Menü Kapat

Yazar: SonatYurtcu

Biraz Sanat Az da Ahlat Ağacı

Hiç kimsenin birbirini sevmediği ve sevmek zorunda olmadığı yer: Sanat

Düşüncenizi ayakta tutan şey – ürettiğiniz eserde tatmin olma halidir ve bunu insanlara ulaştırıp beğendirmek kişi için mühimdir. Enteresan olan ise; yazan üzerinden gidersek – eleştirdiği kitleye sattığı kitaptan gurur duyar. O yerdiği insanlar, yazanın şiir/öykü kitabını ya da romanını okudukları ve satın aldıkları zaman yazar/şair belli bir kimliğe bürünür ve bu açıkça gözlemlenir. Bunları, bilmem ne şiir gecelerinde veyahut dangalak dergi toplantılarında görebilirsiniz.

Ahlat Ağacı filminde Doğu Demirkol ile Serkan Keskin’in sahnesinde iki karaktere de hak verip aynı zamanda öfkelendim; çünkü inanıyorum ki romantiklik ve yapış yapış bir isyan komiktir. Kendini farklı diye kabul edip bunu manifesto ile süslemek beni iğrendiriyor; lakin başka bir bakış açısıyla yapanın kendisini haklı gördüğü ve eleştirdiği insanların arasında olmamak istemesi de gayet doğaldır. Sorun ise; duygudaşlık(empati) kurmak zordur ve yapıyorum demek eylemin gerçekleştiği anlamına gelmemektedir.  Bu sahnede bir yazar ile yazar olmak isteyen ve kitabını yazmış; fakat daha basmamış iki kişi sohbet etmektedir. Biri rüştünü kanıtlamış- diğeri kendisini içten içe iyi görmekle beraber karşı tarafla aynı kulvarda olduğunu göstermeye çalışmaktadır – yani egosu ona ben iyiyim ve beni tanımaları gerek diye söylemektedir. Sonra kıdemli yazar burada devreye girer ve bu işin çalışma ile olacağından o kadar da kolay olmadığından bahseder. Çırağımız ise; hayır ben bilgiliyim ve sen riyakâr olmuşsun demek için peşinden ayrılmaz yazarın ve konuşmasını sürdürür. Muhabbet, bir öfke patlamasıyla sonuçlanır ve herkesin yolu ayrılır. Bu öfke – ben seni dinlemek zorunda değildim; fakat dinledim demektir. Aslında olması gereken bu mudur? Hiçbir zaman insandan taraf olmadım – tahammül edemedim ve edemiyorum da – bundan ötürü de herkesi dinlemek bir erdem değil – aksine gereksiz nezaketin sahteliğidir.

Oturduğunuz koltuğu, evi, mahalleyi, arkadaşlarınızı ve içinde bulunduğunuz ortamları düşünün ve kim olduğunuzla ilgili bazı kararlara varın. Hatırladığım kadarıyla büyük para kazanan yazarlar eleştiriliyor – belli ödül veren papyonlu yaş almışlar eleştiriliyor, solculuk satan haksızlığın dibinde yüzen yayıncılar eleştiriliyor. Kimilerinin edebiyat mafyası dediği şey her daim devam ediyor. İsmin meşhurluğuna, instagramda kaç takipçisi olduğuna göre basılan yazılar ve kitaplar – yazdıkları bir yerlerde çıkabilsin diye arkalarından küfrettikleri yazarların kuyrukçuluklarını yapanlar, etik, kural ve sistem kelimelerini dillerinden düşürmeyip – girişimcilik örnekleriyle birilerini dolandıranlar ve bunun gibi daha neler var.  Peki, kendisini sosyal medyada iyi satabilen bohemlerimiz ve bilmediği konularda ahkâm kesme zırvalığı ne olacak? Karşınızdakinin iyi ve güzel diye tabir ettiği şeyin dışında iseniz var olamayacaksınız – o sizin ne kadar satacağınıza karar verdikten sonra saygınlık kazanacaksınız ve bu maalesef değişmesi mümkün gözükmemektedir.

