Yazar: Saturn

Düzeni Kara Günceler – 1

erken-doğum-günü-partisi-caner-yilmazer

Erken Doğum Günü Partisi

Alışmak, insanın en kolay edinebileceği yetilerinden birisidir. İnsanlar, alışkanlarından başka bir şey değildir. Alışkanlıkları hayatlarımızdan çıkarttığımızda geriye kalanlar, sadece işlenmesi gereken boş levhalar gibidir. Levhalar kadar işlenebilen kolay şeyler yoktur, belki de… İnsanların insanlara alışması da kısa zaman alabilir. İnsanın insana alışmış olması da acizliğin göstergesidir. İnsanın bir insanın olmayışına olan alışkanlığı da bir o kadar basitçe nitelendirilebilir. İnsanlarla olmamanın da bir alışkanlığı; alışkanlıklarla insanların aynı anda örtüşmeyeceği gerçeği de kuşkusuz doğrudur. Varsayımlar, doğru olan yanılsamaları desteklemek için kullanılır. Alış… Alış – veriş… Gelip – gitmeler. Pompa!

Alış-verişin olmadığı zaman, ilişkilerin vasatlığı ortaya çıkacaktır. –İnsanların, Eyfel Kulesine gitmek gibi bir alışkanlıkları olabilir, ancak ilişkilerinde gel- gitlerin alışkanlığını edinmek, boktandır da denebilir.- Denizler de ay’ ı içiyor her gece, sarhoşluklarıyla sallanıp  kusurlarını ortaya çıkarıyorlardır belki de. Bu da nispeten bir alışkanlıktır; yüzyıllardır sürüyor, bitmeyecek! Ve bu denizin üzerinde, bir yatakta kendimi düşledim. Daha vahşice dalgalanan bir denizde… Dilleri sürçüp, sıçrayanların; uyanıklık hallerindeki mayışıklığını, sersemce bir jargon ve bıçkın bir alfabeyle, yüreklerimizi yordukları da alışkanlıklarından biridir.

Yağmurun hep metal levhalar üzerine çarpıp çıkarttığı çığlık sesleri gibi tekrar eden; suyunu biçimli uzuvlarıyla aşağıya taşıması gibi, aynı sesler ve edimler içerisinde oluşları garip geliyor… Farkın; kın ve kin ile aynılaşıp yüzlerini değiştirerek gözlerimizin önüne gelişlerini de unutmamak gerekir ki, aslında aynı oldukları gereceklerinden bellidir. Modern insanların kalplerindeki onca şeyin bir binayı patlatmaya yetecek kadar yüklü veya davranışlarının ehemmiyetsizliği, çıldırtacak derece zorlu olduğunu söylemekteyim.

Evrensel uyuşmazlık; damarlarımızdaki cıvanın akış hızı ya da bir çeşit katranın yavaşça akıp bedenlerimizi uyuşturması esasına dayanır. Neyim ben? Kimim? Bütün bu insanlar ve yarattıkları şeyler sonbahara sözlü gibi kasvetli. Kasvetli olanın da bir mutluluğu olabilir mi? Alışkın olduğumuz bir şey değil mi? Mutsuz sonlar kadar, mutlu olanlarının da bir ünü vardır. Gerçekçi olmak zorunda değiliz!

Ve gerçekleştiğinde aynı tadı verebilir. Kalemim titriyor ve klavye daha kullanışlı.

Sıska beyinlerin ve şişman etli bedenleri, gecede birbirleriyle çoğalıyorlar. Yıldızların hepsi iffetli ve iletlerle birlikte hareket ediyorlar. Gece evlerimizin ışıkları açıkken gözetleniyor gibiyiz. Düşüncelerimde onlarca şehrin rengini taşıyorum ve aklımda kalan dört şehir var…

Daha ne kadar oyalanacağız? Güneş, gri bulutları yırtıp geçerken, zaman birçok kez, bazılarınınki gibi hayatımızı ve hayallerimizi törpülüyor inceden… Sızlanışların, gittikçe sessiz yakarışlarımıza dönüşmesindeki, sinmiş ve pısırık halini hatırlıyor musunuz? Tamam, şimdi söylemeyin. Susun!

