Menü Kapat

Yazar: SonatYurtcu

Korku Hakkında

İnsan ve düşünce, yazdıklarımız ve rüyalarımız, psikiyatrinin bizle ilgili tanımladığı şeyler ve evrenin içindekiler – tüm bunlar çeşitlilik gösteren, cevaplarını ilahi veyahut bilimsel olarak vereceğimiz sorulardır.

Peki, rüyanın tanımı tamamen başka bir dünyaya aitse ve bedenimizde kabul ettiğimiz ruh, aslında sadece beyin ise; bu neyi değiştirecektir? Belki bir şizofrensiniz ya da manik depresif ne fark eder ki? Hepsini sizin için tanımlamış bir alan var. Bu insanlar bu verilere birçok araştırmalarla ve deneylerle ulaşmışlar. Komik olansa; bütün bu düşünsel hastalığa inanmak zorunda mıyız?

Muhtemelen bunu hayatımızdan tamamen çıkartamayız; lakin geliştirebiliriz. Dünyanın en iyi konuşabilen insanı; eğer isteseydi iyi bir psikiyatr ya da psikolog olabilir miydi? Çağının ilerisinde rüyalar görebilen bir insan harika bir fantastik, bilim-kurgu yazarı veyahut bir kahin olabilir miydi? Ya da oldular mı? Sanırım bu bilgilerin hepsine tamamı ile sahip değiliz.

Düşünün, insan kimyasal mıdır yoksa karmaşık ruhani bir varlık mı? Bir şeyleri bazen olmadan önce hissedebilmek ilahi bir güç müdür yoksa enerji mi? Sınırlı düşünce yapımızla her şeyi tek bir güce ya da bazı güçlere bağlamak bizim yardıma muhtaç olduğumuzu mu göstermektedir? Korkunç kabuslar, uyku ve uyanıklık arasında görülen garip şeyler, cinler, şeytanlar, deccal ve ateş – işte aklımızın karıştığı – korkunun verdiği etki ve bizim buna karşı olan tepkimizden ötürü güce sığınma ihtiyacı.

Devam

Voyeur ya da Röntgenci

Netflix’in yeni yayınladığı bu belgesel, bir gazetecinin öngörüsünü, yanılmasını bir kariyerin çöpe gitmesini ya da huzurla ve başarıyla ölüp ölemeyeceğini göstermekle beraber belgeselin konusu olan Gerald Foos’un da meraklı bir adam mı yoksa bir sosyopat mı olup olmadığını anlatıyor bizlere.

Gay Talese 7.Şubat.1932 doğumlu Amerika’lı yazar ve gazetecidir.  The Neighbor’s Wife(1980) kitabıyla o vakitlerde ilgiyi haliyle üstüne çekse de The Voyeur’s Motel(2016) kitabıyla Amerika’da okları üstüne çekmiş ve kitabı büyük sükse yapmıştır. Belgesel ise; bu süreci bize her iki taraftan da göstererek konuyu anlamamızı ve empati kurmamızı sağlıyor. Kim bilir belki de iyi bir gazeteci olarak istediğinizi yapmayı seçeceksiniz ya da gizli meraklarınız aklınıza gelecek ve birilerini izlemenize, gözlemci diye bir kılıf uyduracaksınız.

Gay Talese Gerald Foos ile 30 yıl boyunca mektuplaştı.  Bu mektupların içeriği ise; Gerald Foos’un belki toplumun çoğunluğuna göre cinsel bir sapkınlık olarak adlandıracağı durumuydu: sevişen, mastürbasyon yapan insanları izlemesiydi.

1966 yılında satın olduğu Motel (sonra bulunan kayıtlarda 1969 olarak geçse de) onun gizli bir fare kapanıydı bir nevi. İnsanları odalarında izlemek istiyor, onların cinsel deneyimlerine tanık olmak istiyordu; ancak böyle bir bina için başkasına güvenemezdi – bu yüzden kendisi inşa etmeye başladı ve kendi motelinde kalan bu insanları görebilmek için de her odanın tavanına yatağı görebilecek bir şekilde ufak bir havalandırma yaptı.