Bir tablonun kimler tarafından alındığı – bir tiyatroda hangi oyuncularla/yönetmenle çalıştığınız ve kitabınızı ya da yazınızı kimin eleştirdiği sizi biri yapacaktır.  Herkese göre o iş öyle yapılmaz; ancak kendini bir şekilde var edebilen o işi o şekilde yapmayan oluyor; ücra bir köşede de kalsa; çünkü içinde bulunduğum bol tırnak içindeki edebiyat çevresi, tiyatro çevresi bana gösterdi ki – bu insanlar ne yapıyorsa onlar gibi tek bir çizgiden yürümeye çalışma, tiyatro böyle yapılmaz deniliyorsa sen bir bak izle, böyle kitap olmaz deniliyorsa sen bir oku – bir bok anlatmamış diye eleştiri yapıyorsa bir tablo için sen bir bak – sana bir şey anlatıyordur belki.

Size bol sanatlı, az riyakâr zamanlar dilerim – bildiğinizi, körü körüne değil; lakin rasyonel bir süzgeçten geçirerek yapmaktan vazgeçmeyin ve kimseyi sevmek zorunda ve kimseye kendinizi sevdirmek zorunda hissettirmeyin.

Kötülük Dehası

Netflix’de izlediğim Evil Genius – Kötülük Dehası başlığı itibariyle de ilginç bir konu – sıradan bir pizza kuryesinin bankayı soymasıyla başlayan hikaye devamında soyguncunun boynundaki bombanın patlamasıyla sonlanıyor.

Brian Wells Erie’de yaşayan bir pizza kuryesi ve neden bir bankayı boynundaki bombayla soymayı tercih ediyor?  Aslında izledikten sonra oturup üstüne düşünmenizi sağlayan bir yapım – bir nevi garip ilham kaynağı gibi; fakat neden?

Marjorie Diehl-Armstrong beş üniversite bitirmiş, çevresi tarafından çok zeki ve bakışları etkili diye adlandırılan kişi vakti zamanında bir sevgilisini öldürmüş ve meşru müdafaa diye karar verilerek paçayı sıyırmayı başarmış. Peki, gerçek neydi?

70’li yıllarda Bill Rothstein ile birlikte olan Marjorie Diehl-Armstrong bir süre belli anlaşmazlıklarla ayrılmış – Marjorie Diehl-Armstrong’a yaşadığı süre boyunca belli hastalık teşhisleri konulmuş: Bipolar, manik-depresif gibi ve Marjorie kendisinde bir farklılık olacağını düşünerek  hür iradesiyle doktora gitmiş. Bill Rothstein ile de zamanla tartışmalar yaşayıp ayrılmışlar ve başka bir kurban olan James Roden ile sevgililik hayatı başlamış Marjorie’nin – tüm bunlar yaşanırken Bill ve Marjorie aynı kasabada yaşamaya devam ediyorlar ve Bill Rothstein’in bir gün polisi arayıp – Marjorie’nin kendisinden bir cesedi yok etmesini istediğini anlatıyor – hikaye burada başlamış oluyor.

Bill Rothstein – arkadaşları tarafından zeki, alımlı olarak adlandırılan kişi ve o da Marjorie’nin çok manipülatör ve zeki olduğunu kabul ederek polise tüm olanı biteni anlatıyor; fakat burada aklıma takılan kim daha zeki sorusunun cevabı bence Marjorie değildi; çünkü öfkesine hep yenik düşüyordu – belki iyi bir aldatıcıydı; lakin Bill hepsini yendi diye düşünüyorum.  Daha fazla kopya vermeden izlemenizi tavsiye ederim.

Bir insan neden oyun oynamayı sever?
Cinayeti son bir oyun olarak mı görür?
Narsisizm sizi katil eder mi?

Üzerine bol bol kendi hayatınızı ve aklınızda saklı olanları da katarak düşünmeniz dileğiyle.

Kişisel Erişim Hakkı

İçinde birden fazla olanın bütüne yakın olması ve bir ses dalgasıyla ayrı yönlere dağılıp bütünden uzaklaşıp artık toplu olanı öldürme isteği – metrekaresi daraltılmış nefes alıp verme alanının gittikçe kendinden daha dar bir odaya dönüşmesi – içindeki ikinci tekil şahısların bedenlerinin ve eşyalarının zamanla değişip, dolapların yığından boşa doğru gidişi – bunlar olurken hızlandırılmış bir slayt gösterisi gözlerimin önünde.

