Yazar: sidero

Portrait of a Lady on Fire Üzerine.

Bazı filmler olur, bittikten sonra dahi hissettirdiklerini devam ettirmeyi başarır ama öyle sizi hüngür hüngür ağlatan türden değildir bu filmler, sinsi sinsi içinize işleyip, uzunca bir süre de sizi takip ederler. Bir şekilde sizi rahatsız edip durur, üzerine bir kaç söz söylemeden onları kağıda dökmeden rahat edemezsiniz, o yükü üzerinizden atamazsınız. Portrait of a Lady on Fire da bu kategoriye giren bir filmdi benim için, ve izin verirseniz o yükü sizlere de biraz paylaştırma niyetindeyim. Açıkçası film dünyasına yeni yeni adım atmış biri olarak sinema hakkında kelamda bulunabilecek kadar bilgi sahibi biri olmadığımı belirtmek isterim, yalnızca bir filmin bir insan üzerindeki etkisini ve düşündürdüklerini aktarmaya çalışacağım sizlere, bu yüzden zaman zaman küstah görünebilecek yorumlarımın içeriğinin yalnızca öznel olduğunu unutmamanızı dileyerek konuya dönmek istiyorum.

Portrait of a Lady on Fire, konusu okunduğunda insanın pek ilgisini çekemeyen bir film, hatta oldukça klişe diyebileceğimiz ögelerle de dolu ilk bakışta. Bir türlü resmi yapılamayan bir kadın, arkadaşı gibi davranıp onun resmini gizli gizli yapacak bir ressam ve zamanla maskelerinin düşüşünü izleyeceğimiz bir aşk hikayesi. Ancak filmin güzelliği de bu basitliğinde gizli aslında. Portrait of a Lady on Fire hakkında aklıma ilk gelen şey minimalist yapısı oldu bu yüzden. Oldukça yavaş ilerleyen yapısı, oyuncu sayısının azlığı, sahneler, diyaloglar, geçişlerdeki duruluk… Filmin ögelerinden çok, filmin yapısının ve anlatılış tarzının önemini vurgulayan ve insanı bu yüzden de şaşkın bırakan bir film aslında. Filmin bu minimal tarzı sayesinde seyircinin dikkatinin biçimlere, anlatış diline ve küçük detaylara verilmesi sağlanmış ve etki dozunu da artırmayı başarmış kanımca. Oldukça sıradan ve herkesin bildiği şeyleri öyle gözümüze soka soka, öyle doğal, öyle içten ve saf haliyle gösteriyordu ki biz hissetmeyi, yalnızca bakmayı değil de görmeyi, karşılıklı derinliği unutmuş olan topluma bir tokat gibi inen bir filmdi bu yüzden. En azından benim yüzüme öyle bir indi ki etkisinden bir kaç gün çıkamadım. Yönetmen sanki bize bir şeyleri anımsatmak istemiş. Bazen yaratıcılığın senaryonun karmaşıklığı ve destansılığında değil de, kaç kez anlatılırsa anlatılsın eskimeyecek konuların sunuluş tarzında da gizli olabileceği gerçeğini. Çünkü insanı duygular aslında oldukça klişedir, kendi hayatlarımız bir başkası için oldukça alışılmış şeyler silsilesinden ibarettir aslında, önemli olan o klişe anların sizin üzerinizdeki etkisidir, sizin gözlerinizle çekilmiş olmasıdır. Yeryüzünde yaşamış milyonlarca insanın milyonlarca sıradan aşkından farklı değildi sizinki de ama sizi derinden etkilemesinin sebebi size ait olmasıydı, sizin içine katılımınızdı, sizin deneyiminiz olmasıydı, bu yüzden milyonlarcasıyla aynı klişelikte olmasına rağmen büyüleyiciydi sizin için. İşte filmin bize kazandırdığı deneyim de bu, filme katılıyoruz, o klişelik bizim bir parçamız oluyor, o basitlik bize yakın hissettiriyor ve bizi bu yüzden böyle derinden etkiliyor, karakterlerle birlikte aşkı bir dostun ağzından dinleyip dudak bükmüyoruz, bunun yerine onu deneyimleyen tarafa dönüştürülüyoruz ve bakış açımız değişiyor. Film çekmenin bir şiir yazmak, bir müzik yaratmak kadar önemli bir sanat olduğunu anımsatan bir film oldu bu yüzden benim için. Saf bir şeyler izlemek istiyorsanız ya da uzun süredir sizi duygusal olarak derinden etkileyen bir film olduğunu hatırlamıyorsanız izlemenizi öneririm. Ancak konuya, aksiyona ve tempoya önem veren biriyseniz ilginizi pek çekmeyebilir. Bundan sonrası filmin içeriği hakkında bir inceleme ve izledikten sonra okunması gereken kısımlar, o yüzden spoiler içerecektir. Uyarıyorum.