Gay Talese belgeselde:’’tek bir kaynağınızın olması iyi bir şey değildir.’’ Diyor.  Seksenine gelmiş usta bir gazeteci için zor bir karar olsa da bu hikayeyi tüm gerçekliğiyle yayınlamak istiyor ve kitabın yazım sürecine başlıyor; fakat her ne kadar karmaşık olsa da tarihler, olaylar tüm bunların uydurma olamayacağına ikna oluyor ki her ayrıntıyı uydurabilmek bazen imkansızdır.

Düşünsenize bir havalandırma boşluğundan birilerinin mahremini izliyorsunuz. Sevişmeleri, tüm gizli fantezileri, sokaktaki kimliklerinden ayrı oldukları kişiler, bir kadının ya da adamın kendisini tek başına tatmin edişi ya da onlara küçük deneyler yapıyorsunuz. Odaya bir bavul koyuyor ve lobideyken onların duyabileceği bir şekilde bir müşterinin odaların birinde para dolu bir bavul unuttuğunu söylüyorsunuz ve sonra gizli bölmenizden onların bavulu alıp kaçtığını ya da her ne yapıyorlarsa onu izlemeye devam ediyorsunuz, yani bir nevi tanrıcılık oynuyorsunuz; fakat bu her zaman istediğiniz şeylere tanık olabileceğiniz anlamına gelmemektedir.

Gerald Foos bir gün yine rutinini gerçekleştirirken bu havalandırma boşluğunda bir adamın kadını dövdüğüne ve kadının yerde hareketsiz yattığına tanık olur, nefes aldığına yemin etse de odayı kontrol etmeyi veyahut yetkililere bildirme ihtiyacı hissetmez ve kadın sabah hizmetçi tarafından ölü bulunur.

Belgesel devam ettikçe Gerald Foos’un hikayesinde tarih yanlışlıkları, gizlediği bazı şeyler ortaya çıkar. Oteli sattığı tarih, karısıyla beraber işletmesi ve aslında başka bir ortağın olması gibi çarpıklıklar Gay Talese için iyi olmayacaktır; çünkü kitap ve hikaye tamamen gerçeklikten uzak bir hal alacak sıradan bir adamın onu kandırmasıyla tüm hikaye skandala dönüşecek, Gay Talese bir yalancı olarak anılacaktır.

Hepimizin gizli sırları, merakları ve kendimizle kaldığımızda ya da herhangi bir yerde düşünürken saklamak istediklerimiz vardır.

Bazılarımız ise; yıllarca o kadar çok ustalaşmıştır ki işinde, her şeyin doğrusunu bildiğini ve yanılmayacağını düşünür ve hırsına yenik düşer. Bu belgeselde hepimiz gizliden gizliye varız aslında – peki sence bu hikaye gerçek mi? Yalan mı?

Ve sen kimsin?

Belgeseli izlemenizi tavsiye eder ve her daim birkaç kere düşünmenizi tavsiye ederim.

İşe Yarar Bir Şey

Başak Köklükaya, Öykü Karayel ve Yiğit Özşener’in başrollerini paylaştığı Pelin Esmer’in ve Barış Bıçakçı’nın senaryosunu yazdığı ve Pelin Esmer’in yönetmenliğini yaptığı ‘’İşe Yarar Bir Şey’’ filmi bizi uzun ve sessiz bir yolculuğa çıkartıyor.

Hikaye, Leyla’nın sesiyle bir tren garında başlıyor. 42 yaşında olan Leyla kendi içindeki sorgulamalarıyla ve rahat tavrıyla karşımızda ve 25 yıl sonraki bir mezuniyet yemeğine gitmekte tesadüfen bu yolculukta karşısına Canan çıkıyor ya da o Canan’ın karşısına çıkan bir yol arkadaşı oluyor. Aslında Leyla bunun olacağını tren garındaki o kısa bank sohbetinde seziyor. Hikaye bizi trenin tıngır mıngır bir ritmi içinde kendine çekmeye burada başlıyor.