İnsanlar bir köşede kendilerince ah çekiyorlar. Alışkın olduğumuz bazı şeylerin ikamesi olarak yerlerine daha sıradan kelimeler ile değiştiriyoruz. Adaletin, adileştiği bir düzendeyiz ve yozlaşan herkes sermayenin yarattığı bir güzergahta seyreyler. Kim bekler aynı hevesle, aynı kişiyi?

Haziran aynın ahmakları büyüyor, pespaye nüshaların kenar diplerinde. Sosyalist kaldırımda orospular bekleşiyor. Ve faşist yolların griliğine kim ekiyor, çiçekleri?

Hikâyelerin, gerçeklerden daha inandırıcı olduğunu düşünüyorum. Bir yaz akşamında, bir filin sırtında uyumayı düşlüyorum. Parasıyla falan da değil, dostane bir uyum ile kabul görülmüş bir misafir olarak. Belki böyle bir hikâye okudum. Sen muhtemelen okumadın.

Rüzgar beni heyecanlandırıyor. Hiçbir şey yalnız dinlenen şarkılar kadar mutlu etmiyor insanı…

Alışkın olduklarımız dışında geriye kalanları hesaplamakla geçiyor hayatım. Hayat, insanların sunduklarıyla devam edecekken müdahale edebilirim. Belki? Aynı olmadıklarımız ile seçim yapmamız gerekir. Belki de seçim yapmamak diğer tercihlerin değerlendirilmesi için de zaman tanımış olur. Neden başka bir seçeneğin diğerinden daha iyi veya kötü oluğunu söyleyeyim?

Sancılar ve sandıklarım, hücrelerimi lekeliyor ve bedenimi yorgun düşürüyor. Sömürgeci hayalperestler ve vaad edenlerden sıkılıyorum. Sürekli alışık olduğum şeylerden söz ediliyor.

Siyah saçlarımın altında, rutubetli beynimin içinde yüzen ve batan satırları tutup çıkartmak istiyorum. Küf kokuları geliyor avuçlarımdan. Ellerime aynı boku sıçratmayın. Alışıklık. Şıklarınızdan, şeçimlerle doğmuş olmanız; düşüncelerinin çeşitliliğinden değil, bulanıklığındandır. Doğum gününüz kutlu olsun! Yine bir hata sonucu birkaç damlanın hesabısın. Nice senelere! Onların da seni yetiştirmek için yeteri kadar kazancı yok! İyi ki doğdun! Hep birlikte kafayı yiyelim. Hadi mumları üfle! Çünkü sadece medikal bir müdahale… Neyse! Sayıp, sövdükten sonra ağzıma vuracak kadar kaba ve sinir zayıflığım kadar incelikte seyreyliyorum. Nereye?

Kimyalarımızın karmaşasıda bir sakınca yok, ameliyatta edilebiliriz. Toplum, alışkanlıkların toplamıdır.

Toplamlar basit işlemlerden oluşmuş, yığınlardır. Karşı çıkanlar olur elbette, buna da alışığım.

Yatağımın sesi beni rahatsız ediyor. Yaşayanlar kadar nefes alıp, bir araya geldiğimizde ölü taklidi yapıyorum. Yani seninle veya seninle ya da onunla bazen aynı şeye gülmek beni öldürüyor. Ne diyordun? Kesinlikle haklısın! Biraz daha erirse Hollanda… Yani, evet… Şey kadınlar… Yaşasın, gol! Ürkütücü bir şekilde yatağıma dönüyorum. Düşünmek beni çıldırtıyor. Çıldırmak, zamanın popüler bir alışkanlığı olsa gerek… Öyleyse, varım. Yani varsa bir şeyler, olur. Evet, bugün de müsaitim. Biliyorsun artık, evet…

Sözlerinin renkleri ve bedenlerinin solgunluğu yüzünden hiçbir zaman hiç bir şey hissedemedim. Bazen, bazı şeylerin içine sıçıyorum… Bazılarına da yapsam ne çıkar!