Sahip olma arzusu, işte sen benimsin ya da kara toprağın mevzularından uzak, bir tarafı sahiplenme ve sahiplenilme yarışı içine sokmayan, daha çok imkansızlığın kabullenildiği ve hatta gizliden gizliye bunun arzulandığı bir akış içindeydi film. Hangi taraf erkek sorusunun saçmalığını gözler önüne seren, belki de biraz abartılı bir erkeksizlik çerçevesinden sunulan filmin her yerine yayılmış dişiliğin vurgusu neredeyse toplumda kalıplaşmış olan tüm maskülen ögelerden (iktidar, güç vs. gibi, bir erkeğin davranış şeklinden ziyade toplum tarafından kalıplaştırılmış ”erkeklik”le özdeşleştirilen düşünüş şekli) yoksun bırakılarak yapılmış. Film bir erkek ve bir kadından oluşsaydı bu kadar etkileyici olur muydu diye düşünenler mutlaka olmuştur diye düşünüyorum. Bu kadar etkileyici olmazdı ancak bu Lgbt filmi yapıp klişe bir senaryoyla ödül kazanırız şeklinde bir düşünceyle değil de daha çok feminen özelliklere dair derin bir iniş yapılmış olmak istendiğinden dolayıdır bence. Kadının toplumda yer edinemeyişi ve seçme hakkından yoksun olduğu bir dönemde tek bir sahnede gösterilen erkeğin bir öcü gibi tasvir edilişinin sebebinin de ”erkek oluşu”ndan değil dönemini sembolize ettiği iktidar, güç, sahiplenme ve köleleştirme ögelerinden kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Ait olduğu dönemin özellikleri içinde ve hala günümüzde dahi izlerini taşıyan dinamiklere karşı, tüm bu huzurlu ve rüya gibi tasvir edilen bu bir haftalık sığınağın dışarıdaki her şeyden izole oluşu da ana rahmini anımsatır insana. Dönemin dinamiklerine karşı korundukları o huzurlu ev, deniz ve sessizlikler… Ve bir haftanın ardından sancılı bir doğumla o dünyanın içine fırlatıp atılırlar tekrardan.

Eleştirdiği nokta ve geçtiği dönem bakımından incelendiğinde iki kadının oynamasının etkileyiciliği daha anlaşılır hale gelecektir. Ancak aynı şekilde bu dinamiklerin karşısında gösterilecek bir kaç erkek karakterin varlığı da pekala olabilirdi, hatta belki de iki erkek de benzer bir tasvirle anlatılabilirdi ve bu kalıplaşmış tanımlarla yaşadıkları iç savaş da güzelce işlenebilirdi ancak yönetmen hem kişisel hem de duygusal yönden yakın hissettiği bir tercihte bulunarak yalnızca kadın karakterlere yer vermiş ve içindekileri dökmüş bir nevi. Filmin bu her alandaki ağırdan alışı, karakterlerin içinde yaşadıkları o çatışmayı daha net ve daha doğal izleyebilmemizi sağlayan bir unsur olmuş. Aşkın savunmasızlığı ve bilinçli bir şekilde tercih edilen acının masum aptallığı ve mantıklarıyla yaşadıkları çelişkilere rağmen bastırıldıkça git gide büyüyen arzu o yavaşlıkta seyircinin içine ilmek ilmek işleniyor ve sonlara doğru doruk noktasına ulaşıyor. Bu yüzden filmin bütün klişe unsurları kendi hayatımızdaki o basitlikle buluştuğundan daha yakın hissediyoruz kendimizi filme. Bir şiirin hayatı satırlara sığdırma başarısı gibi hayatımızın o yoğun dakikalarının hepsini tek dozda almışız gibi bir uyuşturucu etkisi bırakıyor bittiğinde de. Diyaloglar az olmasına rağmen oldukça yoğundu. Dilin yetersizliğini ve aynı zamanda dilin sembolik ögelerinin bir aşkı nasıl etkilediğini en net şekilde gösteren filmlerden biriydi az ve öz diyaloglarıyla.

Bunun dışında tek eleştirim şu olabilir. Yan karakter olan hizmetçinin bebekle olan sahnesinin filmin dokusunu zedeleyecek bir şekilde basit bir mesaj içerme çabası içinde araya sokulmuş olduğunu düşündüm, bunun dışında hizmetçinin diğer karakterlerle ilişkisi güzel işlenmiş yalnızca hizmetçinin iç dünyasından ziyade onu 3. bir kişi olarak uzaktan izlediğimizden dolayı bir anda araya sokulmaya çalışan anne-bebek ilişkisi film içinde biraz kopuk kalmış ve akışı zedeleyen bir pürüz olmuş kanımca.

Orpheus korkuları ve güvensizliği yüzünden kaybetti Eurydice’i. Onu kaybetmekten korktuğu için kaybetti onu. Aşıktan ziyade bir şairdi bu yüzden…

Şehirler ve Adlarının Anlamları Üzerine.

Hepimiz ömrümüz boyunca pek çok isme aşina oluruz, insanlar gördüğü, duyduğu her şeye isim verme eğilimindedir bir şekilde, şu yazılı garip sembollerden anlamlar çıkarmanızı sağlarlar örneğin. Ancak isim vermek yalnızca bir şeyleri algılamamızı sağlamaktan çok daha fazlasıdır, bir açıdan çok daha kutsal, bir açıdan çok daha bencilce bir güdü taşır içinde. Yüzyıllar öncesinde yazılmış olan Tao Te Ching’de bundan çok güzel bahsedilmektedir:

 Gökyüzü ve yer isimsizde başlar, isim anasıdır on bin şeyin.