Verdiği sözü tutamayan biri olmak veyahut şahsiyet, aslında neden olduğunu hiç bilmediğin arkadaş sohbetlerinde; olandan, dünden, gelecekten şikayetler, Kaf dağından ya da yüksek olan bir tünelin içinden yargıları tamamlanmış infazlar gerçekleştirmek.
Ark dibinde oynayan çocukları izlemek ne vakitten beridir güzel bir şey gibi geliyor bana – ev, ne ara özlenmesi gereken bir duruma dönüştü? Kablolara bağlanmış  dört çarpı beşe denk gelen bu distopyadan kurtulmak için danışmam gereken bir süper kahraman var mı?

Ev diye tabir ettiğim tek kişilik uyuma bölgesinden ayrılıp farklı yollardan aynı yerlere çıkmak  ve farklı bir yere dönüyormuş gibi yaparak yine aynı yere gelmek.
Hiç kimse birbirinin ölümüne tanık olmak zorunda değil – hiç kimse hastanedeki ölmek üzere olan bedeninizin başında size bir sandalyeden ölü refakati yapmak zorunda değil ve tüm bunlar masraflı bir cenazeye dönüşmemeli asla.

Özerk kuvvetler hazırlanmışlar, devrim yapacaklarmış. Özerk bir diktatör var başlarında görüyorum, o elinde silahıyla kendi özgürlüğünü devrimle süsleyen kişi arkadaşım değil mi? En son bir kahve içmiştik, nasıl oldu da özelleştirildi. Ata-sının izinden gidenler var, onur ve şereften bahseden madalyalar, hürriyet için savaşmanın ne denli değerli olduğundan söz-eden  hepsi de üniformalı birbirlerine karşı insanlar  – ben aptallığın tanımını size sizi göstererek yapamam – gözünüzün önündeki perde İslam-dan değil,  özünüzü oluşturan hırsın getirdiği bir bilinçsizlik – ki öyle olmasaydı korkak olurdunuz.  Korkudan susmak değil – bilinçten korkmak.

Birey olabilmek için ne yapmam gerekiyor? Kişisel erişim haklarım gasp edildi.
Bu duvar neden delik deşik? Pencereden biri mi bakıyor? Perdeyi kapatmalıyım, çıplak hissediyorum.
Alo? Cevap vermeyecek misiniz?

Bir video çekmeliyim, bir canlı yayın yapmalıyım, birini öldürmeliyim, biriyle ortak olmalıyım – hayır yalnız kalmalıyım, merhaba şuradan düz gideceksiniz ileride solda,  kolaya zam mı geldi? Ne yemek yapayım? İyi günler, hizmet kalitemiz gereği görüşmelerimiz kayıt altına alınmaktadır, lütfen dördü tuşlayınız, yeniden giriş yapınız, hatalı şifre, hesabınıza giriş yapıldı, ödemeniz gecikti, nakit avans çekimi, alooo? Ücretsiz deneme hakkı, bunu mu demek istediniz? Neyi mi demek istedim? Kapıda ödeme, iyi günler görüşmelerimiz öldüğünüzden kaynaklı başka bir dünyaya ertelenmiştir. Öldüm mü? Rüyalar, yanımdaki kim? Money kartınız var mı? Money kart? Tütün çok kuruymuş, oranın kahvesi çok güzeldir, merhaba, kira için zam, hastalıklı biri misin? Pardon müsaade eder misiniz? Kolundaki izler ne? Bira içelim mi? Allah hakkında ne düşünüyorsun? Bir işe girsen iyi olacak –

İyi günler, gerçeğe ulaşmak için ikiyi tuşlayınız – merhabalar kanalıma hoş mu geldiniz – bugün çocuklarımı öldüreceğim. Neden ağlıyorsun? Peşimi bırak artık! Üyelik için kredi kartı bilgileriniz, camileri bombaladınız mı? Gün doğdu hep uyan… Simit saaat onurlu yaş… devletimiz ve milletimiz, mahallemizi savunuyoruz yol… dinsiz piçler, caizdir, allahuekber,

iyi günler yeni bir yaşama geçiş yapabilmek için kareyi tuşlayınız
Alo? Orada mısınız?