Güneşi ormanda öldürecekler…

Seneca’nın sözlerini düşünüyorum. Bazen onlarda yanılıyor olabilir. Alıştım artık, düşüncelerim boğa yılanları gibi. Parçalayana kadar, devam edilmemeli!

İnsanlar değişirken bile aynı. Aynı olduklarını görebilmek için değiştiklerini de gördüm.

Cehennemde sahip olunacak en güzel ziynet eşyalarını, ağaçların altında düşürmüş bir deli gibi hareket ediyorum. İkrar verdik be!

Çürüyen cesetler, çağların taşıdığı kan, bok.

Soğuran renklerin karanlığında

Bir serçenin kalbi gibi düşlenen, ay ışığı

Ve zamanını bilmeden beklediğim,

bir fil dişi gibi koparılan, yüreklerimiz…

Gece siz uyurken uğuldayan rüzgâr bana kalsın.

Boyunduruk altında bahşedilenlerle yaşayan onca insan… Yedi dağa taşınmış yüzlerce satırın yüküyle ölmüş bir beden benimkisi. Lütuflarla büyütülmüş gözbebekleri, iç yağlarından yapılmış sabunlar gibi köpürüyor. Ölümün coğrafyasında, solucanlar giydirecek bedenlerimizi ya da yavaş yavaş ihtiyaç sahipleri soyacak. Çiçekler soyacak sessizce…

Her ne desek yüzümüze dönmeyen yüzlerin, asıklığı… Bilinmedik mutluluklara yelken açmayı düşlüyorum. Alışık olmadığım bir istektir belki… Yanağımdan, bir hışımla yerlere dökülen su baskınlarını izliyorum aynalardan.

Kelimeleri sevindirip, coşkuyla moral bozukluğu arasındaki köprüleri geçiyorum.

Nice senelere, alışkanlık mahkumları… Ben bir şeyler deneyeceğim. Püfffff…

Düzeni Kara Günceler – 1 / Erken Doğum Günü Partisi

Caner Yılmazer / Satürn

Gece İşçileri – I

Gece İscileri - 1

Gece kuşlarının ve gece işçilerinin ürkek ayak sesleriyle,
dağılan ışıklar; sokak köşelerindeki orospuların ceplerine doldu.
Bir çift kanat oldu göz kapaklarım, sessiz hayaletleri çırpınışlarıyla kovdu.
Yorgun ve terli pencerelerdeki bedenler kayboldu.
Renkleri çuvallarını taşıyan esmer adamlar,
Kör aydınlıkta dans edercesine yarışarak yoruldular…
Gri dükkânların loş ışıkları veya neon tabelaları altında
çocukça rüyalara dalıp, yarı açık gözlerinde asılı kaldı ay ışığı…
Ağırlıklarıyla yürüdüm evime; karanlıktan kaçan çocuklar gibi…

I

Gözleri derin deniz mavisi,
günlerin hırsızı, geçmişin aşığıydı…
Sigara sarhoşu elleriyle, sokak lambalarını sayarken,
bulutların sürtünüşünü görmezden geldi.
Abartısız bir hikâye isterdi…
Zamanın zahmetsizce çalışan parmakları gibi,
kalabalıkların hüzünlü, çaresiz silahlarının ucunda;
dudakları bir gülümsemeyle karşılık verirdi.
Gözleri derin deniz mavisiydi.
Jacob gibi kayıtsızca dağıttı hayalini ve herkesten nefret ederdi.
Aynanın karşısında iyi, yalnız kaldığında çirkin
Ve soru sorduğunda kötü biri gibiydi…
Sustuğunda bazen ölüm bile küserdi.
Zamansız bir sarhoşlukla, uzaklardaki bir kadını düşlerdi.
“İstasyonlar şehri böler mi?” der gibi bakardı.
Kızıl odanın, bacakları irinli yatağında uykusu kör bir şaire döndü.
Bedeni odanın renginde boğuldu ve gitti…
Ay, öldü!