Leyla’nın yataklı vagonu tercih etmesi; fakat bir yandan da vaktini yemekli vagonda geçirmek istemesi onun bir yandan gizlenmeye çalıştığını; ancak yok olmak istemediğinin izlenimi vermekte, var-oluşun ve yaşamanın çaresi olarak şiir yazmayı seçen Leyla bir süre avukatlık yaptıktan sonra kendini görünen bir gizli köşeye sıkıştırıyor farkında olmadan.

Canan ise; iyilik ve kötülük arasında bize sorular sorduran genç hemşiremiz. Kendisinden rica edilen bir iyiliği yapmaya gidiyor kendi tabiriyle. Bu iyilik, boyundan aşağı felç olan bir adamın artık daha fazla yaşamak istememesi ve kendisini öldüremediği için başkasının elinden ölmek istemesi. Canan, tedirgin ve bir yandan da bunun kendisine sağlayacağı maddi yararı düşünmekte içten içe. Bizler izleyici olarak onun masum haline üzülürken bir yandan da bunun teknik olarak bir cinayet olduğunu bilmekteyiz; fakat başkası sizden kendisini öldürmesini isterse bunun anlamadı nedir? Bu garip yolculuğunda farkında olmadan bir misafir edinir Canan ve Leyla dahil olur. İşler burada bizim için garip bir hal alır. Leyla neden yardım etmek istemektedir?

Yiğit Özşener, Yavuz karakteriyle yatalak olan orta yaşlarda bir mühendis, kendi celladını beklerken içeri giren Leyla’yı görünce şaşırıyor; çünkü gelmesini beklediği kişi bir hemşireyken şiir kitaplarını severek okuduğu ve ezbere bildiği şiiriyle Leyla beliriyor yatağının başucunda ve işte burada başlayan sohbet hiç bitmesin istiyorsunuz. Hayat nedir? Yaşamak ve ölmek, mücadele etmenin anlamı ya da anlamsızlığı ve şiirin yaşama etkisi gibi ana başlıkların olduğu bu sahneler sizde hüzünlü, komik, depresif ve bir diğer deyişle karanlık -karmaşık bir etki bırakıyor.

Filmin benim için gizli bir kahramanı olan karga ise; tam bir sorgu meselesidir; çünkü istasyon istasyon giden bir adam duvarlara karga resmini çizmekte. Bunun benim için anlamı her şeyi hatırlıyor olmak, iyiliği ve kötülüğü hiçbir zaman unutmamak, dışlanmışlık ve biraz çirkin biraz da huysuz bir yapıya sahip olmayı çağrıştırıyor.

Ayrıca eklemek istediğim önemli meselelerden biri, pencere camlarındaki yansımalara dikkat çekmektir. Öyle bir an geliyor ki siz de dalıyorsunuz Leyla’nın görüntüsünde ya da bir trenin içinde; çünkü gariptir ki gerçek olan ancak sadece karanlıktan geçerken görebildiğiniz yansımanız, bir nevi kendinizi bu karanlığın içinde bulabilirsiniz de demek istiyor. Sanırım gölgeler ve ışık konusunda meraklı biri yönetmenimiz Pelin Esmer.

Leyla’nın Yavuz’la olan sohbetinde, onun bir meraktan mı burada olduğu yoksa sadece Canan’a yardım için mi geldiğini izliyoruz ve ne kadar sevsek de Leyla’yı; içimizden onun sadece bir hikaye için orada olduğunu düşündürüyor film bize. Tüm bunlar olurken film boyunca bize ve bir nevi bütün bir filmi şiir haline getiren çello sesi dikkatimizi ve duygumuzu hep tetikte bırakıyor. ;
Basit bir tren garından başlayan enteresan bir hikâye, kendisini melankolik bir müzikle koca bir dağ gibi içimizdeki son soruyla bırakıyor. Pencereden son bakış; hem içeriden hem dışarıdan.

Kısa zamanda izlemenizi tavsiye etmekle beraber şiirin önemini de anlatan ‘’İşe Yarar Bir Şey’’ umarım köşelere gizlenmiş bir film olarak kalmaz. Ben şimdiden arşivime ekledim bile.

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.