Müzik bitti.

Korku Hakkında

İnsan ve düşünce, yazdıklarımız ve rüyalarımız, psikiyatrinin bizle ilgili tanımladığı şeyler ve evrenin içindekiler – tüm bunlar çeşitlilik gösteren, cevaplarını ilahi veyahut bilimsel olarak vereceğimiz sorulardır.

Peki, rüyanın tanımı tamamen başka bir dünyaya aitse ve bedenimizde kabul ettiğimiz ruh, aslında sadece beyin ise; bu neyi değiştirecektir? Belki bir şizofrensiniz ya da manik depresif ne fark eder ki? Hepsini sizin için tanımlamış bir alan var. Bu insanlar bu verilere birçok araştırmalarla ve deneylerle ulaşmışlar. Komik olansa; bütün bu düşünsel hastalığa inanmak zorunda mıyız?

Muhtemelen bunu hayatımızdan tamamen çıkartamayız; lakin geliştirebiliriz. Dünyanın en iyi konuşabilen insanı; eğer isteseydi iyi bir psikiyatr ya da psikolog olabilir miydi? Çağının ilerisinde rüyalar görebilen bir insan harika bir fantastik, bilim-kurgu yazarı veyahut bir kahin olabilir miydi? Ya da oldular mı? Sanırım bu bilgilerin hepsine tamamı ile sahip değiliz.

Düşünün, insan kimyasal mıdır yoksa karmaşık ruhani bir varlık mı? Bir şeyleri bazen olmadan önce hissedebilmek ilahi bir güç müdür yoksa enerji mi? Sınırlı düşünce yapımızla her şeyi tek bir güce ya da bazı güçlere bağlamak bizim yardıma muhtaç olduğumuzu mu göstermektedir? Korkunç kabuslar, uyku ve uyanıklık arasında görülen garip şeyler, cinler, şeytanlar, deccal ve ateş – işte aklımızın karıştığı – korkunun verdiği etki ve bizim buna karşı olan tepkimizden ötürü güce sığınma ihtiyacı.

Devam

Voyeur ya da Röntgenci

Netflix’in yeni yayınladığı bu belgesel, bir gazetecinin öngörüsünü, yanılmasını bir kariyerin çöpe gitmesini ya da huzurla ve başarıyla ölüp ölemeyeceğini göstermekle beraber belgeselin konusu olan Gerald Foos’un da meraklı bir adam mı yoksa bir sosyopat mı olup olmadığını anlatıyor bizlere.

Gay Talese 7.Şubat.1932 doğumlu Amerika’lı yazar ve gazetecidir.  The Neighbor’s Wife(1980) kitabıyla o vakitlerde ilgiyi haliyle üstüne çekse de The Voyeur’s Motel(2016) kitabıyla Amerika’da okları üstüne çekmiş ve kitabı büyük sükse yapmıştır. Belgesel ise; bu süreci bize her iki taraftan da göstererek konuyu anlamamızı ve empati kurmamızı sağlıyor. Kim bilir belki de iyi bir gazeteci olarak istediğinizi yapmayı seçeceksiniz ya da gizli meraklarınız aklınıza gelecek ve birilerini izlemenize, gözlemci diye bir kılıf uyduracaksınız.

Gay Talese Gerald Foos ile 30 yıl boyunca mektuplaştı.  Bu mektupların içeriği ise; Gerald Foos’un belki toplumun çoğunluğuna göre cinsel bir sapkınlık olarak adlandıracağı durumuydu: sevişen, mastürbasyon yapan insanları izlemesiydi.

1966 yılında satın olduğu Motel (sonra bulunan kayıtlarda 1969 olarak geçse de) onun gizli bir fare kapanıydı bir nevi. İnsanları odalarında izlemek istiyor, onların cinsel deneyimlerine tanık olmak istiyordu; ancak böyle bir bina için başkasına güvenemezdi – bu yüzden kendisi inşa etmeye başladı ve kendi motelinde kalan bu insanları görebilmek için de her odanın tavanına yatağı görebilecek bir şekilde ufak bir havalandırma yaptı.