Gerçekliğin özünün bir bütün, daha doğrusu bir Yol olduğunu savunan bu Taoist görüşte çok naif incelikler vardır kanımca. Bir şeye isim vermek aslında yeni bir şey yaratmaktır, isim verdikçe gerçekliği saçaklandırırız, ona dokunuşumuzu ekleriz, benliğimizden birer iz bırakırız. Yalnızca bir dağ, yalnızca bir taş, yalnızca bir çiçek olmaktan çıkarlar, bizi de taşırlar artık üzerlerinde. Bu yüzden biraz bencilcedir aslında, bir çeşit sahiplenme ve kısıtlama da içerir isim vermek. Ancak evrenin kaosa doğru evrimi içinde bir başlangıç noktasıdır da var oluş için, yörüngenizden çıkmanızı engelleyen bir kısıtlamadır, bu yüzden aynı zamanda kutsaldır da. Yeni doğan bir bebeğe olsun, ya da bir şehre, ona bir isim vermek var olduğunu damgalamaktır. Bizim için bir anlamı olduğunu göstermek, onu nazikçe başlangıç çizgisine götürmektir, var olmanın kılavuzunu sunmaktır ismiyle. 

Ursula K. Le Guin da Yerdeniz Öyküleri’nde ismin bu kutsallığından etkilenerek alışılmış konuların içinde benzersiz bir felsefeyle fantastik bir dünya yaratır bize. Bu dünyada ”şey”lerin özünde sahip olduğu isimler gizlidir, herkesin birbirine seslendiği bir ad olsa da, ruhun var oluştan kimsenin bilmediği bir ismi daha vardır ve kişi kendi bile bu ismi bilmeden doğar, ve eğer isim öğrenilirse o kişi, nesne ya da hayvan üzerinde mutlak bir hakimiyete sahip olunur. İşte böyle muazzam güçleri vardır isim vermenin. Yaratılan fantastik bir dünya olmuş olsa bile günümüz tüketim toplumunda değerini yitiren ve git gide içi boşalan nickler, isimler karmaşasına da güzel bir bakış sağlamaktadır aslında.

Şimdi uzunca bir girişin ardından başlığımıza gelecek olursak anlamış olduğunuz üzere de şehirlerin isim anlamlarının derinliğine bir bakış yapacağız. Çoğunlukla herkes bir çok şehrin adını bilir ve gezdiği, gördüğü ve duyduğu bir çok yerin ismi hafızasına bir şekilde kazınır. Ancak gariptir ki çoğumuz doğup büyümüş olduğumuz şehrin bile isminin anlamını bilmeyiz, nedense daha önce hiç merak etmemişizdir. Çoğu zaman kökenlerini bilmeden, artlarındaki hikayeleri dinlemeden günlük yaşamımızda onları kullanırız. Acaba oraya ilk ayak basan insanın aklına ne gelmişti, o dağların doruklarındayken, insanın bir bakışıyla tekrardan var olan o dağlarda, hayatının belki de keşfinin heyecanıyla en yaratıcı ve duygulu olduğu anında oraya bakıp ilk ne düşünmüştü? Bazıları oldukça sıradan, bazıları şaşırtıcı derecede güzel anlamlar içerse de hepsinin ardında bir hikaye yattığı düşünülebilir.

İşte size bunlardan bir kaçı:

  • himalaya: karın terketmediği topraklar
  • sahra: ıssız, sessiz yer
  • kilimanjaro: ışıldayan dağ
  • alaska: denizin çarptığı kıyı
  • lizbon: güvenli liman
  • netherlands: alçak topraklar
  • beirut: kuyular (biraz hayal kırıklığı oldu .-.)
  • bağdat: tanrının hediyesi
  • semerkant: taş kent
  • sibirya: balta girmemiş ormanlar
  • ural: aydınlık gece
  • angkor wat: tapınaklar şehri
  • addis ababa: yeni çiçek 
  • viyana: parlak, çarşı 
  • bangkok: akarsuda yer alan köy 
  • buenos airnes: hafif rüzgar, güzel hava
  • katmandu: tanrının yeri
  • hong kong: hoş kokulu liman
  • kuala lumpur: nehirlerin birleştiği yer
  • singapur: aslanların merkezi
  • mississippi: zamanın değiştiği yer
  • niagara: suların şimşeği
  • montevideo: bir dağ görüyorum 
  • bakü: rüzgar vuran şehir 
  • nairobi: soğuk sular diyarı 
  • oslo: tanrıların çayırı
  • manama: rüyalar diyarı 
  • canberra: buluşma noktası 
  • kopenhag: tüccarların limanı 
  • bo: senindir 
  • lautoka: mızrak darbesi
  • vatikan: kâhin şehri 
  • dar es selaam: huzur evi
  • palmira: çölün gelini
  • philadelphia: kardeş sevgisi
  • ganj: hazine