II

Saçları iş yeniği beyazı, yüzü anlamsız karmaşalar oyunu
Sahnesiz bir deliydi!
Chaplin şımarığı gülüşüyle selamlardı güneşi!
Bazen güneşten önce uyanırdı;
gerçeği sisler gibi dağıtan elleriyle…
Düşlerinden uyanıp beklediği geceyi,
habersizce çağrıldığı zamanlar mahvederdi.
Belki de ölümün jübilesiydi…
Hafızası, yaralarının düzensiz günlükleriydi.
“Bazen yaralarıyla kalmalı insan!” der gibi, bakardı.
Kızıl odanın içinden kaçıp, bataklığa düşen kuşlar gibi yaralı…
Eski paltosuna yeni yanık izleri eklendi.
Dudakları mor, karanlık mavisiydi.
Ucuz şarap günleri şımarıklığının bıraktığı yorgunluk,
sizi dolduruşa getirecek hesaplarla doluydu; göremediğiniz defterlerinde
“ Bam, baamm, baaammm!”
Az önce vurdu, korkunç ağırlığının sahibini…
Ay, öldü!
Islak gökyüzü çukurlarında isli sakallarımız uzanırken denize,
suya dönüştü yüzümüz.
Bakır rengi şişelerle kestik karanlığı!
Çukurlara bulutlar doldurduk.
“ Pantolunlu Bulutlar’a döndük, çıldırarak sesten! ”
Yıldızlar uyurken şarkılar söyledik.
Rüyalarında biz kimdik?

 III

Küfür özrü, sessiz dudakları;
özlem ve hüzün karası istasyonlar kadar yalnızdı.
Sokak çıkmazı siyah beyaz hayâlinde,
geçimsiz seyahatlerinin silahı – gözleri –  yorgundu…
Mahallenin orospularıyla, genç devrimcileri
bilindik kahvaltılarını yaparken,
tedirgin bedeninde her zaman kış günü sersemliği vardı…
Otobüslerin ve minibüslerin sesleri,
büyük fillerin taklidi gibi korkuturdu!
Yalnız kaldıkça sonbaharı çağırıyordu,
yağmurun sekerek inişi,
bir kastratonun hüzünlü sesi gibi gelirdi
ve sabırsız sesler arasında sokağa inemezdi sesi.
“Devrim, müziği bir araya toplayan bir fotoğraf gibiydi,
İnsanları tanımak da öyle!” der gibi, bakardı.
Sevinci odanın rengiyle birdi bazen,
bazen başka renklere boyardı
odayı, kadınları ve sokağı…
Ay, öldü!

IV

Saçları deniz dalgası…
Kısa adımlarla gezmeyi sevdiğim köprülerden birindeydi…
“İşte!” diyordum, ne güzel olurdu sonsuzluk…
“Ne güzel!” diyordum, köprü ve karşısındaki dünya!
Bir de fotoğrafı; köprü, kadın ve ben…
Güneş biraz daha bekleyebilirdi!
Odamın her köşesinde ay ışığına uygun bir şarkı aradım, bulamadım…
Ben de ışığından çaldım!
Pencerem korumak için çatılara yansıttı kendisini,
Ben tıka basa bulutların arkasına saklandım!
Ottan, şarkılar ve yavan ekmekler çiğnedim.
Ve gece işçilerinin yatakları üşürken, en uzun saatlerimi sayardım;
Sırtımın küskün talihini…
Sonsuz yanlışlarla aşınırken yüzüm, yerçekimsiz kötülüklere düştüm.
Sonra odam nasıl eski haline döndü, şaşırdım!
Birkaç şiir olarak kaldı aklımda…
Unutulmuş bütün rüyalarıma, yaşasın!
Görürsem zamanın kayıtsız elleri sarsılır,
karanlığa döner ortalık, aynı gülüşün tekrarı gibi…