takılan kim daha zeki sorusunun cevabı bence Marjorie değildi; çünkü öfkesine hep yenik düşüyordu – belki iyi bir aldatıcıydı; lakin Bill hepsini yendi diye düşünüyorum.  Daha fazla kopya vermeden izlemenizi tavsiye ederim.

Bir insan neden oyun oynamayı sever?
Cinayeti son bir oyun olarak mı görür?
Narsisizm sizi katil eder mi?

Üzerine bol bol kendi hayatınızı ve aklınızda saklı olanları da katarak düşünmeniz dileğiyle.

Kişisel Erişim Hakkı

İçinde birden fazla olanın bütüne yakın olması ve bir ses dalgasıyla ayrı yönlere dağılıp bütünden uzaklaşıp artık toplu olanı öldürme isteği – metrekaresi daraltılmış nefes alıp verme alanının gittikçe kendinden daha dar bir odaya dönüşmesi – içindeki ikinci tekil şahısların bedenlerinin ve eşyalarının zamanla değişip, dolapların yığından boşa doğru gidişi – bunlar olurken hızlandırılmış bir slayt gösterisi gözlerimin önünde.

Verdiği sözü tutamayan biri olmak veyahut şahsiyet, aslında neden olduğunu hiç bilmediğin arkadaş sohbetlerinde; olandan, dünden, gelecekten şikayetler, Kaf dağından ya da yüksek olan bir tünelin içinden yargıları tamamlanmış infazlar gerçekleştirmek.
Ark dibinde oynayan çocukları izlemek ne vakitten beridir güzel bir şey gibi geliyor bana – ev, ne ara özlenmesi gereken bir duruma dönüştü? Kablolara bağlanmış  dört çarpı beşe denk gelen bu distopyadan kurtulmak için danışmam gereken bir süper kahraman var mı?

Ev diye tabir ettiğim tek kişilik uyuma bölgesinden ayrılıp farklı yollardan aynı yerlere çıkmak  ve farklı bir yere dönüyormuş gibi yaparak yine aynı yere gelmek.
Hiç kimse birbirinin ölümüne tanık olmak zorunda değil – hiç kimse hastanedeki ölmek üzere olan bedeninizin başında size bir sandalyeden ölü refakati yapmak zorunda değil ve tüm bunlar masraflı bir cenazeye dönüşmemeli asla.

Özerk kuvvetler hazırlanmışlar, devrim yapacaklarmış. Özerk bir diktatör var başlarında görüyorum, o elinde silahıyla kendi özgürlüğünü devrimle süsleyen kişi arkadaşım değil mi? En son bir kahve içmiştik, nasıl oldu da özelleştirildi. Ata-sının izinden gidenler var, onur ve şereften bahseden madalyalar, hürriyet için savaşmanın ne denli değerli olduğundan söz-eden  hepsi de üniformalı birbirlerine karşı insanlar  – ben aptallığın tanımını size sizi göstererek yapamam – gözünüzün önündeki perde İslam-dan değil,  özünüzü oluşturan hırsın getirdiği bir bilinçsizlik – ki öyle olmasaydı korkak olurdunuz.  Korkudan susmak değil – bilinçten korkmak.

Birey olabilmek için ne yapmam gerekiyor? Kişisel erişim haklarım gasp edildi.
Bu duvar neden delik deşik? Pencereden biri mi bakıyor? Perdeyi kapatmalıyım, çıplak hissediyorum.
Alo? Cevap vermeyecek misiniz?

Bir video çekmeliyim, bir canlı yayın yapmalıyım, birini öldürmeliyim, biriyle ortak olmalıyım – hayır yalnız kalmalıyım, merhaba şuradan düz gideceksiniz ileride solda,  kolaya zam mı geldi? Ne yemek yapayım? İyi günler, hizmet kalitemiz gereği görüşmelerimiz kayıt altına alınmaktadır, lütfen dördü tuşlayınız, yeniden giriş yapınız, hatalı şifre, hesabınıza giriş yapıldı, ödemeniz gecikti, nakit avans çekimi, alooo? Ücretsiz deneme hakkı, bunu mu demek istediniz? Neyi mi demek istedim? Kapıda ödeme, iyi günler görüşmelerimiz öldüğünüzden kaynaklı başka bir dünyaya ertelenmiştir. Öldüm mü? Rüyalar, yanımdaki kim? Money kartınız var mı? Money kart? Tütün çok kuruymuş, oranın kahvesi çok güzeldir, merhaba, kira için zam, hastalıklı biri misin? Pardon müsaade eder misiniz? Kolundaki izler ne? Bira içelim mi? Allah hakkında ne düşünüyorsun? Bir işe girsen iyi olacak –

İyi günler, gerçeğe ulaşmak için ikiyi tuşlayınız – merhabalar kanalıma hoş mu geldiniz – bugün çocuklarımı öldüreceğim. Neden ağlıyorsun? Peşimi bırak artık! Üyelik için kredi kartı bilgileriniz, camileri bombaladınız mı? Gün doğdu hep uyan… Simit saaat onurlu yaş… devletimiz ve milletimiz, mahallemizi savunuyoruz yol… dinsiz piçler, caizdir, allahuekber,

iyi günler yeni bir yaşama geçiş yapabilmek için kareyi tuşlayınız
Alo? Orada mısınız?

Müzik bitti.

Korku Hakkında

İnsan ve düşünce, yazdıklarımız ve rüyalarımız, psikiyatrinin bizle ilgili tanımladığı şeyler ve evrenin içindekiler – tüm bunlar çeşitlilik gösteren, cevaplarını ilahi veyahut bilimsel olarak vereceğimiz sorulardır.

Peki, rüyanın tanımı tamamen başka bir dünyaya aitse ve bedenimizde kabul ettiğimiz ruh, aslında sadece beyin ise; bu neyi değiştirecektir? Belki bir şizofrensiniz ya da manik depresif ne fark eder ki? Hepsini sizin için tanımlamış bir alan var. Bu insanlar bu verilere birçok araştırmalarla ve deneylerle ulaşmışlar. Komik olansa; bütün bu düşünsel hastalığa inanmak zorunda mıyız?

Muhtemelen bunu hayatımızdan tamamen çıkartamayız; lakin geliştirebiliriz. Dünyanın en iyi konuşabilen insanı; eğer isteseydi iyi bir psikiyatr ya da psikolog olabilir miydi? Çağının ilerisinde rüyalar görebilen bir insan harika bir fantastik, bilim-kurgu yazarı veyahut bir kahin olabilir miydi? Ya da oldular mı? Sanırım bu bilgilerin hepsine tamamı ile sahip değiliz.

Düşünün, insan kimyasal mıdır yoksa karmaşık ruhani bir varlık mı? Bir şeyleri bazen olmadan önce hissedebilmek ilahi bir güç müdür yoksa enerji mi? Sınırlı düşünce yapımızla her şeyi tek bir güce ya da bazı güçlere bağlamak bizim yardıma muhtaç olduğumuzu mu göstermektedir? Korkunç kabuslar, uyku ve uyanıklık arasında görülen garip şeyler, cinler, şeytanlar, deccal ve ateş – işte aklımızın karıştığı – korkunun verdiği etki ve bizim buna karşı olan tepkimizden ötürü güce sığınma ihtiyacı.

Devam

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.