Gay Talese belgeselde:’’tek bir kaynağınızın olması iyi bir şey değildir.’’ Diyor.  Seksenine gelmiş usta bir gazeteci için zor bir karar olsa da bu hikayeyi tüm gerçekliğiyle yayınlamak istiyor ve kitabın yazım sürecine başlıyor; fakat her ne kadar karmaşık olsa da tarihler, olaylar tüm bunların uydurma olamayacağına ikna oluyor ki her ayrıntıyı uydurabilmek bazen imkansızdır.

Düşünsenize bir havalandırma boşluğundan birilerinin mahremini izliyorsunuz. Sevişmeleri, tüm gizli fantezileri, sokaktaki kimliklerinden ayrı oldukları kişiler, bir kadının ya da adamın kendisini tek başına tatmin edişi ya da onlara küçük deneyler yapıyorsunuz. Odaya bir bavul koyuyor ve lobideyken onların duyabileceği bir şekilde bir müşterinin odaların birinde para dolu bir bavul unuttuğunu söylüyorsunuz ve sonra gizli bölmenizden onların bavulu alıp kaçtığını ya da her ne yapıyorlarsa onu izlemeye devam ediyorsunuz, yani bir nevi tanrıcılık oynuyorsunuz; fakat bu her zaman istediğiniz şeylere tanık olabileceğiniz anlamına gelmemektedir.

Gerald Foos bir gün yine rutinini gerçekleştirirken bu havalandırma boşluğunda bir adamın kadını dövdüğüne ve kadının yerde hareketsiz yattığına tanık olur, nefes aldığına yemin etse de odayı kontrol etmeyi veyahut yetkililere bildirme ihtiyacı hissetmez ve kadın sabah hizmetçi tarafından ölü bulunur.

Belgesel devam ettikçe Gerald Foos’un hikayesinde tarih yanlışlıkları, gizlediği bazı şeyler ortaya çıkar. Oteli sattığı tarih, karısıyla beraber işletmesi ve aslında başka bir ortağın olması gibi çarpıklıklar Gay Talese için iyi olmayacaktır; çünkü kitap ve hikaye tamamen gerçeklikten uzak bir hal alacak sıradan bir adamın onu kandırmasıyla tüm hikaye skandala dönüşecek, Gay Talese bir yalancı olarak anılacaktır.

Hepimizin gizli sırları, merakları ve kendimizle kaldığımızda ya da herhangi bir yerde düşünürken saklamak istediklerimiz vardır.

Bazılarımız ise; yıllarca o kadar çok ustalaşmıştır ki işinde, her şeyin doğrusunu bildiğini ve yanılmayacağını düşünür ve hırsına yenik düşer. Bu belgeselde hepimiz gizliden gizliye varız aslında – peki sence bu hikaye gerçek mi? Yalan mı?

Ve sen kimsin?

Belgeseli izlemenizi tavsiye eder ve her daim birkaç kere düşünmenizi tavsiye ederim.

İşe Yarar Bir Şey

Başak Köklükaya, Öykü Karayel ve Yiğit Özşener’in başrollerini paylaştığı Pelin Esmer’in ve Barış Bıçakçı’nın senaryosunu yazdığı ve Pelin Esmer’in yönetmenliğini yaptığı ‘’İşe Yarar Bir Şey’’ filmi bizi uzun ve sessiz bir yolculuğa çıkartıyor.

Hikaye, Leyla’nın sesiyle bir tren garında başlıyor. 42 yaşında olan Leyla kendi içindeki sorgulamalarıyla ve rahat tavrıyla karşımızda ve 25 yıl sonraki bir mezuniyet yemeğine gitmekte tesadüfen bu yolculukta karşısına Canan çıkıyor ya da o Canan’ın karşısına çıkan bir yol arkadaşı oluyor. Aslında Leyla bunun olacağını tren garındaki o kısa bank sohbetinde seziyor. Hikaye bizi trenin tıngır mıngır bir ritmi içinde kendine çekmeye burada başlıyor.

Leyla’nın yataklı vagonu tercih etmesi; fakat bir yandan da vaktini yemekli vagonda geçirmek istemesi onun bir yandan gizlenmeye çalıştığını; ancak yok olmak istemediğinin izlenimi vermekte, var-oluşun ve yaşamanın çaresi olarak şiir yazmayı seçen Leyla bir süre avukatlık yaptıktan sonra kendini görünen bir gizli köşeye sıkıştırıyor farkında olmadan.

Canan ise; iyilik ve kötülük arasında bize sorular sorduran genç hemşiremiz. Kendisinden rica edilen bir iyiliği yapmaya gidiyor kendi tabiriyle. Bu iyilik, boyundan aşağı felç olan bir adamın artık daha fazla yaşamak istememesi ve kendisini öldüremediği için başkasının elinden ölmek istemesi. Canan, tedirgin ve bir yandan da bunun kendisine sağlayacağı maddi yararı düşünmekte içten içe. Bizler izleyici olarak onun masum haline üzülürken bir yandan da bunun teknik olarak bir cinayet olduğunu bilmekteyiz; fakat başkası sizden kendisini öldürmesini isterse bunun anlamadı nedir? Bu garip yolculuğunda farkında olmadan bir misafir edinir Canan ve Leyla dahil olur. İşler burada bizim için garip bir hal alır. Leyla neden yardım etmek istemektedir?

Yiğit Özşener, Yavuz karakteriyle yatalak olan orta yaşlarda bir mühendis, kendi celladını beklerken içeri giren Leyla’yı görünce şaşırıyor; çünkü gelmesini beklediği kişi bir hemşireyken şiir kitaplarını severek okuduğu ve ezbere bildiği şiiriyle Leyla beliriyor yatağının başucunda ve işte burada başlayan sohbet hiç bitmesin istiyorsunuz. Hayat nedir? Yaşamak ve ölmek, mücadele etmenin anlamı ya da anlamsızlığı ve şiirin yaşama etkisi gibi ana başlıkların olduğu bu sahneler sizde hüzünlü, komik, depresif ve bir diğer deyişle karanlık -karmaşık bir etki bırakıyor.

Filmin benim için gizli bir kahramanı olan karga ise; tam bir sorgu meselesidir; çünkü istasyon istasyon giden bir adam duvarlara karga resmini çizmekte. Bunun benim için anlamı her şeyi hatırlıyor olmak, iyiliği ve kötülüğü hiçbir zaman unutmamak, dışlanmışlık ve biraz çirkin biraz da huysuz bir yapıya sahip olmayı çağrıştırıyor.

Ayrıca eklemek istediğim önemli meselelerden biri, pencere camlarındaki yansımalara dikkat çekmektir. Öyle bir an geliyor ki siz de dalıyorsunuz Leyla’nın görüntüsünde ya da bir trenin içinde; çünkü gariptir ki gerçek olan ancak sadece karanlıktan geçerken görebildiğiniz yansımanız, bir nevi kendinizi bu karanlığın içinde bulabilirsiniz de demek istiyor. Sanırım gölgeler ve ışık konusunda meraklı biri yönetmenimiz Pelin Esmer.

Leyla’nın Yavuz’la olan sohbetinde, onun bir meraktan mı burada olduğu yoksa sadece Canan’a yardım için mi geldiğini izliyoruz ve ne kadar sevsek de Leyla’yı; içimizden onun sadece bir hikaye için orada olduğunu düşündürüyor film bize. Tüm bunlar olurken film boyunca bize ve bir nevi bütün bir filmi şiir haline getiren çello sesi dikkatimizi ve duygumuzu hep tetikte bırakıyor. ;
Basit bir tren garından başlayan enteresan bir hikâye, kendisini melankolik bir müzikle koca bir dağ gibi içimizdeki son soruyla bırakıyor. Pencereden son bakış; hem içeriden hem dışarıdan.

Kısa zamanda izlemenizi tavsiye etmekle beraber şiirin önemini de anlatan ‘’İşe Yarar Bir Şey’’ umarım köşelere gizlenmiş bir film olarak kalmaz. Ben şimdiden arşivime ekledim bile.

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.